Aziz Romalılar... Geçen hafta sonu başıma gelenler malum. Tamam, yaşımız gereği kanımız hızlı akıyor, cinsel istek libido olarak belki hayatımızın en parlak dönemindeyiz ama… Ama işte kazın ayağı öyle olmuyormuş. Tamam, bu boku yemesi çok güzel, çok zevkli ama sonrasında insanın içine bir pişmanlık geliyordu. Diyeceksiniz ki “Sanki albayın karısıyla yattın da yakalandın amına koyum altı üstü ufak bir sevişme, abartma.” diye. Haklısınız ama Munise'yi öyle görünce vicdan yaptım ister istemez, kafam karıştı. Köye dönünce ilk iş telefonu kapattım. Malum, Fatoş “oturalım” falan demişti ama hiç havamda değildim. Otobüsten iner inmez hızlıca eve geçtim. Telefonla konuşuyor gibi yaptım eve gidene kadar. “Aynen abi, 1 kamyon ayarlayın, para sorun değil ben göndereceğim size.” gibisinden yalandan pazarlık yapıyordum karşımdakiyle. Yolda karşılaştıklarıma selam verip geçtim, kimse elleşmedi bu sayede.
Ömer Hoca ve Aynur abla görünürde yoktu. Çocuklar kendi arasında oynuyordu; birkaçı laf atsa da ses etmedim, onlara da el sallamakla geçiştirdim. Eve girince üstüme bir ağırlık çöktü. Daha iki haftadır burada kalıyor olsam da insanın evi gibi yokmuş, bunu anladım. Evin tek kötü yanı banyo meselesiydi. Sıcak suyu bakraça doldur, tasla baş aşağı dök, uğraş babam uğraş. Her seferinde su bitince ya saçım ya götüm köpüklü kalıyordu. Her ne kadar erinsem de duşumu alıp kendimi yatağa attım. Saat 9'da NTV Spor’da Barcelona–Sevilla maçı vardı ama onu bile izlemek içimden gelmiyordu. Munise aklıma takıldı, ne düşünüyordu acaba? Ya niyeti ciddiyse? Hayır, ben daha evlilik düşünmüyorum da kadın o halde, bunu nasıl söyleyeceğim? Kadına ayıp olmasın diye evlenilmez ki. Kafamda kırk tilki vardı, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyordu. Neyse Allah’tan küçük bir ön sevişmeden ileri gidilmedi.
Belki gereksiz yere abartıyordum. Yasin gibi gevşek olsaydım mk keşke. Şimdi sikemedim diye üzülüyor olurdum. Uyuya kalmışım. Kapı çaldı, uyandım. Saate baktım, saat 9’u geçiyordu. Ömer Hoca kapıdaydı.
Ömer Hoca: Bayram hocam, hayırlı akşamlar.
Ben: Hayırlı akşamlar hocam.
Ömer Hoca: Sen ne ara geldin, hiç görmedik?
Ben: 8-8 buçuk gibi geldim hocam. Çocuklar dışarıda oyun oynuyordu, sizi görmeyince rahatsız etmeyeyim dedim.
Ömer Hoca: Anladım. Aynur aradı. Giderken “akşama kalmam, gelirim” demişsin. Fatoş da yemeğe çağırmış, seni aramışlar, ulaşamayınca merak etmişler.
Ben: Doğrudur hocam. Telefon kapandı gelirken. Şarj aletini de ilçede arkadaşın evinde unutmuşum. (Yalancıyı sikmiyorlar ya.) Yorgunluk, biraz da başım ağrıyordu derken gelince sızmış kalmışım.
Ömer Hoca: Geçmiş olsun. Hafta sonu baya hareketli geçmiş belli. Kendine dikkat etmen gerek, bize lazımsın.
(Eliyle omzuma vurdu birkaç kez.) Aynur çok güzel tavuk suyu çorbası yapmış, bize gidelim hadi.
Ben: Hocam hiç rahatsız etmeyeyim.
Ömer Hoca: Hadi hadi, itiraz yok. Telefonunu da getir, bizde şarj edelim.
Ben: Tamam hocam. Mecbur kabul ettim. Telefonu alıp Ömer Hoca’yla birlikte eve gittim. “Sen otur,” diyerek içeri girdi, dışarıda her zaman oturdukları masaya oturdum. Biraz sonra içinde ekmek, çorba, yoğurt, salata olan tepsiyi ve şarj aleti getirdi. “Telefonu ver şarja takayım.” dedi ama ben “olur mu hocam ben takarım,” dedim, hızlıca yerimden kalkıp elinden şarj aletini alırak evin penceresinden sarkan üçlüye taktım. Şarj oluyor %54 yazısı belirdi ekranda. Ömer Hoca taksaydı tüm yalan ortaya çıkacaktı, ucuz atlattım. Masaya oturdum, Ömer Hoca’nın getirdiklerini bitirdim. İstemem desem de bir tabak daha tavuk suyu çorbası getirdi. Aynur becerikli kadındı gerçekten.
Ben çorbayı içerken Ömer Hoca da çayı getirdi.
Ben: Hocam, Aynur abla arada takılıyor sana ama sen baya hamaratsın.
Ömer Hoca: Kadınlara bakma, önüne dünyayı sersen “Niye şu tarafa sermedin?” derler. Doğru söylüyordu. Ömer Hoca çayı, sigarayı çok seviyordu. Hazır Aynur abla da yokken biri bitiyor diğerini yakıyordu. Hafta sonu ne yaptınız falan diye sormadı. Kendini ilgilendirmeyen şeyleri merak etme huyu yoktu. Okuldan, işten güçten, köyden falan konuştuk. Saat 10 gibi çocukları uyutup gelmişti, o sırada Aynur abla geldi. Aynur abla: İyi akşamlar beyler.
Ben: İyi akşamlar abla.
Ömer Hoca: Hayırdır erkencisin bugün? Aynur abla: Ne bileyim, bugün de erken kalktık. Kaçağımız da gelmiş bakıyorum da.
Ben: Geldim geldim, hasretinize dayanamadım daha fazla. (Gülerek) Telefon kapanmış da şarj aletini unutmuşum da… Aynı yalanları Aynur ablaya da sıraladım ama görünüşe göre o çok inanmamıştı.
“Peki, bir daha dikkat et,” deyip geçiştirdi Ömer Hoca: Kocaman adam ya, çocuk gibi sorguya çekiyorsun. (Gülerek) Hem siz ne yapacaksınız Bayram’ı? Aynur abla: Fatoş ısrar etti. Geçen bizde biraz oturmuştuk, çok sevmişler. Hem sohbet ederiz hem de yemeğe davet etmiş olurum, demiş.
Ömer Hoca: Bayram hocam, sen başına belayı almışsın. Dert yanacak seni bulmuşlar, artık paçayı kurtaramazsın. Deli Fatoş’u ekmeyecektin (gülerek dudaklarını ısırdı ayvayı yedin der gibi) Ben: Bilmiyorum ki hocam, yaptık bir hata. (Gülerek) Artık telafi ederiz bir şekilde. Aynur abla: Geçin dalganızı siz.
Ben: Yok abla, samimi söylüyorum. Merak etmişsiniz, o kadar. Sağ olun var olun. Vallahi telafi ederim. Aynur abla: Artık bilemem ama bence de et. Telefonun kapalı olunca merak ettik Allah var. Buradan geçerken de görmedik. Çocuklara sormak aklımıza gelmedi, onlar görmüş seni.
Ben: Doğrudur abla. Ben bir gün sizi ağırlayayım, kendimi affettireyim. Ömer Hoca’m da olsun. (Ömer Hoca’ya bakarak) Ömer Hoca: Yooo beni hiç karıştırma. Hiç kafam kaldırmaz. Bana hanımın muhabbeti yetiyor da artıyor bile, 3 kadının muhabbetini hiiç çekemem. Sen o gün bana söyle, ben başka bir iş bulayım. (Aynur ablaya bakarak gülerek) Aynur abla: Aman sen de. Gelsen şaşardım. (Bana dönerek) Öyle affeder miyiz bilmiyorum artık? (Gülümseyerek dilini çıkardı) Ömer Hoca: Yandın sen, bunların eline düştün ya. (Aynur ablaya bakarak) Sen de nasıl ablasın, biraz idare edin. Gece boyunca birbirimize takılarak sohbet ettik. Ömer Hoca’nın telefonu çaldı. Ben de müsaade aldım gitmek için. Aynur abla: Senin pek keyfin yok gibi, hayırdır?
Ben: İyiyim abla, sıkıntı yok. Aynur abla: Değilsin değilsin, benden kaçmaz. Ben Hacı Murad’ın kızıyım. Adama bakınca gönlünden geçeni bilirim.
Ben: (Böyle deyince biraz tırstım ama haklı gibiydi) Önemli bir şey yok abla ya.
Aynur: Bir şey var yani böyle dediğine göre. Hafta sonu bir şeyler olmuş belli.
Ben: Gedik tozduk abla ne olacak, güzeldi, sardırdık baya.
Aynur: İyi bakalım, anlatmak istemiyorsan ısrar etmiyorum.
Ben: Müsait bir zamanda konuşuruz abla. (Zaten gelmedim diye tripli, bir de bu yüzden iyice göz olmasın bana.) Sonunda ikna oldu, daha fazla ısrarcı olmadı. Konuşuruz dedim ama nasıl anlatsam? Biliyorum ki “Munise’yi yalayarak boşalttım, sonra da eline verdim, şimdi de pişmanım” diye anlatılmaz ki. Hayır, kadın da yalanı yutacak göz yok, cin gibi kadın. İnsanın gözüne baksa götünün yarı çapını bilir. Kafam zaten karışık, o da yetmiyormuş gibi Aynur ablaya olayı anlatma gerginliği çıkmıştı. Sabah ola hayrola. Belki şanslıysam uyurken ölürüm de kurtulurdum. Sabah olunca Aynur abla bizzat geldi kahvaltıya çağırdı.
Dün geceden sonra ona “Hayır, yok,” demeye çekiniyordum. Tıpış tıpış gittim, kahvaltımızı yaptık. Haftanın ilk gününü yorucu bir şekilde tamamlamanın mutluluğuyla son dersi bitirdim. Osmancan’ın babaannesi Behiye abla torununu okuldan almak için gelmişti. Gerçi çocuk kendi başına gidip geliyordu ama o biraz bahane gibiydi. Behiye abla: Dün gelmedin, merak ettik. Ben (kendine bakmış bugün, zaten güzeldi, daha güzel olmuş): Haklısın Behiye abla. Dün akşam Aynur ablaya da söyledim, artık cezamız neyse çekeceğiz. Behiye abla: Est, ne cezası… (sustu bir süre) Şey… Osmancan’ı almaya gelirken bunları da size getirdim, dedi ve elindeki paketi uzattı. Baya ağırdı. “Niye zahmet ettiniz?” “Ne zahmeti olacak?” gibi bilindik klişe cümlelerle ayaküstü konuştuk.
Ben: Dün gelemedim. Artık hafta sonu bize bekliyorum. Fatoş ablayla Aynur ablaya da söylerim.
Sizi merakta bıraktım, hatamı telafi etmiş olurum hiç değilse. Behiye abla: Bir hatanız yok hocam, ne telafisi… Bize bakmayın siz, canınız sağ olsun. Akranlarınızla vakit geçirmek varken, bizim gibi ihtiyarları boşverin.
Ben: Behiye abla, hiiç öyle ihtiyara benzeyen bir tarafın yok kusura bakma. Ben laf olsun diye Demiyorum; Osmancan’ın annesi sanmıştım seni ilk görünce, kendin biliyorsun. İhtiyarlamaya ne meraklısın, vakti gelince hepimiz ihtiyarlayacağız. (sitem ederek) Behiye abla: Haklısın haklısın da hocam… Dışımız genç görünse de içimiz ihtiyarladı artık. Ellimize bir şey kalmadı.
Ben: Keşke ben de elli yaşıma gelince senin gibi otuz göstersem. Behiye abla: (hoşuna gitmişti) Bizden geçti hocam… Sağ olun yine de, güzel bakan güzel görür.
Ben: Öyle tabii. Ablada göz var nizam var. Behiye abla: Teşekkür ederim Bayram hocam. Peki, ben gideyim o zaman.
Aynur bana haber verir, ona göre görüşürüz. Osmancan’ı çağırıp gitti.
Ben: Görüşürüz abla. (Giderken siyah eteğinin altında kilotunun izleri belli oluyordu, hemen hafızaya attım, zor günlerde lazım olurdu…) Salı günü köy hizmetleri müdürü gelecekmiş. Ömer Hoca, Rahmi Hoca, muhtar ve köylüler ağırlamak için köy odasına gittiler. Beni de çağırdılar ama ben “gelmeyeyim” deyince ısrar etmediler. Aynur abla “Ömer yok, yalnız yemek yemeyeyim, sen de gel.” diye beni yemeğe çağırdı. Kabul ettim. Gittiğimde çocuklar erkenden yemeklerini yemiş içerde televizyon izliyordu. Yemekler bittikten sonra sofrayı birlikte topladık. Aynur abla “Sen dışarıda otur.” dese de bulaşıkları yıkarken durulamasına yardım ettim. Demlenmiş çayı bahçeye götürdük, hacıyatmazı yakıp çaydanlığı üstüne koyduk. Aynur abla karşıma oturup ayak ayak üstüne attı; ellerini göğsünde birleştirdi.
(Sorgulama pozisyonuna geçiş) Aynur abla: Ee, anlat bakalım hafta sonu olanları.
Ben: Şey… Kem küm. Aynur abla: Hiç kem küm etme. Hayır yani neyden utanıyorsun? O fasılları geçmişizdir diye düşünüyorum. Ha yok, illa “anlatmam” diyorsan daha da ısrar etmiyorum.
Ben: Tamam abla… Hafta sonu ilçede çocuklarla buluşmadan ayrılana kadar, Munise ile gece yaşananlar dahil hepsini utana sıkıla anlattım. Aynur abla hiç konuşmadan sonuna kadar dinledi. Aynur abla: Şimdi sen de bu olanlardan sonra vicdan yaptın?
Ben: Biraz öyle oldu. Aynur abla: Ahh Bayrammm… Sen gerçekten bek safsın annem. Şu anlattığında bir şey yok ki. Kızı tanımıyorum ama onun sevgili olmak ya da evlenmek gibi bir beklentisi olduğunu düşünmüyorum. O an bir şey yaşamak istemiş, olmuş bitmiş.
Ben: E… Evet, biraz öyle oldu. Aynur abla: Hem bir şey de yapmamışsınız (gülerek). Yapsan da bu kadar takılacak bir şey görmüyorum.
Zorla olmamış, ortada bir vaat yok, kızı “evlilik” falan diye kandırmamışsın. Hem yaşı küçük de değil, hatta senden büyükmüş, çalışan bayan sonuçta, cahil bir insan değil… Gereksiz dert ediyorsun.
Ben: Ne bileyim. Onu öyle görünce üzüldüm biraz da. Aynur abla: O senin elinde olan bir şey değil ki. 5 sene geçmiş. Demek ki atlatmış. O senin kadar takılmamıştır. Hem bak, yaşın daha küçük. Her şeye bu kadar takılırsan git kendini bir yerden at. Daha neler göreceksin, yaşayacaksın.
Ben: Öyle abla, haklısın. Yaşaya yaşaya alışacağız. Aynur abla: Öyle tabi. Hepsi tecrübe. Senin yaşındakilerin kırmadığı fındık kalmamıştır, sen neyi düşünüyorsun? Alemsin gerçekten. Şimdi beni iyi dinle. Birbirimize karşı dürüst olalım. Seni anlıyorum, bu tarz olaylara alışık değilsin. Bu konularda konuşurken herkes mangalda kül bırakmaz. Namus, dürüstlük, doğruluk herkesin ağzında ama insanların gerçek niyetini kendisi hariç kimse bilmiyor.
Konuşmaya gelince herkes dört dörtlük ama gerçekte öyle mi?
Ben: Değil. Aynur abla: 45 yaşındayım. Çocukluktan aklımıza soktular namus, namus, namus… Şimdi düşünüyorum da, gerçek namus bacak arasında değil. Ne insanlar tanıdım, ilişkiye girmek dışında her haltı yaptılar ama evlenirken hepsi bakireydi. Ya da evlenmeden çok hata yapıp evlendikten sonra dört dörtlük olanları da biliyorum. Neyse, öyle işte. Kafanı şişirmeyeyim daha fazla ama takılma bunlara, sen normal bir şekilde hayatına devam et.
Ben: Estağfirullah abla, ne kafa şişirmesi. Aynur abla: Hem bak, evlenirken herkes “aman karımın benden öncesi olmasın, aman kocamın ilki olayım” istiyor. Yalan yok, ben de böyle düşündüm hep. Şimdi bakıyorum da, doğru değilmiş. Adam yaşasın evlenmeden yaşamak istediğini. Yaşasın ki evlenince hiç değilse gözü dışarıda kalmasın. Karısına, çocuğuna adam gibi ana baba olsun.
Ben kocamın gözü dışarıda, aklında birileri varken benim koynuma girmesini istemem. Yapacaksa bana yakalanmadan yapacağını yapsın gerekirse. Ha ama yakalarsam yakarım, orası ayrı. (Son cümlede gülerek) Ben: Doğru konuşuyorsun Aynur abla. Herkesin yaptığıyla söylediği bir olmuyor. (Bir süre sessizlik oldu.) Aynur abla: Geçen sene köyden birinin düğünü oldu. Gece vakti kapımızı çaldılar, kız kan kaybından gidiyordu. Hastaneye zor yetiştirdik. Gerdek gecesi kocası olacak salak “kan gelecek” diye zorlamış da zorlamış. Meğer kızın çift kızlık zarı varmış. Şimdi, buralara ters ama doğru insanlarla olacaksa, sonunda kimse üzülüp kırılmayacaksa, ah almayacaksan yaşamak istediklerini yaşa. Yaşa ki senin de karını bir gece yarısı hastaneye yetiştirmek zorunda kalmasınlar.
Ben: İnşallah abla. (Laf çıktı ağzımdan gülerek. İnşallah neye inşallah… Laf olsun diye cevap verdim.
Kadının içinden Haydar Dümen çıkmıştı. Yanlış konuştuğu bir şey yoktu.) Ortam biraz sessizleşti. Aynur abla çaylar soğuduğu için çayları tazeledi. Konu değişti. Başka konulardan konuştuk. Ben daha sonra müsaade istedim. Ayrılırken; Ben: Aynur abla, sana çok teşekkür ederim. Herkesin söyleyeceği şeyleri değil de asıl söylenmesi gerekenleri söylediğin için. İyi geldi gerçekten bana. Aynur abla: Ne demek. Böyle düşünmene sevindim. Her zaman buradayım ben.
Ben: Sağ olasın abla, hayırlı geceler. Aynur abla: Hayırlı geceler. (Tam ben döndüm giderken arkadan) Bayram, unutmadan… (Benim dönmemi bekledi) Sessiz bir şekilde “korunmayı da unutma. Sonra kucağında çocukla çıkar gelirsin, ben bakmam bilesin.” (Gülerek) Ben: Tamam abla. (Utanarak) Eve geçtim. Bilgisayarı açtım. Film, oyun bir şeyler açayım diye düşünüyordum. MSN’den kimler çevrimiçi onlara bakıyordum.
Munise_mlht1984@hotmail. Com titreşim gönderdi. Hemen yazdım: Ben: Nasılsın? İyi akşamlar.
Munise: İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?
Ben: Ben de iyiyim, sağ olasın. Köyde devam. Köy Hizmetleri Müdürü gelmiş, köy odasında oturduk, oradan geliyorum. Sen ne yapıyorsun?
Munise: Köy Hizmetleri Müdürü’yle senin ne işin var, bırak köylü ilgilensin:)) Ben de iyiyim. Evde yalnız takılıyorum. Hafta sonu kalabalıktan sonra yalnız kalmak sarmadı:)) Ben: Ben de artık bu köylü sayılırım, gitmesem olmaz: SS Munise. Tamam ağam:)))) Ben: Sıkılma, yine aynı ekip bir şeyler yaparız uygun bir zamanda: DD Munise: Bana uyar, ben hazırım her zaman:)) Bir saat falan konuştuk MSN’de. Ben boşuna dert etmişim, kız bayağı rahattı. Gamze’yi falan sordum, “Ankara’da, selamı var” dedi. Yasin, Munise’yi iş yerinde ziyaret etmiş*. “Gamze’nin yanına gideceğim, seni de götüreyim”* demiş.
“Sen de gel” dedi Munise. Tarih belli olsun bakarım dedim. Sonra “kameran var mı?” diye sordu, “evet” dedim. Kamera açma isteği gönderdi. Açtım, birbirimize bakıp gülüştük. Üzerinde beyaz askılı body vardı.
Munise: O gün gece yaptıklarımızı düşünüyor musun?
Ben: Evet. Çok güzeldi.
Munise: Bence de. Keşke şu an burada olsaydın.
Ben: Keşke. Sarılıp öpseydim seni.
Munise: Sonra???
Ben: Elbiselerini tek tek çıkartsaydım.
Munise: Sonra:)) Ben: Dudaklarını, boynunu, göğsünü emseydim.
Munise: Sonra?
Ben: Amını yalasaydım Munise: ondan sonra????
Ben: Hımmmm (sessizlik) Munise: Utanma hadiii söylee(gülerek) Ben: Sonra sikseydim seni doyasıya Munise: (iç geçirdi) Keşke... 1 dk geliyorum Munise gitti. Birkaç dakika sonra geldi. “Gözünü kapat” dedi. Tamam dedim. “Şimdi aç” dedi. Kameranın karşısında çırılçıplaktı. “Sen de soyun” dedi. Hiç itiraz etmedim, 10 saniyede kameranın karşısında dal daşşak kalmıştım.
Birbirimize bakarak mastürbasyon yapmaya başladık. Benden önce inleyerek boşaldı Munise, “Akıyor bak” dedi, amıyla oynamaya devam ederek. Ben boşalırken kameraya yaklaşmamı istedi. Sesimi daha net duymak istediğini söyledi. Sesimi biraz abartarak ceviz renkli bilgisayar masasının üzerine boşaldım. Üstü boydan boya döllerim ile dolmuştu. Laptopu kaldırıp kamerasını masaya çevirdim ve eserimi gösterdim. Munise “Ohaaa” diye tepki verdi. Bende kameraya tekrar kendime çevirdim “Senin sayende. Bir dahakine senin ismini yazacağım boşalırken.” Bu sözüme Munise çok güldü. Biraz daha konuşup kaynattık. Terli saçları yanaklarına ve boynuna yapışmıştı. Bu görüntüsüne hiç dayanamıyordum. Tekrar kalktı benimki. Yalandan ayağa kalkıp gösterdim.
Munise: Seninki hala ayakta (şaşırarak) Ben: Artık sadece benimki değil, seninki de oluyor. Sorumluluktan kaçma (gülerek)
Munise: (Elini göğsüne koyarak) Her daim emrindeyim (kafasını öne eğdi) Sonra artık duş alıp uyuyalım dedik. Daha ben ibrikte su ısıtıp, 10 kiloluk bakraçta tasla yıkanacaktım. Söyleyince Munise çok güldü. “Ayağa kalk da son bir kez daha göreyim” dedim. Kırmadı, ayağa kalktı, kamerayı amına yaklaştırdı, eliyle üzerinde gezdirdi birkaç saniye. Geçen emdiğim zamankine göre tüyleri biraz uzamıştı, şeker gibi geldi gözüme. Gözümü zor ayırdım. Sonra “İyi geceler” deyip birbirimize öpücük atarak ayrıldık. “Munise_mlht1984@hotmail. Com oturum kapattı” iletisi geldi sağ alt köşeye. Hızlıca suyu ısıtıp banyoya girdim. Yeni aldığım 2 litrelik İpek şampuan çok güzel kokuyordu. Aklıma Munise geldi. Bir 31 daha patlatsam mı diye düşündüm ama o ara ibrikle göz göze gelince vazgeçtim. Abdestimi alıp çıktım ve oyalanmadan yatağıma girdim. Gece rüyamda Behiye ile MSN’de konuşuyorduk.
Soyunması için yarım saat dil döktüm. Bir de “Rüyalar 6 saniye sürüyor” diyorlar, onu diyen yarramı yesin. Sonunda Behiye abla ısrarlarıma dayanamadı ve soyunmaya başladı. Bluzu çıkardı, altında atleti vardı onu çıkardı, eteğini sıyırdı, eteğin altında üstünde kırmızı mor güller olan beyaz donu varmış onu dizine kadar elleriyle indirdi, kalanını ayaklarıyla çıkardı, kameraya doğru fırlattı (mk yetim giydirir gibi giyinmiş, soyun soyun bitmiyordu). En sonunda kırmızı sütten kırmızı külot kalmıştı. “Hangisini istersin?” diye sordu. “Arkanı dön, külotunu çıkar” dedim. “Peki” dedi, göz kırptı. Yarım saat soyunmamak için naz yapan karının içinden Striptiz filmindeki Demi Moore çıkmıştı iki dakika vay mk. Arkasını döndü. Elini külotuna attı, götünü sağa sola sallıyordu. Yavaş yavaş indirmeye başladı… (TAK) “N’oluyo lan?” Elektrikler gitmiş, bilgisayar kapanmıştı.
“Amına koyayım böyle şansın. TEDAŞ’ın numarası kaçtı, bilen yazsın??”