15 Ekim 2011 Cumartesi. İlk maaşım yatmıştı: 1.429 TL. Sabah erkenden kalkıp ilçeye gittim. Maaşımı cebime koyduktan sonra ilk olarak, önceki gün sözleştiğim Yasin ve Munise ile buluştuk. İlçedeki en iyi (ve tek) kebapçıya götürdüm. Munise'nin Ankara'dan annesi ve anneannesi gelmişti. Onları da çağırdım; kırmayıp geldiler. “Bir süre daha buradalar” demişti Munise. “Annem burayı çok seviyor, artık Ankara'yı kafam kaldırmıyor” diyordu. Bu sebeplerden ötürü Munise ile son yaptığımız görüntülü seksin devamı gelmemişti. Buluştuğumuzda bir garip hissetmiştim: Birbiriyle sevişmek isteyen iki insan ama şartlar gereği yemek yemekten öteye gidemiyorlardı. Gizlice kulağına “her buluşmada sayımız artıyor” dediğimde kendini gülmekten alamamıştı. Kebapçıdan sonra daha önce geldiğimiz çay bahçesinin terasına geçtik. Munise'nin anneannesi Gülseren Teyze, “Baba evimde böyleydi” diye uzun uzun anlattı.
Gülseren teyze emekli öğretmendi; Hasanoğlan Köy Enstitüsü okullarının son mezunlarındanmış. “Bizim gibi 10 kişiyi cebinden çıkarır; keman çalıyor, Fransızca biliyor, çiftçilik, hayvancılık, terzilik — elinden gelmeyen iş yoktur” dedi Munise. Tek kelimeyle muhteşem bir insandı. Munise'nin annesi Feride abla emekli mimardı; 26 yıl kamuda çalışmış ve 3 ay önce emekli olmuş. “İki emekli başıma kaldılar” diye takıldı Munise, gülerek. Çay, tatlı faslından sonra Yasin ve ben müsaade isteyerek Muniselerden ayrıldık. Yasin'in dayısı ilçenin en meşhur pastanecisiydi. Gelmeden 1 gün önce 3 tepsi burma kadayıf sipariş etmiştim. Kadayıfın yanında küçük paketler halinde dondurmalar da almıştım. “Türkiye'nin bir ucuna gitse erimez” demişti dondurmaları paketlerden Yasin'in dayısı. Tepsileri ve dondurmaları Yasin'in arabaya atıp beni köye gidecek dolmuşlara bindirdi.
Köye varınca tatlıları paketlere böldüm ve içlerine dondurma koyup sırayla Ömer hoca, Behiye abla, Fatoş abla, Muhtar Ali Dayı, Rahmi hoca, Halim Dayı, İsmail abi ve öğrencilerimin aileleri ile yakın komşularıma tek tek ziyaret ederek dağıttım. Kalanını köydeki erkeklerin hafta sonları toplandığı köy odasında ikram ettim. Bu vesileyle köyde tanışmadığım birçok kişiyle de tanışmış oldum. Bu ikramım herkesi şaşırtmış, mutlu etmişti. Dedem “İtibar kazanmak istersen yedireceksin” derdi. Çünkü, “Yiyen ağız utanır.” Hafta sonu çok aksiyon olmadı. Cumartesi ilçeye gidip gelmek, ardından tatlıları dağıtmak beni yormuştu. Pazar hiç dışarı çıkmadım; 31 bile çekecek dermanım yoktu. Bilgisayar, oyun, dizi derken günü bitirdim. Pazartesi sabah işe gidince sınıfları bir bayanın temizlediğini gördüm: kırmızı başörtü, lacivert uzun kollu tişört, çiçekli-Böcekli lacivert bir etek giymiş; zayıf, beyaz tenli, uzun yüzlü, ela gözlü, elmacık kemikleri belirgin, 30'lu yaşlarda bir bayan sınıfları siliyordu.
Temizlik yaparken görmesem, yardım istemeye gelmiş sanırdım. Paspal ve perişan bir görünüşü vardı. “Kolay gelsin” dedim. Sessizce “Sağ olun” diyerek cevap verdi. Çekingen tavrını görünce daha fazla bir şey söylemedim. Ömer hoca'ya bakındım; okuma gözlüklerini takmış bilgisayardan bir şeye bakıyordu. Beni görünce: “Ömer hoca: Gel Bayram hocam gel, bende sana bakacaktım.” "Ben: Hayırdır inşallah hocam.” “Ömer hoca: Milli Eğitim ihtiyaç listesi istemiş; hazırladım, tam kayıt edeceğim, hata verdi, kapandı dosya. Bakıyorum, bulamadım ben. Sen bakabilir misin? Silindiyse çok üzülürüm; iki gündür bununla uğraşıyorum.” Ömer hoca'nın yanına geçtim. Fareyi elime alıp “Word mü, Excel mi hocam?” dedim. “Excel” diye cevap verdi. Boş bir Excel sayfası açarak Dosya > Bilgi > Belgeyi Yönet > Kaydedilmemiş Belgeleri Kurtar menüsünden en son çalıştığı dosyayı getirdim.
“Ömer hoca: Hay yaşa ya. Beni büyük dertten kurtardın. Eline sağlık.” Ben: “Estağfurullah hocam.” “Ömer hoca: Sen bir şey mi diyecektin, niçin gelmiştin?” Ben: “Hocam, sınıfta bir bayan var, temizlik yapıyor; onu soracaktım.” “Ömer hoca: Reyhan’ı diyorsun. İŞKUR üzerinden aldık onu hocam. Burda temizlik ve çaya falan bakacak.” Ben: “İyi olmuş hocam. Bu köyden o zaman?” “Ömer hoca: Bu köyden, bu köyden evet. Birinci sınıfta okuyan İlhan'la üçüncü sınıftan Serap’ın anneleri oluyor, yabancı değil. İki tanede bunların küçüğü varmış. Hafta sonu Taner müdür (ilçe milli eğitim müdürü) aradı, ‘Birini al, başlasın’ diye. Aynur durumunu biliyormuş, baya bir şey söyledi; ‘İhtiyacı var, Reyhan’ı al’ dedi. Biraz utangaç, çok konuşmuyor; alışır zamanla.” Ben: “Hayırlı olsun hocam, iyi olmuş.” Okuldan çıkınca Ömer hoca beni bekliyordu; birlikte yürüyerek evlere geçiyorduk.
Piknik sonrası Aynur abla benden biraz kaçıyor gibiydi; istemeyerek çıplak görmüştüm bundan dolayı utanıyordu belki de, bilemedim. Ömer hocaların evine yaklaştığımızda Aynur abla ve tanımadığım bir kadın dışarıda oturuyordu. Yanlarına gidip ayaküstü selam verip eve geçecektim. O sırada okulda yeni iş başlayan Reyhan geldi. Aynur abla'nın yanında oturan kadın kalkarak “Bana müsaade, Allahaısmarladık” deyip kalktı ve Reyhan'la birlikte uzaklaştılar. Aynur abla yanında oturan kadının Reyhan'ın kaynanası olduğunu söyledi: “Aynur abla: Zavallının kocası evli bir kadınla kaçmış. Gitmeden de Reyhan'ı biraz hırpalayıp kolundaki bileziklere kadar almış. Hamileymiş, haberi yok; çocuğu düşürmüş. Dört çocukla bir başına kaldı; köylü yardım ediyor ama o da bir yere kadar. Pazar günü Fatoş'la bir şeyler götürdük; Fatoş pasta yapmışlar; çocuklar pastayı görünce nasıl sevindi anlatamam.
‘En küçük çocuk pastayı’ seviyordu. İçim acıdı valla; ağla ağla, gece uyku tutmadı.” Üzülmüştüm. Kadının sessiz, sakin görünüşünün arkasında dağ gibi derdi vardı; daha böyle tanımadan yargıladığım kaç kişi vardı, kim bilir. Sonraki gün maaşımdan bir miktar parayı zarf içinde Aynur abla'ya verdim. Aynur abla çok sevindi bu hareketime: “İlk maaşını tatlıydı, yardımdı derken köye harcadın” dedi. “Maksat çorbada tuzumuz olsun abla.” Behiye abla, piknikten sonra biraz grip olmuş; suya falan girince dayanamamış güzel götlüm, tatlı yüzlüm. Evden çıkamıyor, bir haftadır yeni yeni kendine geliyor dedi. Fatoş abla da kocayı boşayacağım diye tutturmuş. “Salı geleceğim, Perşembe geleceğim” diyen adam “İran’dan iş aldım, tuz getireceğim; 1 hafta daha beni bekleme” deyince “Gelme eve, daha da nereye gidiyorsan siktir git, boşuyorum seni” diye yaygarayı koparmış.
Aklıma piknikte konuştukları geldi. Gruptaki en azgın kadındı ve son gelişmelerden sonra “Sikim salatalık diyene tuz alıp koşacak” kıvama gelmişti. Okula geçmiştim. Reyhan dışarıda Atatürk büstünü temizliyordu. Okulda okuyan kızı ve oğlu yakınına oturmuş, içinde ne olduğunu tam göremediğim bazlamaç yiyorlardı. Çocukların saçlarını okşayıp göz kırptım. “Kolay gelsin Reyhan” dedim. Atatürk büstünün yanına bir sandalye almış, üstüne çıkmış temizliği öyle yapıyordu. İşine daldığı için beni duyunca birden irkildi; bir an sandalyeden düşecek gibi oldu. Hemen uzanıp bir elimle sandalyeyi, bir elimle belinden tuttum. O da refleksle boynuma sarıldı; hemen ellerini çekti. “Reyhan: Kusura kalmayın hocam; düşecek gibi olunca ne yapacağımı bilemedim.” Ben: “Önemli değil; senin suçun yok. Benim hatamdı.” “Reyhan: Olsun hocam, ne suçunuz olacak; dalgınlığıma geldi, kusuruma bakmayın gerçekten.”
Ben: (sanki koynuma girdin, ne abarttın) “Önemli değil ama bir daha özür dilersen o zaman kızarım.” “Reyhan: "Tamam hocam, kusur…” (birden sustu) Ben: "Hayırlı olsun yeni işiniz. Dün söyleyemedim.” “Reyhan: ”(sandalyeden indi, kafası öne eğik) Sağ olasın.” Ben: “Sizi tutmayım; hadi kolay gelsin.” diyerek sınıfa geçtim. Ben okuldan içeri girene kadar Reyhan hareketsiz durdu. Sonra işinin başına dönerek temizliğe devam etti. Çocukların kıkırdayarak ona baktığını görünce, sadece çocukların işitebileceği ses tonuyla “Gelirsem ikinizin de o kafasını kırarım, hadi dersinizin başına” dedi; çocuklar kaçıp gittiler. Reyhan, çocuklar gitsede kendi kendine söylenmeye devam ediyordu: “Sırıtın siz; iyi sırıtın; akşam size yapacağımı biliyorum eşşek sıpaları…” O gün okul sonrası Rahmi hoca aradı. “Rahmi hoca: Çabuk gel, yemekli mevlit var.” Ben: “Yemekli mevlit mi?
Allah kabul etsin hocam; ben yemek yedim, şimdi çay demleyecektim.” “Rahmi hoca: Şaka şaka; çayın altını kapat, bize gel. Gülşen'le çocuklar misafirliğe gittiler. Gelde masa tenisinde ifadeni alayım.” O gün 12'ye kadar (yatsı namazı arası hariç) masa tenisi oynamıştık. Eve geçerken nasıl terledi isem arkamda su izleri bırakıyordum. O sırada telefon çaldı; arayan Fatoş ablaydı. “Ben: Alooo. Fatoş abla.” “Fatoş abla: Bu saatte aradım ama müsait misin?” Ben: “Müsaitim abla, müsaitim; terden sırılsıklam olmuşum, gidiyorum.” “Fatoş abla: Kim terletti seni bu kadar?” Ben: “Rahmi hoca.” (gülerek) “Fatoş abla: Allah cezanı vermesin.” Ben: “Masa tenisi oynadık; Rahmi hocalarda ne fesatsın abla sende.” (gülerek) “Fatoş abla: Tabi tabi. Bizi anadan üryan gören adam bana fesat diyor; tabi tabi.” Ben: “Ya abla, ne alakası var konuyla şimdi?” “Fatoş abla: Çok alakası var.”
Ben: “Abla, isteyerek mi oldu? Hem sen de biliyorsun.” “Fatoş abla: İsteyerek oldu ya da olmadı; sonuçta gördün mü, gördün. Sana bir şey soracağım ama dürüst ol.” Ben: “Abla sen böyle deyince korkuyorum valla” “Fatoş abla: Oooffff.” Ben: “Tamam abla, sor; kızma hemen.” “Fatoş abla: Söz mü?” Ben: “Söz, abla, söz.” “Fatoş abla: Söyle bakalım, en çok hangimizi beğendin?” Ben: (içten küfürlü tepki) kem-Küm… “Seniii!” “Fatoş abla: Yalancıyı dilenci?” Ben: “Siksin abla.” “Fatoş abla: Bana bak, içtin mi sen?” Ben: “Rahmi hoca'nın yanındaydım abla; en fazla alacağımız alkol gül suyu olur.” “Fatoş abla: (gülerek) “Eşşek ya. Sana bir cesaret gelmiş; hayır olsun.” Ben: “Yok abla, her zamanki halim.” (mırın kırın konuşup iki saat muhabbeti uzatmaya gerek yok) “Fatoş abla: Yok yok, her zamanki halini de biliyoruz senin. Neyse, demek en çok beni beğendin, öyle mi?”
Ben: “Evet abla, söyledim ya. Ama haksızlık olmasın, Behiye ablayı göremedim.” (gülerek) “Fatoş abla: Görseydin, gözünü mü bağladık?” (gülerek) Ben: “Haklısın abla; insanın niyeti halis olunca her şeyi göremiyoruz tabi.” “Fatoş abla: Şu an Rahmi hoca gibi konuştun, aynı.” Ben: “Abla, sen bunu sormak için mi aradın bu saatte?” “Fatoş abla: Aaaa doğru, unuttum bak. Müsait bir zaman, diyorum; gelsende bizim kızın bilgisayarına, millet birbiriyle konuşuyormuş; ya onları yapıversen.” Ben: “Olur abla; sen ne zaman dersen ben müsaitim.” “Fatoş abla: Yarın gel hocam. Biraz da ben terleteyim seni.” (gülerek) Ben: “Fatoş abla ya…” “Fatoş abla: Noldu?” Ben: “Hiç, abla.” “Fatoş abla: Sende şeytan tüyü var anam. Gece gece sayende keyfim biraz yerine geldi.” Ben: “İltifat olarak alıyorum bu sözünü abla.” (eve varmış, kapıyı açıyordum) “Fatoş abla: Al al; iltifat ediyoruz, kıymetini bil.
Vardın mı evine?” Ben: “Şimdi içeriye giriyorum.” “Fatoş abla: Oldu o zaman; sen duşunu falan alırsın, oyalamayayım seni.” Ben: “İbrikte su ısıtıp bakraça doldurup yıkanacağım; daha işim uzun.” “Fatoş abla: Amanınnn, kıyamam hocammm (gülerek) Unutmadan, yarın akşam aç geliyorsun; yemeği de bizde yiyoruz. Hadi, Allah rahatlık versin.” Ben: “Tamam Fatoş abla. Sana da iyi geceler.” Telefonu kapatıp soyunmaya başladım. Fatoş ablayı düşündüm. Modifiyeli Nissan 200SX 1.8 Turbo gibi sinyal veriyordu. “Beni sik mi diyordu, yoksa beni silk mi?” Umarım yanlış sinyal almıyordum. Perşembe günleri dersleri bahçede yapıyorum. Öğrenciler de bunu çok sevdi. Açık hava iyi geliyordu herkese; ders psikolojisinden çıkıp daha rahat oldukları için anlatılanlar daha akılda kalıyordu. Herkes bir tane minder alır, bahçede çimlerin üzerine oturur; ben ortada, öğrenciler etrafımda yuvarlak yaparak dersi öyle yapardık.
Ders esnasında Reyhan çay getirdi, bir şey söylemeden teslim edip gitti. Bu hareketi beni şaşırtmıştı. Okul çıkışı görünce çay için teşekkür etmiştim, cevap bile vermemişti; sessizce kafa salladı sadece. Garip bir kadındı. Ama yaşadıklarını düşününce hiç yadırgamadım. Zamanla alışacaktık artık. Akşam 7 gibi Fatoş ablaya söz verdiğim şekilde evlerine geçtim. Fatoş abla kızı ve kaynanasıyla birlikte yaşıyordu. Kocasının annesi ve babası birbiriyle zamanında bir küstülerse yıllardır ne konuşmuşlar ne de yan yana gelmişler. Kimse niye küstüklerini dahi bilmiyor. Fatoş abla, “Bizim adımız deli, bunların yanında ben profesörüm,” demişti. Kocasının babası ise en büyük oğlunun yanında kalıyormuş; “Hiç buralara uğramaz,” dedi. Yemekten sonra kaynanası bol bol soru sordu, sabırla hepsini tek tek cevapladım. Onunla ebe diyerek konuşmam çok hoşuna gitmişti; on kere falan sarıldı, öptü:
“Aman, ebe diyen dillerine kurban olurum,” diyerek sevgisini gösterdi bol bol. Fatoş ablanın kızı Gülbahar çok akıllı bir kızdı. İlk kez karşılaşmıştım. 14 yaşında, orta 2’ye gidiyor. Her gün taşımalı servisle ilçede okula gidip geliyormuş. Fatoş ablanın ilk eşinden 1 kızı daha varmış, iki sene önce yazın evlendirmiş onu, şimdi yabanda, kocasının durumu iyi rahat o diye anlattı; arada gelir, yanında kalırlarmış. “İlk eşim Abdullah duvar ustasıydı, çok çalışırdı; hiç oturduğunu görmedim. El ayak hastalığına yakalandı, öldü gitti. Sonra bu Abdullah’ın amcasının oğlu var Hurşit, ‘sana da kızına da sahip çıkarım’ diyerek kandırdı beni, nikahına aldı deyyus. O zaman da gözüm kara ama çocuklar küçük olunca başlarında bir baba olsun diye razı geldim. Geldim ama gelmez olaydım; baktım adam işe yaramaz, namussuzun teki. Kızıma da bakışı bakış değil…
Gece yarısı tekme tokat kapı dışarı ettim. Ondan birkaç yıl sonra şimdiki herifle, Kasım’la baş göz ettiler. Onun da karısı vefat etmiş, bir oğlanla kalakalmış. Oda Oğlu da babası gibi uzun yol şöförü, ayda yılda bir ya gelir ya gelmez. Toplasan iki elin on parmağı kadar görmemişimdir. İyidir bir fenalığı yoktur ama keyfine düşkün, biraz da hovardalık olunca...” Fatoş abla anlatırken ben de bilgisayarını açıp programları kuruyordum. Bilgisayarda işlerine yarayacak eksik olan tüm programları yükledim. Hiç kutusundan çıkarmadıkları Atech kamerayı bilgisayara tanıttım. Fatos101010@hotmail. Com diye MSN adresi aldık Fatoş ablaya. (“10 numara kadınım ben, 10 olsun,” demişti.) Hemen Behiye ablayı aradı: “Osman’a söyle, bilgisayarı açsın,” dedi. Osmancan’ı MSN’den arkadaş olarak ekleyip kamera açma isteği gönderdim. Kamera açıldığında Behiye abla ve Osmancan yan yanaydı.
Behiye abla beni görmeyi düşünmediği için saçları açık, üzerinde tişört, rahat bir şekilde oturuyordu. Beni görünce biraz dumura uğrayıp hemen başına bir şal örtüp üzerine yelek alıp geldi. Behiye abla: “Bakıyorum da buluşulmuş, hiç haberimiz olmuyor.” Fatoş abla: “Ne oldu gız, kıskandın mı?” Behiye abla: “Kıskandım evet. Hasta halimle bu bana yapılacak bir şey mi? Yalandan da olsa söyler insan,” (gülerek) Fatoş abla: “Valla cicim sen hastasın, Aynur’un bebeler hasta. Hiç kimse bana kızmasın.” Ben: ''Behiye abla geçmiş olsun. Biz seni hasta diye yormak istemedik. Yoksa sizsiz olur mu. Fatoş abla çağıralım mı dedi (Fatoş ablaya gizlice göz kırptım) ben hastasınız diye söylettirmedim'' Behiye abla: "İyi madem, sen öyle diyorsan inanırım hocam.” Bir süre karşılıklı güle eğlene konuştuk. Behiye ablanın görüntülü konuşma hoşuna gitmişti: “Bu çok iyiymiş, bana da alalım; nasıl alınıyorsa, laflarız arada böyle,” dedi.
Fatoş abla hemen: “Bayram hocayı güzel bir sofra kurup benimle birlikte çağırıyorsun, o hallediyor,” diye takıldı. Böylece Behiye abladan bir yemek sözü almış oldum. Akşam eve dönerken saat 11 geçiyordu. Eve yaklaşırken programları kurduğum flaş belleği Fatoş ablaların evde bilgisayara takılı unuttuğumu fark ettim. Artık bu saatte geri dönmek olmazdı; “Yarın bir ara uğrar alırım,” diye düşündüm. Cuma günü… Haftanın en sevdiğim günüydü. Sabah sınıfa girince masada çayı hazır görünce çok şaşırmıştım. Çay ocağına gittim; Reyhan masaya oturmuş, yüzünü bir eline yaslamış, radyoda “Kıvırcık Ali – Gül Tükendi Ben Tükendim” çalıyordu.
Ben: “Reyhan günaydın.” (Reyhan diyorum ama benden 10 yaş büyük. 34 yaşında! Hayır, 34 yaşında 4 bebeyi ne ara yaptın? Bir tane de düşürmüş 4 çocuğun üstüne. Gören bakan 4 çocuk anası bir kadın demez.) Reyhan: “Gü…
Günaydın.” Ben: "Eline sağlık, çayın çok güzel gerçekten.” Reyhan: “Bal şeker olsun, sağ olasın.” Ben: “Kıvırcık Ali’yi ben de çok severim,” (radyoyu göstererek) Reyhan: “Radyoda denk geldi, dinliyorum öyle.” Ben: (Ağzından lafı cımbızla alıyorduk resmen.) “Tamam, o zaman iyi dinlemeler sana. Hadi kolay gelsin.” Reyhan'dan cevap yoktu. Ben gidene kadar oturduğu yerden hareket bile etmedi. İnsanları görmezden gelmeyi hiç sevmem. Temizlikçi, hademe, işçi, çocuk, yaşlı… Fark etmez benim için. Benim için en kıymetli insan, beni dinleyen insandır. Bunu bildiğim için ben de insanları dinlemek için çaba gösteririm. Bu Reyhan için de böyleydi. Konuşturmak için uğraşıyorum ama tık yok. Kadın nasıl birisi, çözemedim gerçekten. Sorsan cevap vermiyor ama masama çay bırakıp gidiyor. Bakalım çözeceğiz. İstiklal Marşı okunmuş, eve geçerken Aynur ablayla karşılaştım.
“Çocuklar nasıl oldu?” diye sordum. “İyiler, çok şükür,” dedi. “Çocuklardan dolayı bu hafta hiç seninle oturup konuşamadık, yemek falan buyur edemedik, kusura bakma,” dedi.
Ben: “O nasıl laf Aynur abla? Çocuklar iyi olsun da gerisi önemli değil. Düşünme bunları,” diyerek teselli ettim. Akşam Behiye, Fatoş’a gidecekmiş oturmaya. “Bana da söylediler, gelemem dedim,” diye bahsetti laf arasında. Ben de Rahmi hocayı çağırdım, “O gelecek,” dedim. Ömer hoca gelince ayaküstü biraz daha laflayıp ayrıldım. Rahmi hoca gelmeden Fatoş ablayı arayıp: Ben: “Abla, flaş belleği sizde unutmuşum, gelip alsam olur mu?” dedim. Fatoş abla biraz düşünüp: “Ben Behiye’ye geçiyorum, evde de kimse yok, yarın sabah gelip alsan olur mu?” deyince mecbur kabul ettim. Aynur abla Behiye, Fatoş’a gidecekmiş; beni de çağırdılar diye söylemişti ama karıştırdı sanırım. Kadın beni gelmesin diye yalan söyleyecek değildi ya.
Rahmi hoca gelince bilgisayardan PES 2011 oynadık. En son oynadığımıza göre Rahmi baya baya kendini geliştirmişti. Günlerden mübarek gün cuma olunca, işin içine bir de iman gücü girince ben ister istemez oyuna 1–0 mağlup başlıyordum Rahmi hoca karşısında. Günün sonunda Rahmi hoca elime vermiş; dönerken ben “Kol bozuk, 2010 daha iyiydi, PES artık çok bozdu,” gibisinden bir şeyler mırıldandım. Rahmi hoca anlayışla karşılayarak: “Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun hocam,” diyerek ayrıldı. Uğradığım bozgun sonrası sabaha kadar PES 2011 oynamış, sonunda Roma'yla Şampiyonlar Ligi'ni almıştım. Horozlar ötmeye başlamıştı ama ben daha uyumamıştım. Bilgisayarın kapat düğmesine bile basmadan doğruca kendimi yatağa attım. Saat 9’a doğru, köydekilere hava olsun, “Hocaya bak, yabancı dil biliyor,” desinler diye telefon müziği yaptığım Eminem’in “Love The Way You Lie” çalıyordu.
Telefona uzandım; arayan Fatoş ablaydı. Fatoş abla: “Günaydın hocam.” Ben: (esneyerek) “Günaydın abla.” Fatoş abla: “Oooo Üsküdar’da sabah oldu beyefendi, güzellik uykusunda hâlâ. Hani sen unuttuğun şu şeyi almaya gelecektin?” Ben: “Abla, geç yatmıştım. Biraz daha uyuyup gelirim.” Fatoş abla: “Nasıl gençsin sen? Gel al iki dakika. Hadi bekliyorum.” Ben: “Tamam abla, geliyorum.” Fatoş abla: “İyi hadi bakalım. Sonra bir daha evde bulamazsın beni, işim var.” Ben: “Tamam abla…” 2 saat anca uyumuştum. Kalkıp yüzümü yıkadım. Üzerime özenmeden hızlıca beyaz tişört, gri eşofman, bir de siyah Adidas terliklerimi giyerek sallana sallana Fatoş ablanın evinin yolunu tuttum. 15 dakika yürüyünce tüm uykum açılmıştı. Kapıyı çalmadan hemen önce Fatoş abla açtı. Fatoş abla: “Şükür kavuşturana. Öğlene gelseydin, acelen neydi?” Ben: “Abla, yüzümü yıkamaya Karaağaç’a gittim,” (köyün tam ters tarafında, Fatoş ablanın evine uzak bir pınar) “yoksa çoktan gelmiştim.”
Fatoş abla: “Kesin öyledir,” (gülerek) Eve girince fark ettim ki Fatoş abla makyaj yapmıştı. Omzundan asılı pembe eşarbı, üzerinde kolsuz bordo renkli elbise, bedenine koşulsuz şartsız yapışmış; memeleri ve götünü yeterince ön plana çıkarıyordu. Normal bir şekilde konuşmaya devam ederek bakmamaya çalışıyordum. Dikkatini başka şeye ver Bayram!! Japonya’da mart ayında meydana gelen 8,9 büyüklüğündeki tsunami de 13 bin kişi ölmüştü. ABD güçlerinin Pakistan’da düzenlediği kara operasyonunda El Kaide lideri Usame Bin Ladin öldürülmüştü!! Yok olmuyordu. Salona gelmiştim. Üzerinde sarı desenleri olan, krem renkli örtü serili çift kişilik koltuğa oturdum. Ftoş ablada çaprazımdaki tek kişilik koltuğa oturdu. Fatoş abla: “Dün sana yalan söyledim.” dedi Fatoş abla.
Ben: “Ne konuda abla?” dedim. Fatoş abla: “Behiye'ye gitmedim dün akşam. Behiye bana gelmişti.”
Ben:“Olabilir abla, vardır bir bildiğin.” Fatoş abla: “Evde kimse yokken sabah gel diye yaptım.” Ben: “Flaşla işim yoktu zaten.” (Cevaba bak. Kadın diyor Gümüşhane, ben diyorum götüm şahane.) Fatoş abla kalkıp yanıma oturdu. Hatta neredeyse kucağıma desek daha doğru. Gözlerini bana dikerek “Boş ver flaşı mlaşı şimdi. Gülbahar'la kaynanam sabah bağlara gittiler. Öğlene kadar yoklar. Yalnız kalmak için sabah çağırdım seni, anlamamazlıktan gelme şimdi.” Ben: (Nabız bin beş yüz olmuştu, biraz mallaştım) "Yani ne demek istiyorsun abla?” (Ellerimi iki yana açarak.) Fatoş abla: “siktirme ablanı şimdi. Fatoş de bana.” Yanıma yaklaşıp kucağıma oturdu. Koca götü kucağımdan taşıyordu. Eğilip dudaklarımdan öptü. Geri çekildi, bana baktı. Tekrar dudaklarıma yapıştı. (Çok ani olmuştu.) “Azım azım azdırıyorsun beni.” dedi nefes nefese. “Piknikten beri beni siktiğini düşünüyorum.”
Ellerim istemsiz olarak kucağımdaki kalçalarına gitmişti. Yavaş yavaş okşuyordum. Fatoş abla ellerimi tutarak kalçalarına vurdurdu. “Sert sert sev, ben öyle istiyorum.” Kucağımda kalçası sağa sola oynuyordu. Elleriyle sikimi yokladı. “Boşalacak mısın yoksa? Niye gözlerini kapatıyorsun? Acelen ne?” Kafamı hayır anlamında salladım. Kucağımdan indi. İki dizinin üstüne çökerek bacaklarımın arasına girdi. Eşofmanımı çekmeye çalıştı; sağ-Sol yapa yapa sıyırdı. Sikimin kafası külotumun üzerinden dışarı fırlamıştı. Fatoş abla bana bakarak elini külotumdan içeri soktu, sikimi gövdesinden kavrayarak dışarı çıkardı. Sevişme ihtimaline karşı dolabımda hazır bulunan Calvin Klein marka donumu giymediğim için pişman olmuştum. Fatoş abla sikimi gezdirmeye çıkarmış gibi, elinde sıkı sıkı tutup sağa sola salladı. Sonra kafasını göbeğime koydu, sikimi bacaklarımın arasına doğru indirip birden bıraktı.
Sikim sallanarak Fatoş ablanın çenesine, yüzüne çarptı. Bunu birkaç kez tekrarladı. Gülüyordu. Hoşuna gittiği belliydi. Sonra kafasını kaldırarak sikimi eline aldı, dikkatli baktı. “Eğri yarak,” dedi. “Ebem, eğri yaraklı birini bul evlenirken; amcuğun derdini en iyi onlar bilir,” derdi. Uzun uzun sikimi inceleyerek, “Şimdi nasip oldu,” dedi. Sanki bir suçum varmış gibi utanmıştım böyle söyleyince. Ayaklarımı koltukta uzatmamı istedi, sonra dizlerimin üzerine oturdu. “Kısa sikişi sevmem. Bir kere boşal, daha sonra uzun uzun sik beni,” diyerek eğildi ve sikimi emmeye başladı. Önce sadece başını öptü, bana baktı, güldü. Yavaş yavaş diliyle yukarıdan aşağıya yalıyordu. İçim gıdıklandı. O halim onu güldürmüştü. “Rahat ol, burada hoca benim. Sen açmamış bir goncasın, izin ver seni açalım.” Fatoş abla tekrar yarağımı kapıp yalamaya başladı. Porno film izlerken duyduğum yalama seslerini bizzat canlı kulaklarımla duyuyordum.
Bir ara o kadar mutlu oldum ki, heyecandan dua okumaya başladım (tövbe tövbe). Sonra kendime gelince utanıp bıraktım. Sikimi emmeyi bırakarak yüzüme doğru uzandı. “Kendini rahat bırak,” diyerek dudaklarımdan öptü. Yarağımı emdikten sonra beni dudaktan öpünce ben de kendi yarağımı emmiş gibi hissettim bir an! Başkasınınkini ağzına almaktan iyidir diye düşündüm. Her şartta kendimi mutlu edecek pozitif bir şey bulmaya çalışırdım. Fatoş abla yarağımı köküne kadar ağzına alıp kıpkırmızı olmuştu. Birden öksürmeye başlayınca yaşadığım küçük şoktan hemen çıktım, olaya tekrardan tam konsantre olmuştum. Fatoş abla yarağımı emerken arada yüzüne şap şap vuruyordu. Olduğum yerden doğrulup elbisesinin bir omzunu indirdim. Fatoş abla emmeye devam ediyordu. Tekrar uzanarak ellerimle bir memesini çıkardım. Fatoş abla çabalarımın farkına vararak emmeyi bırakıp bir eliyle sikimi hızlıca yukarıdan aşağıya doğru 31 çekmeye başladı.
Diğer eliyle iki memesini açtı. Piknikten gördüğüm fragmandan sonra uzun uzun bakmak rüyada gibi hissettirmişti. “Geliyor,” dedim. Yarağımı sıvazlamayı bırakarak ağzına aldı. Ağzıyla ileri geri yaptı. Boşalıyordum. Emmeye devam ediyordu. Döllerimin birazı ağzından dışarı çıktı. Sikim ağzında küçülmüştü. Ağzıyla sikimi kökünden başına kadar sıkarak içinde kalan tüm dölleri somurdu. Küçülmüş sikim bisikletten düşen çocuk gibi yana devriliverdi. Fatoş abla dilini çıkarmış bana gösterdi, gülüyordu. Ağzından döller sallanıyordu. Yutkundu. Kalkarak peçete getirdi. Peçeteyi bana bırakınca odadan çıktı. Peçeteyle sikimi, daşşağımı temizleyip eşofmanı çıkardım, bir köşeye attım. Fatoş ablanın arkasından gittim. Lavaboda ağzını yıkıyordu. Beni görünce çeşmeyi kapatıp sikime doğru baktı. “Hani daha kaldırmamışsın, böyle olmaz ki ama. Çabuk çabuk çabuk, ateş bastı beni iyice,” dedi gülerek.
Birlikte içeri girdik. Boşalma sonrası yaşadığım "acaba yanlış mı yapıyorum" hissi sikim yavaş yavaş hareketlenince üzerimden gitmişti. Fatoş Abla’ya ayakta arkadan sarıldım. Götünü tokatladım. Elbisenin altında bıngıl bıngıl sallandı. Ellerimle elbisenin üzerinden amını oynamaya başladım. Kafasını geri attı. Amının sıcaklığını hissediyordum. Yarağım iyice kalkmış, götünün arasına denk getirip sürttürdüm. Bana döndü, elbisesini aşağı sıyırdı. Ben de üzerimdeki tişörtü çıkardım. Kafam büyük olduğu için biraz zorlandım ama bu engel beni yıldırmamıştı. Tekrar dudak dudağa öpüşmeye başladık. Yere Padişah marka halının üzerine sırt üstü uzandı. Ben de üzerine uzanınca: “Kudurttun beni...” dedi. Koltuğun üzerinden bir yastık alıp kalçasının altına koydu. Dirsekleri üzerine arkaya yaslandı ve bacaklarını açtı. “Bakma öyle, sik beni hadi... Hadiii!”
Amı ortaya çıkmıştı. Amının hafif kararmış belirgin iki dudağı vardı. Yeni tıraş olduğu için amının etrafı pes pembeydi. Götünün deliği büyük kalçalarının arasında görünmüyordu. Sikimi tutarak yaklaştım. Yavaş yavaş sikimin kafasını amına dayadım. “Offf...” demişti Fatoş abla. “Hadi.” Sikimin kafasını amına yavaş yavaş soktum. Amı sırsıklamdı. Rüya olsa kesin girerken uyanırdım, demek ki şu an yaşadıklarım gerçekti. Yavaş yavaş sikimin kafasını gir çık yaptım. Fatoş abla elleri bacaklarımda kendine çekiyordu. Sikimi çıkarıp amının üzerinde git gel yaptım. Amacım iyice delirtmekti. Tekrar dayadım amına, yavaş yavaş girerken dışarıdan “vuruvuruvuru turuturuturu” havalı korna sesi geldi. “Kasım!” Sikimin yarısı amının içinde, köklemeye hazırlanıyordum. “Kasım… Kasım!” Ekimin 21'indeyiz abla ne Kasım’ı? Diye söylendim. "Onu mu diyorum? Kocam Kasım…
Bu ses onun kamyonun sesi!" Sikim saniyenin onda biri sürede küçülmüş, içine kaçmıştı. Fırsatını bulsa benimle kafa tokuşturup gidecekti. Hemen kalktım. “Tişörtün burada… Şortunu giy…” diye beni yönlendirdi. Normalde 1 dk sürecek giyinmem el birliğiyle 5 dk’da bitmişti. Göt nasipten çıkacaktı bu gidişle. Fatoş abla üstünü başını düzeltmiş beni bekliyordu. Hızlıca evin kapısına gittik. Önce Fatoş abla çıktı. Dışarıyı kolaçan etti. Ben arkasından çıktım. Duvardan mı atlasam diye düşündüm, Fatoş abla elimden çekti, avlunun kapısına götürdü. Avlunun kapısını yavaş yavaş açınca kamyon geri geri ilerideki söğüt ağaçlarının arasına girdiğini gördük. Tüymek için doğru zamandı, görmesi imkansızdı. “Abla flaş kaldı.” “Derdin bu mu şimdi? Salak mısın? Bir dahaki sikmeye geldiğinde veririm!” dedi kızarak. Bu durumda bile aklı sikişteydi! Önce kamyonu, sonra ortalığı kontrol edip yavaşça dışarı çıktım.
Sanki posta dağıtan postacıymış gibi rahat rahat etrafı izleyerek yürüyordum. Günü 1 postayla tamamlayan acemi postacı! Eve gidince sikimle uzun uzun bakıştık. Kadın o kadar “hadi” demişti ama ben iki saat fantezi yapacağım diye adam akıllı sikemeden ayaklarım götüme vura vura kaçmıştım. Ders olsun bu bana. Nimet ziyan olmuştu resmen. Gün içerisinde yaşadığım atraksiyonun etkisi bünyeyi terk edince, yavaş yavaş yarım bıraktığım olayı kafamda kurarak tamamladım, Fatoş ablayı evire çevire siktim. “Sen hak ettin bunu Fatoş abla,” diyordum. “Sen hak ettin!” Gece rüyama Fatoş abla gelmişti. Sabaha kadar Fatoş ablayı sikmeye çalıştım ama tam amına gireceğim, hop amı kapanıyor delik kayboluyordu. Döndürüyorum götünü sikeyim diyorum, hop götünün deliği kayboluyor. Yastığın soğuk tarafını çevirir gibi çevirdim durdum Fatoş ablayı ama deliği bir türlü denk getiremedim.
Rüyada bile sikememiştim, amına kodumun karısını bendeki şansa bak. Gözleri kızartarak ağlar gibi yaptım: “Fatoş abla hiç değilse ağzına al bari,” dedim. Oralı bile olmadı “Evli barklı kadınım, ağzıma alamam kusura kalma,” dedi. Canın sağ olsun Fatoş abla, canın sağ olsun!!