Sevgili kaynatasızlar. Haftanın ortası gelmişti. Bir anlık gaza gelmem sonucu cumartesi günü kadınları davet etmiştim etmesine ama ben ne yapacaktım şimdi? Kahvaltı falan olsa neyse de akşam gelecek misafire kahvaltı da hazırlamak olmazdı. Laf ağızdan çıkmıştı bir kere, artık üzerime düşeni yapmak boynumun borcuydu. Çarşamba günü öğle arası Ömer Hoca ve Aynur ablayla birlikte otururken bu konu açıldı. Aynur abla: “Sen hiç uğraşma, Behiye ile Fatoş da diyor, ‘Biz hazırlayıp getirelim bir şeyler.’ Sen de çay yap, olsun bitsin.” Ben: “Yok! Olmaz abla. Siz yaptıktan sonra benim çağırmamın ne anlamı kalıyor?” Aynur abla: “Bir şey olmaz, bekar halinle uğraşma. Senden böyle bir şey beklemiyor ki kimse, takılıyoruz biz sana.” Ömer Hoca: “Kilimci sevdiği kilimi yerden yere vururmuş derler (dudaklarını ısırarak bana doğru eğildi sessizce kulağıma) hocam sen hanımların her dediğine bakarsan işin zor ben sana deyim"
Aynur abla: “Sen de karıştırma ortalığı” Ömer Hoca: “Öyle tabii, yanlış bir şey mi dedim ben şimdi?” (Gülerek) Aynur abla: “İyi aman sen de.” (Bana dönerek) “Buraya o kadar bayan öğretmen geldi, çoğunun bir bardak çayı nasip olmadan gittiler köyden. Bir de senin yaptığına bak…” Ömer Hoca: “Bak Aynur ablan doğru söylüyor. Hem siz niye evde oturuyorsunuz ki?” Aynur abla: “Ya ne yapalım?” Ömer Hoca: “Yaz bitiyor zaten. Bir ay sonra bol bol evde oturacaksınız. Çıkın dışarıda bir sürü güzel yer var. Vereyim arabayı, çocukları da alın, gidin bir yere.” (Ömer Hoca da yalnız kalıp kafayı dinlemenin derdindeydi.) Aynur abla: “Doğru vallahi. Niye takılıp kalıyoruz eve?” Ömer Hoca: “Evler kaçıyor sanki.” Aynur abla: “İki sene önce yazın öğrencilerle gitmiştik ya tahta köprüden geçmiştik, tavşanlar falan vardı, çok güzeldi. İsmi neydi oranın?” Ömer Hoca: “Balpınarını diyorsun.”
Aynur abla: “Evet evet Balpınar’dı, hatırladım. Sen ne diyorsun Bayram?” Ben: “Olur abla, bana uyar. Diğer hanımlar da olur derlerse değişiklik olur, piknik yaparız.” Aynur abla: “Ben olur dedikten sonra onlara laf düşmez.” (Yalancıktan biraz böbürlenerek) “Uzun zamandır canım da piknik yapmak istiyordu ama bazıları ha bugün ha yarın oyaladığı için gidemedik.” (Ömer Hocayı kastederek) Ömer Hoca: “Bu da bahanesi olmuş işte. Ben vekaletimi Bayram Hocama verdim.” Aynur abla: “Sen de rahat rahat otur evde, dışarı falan çıkma aman diyeyim.” Ömer Hoca: “Doğru diyorsun, kapıyı kilitler sizi beklerim ben de.” (Gülerek) Ben: “Ömer Hocam burada haklı, birisi evde kalmalı. Evler kaçar falan şimdi.” (Gülerek) Aynur abla ile Ömer Hoca kahkahayla güldüler. Benim için hayırlısı olmuştu. Evde ağırlamaktansa dışarıda piknik gibi yapmak daha kolaydı. Aynı gün Aynur abla diğer hanımlardan da onayı alıp, piknikte neler yapalım diye konuştuk.
Köfte, tavuk sote, ciğer şişe karar verildi. Sabah erken gidelim, kahvaltıyı da orada yaparız diye kararlaştırdık. Ömer Hoca menüyü duyunca bir ara “Ben de mi gelsem?” diye düşündü ama sonradan “Yok yok siz gidin, ben burada kalayım.” dedi gülerek. Haftanın kalan günlerini sağ salim tamamlayıp İstiklal Marşı ile okul faslını iki gün süreyle kapatmıştım. Üniversitede çalıştığım dönemimde kampüs içerisinde çok fazla piknik alanı vardı. Haftada en kötü bir kere mangal yanardı kesin. Aslında ben pek el sürmezdim ama yap yap birşeyler kapmıştım. İyi seviyede mangal deneyimim vardı anlayacağınız. Piknikte ciğer şiş bana aitti. Yasin'i aradım, cuma günü akşama iyisinden yarım kilo dana, yarım kilo kuzu ciğer, yarım kilo da kuyruk yağı istedim. Kendisi balığa falan gitmeyi sever. “Çadırı ve hamağını gönder, akşam altı otobüsüne ver mutlaka.” diye tembihledim.
Sağ olsun, yavşak mavşak ama iyi işime yarıyor ibne. Yasin söylediklerimi yapmış, hepsini eksiksiz göndermişti. Hemen eve geçip ciğerlerin terbiyesini yaptım. Bir gün önceden yapılırsa yumuşak ve lezzetli olur. Ayrıca ciğer çok büyük ve kalın olmayacak; ciğer ile kuyruk yağı aynı boyda olacak. Küçük olursa daha çabuk pişer. Çay kaşığının başından bir tık büyük olsa ciğer daha güzel pişer. Gurme bilgidir. Cumartesi sabah sekizde hazırlanıp önce dolmuş durağına geçtim. Yine çok sevdiğim canım arkadaşım Yasin’in taze taze gönderdiği simitleri dolmuştan aldım. Aldığım simitlerden kimsenin haberi yoktu, güzelce bir örtüye sardım. Kahvaltı için küçük bir sürprizdi. Sonra Ömer Hocaların evine geçtim. Ömer Hoca kalkmaya tenezzül bile etmemiş. Aynur abla arabanın (beyaz Doblo) anahtarını getirdi, eşyaları yükledik ve diğer hanımları ve çocukları almak için yola çıktık.
Aynur abla siyah eşofman, beyaz V yaka body (eğilince memesinin çatalı görünüyordu) ve kahverengi gözlükleriyle havalı bir piknik kombini yapmıştı. Önce Fatoş ablayı sonra Behiye ablayı alacaktık. Fatoş başında hasır şapka, üzerinde gri eşofmanlar, gözünde gözlük, “Günaydınnn kızlarrrr!” diyerek neşeyle karşıladı bizi. Eşyalarını arabaya yükledik. Gri eşofmanlar baya baya açmıştı kadını. Eşyaları doblonun arkaya atarken önümde birden eğilince götüne hedefe kilitlenen füze gibi kitlenmiştim. Bende göt hastalığı var maalesef. Bir doktora görünsem iyi olurdu ama derdimi nasıl anlatacağımı bilmediğim için gitmeye çekiniyordum. Üç gün susuz, yedi gün aç kalsa ölecek bedenim göt görmeden iki gün anca dayanırdı. “Ya Fatoş, sende ne cevherler varmış?” diye içimden geçirdim. Aklım karışmıştı bir an. Normalde radarımda olmayan Fatoş, “Hayatta sikmem” kategorisinden “Artık verse sikerdim” kategorisine taşındı.
Aynur abla: “Bayram! Bayram!” Ben: “Ha evet, efendim abla? Bana mı dedin?” Aynur abla: “Uykuyu alamadın sanırım. Yolu diyorum, Behiye biliyormuş. Onu almaya gidince yanına o otursun, arkadan tarif edeceğim diye uğraşmasın.” Ben: “Olur abla, siz nasıl derseniz.” (Fatoş ablanın göt başıma daha yola çıkmadan bela olmuştu, kimseyi duymuyordum mk.) Fatoş ablayı aldıktan sonra arabayı Behiye ablanın evine sürdüm. Hazırlanmış, torunu Osmancanla bekliyordu evin önünde. Behiye abla çiçek baskılı, kolları dirseklere kadar gelen %100 pamuk elbise giymişti. Bu kadın günden güne gençleşiyordu resmen. İçimden, “Sen de üzerine eşofman çekip götü memeleri sıktırıp gelseydin, ortalık şenlenseydi.” diye geçirmedim değil ama olsun. Behiye abla kucağına Osmancanı alarak Aynur ablanın dediği gibi öne oturdu. Aynur abla, çocuklar ve Fatoş arkaya oturdular. Fatoş ablanın kızı gelecekti ama arabaya binerken yoktu.
Fatoş abla: “Benim kız arkadaşıyla oynayacakmış, gelmedi.” Aynur abla: “Arkadaşlarıyla yine oynardı, insan getirmez mi?” Fatoş abla: “Aman canıma minnet, yalvaracak değilim ya.” Aynur abla: “Kız sen ne domuzsun. İyi, benim çocukların birisini sana vereyim, piknik boyunca sen bak.” Fatoş abla: “Herkes kendi bebesine baksın. İlla birine bakacaksam Bayram Hocaya bakayım ben, onun da annesi yok bugün.” (Arkadan sırtıma vurarak) “Tamam mı çocuğum?” (Gülerek) Ben: “Tamam Fatoş abla, sen ne diyorsan o.” (Çocuğum dediğinin çocuğu olur mk.) Fatoş abla (otobüs muavini taklidi yaparak) “Sarıyer! Sarıyer! Ücretleri alalım ablalar.” (Bugün neşesi yerindeydi.) Çocuklar kıkırdayarak güldüler. Ellerini sırayla Aynur abla ve Behiye ablaya uzattı para ister gibi: “Ücreti alalım, evet… Arkadan vermeyen kaldı mı hanımlar?” diye gülerek sordu. Ortalık birden sessizleşti.
Aynadan gördüğüm kadarıyla Aynur abla çaktırmadan Fatoş ablayı çimdiklemişti. Gideceğimiz yer yakın değildi. Yirmi dakikadan fazla sürdü arabayla. Gideceğimiz yere yakın bir yerde Behiye ablanın ölen kocasının 100 dönümden büyük arazisi varmış. “Çok gidip geldim zamanında buralara. Osman beni tek başıma tarlada bırakır, kendi içmeye giderdi. Sarhoş olunca beni almayı unuturdu. Kaç kere yürüyerek eve döndüm.” diye anlattı Behiye abla. “İyi, şimdi hepsini bir bir çeker öteki tarafta.” dedi Fatoş abla sinirle. Behiye abla tarif etti, ben sürdüm arabayı. Osmancan kucağında otururken eteğinin yırtmacının olduğu yerden bacakları açıldı. Behiye abla fark etmeden birkaç kez kestim, şaşı olacaktım neredeyse. Bembeyaz, pürüzsüz bir bacak. Etkilemedi değil. Önce Fatoş abla, sonra Behiye abla derken artık aracımın direksiyonunu ellerimi bırakarak kullanabilirdim.
Neyse, ellerimi bırakmadım tabii, araba emanetti neticede. “Emanetin kuyruğu eğri olur” demişler, dikkatli olmakta fayda vardı. Giderken Behiye abla her yerin ismini saydı: Ölmezler, Suluakça, Sülün Yaylası, Teksedir… “Burayı da dönünce Balpınar.” Balpınar yaylası Aynur ablanın anlattığı kadar vardı. Burası Hollanda'da olsa beğenirdiniz ama burası... (Türkiye'de bir yer) diye paylaşılacak kadar güzel bir yerdi. Zaten dağ köyü olduğu için ormanlık, manzaralı güzel bir yerdi ama burası güzellik içinde bambaşka bir güzellikti. Devasa devasa, çeşit çeşit ağaçlar, tertemiz çay akıyor, çayın üstünde tahta köprü (Kepçe Osman'ın dedesiyle kardeşleri yapmış). Köprüyü geçince kolumdan daha kalın akan suyuyla kocaman iki tane olukları olan bir pınar vardı. Olukların içi yosun tutmuştu. İnsanın içine girip yıkınası geliyordu. (Oluk: Ağacın içi oyularak yapılıyor.
Pınardan akan su içine dolar.) Tahta köprünün önüne arabayı park ettim. Arabadan eşyaları alıp tahta köprünün üzerinden gıcır gıcır geçtik. Pınarın hemen 20 metre ilerisi koca koca kayalarla doluydu. “Tavşan kayalıkları bunlar. İki sene önce geldiğimde bu kayaların içi tavşan doluydu. Şimdi hiç görünmüyor.” dedi Aynur abla. Kayaların hemen dibinde devasa, koca gövdeli at kestanesi ağaçları vardı. Piknik için en uygun yerdi. Çocuklar hemen kayaların üstüne çıktı, tavşan aradılar ama görünürde hiç yoktu. Eşyaları bırakır bırakmaz önce pınara gidip elimizi yüzümüzü yıkadık. Buz gibiydi. İlk kez böyle bir su görmüştüm. Elini on saniyeden fazla çeşmede tutmak cesaret isterdi. Üzerinde “Hikmet Şahin hayratı 1972” yazıyordu. Kepçe Osman’ın dedesi. İlk işimiz kahvaltıyı hazırlamak oldu. Kadınlar sofrayı hazırlarken çocuklarla hemen yakacak odun, kozalak toplayıp semaveri yaktık.
Yarım saat kırk beş dakikada hepsi hazırdı. Kahvaltıya başlamadan hemen önce simiti çıkardım. Görünce herkes çok şaşırdı. Küçük ama güzel bir jest olmuştu. Bu kadar sevineceklerini bilsem her gün alırım. Kahvaltı, simitler, semaver, yavaş yavaş ısınan hava, üç tane milf hatun ve ben… Bir de çocuklar var tabii. Kahvaltıdan sonra sofrayı kaldırmadan üzerini sofra beziyle örtüp etrafı keşfe çıktık. Köye uzak olduğu için çok gelen giden yok, o yüzden neredeyse hiç insan eli değmemiş bir yerdi burası. Behiye abla kocasından kalan Canon Prima Twin fotoğraf makinesini getirmiş. “Meraklıydı bizim bey böyle şeylere.” dedi makinayı bana uzatırken. “Aman Bayram, bol bol resim çek, hatıra kalsın.” diye tembihlediler. Ünlü doğa fotoğrafçısı Ansel Adams gibi makineyi boynuma taktım. Yasin ibnesi görse “Hareketlere bak, tipini sikeyim.” derdi kesin. Kadınlar “Ay öldüm, ay yoruldum, Bayram yetiş!” demeye başlayınca geleneksel 1.
Piknik sonrası doğa gezisini bitirip piknik yerine geri döndük. Yolun yarısında koluma Aynur abla, yarısında Fatoş abla girmişti. Behiye abla ikisinden de antrenmanlıydı. “Kız, sen bu dirilikle iki koca daha gömersin.” diye takıldı Fatoş abla. Piknik yerimize dönünce çocuklar yemyeşil otları görünce topa daldılar. Kadınlar sofrayı toplamaya başladı. Ben arabayı gidip Yasin’in gönderdiği çadır ve kamp hamağını getirdim. Hanımlar görünce çok şaşırdılar. “Nereden aklına geldi, nereden buldun, ne iyi olmuş!” lafları eşliğinde çadırı ve hamağı kurduk. “Bugün daha fazla sürpriz beklemeyin, benden bu kadar.” dedim. Kadınlar gaza gelip alkış tuttu. Abartılı tepkilerine bakılırsa günün sonunda grup seks ihtimali yüksekti. Tabii dağın başında ayı falan beni sikmezse. Aynur abla ile Behiye abla yan yana hamağa yattılar. Fatoş abla bunları salladı. Ben de fotoğraf makinesi elimde “Biraz gezip geliyorum.” dedim.
Bulunduğumuz yerden çıkıp tavşan kayalıklarının arkasına doğru gezmeye başladım. Hayatımda bu kadar çok endemik bitkiyi ilk kez görmüştüm. Resmen renk cümbüşü vardı. Doğanın kendisi başlı başına seksti. Biraz gezdikten sonra Ömer Hoca aradı. Telefonu açınca sesi gelmedi. Telefona baktım, sinyal gitmiş. Piknik yaptığımız yerde çeken telefonun sinyali burada bir var bir yoktu. Önemli bir şey olabilir diye piknik alanına döneyim dedim. Kayalıkların arasından geçerim kestirmeden diye düşündüm. Piknik alanına yaklaşınca çocuklar kendi hallerinde oyuna devam ediyordu. Bayanlar hamaktaydı, sallanıyordu. Onlar beni görmüyordu. Aynur abla ile Fatoş abla yer değiştirmişler, hamakta Fatoş abla ve Behiye abla oturuyor, karşılarına da Aynur abla oturmuş konuşuyorlardı. Ne konuşuyorlar acaba? Diyerek biraz kulak kabarttım. Aynur abla: "… Az orospu değilsin sende." (gülerek — cümlenin başını duymamıştım.)
Fatoş abla: "Kız ne dedim sanki allahaşkına. Herif bir ay daha gelmese azgınlıktan köyün meydanına çıkıp 'beni siken yok mu' diye feryat edeceğim." Aynur abla: "Tüüü, Allah belanı versin, kuduruk. Yaparsın, beklenir senden, Allah'ın delisi." Behiye abla: "Kaç gün kaldı Kasım'ın gelmesine?" Fatoş abla: "Sözde önümüzdeki salı gelecekti, perşembe ya da cuma diyor şimdi de." Behiye abla: "Sayılı gün, çabuk geçer; sabret az daha." Aynur abla: "Gelince bir hafta yataktan çıkmazsın artık." (gülerek) Fatoş abla: "Nerede anam öyle erkek. Geçen sefer iki ay yolunu bekledim. Azgınlıktan her tarafımda kabarcık çıkmıştı." Behiye abla: "Eee?" Fatoş abla: "Eeesi akşamına iki ileri üç geri, sonra ayı gibi böğürüp yana devriliverdi. Ben adamı geliyor sanıyordum, meğer gidiyormuş." Aynur abla: "O nasıl oluyor kız?" Fatoş abla: "Az daha ölüyordu herif…" (kahkaha atarak) "Bizim kız odasından duymuş da içeri geldi: 'Babama ne oluyor?' diye.
İkimizi altlı üstlü anadan üryan görünce aklı gitmişti." Aynur abla: "Allah canını almasın." (Behiyeyle gülüyorlar.) Behiye abla: "Alemsin valla." Behiye abla: "Kız, sen ayda yılda bir de olsa herif yüzü görüyorsun, ben ne yapayım? Hayattayken en son ne zaman aynı yatakta yattık hatırlamıyorum." Fatoş abla: "Abovvvv. Öyle goca mı olur allasen. Kusura bakma ama senin sikilme zamanın gelmiş de geçiyor. Kız, hem sen o iş nasıl oluyor onu da unutmuşsundur." (gülerek) Behiye abla: "Sen öğretirsin, ne güne duruyorsun?" Fatoş abla: "Öğretirim, öğretirim. Gerekirse başında dururum." Aynur abla: "Kız, kocanın da mı hiç aklına gelmedi onca sene koynuna girmek?" Behiye abla: "Neredeee. Bulmuş ilçede orospunun birini, onunla gönül eğleşti epeyce. Gözünün bizi gördüğümü vardı." Fatoş abla: "Kadın cenazesine bile çıkmış gelmiş utanmadan." Behiye abla: "Gelsin; ölüsü de dirisi de onun olsun."
Fatoş abla: "Kimseye 'iyi oldu' denmez ama öldü, kurtuldun kız Behiye. Koynuna girilecek adam değildi, hep demiştim; bunca sene iyi dayandın." Behiye abla: "Gün yüzü görmedik sayesinde. Parası var diye zorla verdiler. Parası batsın." Fatoş abla: "Bundan sonra kocayı ben bulacağım sana." Behiye abla: "Aman kalsın koca moca… Bir tanesi ömrümü yedi zaten." Fatoş abla: "Kız, eskisi ömrünü yemiş; yenisi de bunları yer." (Behiyenin memelerini sıkarak.) Aynur abla yerden bir şeyler alıp Fatoş ablayı attı. Fatoş abla: "Kız, senin tuzun kuru tabi." (Aynur ablayla) "Seninki iyi; ne Behiyenin ki gibi ayyaşın teki, ne benimki gibi ayda yılda bir gelip gidiyor." Aynur abla: "Şikayetçi değilim, şükür. Ama içi beni, dışı seni yakar." Fatoş abla: "Aaa niye kız… Bazlamaç gibi adam Ömer hoca." Aynur abla: "Biraz bayat bazlamaç." (gülerek) "İyiden iyiye emekli moduna girdi.
Yalnız kalsın, dünyanın en mutlu adamı. Kardeş gibi olduk biz de. Geçen iki cilve yaptım, 'hiç halim yok' dedi, döndü, götünü yattı." Behiye abla: "Amanınnn… Yaş 35 olana kadar onlar bizim peşimizde koşuyor. 35'ten sonra biz onların." Fatoş abla: "Kız, nereye kadar bu erkek kahrı çekeceğiz? İlgi yok, güzel söz yok, tam istiyorsun hadi kaldır, kaldıramıyor… Şeytan diyor 'bul bir tokmakçı'." Aynur abla: "Sonra 'Deli Fatoş' olsun, 'orospu Fatoş'." Fatoş abla: "Olsun. Hepimiz de geldik 50 yaşımıza. İki hafta önce ateş bastı, menopoza giriyorum sandım; aklım gitti." Kadınlar gülmüştü. Fatoş abla Behiye ablayla döndü "Sana bir aday buldum." dedi. Behiye abla: "Bulma, bir şey istemem." Fatoş abla: "Kız, bir dur; kim diye sormadın?" Aynur abla: "Kasım'ın kardeşi Aziz?" Fatoş abla: "Yok kız, Aziz öküzün teki; Behiye kabul etse ben bozarım." Behiye abla: "Dur bakalım, altından ne çıkacak yine.
Kimmiş söyle bakalım?" Fatoş abla: "Bayramm." Ortalık biraz sessizleşti. Behiye abla (çevresine bakındı): "Kız, ağzından çıkanı kulağın duysun, gelir duyar falan." Fatoş abla: "Aman, karısı ol demiyorum. Senin tarlayı emaneten biraz sulasın yeter." Aynur abla: "Kız, deli! Manyak manyak konuşma. Senin kendine niyetin var da ağız mı arıyorsun?" Fatoş abla: "Yok be, dünya ahiret kardeşim olsun. Öyle ahım şahım yakışıklı, boylu poslu falan değil ama çok şeker, çok sevecen çocuk. Şeytan tüyü var onda." Aynur abla: "İstemem, 'yan cebime koy' diyorsun." Fatoş abla (gülerek): "Yani şimdi yalandan söylemeye gerek yok, sikse veririm!!" İç sesim: Oha oha mk, muhabbete bak. Sikim istemsiz kalktı. Bizim 'verse sikermisin' sorusunu tersten sormuştu kadın. Demek ki kadınlar da yalnız kalınca böyle muhabbetler yapıyordu. Taşların arasında sabit durmaktan ayaklarım uyuşmuştu mk.
Behiye abla: "Sen niyeti bozmuşsun, Allah ıslah etsin seni." (Kollarını göğsünde birleştirdi — kızmıştı.) Fatoş abla: "Kız, hem naz yapıyorsun hem bana kızıyorsun. Sen ne istediğini bilmiyorsun ki anam." (Hamakta oturduğu yerden dikleşerek, ellerinin işaret parmaklarını karşılıklı açtı.) "Bak, anlarım ben. Bu kadar var Bayram'ınki; 16-17 civarında, kafası gövdesinden büyük, biraz eğri, ağzı yukarı doğru bakıyor, rengi teninden biraz koyu, kalınlığı bu kadar var rahat." (Parmaklarını yuvarlak yaptı.) "Normalden biraz kalın, sapında belirgin bir damar var. Pancar motoru gibi; çocuk istese hepimizi hamur gibi yoğurur valla." Behiye abla ve Aynur abla elini şaşkınlıkla ağzına götürdü. Hayır, kadın benimkini benden iyi tarif etmişti mk. Behiye abla: "Kız, hocanın şeyini mi gördün sen, tobe tobee?" Fatoş abla: "Ne görmesi? Babaannem bu işlerin ehliydi, ondan da bana kalmış bu yetenek.
Köyde kim oğlunu kızını evlendirecek olsa koluna girer, götürürdü onu. O da her bir şeyi sayardı." Behiye abla ile Aynur abla "hadi ordan" dercesine baktı. Fatoş abla: "Kız, senin rahmetlininki bu kadar." (Eliyle gösterdi.) "Sapından kafasına doğru ok gibi inceliyordu; yanlışım var mı söyle?" (Aynur abla'ya dönerek) "Seninkini de söyleyeyim kız?" Aynur abla: "Aman kalsın sayın sik profesörü Fatoş hanım. Ben unuttum zaten, söylesen de bilemem doğru mu yanlış mı diye." Behiye abla: "Senden korkulur vallahi. Her gün başka başka huylarını görüyoruz." Aynur abla: "Bunun deliliği sözde zaten. Hepimizi suya indirir, susuz getirir bu var ya bu…" O sırada çocuklar koşarak gelmişti. Ellerinde su şişesine bir tane helikopter böceği yakalamışlar, annelerine gösteriyorlardı. Fırsattan istifade ben de biraz bekleyip bulunduğum yerden çıkarak kayaların arasından hanımların yanına doğru yol aldım.
Hanımlar, “Neredeydin, iyi gezdin maşallah,” diye takıldılar. Ömer hocanın aradığını ama telefon çekmediği için konuşamadığımızı söyledim. Aynur abla, “Haberim var, senden sonra beni aradı, konuştuk. ‘Ne yaptınız?’ diye soruyor, selamı var,” dedi. Sonra çocukları da alarak birlikte tahta köprünün yanına gittik. Tahta köprünün üzerinde hep birlikte hatıra fotoğrafı çekildik. Tahta köprüden aşağıya akan su boyunca 100 metre inince çay genişliyor ve kayalıklar arasından geçerek yoluna devam ediyordu. Kayalıkların arasında doğal havuz vardı. Aynur abla daha önceki gelişlerinde öğrencilerin girdiğinden bahsetti. “O zaman çok gözüm kalmıştı, girememiştim,” deyince ben de “Şimdi gir abla, hazır kimseler de yokken,” dedim. “Yalnız girmem, eşlik eden olursa girerim, yoksa ayaklarımı sokarım sadece,” dedi. Çocuklar girmek için çok istekliydi. Hanımlar sadece ayaklarını sokmakta karar kıldılar.
Zaten üst baş uygun değil, “Hiç uğraşmayalım,” dediler. Biraz da benden utanmışlardı ama ben de sapık gibi görünmemek için ısrar edemedim. Çocuklar, altlarında beyaz külot kalana kadar hemencecik soyunup önce Osmancan, sonra da Agah ve Mutlu alıştıra alıştıra girdiler. Kayaların üzerinde, çocukların yüzdüğü yerin hemen yanında üç kişinin sığacağı bir kütük vardı. Kadınlar üzerine oturdu, ben de yanlarında bir kaya çıkıntısına oturdum. Birlikte suda eğlenen çocukları izliyorduk. Çocuklar biraz eğlendikten sonra Aynur ablanın büyük oğlu Agah, “Anne, çok çişim geldi!” diye bağırdı. Aynur abla: “Oğlum ben ne yapabilirim, kocaman adamsın, çık müsait bir yerde işini gör.” Ben: “Agah, çaktırmadan insan suyun içine salar.” Behiye abla (söylediğime gülerek): “Hiç yani, kim anlayacak akan suda?” Agah sudan çıktı, arkasından Osmancan takip etti. Birlikte işeyip geleceklerdi.
Suda sadece Mutlu kalmıştı. O da aşağıdan elleriyle üzerimize su atıyor, oyun oynuyordu. O sırada Agah’la Osmancan koşarak geldi ve kadınları oturduğu kütükten suyun içine itiverdiler. Kimse onlardan böyle bir şey beklemiyordu. Fatoş ablayla Behiye abla tamamen suyun içindeydiler. Aynur abla son anda tek ayağı üstünde dengede durarak suya girmekten kurtulmuştu. Çocuklar kahkahayla gülüyordu. Aynur ablayla ben, kısa bir şaşkınlıktan sonra kendimizi tutamayıp gülmeye başladık. Fatoş abla: “Ağzına tükürdüğümün bebeleri! Sizi yakalarsam yapacağımı biliyorum ben!” diyerek bir süre sitem etti. Suya düşenlerin kızgınlığı ilk birkaç dakikadan sonra yerini “Aman artık, olan oldu,” ya bırakmıştı. Bizle de seslendiler. Çocuklar girmemiz için tezahürat yaptı. “Kimse yok, bir daha bu fırsat olmaz,” diyerek Aynur abla ayakkabı, çorapları ve üzerindeki eşofmanı bir kenara çıkartıp “1, 2, 3!” diye sayarak suya atladı.
Ben, “Atlamam, buradan izlemesi daha güzel,” diyerek bir süre bekledim. En son Aynur abla, “Hoca moca demem, gelirsem kulağından tutar ben sokarım,” deyince ayakkabıları ve çorabı çıkarıp balıklama atladım. Suyun altından yüzerek ilerleyip karşı kıyıdan çıktım. Aynur abla: “Yüzme biliyormuş, bir de naz yapıyor beyefendi.” Fatoş abla: “Kız, ATV’de yabancı dizi vardı, sarışın koca memeli karının oynadığı, denizde yüzüyorlar insanları kurtarıyorlar… Aynı onlar gibi olmadık mı?” Behiye abla: “Biz kendimizi kurtaramayız, başkasını bırak.” Fatoş abla: “Şu suda boğulacak değiliz ya. O dizinin adı neydi hatırladınız mı? Bak kaç kere baktım halbuki.” Ben: “Sahil Güvenlik. Sarışın kadın da Pamela Anderson, Fatoş abla.” Aynur abla: “Koca memeli olan mı?” Ben: “Evet abla, koca memeli olan,” (gülerek) dedim. Sonra suyun içinde herkes birbirine eliyle su atma yarışı yaptı.
Fatoş ablayla Behiye abla birbirlerini suda yatıracağız derken az daha boğuluyorlardı, ben tuttum çıkardım. Kendileri dahil herkes çok gülmüştü. En son ne zaman gülmekten yaş geldi gözlerimden hatırlamıyorum. Behiye abla, “Yıllarca geldim gittim, Allah var, şuraya girmeyi çok isterdim, Osman kızardı, şimdi nasip oldu,” dedi mutlulukla. Kadınlar kendi arasında elleşip duruyordu. Fatoş abla, Behiye ablanın arkasından gizlice yaklaşarak eteğinin altından külotunu çıkardı, havaya kaldırıp salladı. Kenarları kırmızı işlemeli, ortası dantelli beyaz renkliydi. Fatoş abla lakabının hakkını veriyordu. Çocuklar dahil katıla katıla gülüyordu. Behiye abla zor bela külotunu Fatoş abladan aldı. Allahtan suyun içindeydim de benimkinin kalktığı belli olmuyordu. Bir ara kadınlar üçü birden üzerime çıkıp suyun içine basmaya çalıştılar. Oramı buramı ellemeleri hoşuma gittiği için fazla çabalamadım, kurtulma bahanesiyle ben de bir iki elledim.
Kısa günün kârıydı. Biraz daha su keyfinden sonra çocukları bırakıp biz çıktık. Behiye’nin ıslak elbisesi kalçalarına yapışmış, götünün şeklini ortaya çıkarmıştı. Külotunu topaklayıp iki elinin avucunda saklıyordu. Aynur abla da eşofman üstü elinde, beyaz badisiyle yürüyordu. Memelerinin uçları belli oluyordu. Sikim istemsiz kalkmıştı, dikkatimi başka şeye odaklamaya çalıştım. “Türkiye’nin AB tam üyelik müzakereleri ne zaman başlayacaktı? 2011 Mayıs ayında görülmeye başlayan deli dana hastalığı için Sağlık Bakanlığı alarma geçmişti!” Yok, etkisi olmuyordu. Sikim benden bağımsız hareket ediyor, kafasına göre takılıyordu. Neyse ki ıslanan pantolonun ağırlığı artmış, çok fark edilmiyordu. Pikniğe gelirken hanımların hepsi tedbirli davranmış, havlu getirmişti. Büyük lacivert bir havlu da bana verdiler. Yedek elbise kimsede yoktu, sadece serin olursa diye üzerimize fazladan polar, eşofman getirmiştik, onlar vardı.
Hanımlar havluları alıp yüzdüğümüz yerin oraya gittiler. Çocukları sudan çıkarıp pınara gönderdiler. Onlar orada kurulanacaktı. “Elbiselerini çıkarıp kayaların üstüne serersek hava sıcak olduğu için hemen kurur,” diye konuştular. Ben çadıra geçtim. Üzerimi çıkarıp havluyu belime dolayarak dışarı çıktım. Elbiseleri çadırın üzerine serdim. Hanımlardan ve çocuklardan ses yoktu. Hanımlar gelene kadar çadırın içi sıcak olduğu için altımda havlu, üzerime poları geçirip kahvaltı yaptığımız kilimin üzerine uzandım. Bir iki dakika geçmedi, hanımların oradan bir bağrış çağrış koptu. Bir bok olduğu kesindi. Hızlıca olduğum yerden kalkarak kadınların olduğu yere koşmaya başladım. Koşuyordum ama neye koşuyordum, amk, belirsizdi. Belimde havlu; bir yandan, bir elim havlu düşmesin diye tutuyor, diğer yandan ayağıma tam giyemediğim ayakkabılarımı ayağıma geçirmeye çalışıyordum.
Üzerimdeki siyah-Bordo çakma Adidas poların önünü bile çekmemiştim heyecandan. Ayı kurt falan varsa, şu halime acır bırakırlar zaten. Delikanlı hayvanlarsa kesin bırakırlardı. Tahta köprünün oradan, aşağı yüzdüğümüz yöne, emekli maaşını çekmeye giden bir ayağı aksak ebeler gibi giderken yolda bulduğum bir odun parçasını elime almıştım. Yüzdüğümüz yere varınca kadınları ilk başta göremedim, telaşla “Neredeler?” diye bakarken birden kayaların arasında tam karşılarına çıkmıştım. Üçü de beni görünce birden irkildiler. Hepsi de elbiselerini çıkarmış, sadece külotları üzerinde, ayakları suyun içinde, elbiselerini karşılıklı tutup çevirerek suyunu sıkıyordu. Sırtı bana dönük olan Behiye hariç, Aynur abla ile Fatoş abla “Kadınlar halı gibidir, vurdukça güzelleşir” manşetli bulvar gazetesinin kapak kızı gibi, memeler tamamen meydanda karşımdaydılar.
Beni ilk Aynur abla gördü, hemen elleriyle memesini kapattı, diğerleri onu takip etti. Bir sorun var gibi görünmüyordu. Yani sese koşup gelmiştim, o bakımdan sorun yok gibiydi. Yoksa karşımda üç çıplak bayan olması, benim için sorundu.
Ben: (manzarayı hafızaya attım, hemen kadınlara sırtımı döndüm, ellerimle gözümü kapattım) Vallahi çok özür dilerim, çığlık gibi ses duyunca bir şey oldu sandım, koştum geldim. İstemeden oldu, gerçekten kusura bakmayın. Aynur abla: Senlik bir şey yok Bayram. Fatoş sağ olsun, ortalığı karıştırma konusunda usta olduğu için. Fatoş abla: Ufacık bir şaka yaptım altı üstü. Kırk yılda bir eğlenmeye gelmişiz, içiniz şişmiş vallahi sizin de. Aynur abla: Off Fatoş off…
Ben: (eğilip ayakkabıları ayağıma geçirdim. Çorap olmayınca çıplak ayakta giymesi çok zordu) O zaman ben çadırın oraya gidiyorum. Kusura bakmayın, çok çok özür dilerim, bir şey görmedim.
(yarak görmedin, Aynur abla yuvarlak meme; memelerin ortası biraz ayrık; meme uçları normal büyüklükte, kahverengi; hafif sağa ve sola bakıyor; 70B. Fatoş abla tombul meme, elips şeklinde; uçları aşağı doğru; meme uçları daha koyu ve büyük; 75C.) Ne kadar “görmedim” desem de özellikle Aynur abla gördüğümü biliyordu. İyi niyetli olarak yardıma koşmuştum, benim bir suçum yoktu. Fatoş abla şaka olsun diye yakaladığı kurbağayı Aynur ablanın sırtına koyunca, o da çığlığı basmıştı. Sonrası malum. Çadıra dönerken çocuklar hâlâ pınarda oynuyorlardı. Dünya umurlarında değildi. Çadıra gittim. Serili elbiselerimi kontrol ettim. Atlet-Külot hemen kurumuştu, aldım giydim. Kadınlar gelene kadar bekledim; onlar görülünce diğer elbiseleri de giydim. Kadınlar gelince olanları hiç konuşmadık. Hiç yaşanmamış gibi muhabbete devam ediyorduk. (Akşam için en az üç postalık malzemem vardı.) Saat 2’ye geliyordu.
Getirdiğimiz malzemeleri çıkardık, yavaş yavaş hazırlıklara başladık. Mangalımızı yaktık. Daha önceden gelenlerin hazırladığı mangal için uygun yerlerde saç kavurma ve ciğer şişleri yapacaktık. Behiye abla köfteyi, Aynur abla tavuk soteyi, ben de ciğer şişi yapıyordum. Fatoş abla patlıcan salata ve diğer hazırlıkları yaptı. Hepsi hazır olduğunda sofrayla birlikte fotoğraflar çekildi. Kadınların “Şöyle çekilelim, bir de böyle çekilelim,” taleplerinin hepsini de kırmadan yerine getirdim. Aynur abla ve Fatoş ablaya bakınca aklıma hâlâ memeleri geliyordu. Bu görüntüleri full HD olarak beynime yüklemem biraz dengemi bozmuştu. Ama biz Anadolu çocuğu olduğumuz için bu zorluklar bizi yıldıramazdı. Akşam evde 31’le virüs temizliği yapmak gerekiyordu mutlaka. Piknik bitmiş, dönüş yoluna çıktığımızda radyoda Sıla’nın “Oluruna Bırak” şarkısı çalıyordu.
Sanırım bu bir mesajdı. Oluruna bırakmak gerekiyordu. Herkesi sabah teslim aldığım gibi sırayla bıraktım. En son Aynur ablaların evinin önünde durduğumuzda, Ömer Hoca pencereyi aralayıp dışarı baktı ve yanımıza geldi. “Oooo piknik kuşları, hoş geldiniz!” diye karşıladı bizi. Klasik “Piknik nasıl geçti, yer nasıldı?” muhabbetleri yaptık. Ömer hoca: Hanıma iyi baktın değil mi? Vekaleti sana vermiştim, yokluğumu hissettirmedin? Aynur abla ile göz göze geldik.
Ben: Baktım hocam baktım. (Memelerine kadar baktım hatta. Ayrıca uzun süredir sikmiyormuşsun sanırım, yokluğun hissedilmesin diye ben de dokunmadım mecbur.) Yokluğunuzu hissettirmedim hocam! Ömer hoca: Sağ olasın. Ee, otursana, acelen ne?
Ben: Gideyim hocam, hiç kalmayayım. Oturturuz nasılsa. (daha evde piknikte gördüklerimi düşünüp 31 patlatacam) Eşyaları arabadan indirip içeriye taşımalarına yardım ettim.
Kendi eşyalarımı alıp eve geçtim. Üzerimde ağır bir duman kokusu vardı. Hemen elbiseleri çıkarıp çıplak bir şekilde yatağa uzandım. Gözlerimi kapatıp piknikte gördüklerimi ve duyduğum konuşmaları kafamda kısa film yapıp oynattım. Filmin sonunda Aynur, Behiye ve Fatoş’u kaçarı yok, sikiyordum. Daha önce de söylemiştim; haksızlığa gelemem, herkese eşit şekilde birer posta ayırdım. Aynur ablayı düşünürken daha önce “yapmayacağım” diye söz verdiğim için ister istemez vicdan azabı çekiyordum. Hatta onu düşünürken yaptığım 31’de boşalırken ağlamaklı oldum. Ben sözünü tutmayan yavşak ibnenin biriydim! Beni iyi tanıyın! Yorucu bir gün ve beşer dakika arayla atılmış üç postadan sonra yıkanma faslı gelip çatmıştı. 31’leri sağ elimle yaptığım için ibrik doldurulması, ısıtılıp oradan bakraca boşaltılması, bakracın taşınması gibi işleri sol elle yapıyordum ki kollar arasında kas farkı olmasın.
Gece olmuş, yatağa yatmıştım. Facebook’tan gelen “Bu mesajı yetmiş yedi kişiye gönderirsen çok büyük paraya ve refaha kavuşacaksın, göndermezsen bir hafta içinde bir büyük bela seni bulacak,” mesajını garanti olsun diye doksan bir kişiye gönderdim. İnanmıyordum ama yine de lan belki doğruysa diyerek özellikle bu konuları çok önemseyen yaşlı tayfaya gönderiyordum. İşim bitince telefonu kapatıp gözlerimi yumduğumda anında dalmıştım. Köye geldim geleli uykuya dalma sorunum ortadan kalkmıştı. Rüyamda piknik yerinde bir başıma suda yüzüyordum. Suyun tam ortasına geldiğimde etrafıma bakmak için olduğum yerde dikilirken yanlışlıkla kocaman kıpkırmızı renkte bir kurbağanın üzerine bastım ve korkuyla çığlık çığlığa sudan çıktım. Çığlığımı duyan Behiye abla, Aynur abla ve Fatoş abla koşarak yanıma doğru geliyordu. Ayaklarımı uzatarak suyun kenarına oturdum, ellerimi yere koyarak geriye uzandım, nefesleniyordum.
Çıplak olduğumun farkına varınca vücudumda bir gariplik olduğunu hissettim. Kendimi yokladığımda memelerim ve amım olduğunu gördüm. Kadınlar iyice yanıma yaklaşmıştı. Onlarda benim gibi çırılçıplaktı. Kafamı kaldırıp baktığımda hepsinin altta sallanan yaraklarına gözüm ilişti. Yuh amına! Hepsinin yarağının olması yeterince saçma değilmiş gibi üstüne birde hepsinin de inik hali benimkinin kalkık halinden büyük. Polis görse taşıma ruhsatı var mı diye sorar. Elim istemsizce dudaklarıma gitti. Anında uçuklamıştı yarakları görünce. Vay amısına doyum! Uyan noyuyo? Heyecandan kelimeler ağzımdan çıkmıyordu. Sanırım bu sefer yarağı yemiştik! Kadınlar yanıma gelmiş ve etrafımı sarmıştı. Kafamı öne eğip ağlamaya başladım. “Üç tane çok fazla! Üç tane çok fazla! Hiç değilse bir olsun, acıyın bana! Bir tane yarak yeter bana, ne olur yapmayın!” diye söylenerek Sırlar Dünyası programın da kul hakkı yiyip sonra pişman olan hacı dayılar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.
Ekran kararıyordu...