BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 15 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 15 / 84 BÖLÜM 14 dk okuma 16,760

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 15. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

2 part halinde paylaşılmıştır.

- ---------------------------------------------------

Ekim ayının son haftasına girmiştik. Çarşamba sabahı okulun bahçesinde normalin dışında bir kalabalık vardı. Muhtar Ali Dayı, Ömer Hoca, jandarmalar... Toplanmışlar, hararetli hararetli herkes bir şey anlatıyor ama kimse kimseyi dinlemiyordu. Yine ne oldu acaba diye düşünürken birden aklıma Fatoş abla geldi. Acaba kocasına kızgınlıktan çenesini tutamadı, olanları mı anlatmıştı? Yapar, yapardı. Beklerdim ondan; boşuna “deli” demiyorlar kimseye sonuçta!! Ya da beni Fatoş ablanın evinden çıkarken köyden birisi gördü, Kasım’a yetiştirdi hemen! Fatoş’un tokmakçısı var, okulda hoca! Senin geldiğin sabah apar topar evden çıkıp gitti! Kafamda birden Osman Sınav’ın yazıp yönettiği Kurtlar Vadisi fragmanı dönmeye başlıyordu. Kasım Fatoş ablayı öldürdü. Çakır’ın Tombalacı’yı öldürdüğü gibi beni öldürdüğünü hayal ettim. Beyzbol sopasıyla bana vuruyor, ben acıyla ve ağlayarak yalvarıyordum: “Vallahi bildiğin gibi değil abi, ne duyduysan hepsi yalan abi, yengeye yan gözle bakar mıyım abi, abiiii…”

Kafamda en kötü senaryoları kurarak kalabalığın yanına gittim. Köylünün biri hemen yanıma gelip olayı bir çırpıda anlattı. Köyde hırsızlık vakası olmuş, telaş bu yüzdendi. Kendimi son anda tutmasam neredeyse sevinip göbek atacaktım. Kimsenin ruhu bile duymadan gece vakti birileri köy odasının ve caminin o yaz yeni değişmiş tüm halılarını yürütmüş. Tüh vah, vatan haini bunlar, dinsiz imansız hepsi de. Allah korkusu yok, falan diyerek köylüye iyice gaz verdim. “Bizim köyde bu zamana kadar böyle bir şey görülmedi.” diyordu Muhtar Ali Dayı. “Kimse evin kapısını dahi kilitlemez; yapan kimse elime geçmesin, yapacağımı bilirim.” diyordu. Olsa olsa başka köydendi köylüye göre. Jandarma, tutanaklar, ifadeler derken iş uzadı ama bir sonuç çıkacağa benzemiyordu. Cami yanı başında olduğu için olanlar Rahmi hocanın canını daha çok sıkmıştı. Ömer hoca, “Acaba okula da girerler mi?” telaşına düşmüştü.

İlçe milli eğitimi arayıp durumdan bahsettik. Varsa kamera ve DVR cihazı talep ettik. Ellerinde, bina değişiminden kalan çıkma bir cihazla üç kamera vardı. Onları hademe Dursun abiyle aynı gün gönderdiler. Daha önce üniversitede çalışırken bu işlerle çok uğraştığım için kurulumu basitti. Bir tane okulun önüne, bir tane arkasına ve bir tane de bahçeyi görecek şekilde kurulumu hallettim. Kayıt yapıyordu ve uzaktan bağlanıp telefonla izleyebiliyorduk. Ömer hocanın da biraz içi rahatlamıştı. Fatoş ablayla en son yaşananlardan sonra o hafta içi hiç görüşemedik. Kocası Fatoş abladan paparayı yiyince, en son aldığı işi bırakıp evine dönmüştü. Benimle yarım kalan işi muhtemelen kocasıyla tamamlıyordu. Böyle düşününce biraz kıskandım, yalan yok. Tek tesellim; bu kadar muhabbetten sonra yol açılmıştı, ilk fırsatta tanıdığım Fatoş abla bana verirdi.

Vermeliydi! Bir anlık azgınlığıma denk geldi, hata yaptım kusura bakma der miydi acaba diye düşündüm. Yok ya, yapmazdı. Önce Munise, sonra Fatoş abla derken hepsi de tam olacak gibi olmuş ama olmamıştı. Sorun bendeydi sanırım. Gökten am yağsa bana yarak düşecekti. Bu nasıl bahtsızlık. Bundan sonra 31 bırakma kararı aldım. Artık her an sevişme ihtimali vardı; silah dolu gezmekte fayda vardı. Şanssızlık mı, bahtsızlık mı, her neyse bir gün nasılsa yenecektim. Köyde halıların çalındığı günden bir gün sonra okul sonrası Behiye abla telefonla aradı.

Behiye Abla: Nasılsın Bayram hocam, ne var ne yok?

Ben: İyiyim abla, bildiğin gibi ev–okul aynı. Osmancan’a dün seni sordum, iyi demişti. Selam göndermiştim. Sen nasıl oldun?

Behiye Abla: İyiyim hocam, daha iyiyim şükür. Selamınızı aldım sağ olun. Osman da unutmuş söylemeyi, biraz önce lafınız geçince hatırladı sıpa; aklı beş karış havada.

Ben: Canı sağ olsun, sen iyi ol da abla önemli değil.

Behiye Abla: Öyle tabi sağ olasın. Sizi bir de şey için rahatsız ettim aslında.

Ben: Estağfurullah Behiye abla, buyur.

Behiye Abla: Fatoş’la geçen kamera açtınız da konuştuk ya… Bana da yapıversek iyi olur. Malum oğlan, kızlar falan uzaktalar hep; arar konuşuruz, torunları görürüm arada. Osman’ın var ama onu da her zaman ara ki bulasın.

Ben: Olur abla kolay o iş. İstersen ben sana hesap açayım, mesajla atayım bilgileri.

Behiye Abla: “Kusura bakma biraz cahilim, nasıl yapılıyor hiç bilemem. Size zahmet olacak ama buraya gelseniz, burada yapsak; bana da biraz gösteriverseniz.” Ben: “Olur Behiye abla, ne zahmeti. O zaman 1 saate kadar gelirim ben, uygun mu senin için?” Behiye Abla: “Uygun hocam uygun. Ama sadece bu iş için gelmeyin; yemeği de burada yiyelim birlikte.” Ben: Hiç zahmet etme abla, yemeğim var.

Behiye Abla: Zahmeti mi olur? Hazırladım ben zaten bir şeyler. Siz aç gelin, yemeğinizi sonra yersiniz. Bekliyorum!

Ben: Tamam Behiye abla, madem öyle diyorsun. Siyah beni haşin ve gaddar gösteriyordu ve zayıf! Siyah tişört, siyah eşofmanı çektim, altına da siyah spor ayakkabıları giydim, yola çıktım. Siyah giydiğimi gören köylüler, “Hayırdır hocam, yas mı var?” diye takıldılar. “Yeşilçam’ın ilk vamp kadını olan Birsen Ayda’nın vefatından dolayı.” diye cevap verdim. “Başın sağ olsun hocam, akraban mıydı?” diye sordu birkaçı. Ergenliğe ilk girdiğim yıllarda Battalgazi, Malkoçoğlu izlerken bu hanımefendinin olduğu sahnelerde en az 10 postam vardır diyemediğim için, “Eh işte, uzaktan biraz,” diyerek geçiştirdim. Behiye ablanın evine yaklaştığımda, iki katlı evin alt katında yolu gören pencerelerden birinin perdesinin açılıp kapandığını gördüm.

Eve yaklaştım, açık avlu kapısından geçip evin kapısına ilerledim. Tam çalmak üzereyken kapı açıldı. Aynısı Fatoş ablayla yarım kalan çarpışmamızda olmuş, Fatoş abla da ben kapıyı çalmadan açmıştı. Demek ki bu bir işaret olmalıydı. Verecek kadın kapıda hazır bekliyordu. Bu notu beynimde “kaliteli sikiş sokuş için gereksiz bilgiler” klasörüne kaydederken, kapıda bekleyen Behiye ablanın, “Hoş geldiniz,” karşılamasına, “Siz de hoş geldiniz,” diye saçma bir cevapla karşılık verdim. Aklım sikiş sokuşa gidince beynimi kullanma oranı yarıya düştüğü için en basit şeylerde bile hata yapabiliyordum. Evin kapısından girdim, darısı Behiye ablanın diğer kapılardan girmeye…

Behiye Abla: Hoş bulduk hocam, (takılarak) Ben: Okuldan sonra kafa biraz gidiyor abla, çocuklar sağ olsun, (yalancıyı sikmiyorlar ya) Behiye Abla: Doğrudur Bayram hocam, mühim değil.

Bir de ben yoruyorum sizi, hakkınızı helal edin.

Ben: Estağfurullah abla, lafı bile olmaz, (konu sen olunca yorgunluk mu kalır, hemen şu an, şu saniye iste, en az 2 posta atayım sana) Behiye Abla: “Efendimm? Anlamadımm?” (yüksek sesle) Ben: Yok abla bir şey demedim, (ulan ben içimden geçiriyorum diye yanlışlıkla ağzımla mı söyledim, ne yaptım) Behiye Abla: Size demedim hocam. Osmannnn! Oradan bağırma, buraya gel; ne söyleyeceksen burada söyle yavrum, bak Bayram öğretmenin geldi. Şükür neyse ki yanlış alarm. Yoksa delirmeye başladığımı düşünecektim. Osmancan koştu geldi. “Hoş geldiniz öğretmenim,” diye sarıldı. “Tüm çocuklar dışarıda, sen niye evdesin sıpa?” diyemedim tabii. “Hoş bulduk Osmancan, hoş bulduk kerata,” dedim.

Behiye Abla: Açsınızdır, sofra hazır hocam.

Ben: Olur abla. Ben elimi yüzümü yıkasam?” diyerek daha önce geldiğim için lavaboya yöneldim.

Elimi yüzümü yıkadım. Mutfağa geçtiğimde Behiye ayakta, masaya bir şeyler koyuyordu. Beni masanın başındaki sandalyeye buyur etti. Becerikli kadındı, eli çok lezzetliydi gerçekten. Fırının üstünde iki tane tencere vardı, bir de çaydanlıkta su kaynıyordu. Tezgahta, sofra bezine sarılı dinlenmesi için bırakılan pilav. Sofraya oturdum, Behiye abla dolaptan bir şey almak için yukarı uzanmasıyla birlikte üzerindeki gömleğin kalçasını kapatan kısmı da yukarı kalkmış ve götü ortaya çıkmıştı. Beyaz pantolon!! Bende beyaz pantolon hastalığı vardı. Hani Behiye abla değil Kepçe Osman giyse acımam o derece bir hastalık. Tam gözlerimin önündeydi. Aradığı her neyse bulamamıştı ya da beyaz pantolon hastalığımı fark etmiş, bilerek duruyordu. Pantolonun paçaları bol ama kalça kısmı cuk oturmuştu. Yine külodunun izi belli oluyordu. Askerde rütbelileri görünce selam durduğum gibi, küçük Bayram da esas duruşa geçmişti.

“Emredin komutanım!” Neyse ki masa ve masa örtüsü her şeyi gizliyordu. Dikkat dağıtmak için gereksiz konuları düşünmeme gerek yoktu. Osmancan’ın sesi geldi o esnada: “Babannneeee, telefonun çalıyor!!” Hay senin de telefonu da Osmancan, siktir git oğlum evden!! Behiye aradığı şeyi bulup hemen telefona bakmaya gitti. Fırsattan istifade pantolonun içinde sikimin yönünü kuzeydoğuya doğru çevirdim. Behiye telefona bakıp gelmişti. Osmancan ben gelmeden yemeğini yemiş, odasında bilgisayara bakıyordu. “Çok fazla bilgisayara bakmasın,” diye tembihledim. “Dışarıda arkadaşlarıyla oynamayı ihmal etmesin.” Hatta şimdi gitsin, sen çağırmadan gelmesin diyecektim, onu da diyemedim tabii. Behiye abla, “Haklısınız hocam, doğru hocam,” diyerek tasdikledi beni. Yemeğe başlamadan Behiye abla kaynayan çay suyuyla çayı demledi. Menüde tandır çorbası, patlıcan kebabı, iç pilav, sarma, acı ezme, cacık, salata vardı.

Bir kadınla evlenmek için çok sebep vardır ama becerikli, iyi yemek yapmak bunların en başındaki sebeplerden birisidir bence. Boşuna “erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” dememişler. Yemekten sonra sofrayı hızlıca kaldırdık. Her ne kadar “Siz durun hocam,” dese de ben yine yardım ettim. Çay hazırdı. Behiye abla bardakları, tepsiyi hazırlamıştı. Ben çayları doldurmak için çaydanlığın başına geçtiğimde Behiye abla da servis tabakları, çatal, mendil bir şeyler çıkardı o esnada ve fırının kapağını açtı, eğilerek içinden tatlı tepsisini uzandı. Önümde birden eğilince kalçalarına istemsizce gözüm gitti. Kronik beyaz pantolon alerjim nüksetmişti. Sikim, “Gürler zaferin teranesiyle…” diye başlayan topçu marşı eşliğinde hareketlendi. Usain Bolt’tan daha hızlı olmam gereken bir zamandı; hızlıca çayları doldurup masaya oturmaz isem önümdeki kabarıklığın fark edilmemesi imkansızdı.

Çayları doldurup hemen hızlıca masaya koyarak yerime oturdum. Çay tabaklarına biraz dökülmüştü. Behiye abla tepsiyi eline alıp doğruldu, bana baktı gülerek. “Şambali tatlısı,” dedi. “Anneannem çok güzel yapardı, İzmir tatlısıdır. Hiç yediniz mi?” Ben: “Yok abla, yemedim. Revaniye benziyor görünüşü biraz.” (O esnada çay tabaklarına dökülen çayı çaktırmadan çay bardaklarına boşalttım.) Behiye abla: “Biraz benzer evet ama yiyince karar verin.” Çay ve tatlı faslında Behiye abla eskilerden bahsetti. Anneannesi İzmir Seferihisar’dan gelin gelmiş buraya. “Orada hâlâ akrabalarımız vardır ama çok uzun zaman oldu gidip görmeyeli,” diye anlattı. Sonra annesinin, anneannesinin resimlerini gösterdi.

Ben: Abla senin güzelliği nereden aldığın belli oluyor diyerek iltifatta bulundum. Annesi ve anneannesi de Behiye abla kadar güzeldiler. Sanırım “İzmirli güzelliği” dedikleri şey bu oluyordu.

İkinci bardakları doldurunca Osmancan’ın bilgisayarına geçtik. Hızlıca Behiye ablaya Behiye_sahin_3535@hotmail. Com MSN adresi aldım. Nasıl giriş yapılacak, arkadaş eklenecek, kamera açılacak tarif ettim. “Fatoş’u arayayım, hem de denemiş olurum,” dedi Behiye abla. Cepten Fatoş ablayı arayıp bilgisayarı açmasını istedi. Bu arada kendi hesabımı ve Fatoş ablanın hesabını eklemiştim. Bilgisayarın başına Behiye abla oturdu, ben de yanına oturdum. “Fatos101010@hotmail. Com giriş yaptı” uyarısı geldi sağ alt köşeye. Hemen titreşim gönderdik. Fatoş abla birkaç saniye geçmeden kamera açma isteği gönderdi bize. Behiye abla tarif ettiğim gibi isteği kabul edip kamerayı açtı. Kimse yoktu. Boş bir duvara bakıyorduk. Behiye abla: Bir şey yanlış mı yaptım?

Ben: Fatoş abla yerinde değil abla, bizlik bir şey yok. Behiye abla: Tamam. O esnada Fatoş abla elinde kupayla kameranın karşısına oturdu.

Kahve içiyordu. Üzerinde siyah sütyen vardı ve başka bir elbise yoktu. Memeleri baya ortadaydı. Behiye abla bana baktı çaktırmadan. Keşke telefonu mutfakta unutmasaydım. Mecbur halı desenini inceliyormuş gibi yaptım. “Sanatçı bu halıda yumuşaklık ve sertlik anlayışına ışık tutmaktaydı…” gibi bir yorum mırıldandım deseni inceleyerek. Fatoş abla: Ooooo, bakıyorum da buluşmalar görüşmeler falan oluyor, haberimiz olmuyor. Behiye abla: Buluşma görüşme falan yok. Bayram hocadan… Hocadan… Misencer mi neydi, onu yapıver dedim, geldi sağ olsun. Fatoş abla: Sağ olsun Bayram hocam hiiiç kırmaz. Tü tü tü maşallah, iyi ki gelmiş köye. (gülerek) Nasılsın Bayram hocam? Hiç bakmıyorsun, boynunda fıtık mı var, kafanı kaldır da yakışıklılığını görelim. (gülerek) Ben: Sağ ol abla. İkiniz konuşurken araya girmeyeyim dedim, yoksa iyiyim şükür. Sen nasılsın? Görünmüyorsun kocan geldi geleli.

Fatoş abla: Aman iyi ol hocam sen, bize lazımsın. Ben de iyiyim. Kocam gelmese daha iyi olacaktım gerçi. (gülerek) Neyse çok durmaz, gider zaten. Behiye abla: Fatoş, istersen üstüne bir şeyler giy. Bu ne hal? Söylemeyim dedim ama… Fatoş abla: Ne varmış halimde? Sen çağırınca kıza bilgisayarı açtırdım, geldim işte. Behiye abla: Zahmet olmuş, sütyeni de takmasaydın. Fatoş abla: Sanki görmediğiniz bir şey. Bayram hocam da piknikte gördü malum. Aramızda yabancı yok, isterseniz bunu da çıkarayım. (elleri sütyeninin kopçasına gitti) Behiye abla: Kız dellenme yine, doğru dur. Hem sen “kocam gelecek, gelecek” diyordun; şimdi de “keşke gelmese” diyorsun. Hayırdır, ne oldu? Fatoş abla: En olmayacak zamanda geldi. Behiye abla: O ne demek oluyor? Doktor muayenesi mi bu kız, saati dakikası mı var geleceği zamanın? Sana bir şeyler olmuş ya, çıkar kokusu elbet.

Fatoş abla: Bu beni oyaladı oyaladı, sonra yok İran'a gideceğim, yok Gürcistan’a gideceğim… Uzattı durdu gelişini. Behiye abla: Eeee biliyoruz. Fatoş abla: Sonra “gele­miyorum, iş var” falan dedi. Bir gün sonra benim korkumdan çıkıp geldi. Eve girmeden “ben kamyonun içini temizleyip geleyim iki dakika” dedi. Hiç adeti değildir, Azize yaptırır bu işleri. Ben de içeri girince gitti çöpe bir şey attı hızlı hızlı. Yemeği yeyince bana sırnaşıyor. Dedim bunda bir hal var, kaç yıllık kocam. Gittim çöpe baktım, bir poşeti sarıp sarmalamış; içinden kadın kilotu, ruj, incecik sigara paketi, ıvır zıvır kadın malzemeleri çıktı. Gittim başına çaldım. “Benim değil, Azizin” dedi, dil döktü ama inanmadım. “Seni boşarım” deyince korkusundan it gibi döküldü. Yol kenarından orospu atmış pezevenk it soyu. Siktir­sin gitsin o oros­puların yanına, gözüme gözükmesin.

Fatoş ablanın anlattıkları içten içe hoşuma gitmedi değildi. Kocası da olsa adam geri dönünce biraz kıskanmıştım. Behiye ablayla biraz yatıştırmak için konuştuk. “Bir ara toplanalım yine, oturalım laflarız,” laflarıyla konuşmayı bağlayıp bitirdik. Tam konuşmayı kapatmak üzereyken Fatoş abla, Behiye ablaya:

- Aman Bayram hocanın flaşı falan varsa kalmasın Behiye, giderken dikkat et, dedi.

Behiye abla flaş ne bilmediği için anlamadı. Fatoş abla benim onda unuttuğum flaşı gösterdi kameraya:

- Böyle bir şey işte, diye. Sonra da bana:

- Hocam, müsait bir zaman gel de al flaşını, dedi gülerek.

Ben: Merak etme abla unutmam. Yabancı yerde unutmuyorum ya, gelir alırım hem. Fatoş abla biraz kıskanmış, “iyi bakalım, öyle olsun” falan trip yaparak konuşmayı kapattı. Behiye abla: Alem kadın bu Fatoş gerçekten. Sonra kocasının yaptığına sitem etti. “Benim de çok başıma geldi, iyi bilirim,” diye anlattı. “Başka kadınlarla alem yapar, sarhoş kafa eve gelir, uykumdan zorla kaldırırdı.” Sende biliyorsun az çok içimizi hocam, dedi anlattı. Bir ara ağlamaklı oldu, ben de böyle durumlarda elim ayağıma dolaşır, nasıl teselli edeceğimi pek bilemem. Behiye ablanın yanına oturdum bir elimi sırtına koydum:

- Abla tamam, haklısın. Ne kadar anlamaya çalışsam da seni anlayamam. Ama artık geçmişe ağlayacağına önüne baksan daha iyi olmaz mı? Hiç “yaşlıyım maşlıyım” deme, bozuşuruz. Hayatının geri kalanı yaşadığından daha güzel olacak, bak görürsün. Sen böyle geçmişe takılırsan onu da heba edeceksin.

Behiye abla iyice yanıma sokuldu, bir elini bacağıma koydu (yapma abla). Behiye abla: Bazen kendime kızıyorum. Kocası ölen insan “oh” der mi, sevinir mi diye. Tamam çok çektirdi ama başımda kocaydı yine de, onca sene şu kursağımdan ekmeği geçti. Nankörlük mü yapıyorum… (ağlayarak) İyice sarılmıştım. Ortamın duygusallığına rağmen hâlâ içimde bir kıpırtı vardı. Kafasını iyice göğsüme yaslamıştı. Göğüslerini hissedebiliyordum. “İsveçli bilim insanları tarafından 1998 yılında ilk çalışmasına başlanan…” neyse, siktir et, dikkati dağıtmayı… Ne olacaksa olsun mk.

Ben: Sigara tiryakisinin yanan sigaraya üzülmesi gibi şu dediğin. O yanmasa, sen o sigaradan o keyfi nasıl alırsın? (Saçmaladım) Her şey olacağına varır, bunları düşünme… “Babanneee!” sesiyle kendimize geldik. Ulan Osmancan, ulan Osmancan baş belası. Behiye yanımdan kalktı, Osmancan içeri girmeden yanına gitti.

Daha sonra elinde çaydanlıkla geldi, boş bardakları doldurdu. Osmancan ortamı bozduktan sonra birbirimize sessizce bakıştık. Bir süre sonra:

- Ben kalkayım, geç oldu, diyerek kalktım.

İçeride sıcak bastığı için dışarı çıkınca birden üşümüştüm. Yaz vaktinde hem yakıyorsun hem donduruyorsun Behiye abla… Sabah olmuş, okula gitmiştim. Okulun girişinde Reyhan'ı gördüm. Yine üzerine en uymayacak kombini yapmıştı. Bilerek böyle kötü giyiniyordu sanırım, başka açıklaması olmazdı. Beni görünce birden irkildi.

Ben: Günaydın Reyhan. O kadar çirkin miyim, birden korktun?

Reyhan: (bir şey mırıldandı ama “günaydın”dan sonrasını anlamadım) Ben: Hayırdır, küsmüyüz hâlâ? Reyhan cevap vermedi.

Ben: Peki, kolay gelsin. Uzatmadan okula girdim. “Sabah sabah senin bu halini hiç çekemem Reyhan,” diye düşündüm. Kocası sanki benle kaçmış gibi davranıyordu. Sınıfa girince masamın üstünde bir örtü vardı. Örtüyü açınca arasında yağlı çörek çıktı. Neredeyse sıcaktı. Demek ki bırakan çok uzaklaşmış sayılmazdı! Ömer hoca bırakmıştır diye düşündüm. Ömer hocanın odasına gittim, yerinde yoktu.

Reyhan elinde çay geldi, Ömer hocayı sordum: Reyhan: Gelmedi, dedi, elindeki çayı uzattı.

Ben: Börekleri sen mi bıraktın? (uzattığı çayı aldım) Reyhan: Kahvaltı yapmıyorsun, boğazından sıcak bir şey geçsin.

Ben: Aaa, sen bana uzun cümle kurdun! Dur, bu tarihi kaydedeyim… 27 Ekim 2011 Perşembe… (saate baktım) Saat 08:17. Reyhan gülümsedi, kafasını çevirdi. Sonra bana döndü.

Ben: Sen kahvaltı yaptın mı? Çay al gel, birlikte yapalım.

Reyhan: Soğumadan yiyin iyisi. Afiyet olsun. (döndü, sınıftan çıkıyordu) Ben: Bu arada teşekkür ederim, eline sağlık… Diye seslendim arkasından. Bir şey demedi. Fabrika ayarlarına geri döndü. Okul bitmiş, eve gitmiştim. Bilgisayarı açtım, Munise MSN’de çevrimiçiydi. Daha 1 dakika olmadan kamera açma isteği gönderdi. Birden heyecanlandım, yeni bir kamera şov geliyordu sanırım. Kamerayı açtım — Munise önde, annesi ve anneannesi arkada.

Beni görünce öpücükler, el sallamalar…

Munise: Bizimkiler seni çok özlemiş, hafta sonu gel diyorlar. Yasin de Ankara’ya gidiyor hafta sonu, bizimkileri eğlendirecek kimse kalmıyor burada.

Ben: Ellerinden öpüyorum, sağ olsunlar. Olur, geleyim. Gülseren teyze: Maaşın bitmediyse birlikte bitirelim, (gülerek) Ben: Var var daha Gülseren teyze, devlet baba sağ olsun.

Munise: İnanma, inanma. Bu sefer sen ısmarla her şeyi diye tembihledi anneannem.

Ben: Olmazzz, bizim kitabımızda kadına hesap ödetmek yazmaz. İlla Munise ödeyecekse de parayı bana versin, hesabı ben ödeyeyim yine de. Hep beraber güldük. Biraz daha sohbetten sonra ben: Ben: İlçeye her zaman geliyorum, siz köye misafirim olun. Gülseren teyze ve Feride abla bu fikri çok sevdi. Kabul ettiler. Cumartesi sabah köye gelen ilk dolmuşla geleceklerdi. Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #15):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki