BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 16 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 16 / 84 BÖLÜM 15 dk okuma 16,750

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 16. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Haftanın son günü gelmişti. En sevdiğim gün olduğunu söylemiştim değil mi? 28 Ekim olduğu için okul yarım gün olacaktı. Sabah kahvaltısını Aynur abla ve Ömer hocayla yaptım uzun zaman sonra. Çocuklar iyi olmuş, düzelmişti ama Aynur abla çok yorgun görünüyordu. Çocukların hastalığı onu yormuştu. Fazla zahmet ettirmeden okula geçtim. Reyhan’a bakındım, göremedim. Hayret; cevap vermese de sabah sabah takılmaya alışmıştım. Çay ocağına gittiğimde Reyhan’ın okulda okuyan çocukları Serap ile İlhan annelerinin yanında oturmuş kahvaltı yapıyordu.

Reyhan: Bu sözleri başkasından duyarsam size sorarım, diye çocukları paylıyordu. Ben içeri girince birden irkildi. Lan bu kadın benden niye korkuyordu mk. Çocuklar birbirine, sonra bana bakarak kikir kikir gülüyordu. Reyhan elinde hazır çayı bana uzattı.

Ben: Sen iç çayını, ben alırım. Günaydın bu arada.

Reyhan: Size getirecektim.

Çocuklar: Günaydın öğretmenimmmm.

Ben:(Reyhan’dan çayı aldım) — Sana da günaydın Reyhan. Çocukların hiç sana çekmemiş, ne kadar medeniler maşallah. Çocuklar, nasılsınız bakayım?

Çocuklar: İyiyiz öğretmenimmmm, (sırıtarak) "Öğretmenim" kelimesini her seferinde uzatmaları garip ama tatlıydı.

Ben: Afiyet olsun çocuklar. Sana da kolay gelsin Reyhan. Elimde çayla sınıfa geçtim. Son dersten önce Reyhan’ın çocukları İlhan’la Serap teneffüste yanıma geldiler.

Ben: Buyrun çocuklar. Annenize baktıysanız burada değil. Serap (çevreyi kontrol ederek) Hayır öğretmenim, size baktık.

Ben: Öyle mi? Size nasıl yardımcı olabilirim peki?

Serap: Öğretmenim… Anneme söylemezsiniz değil mi? Ben (çocuklara doğru eğilip fısıldadım) Sır… Aramızda. Serap kardeşi İlhan’a baktı, dilini ısırıyordu.

Serap: Şeyyy… Annemin 6 gün sonra doğum günü de…

Ben: Öyle mi? Ne güzel. Serap cebinden avucunda sıkılı tuttuğu parayı çıkardı, bana uzattı.

Serap: Öğretmenim, bizim paramızı birleştirdik… Ben (elimi uzattım, parayı avucuma bıraktı) Ooo, baya para birikmiş maşallah.

Serap: Anneme hediye alacağız ama biz ilçeye gidemiyoruz. Siz gidecek misiniz?

Ben: Evet gideceğim.

Serap: Bu parayla anneme hediye alır mısınız öğretmenim?

Ben: Olur, alırım tabii ki. Haftaya gideceğim. Ne alayım peki, anneniz ne sever biliyor musunuz?

Serap: Annem çok “cüzdanım olsun” isterdi babamdan hep… Ama babam hiç almadı. “Paran mı var senin, ne yapacan?” diyordu. Artık çalışıyor ya, hem parası da olacakmış. Babam da yok, “alma” da diyemez. Ben paranın yarısını çocuklara geri uzattım.

Ben: Bu para cüzdan için çok fazla. Bu kadarı yeter. Hangi renk olsun peki? Serap kardeşine baktı.

Serap: Annem yavru ağzını çok sever…

Yoksa kırmızı olsun öğretmenim. Ben (içimden: yavru ağzı ne yav) Tamam olur, alırım ben. Merak etmeyin, aramızda kalacak… Sır! Göz kırptım. Çocuklar dönüp mutlu bir şekilde giderken İlhan geri dönüp yanıma geldi. Serap biraz ileriden, kardeşine sinirli gözlerle bakıyordu. İlhan (kafası yerde, ayağıyla yeri eşeliyordu) Öğretmenimmm… Bir de şey…

Ben: Söyle bakalım?

İlhan: Annem bu sabah ne dedi biliyor musun? (ablasi uzaktan “sus” bakışı atıyor) Ben: Ne dedi?

İlhan: Bana sabah “Bayram” dedi… Sizin adınızı, (sırıtarak) Ben: İnsanlık hali olabilir. Ben de bazen insanlara başka isimle sesleniyorum. O sırada Serap geldi, İlhan’ın kolundan tutup çekiştire çekiştire götürdü. Reyhan’ın sabahki çocuklara kızmasının sebebi belli olmuştu. Ben hiçbir şey bilmiyormuş gibi davrandım. En iyisiydi. Belki biraz mesafe koymak gerekiyordu. Neyse… Şu hediye işini halledip sonra muhabbeti azaltma kararı almıştım.

Cuma günü misafir gelecek diye evi biraz derleyip toparlayayım telaşıyla bitmişti. Misafirleri Aynur ablayla Ömer hocaya söylediğimde, cumartesi akşam yemeğe bize gelin diye ısrar etti Aynur abla. “Olmaz” falan dememe hiç aldırmadı Aynur abla. “Bakıyorum da üç kadından aşağı misafir çağırmıyorsun” diye de takıldı. Sabah 8:30’da Munise, annesi Feride abla ve anneannesi Gülseren Teyze dolmuştan indiler. İlçeyle köy arası hep ormanlık olunca yol çok hoşlarına gitmiş, “Biraz sonlara doğru midemiz bulandı ama olsun” diye anlattı Munise. Evde kahvaltı hazırdı, doğruca eve geçtik. Evimi çok beğendiler. “Koca şehirde böyle ev bulamazsın” diyordu Gülseren Teyze, “Üstün ses, altın ses, ölsen kimsenin haberi olmaz; asfaltın sıcağı ayrı dert, gölge bulursan öp de başına koy...” Şansımıza hava serindi. Öğlen biraz köyü gezdirdim. Munise gelirken fotoğraf makinasını getirmişti.

Eski köy camisi, köy odası, köyde kimsenin oturmadığı evler, belki 100 senelik yerlerdi. Bana çok normal gelen yerlere onlar tabiri caizse bayılmıştı. Öğlene kadar gezdik. Daha sonra Muhtar Ali dayı aradı. Misafirim olduğunu duymuş, “Misafirleri al, değirmene gel hocam. Öğlen bir şey yemeyin,” diye de tembihledi. Köyün içinden akan çayın üzerine kurulu değirmen artık vasfını yitirmiş, köydeki kadınların yufka, börek, gözleme, bazlama yapmak için kullandığı ekmek evine dönüşmüştü. Gittiğimizde muhtarın karısı, kızı, annesi, akrabalarından birkaç kadın gözleme, yağlı, peynirli, patlıcanlı, patatesli türlü türlü ekmekler yapıyordu. Hanımların çok hoşuna gitmişti. Heves edip onlar da sırayla ekmek açılan masaların başına geçip gözleme yaptılar. Doğrusu çok becereceklerini düşünmezdim ama Munise dahil hepsi de gayet güzel yapmışlardı. Gülseren teyze, ***“***Ne iyi ettik de geldik,” diyordu sürekli olarak.

Bu iki dulla zaman geçmiyor diye de kızıyla torununa takılıyordu. Öğleden sonra misafirleri Ömer hocanın arabasıyla ormanın içine, daha önce piknik yaptığımız Balpınar’a, köyün hemen yakınında bulunan, rivayete göre içinde kasa kasa altınların bulunduğu “Mirdilek” mağarasına götürdüm. Munise boynunda asılı fotoğraf makinesiyle beğendiği her yerin, herkesin fotoğrafını aldı. “Uzun zaman olmuş kullanmayalı,” (fotoğraf makinasını göstererek) “Sayende uzun süredir kullanmadığım makinam paslanmaktan kurtuldu,” dedi gülümseyerek. Umarım aynı cümleyi sana benim makinem için kullanırım bir gün. Günün sonunda köye dönerken Aynur abla aradı, “Hadi misafirleri al gel, yemek hazır,” demişti. Yemeğe gittiğimde Behiye abla da gelmişti. Aynur abla çağırmış*, “Sohbet ederiz, hem biraz kalabalık olsun,”* demişti. Fatoş abla yemekten sonra gelecekmiş. Behiye abla bana biraz mesafeli davranıyor, arada Munise’yi kesiyordu.

Yemekler yenildi. Ömer hocayla semaveri yaktık, kadınlar kendi arasında konuşurken biz de bir köşede kendi aramızda lafladık. O sırada Fatoş abla da geldi, hemen kadınların arasına katıldı. Bana gerek kalmadan kadınlar kendi aralarında gülerek, eğlenerek sohbet ettiler. Ortamın yıldızı Gülseren Teyze’ydi. Fatoş abla bile, ***“***Ben kendimi deli biliyorum ama sen benden delisin abla,” demiş, herkesi güldürmüştü. Masaya dikkatli bakınca Gülseren teyze ve Feride abla haricinde son iki ayda … Hayalini kurduğum dört kadın da aynı masada, yan yanaydı. Güzel bir görüntüydü. “Resim alayım, hatıra olsun,” dedim bahaneyle. Arşivim için güzel bir hatıraydı. Gece eve geçtiğimizde saat 2’ye geliyordu. Aynur abla istersem bizde kal demişti bana, “Misafirlerin rahat rahat yatarlar,” diye teklifte bulundu ama Munise’nin annesi Feride abla duyunca, “Gelsin Aynur gelsin, başımızda bir erkek bulunsun, biz sıkışırız,” diye takılmıştı.

Eve geçince yerleri ayarladık. Ben kendi odamda, Gülseren teyze ve Feride abla misafir odasında; iki tane baza vardı, orada kalacaklardı. Munise içinse salonda kanepelerin birine yatak açtık. Herkes için yorucu bir gün olmuştu, kimse oyalanmadan üzerlerini değişip uyumaya geçti. Herkesin uyuduğuna emin olunca sessizce lavaboya gittim, acayip sıkılmıştım o kadar çaydan sonra. On bardak çay içince nedense çok çişim geliyordu! Çişimi bitirdim, tam çıkarken Feride ablayla lavabonun kapısında birbirimize çarpıyorduk. Feride abla, Munise’nin ve Gülseren teyzenin aksine sarışın, zayıf, Munise’den biraz daha uzun, çıtı pıtı bir kadındı. Munise’yle mavi gözleri hariç bir benzerliği yoktu. Üstünde omuzdan askılı gecelik, altında kısa bir şort görünce, “Feride abla sen neymişsin,” diye geçirdim içimden. Feride abla güldü, “Kusura bakma korkuttum seni,” dedi.

“Önemli değil abla, o kadar çaydan sonra ben de biraz sıkıştım,” dedim. (Niye açıklıyorsam, sanki diğerleri tuvalette pide mi yapıyor?) Lafı uzatmadan iyi geceler deyip odama geçtim. Yatağa yatınca birisi arkadan beni kucakladı. Hazırlıksız yakalanmıştım. Korkudan “…!” deyip birden olduğum yerde ters salto atıp döndüm. Munise yorganın altından çıktı, bir eli ağzında, bir eli göğsünde, ses çıkartmadan gülmek için kendini zorluyordu. Ben lavaboya gidince gizlice yorganın altına saklanmış, aklımı almıştı. Ben de kendime gelince yastığı alıp kafa göz daldım. Üzerine çıkıp kafasına yastığı bastım. Yastığı kaldırdım, göz göze geldik. Derin derin nefes alıyordu; yastıktan sonra nefessiz kalmış gibi değil de … Der gibi nefes nefeseydi. Dudaklarına yapıştım. İçeriden lavabonun kapı kapatma sesi geldi. “Annen lavaboya gitmişti,” dedim. Öpmeye uzandım.

Munise: 1 dakika. Bizimkilerin uykusu hafif, burada yapmayalım.

Ben: Nerede yapacağız başka?

Munise: Bul bir yer işte.

Ben: Muhtarın evine ne dersin?

Munise: Salak. (gülerek) Munise: Alt katta ne var?

Ben: Boş odalar, bir de samanlık.

Munise: (Gözleri parladı) Oraya inelim.

Ben: Kız delirdin mi? Yorganın altında yapalım, kimse duymaz.

Munise: İyi de ben öyle istemiyorum. Sıkış tıkış daracık yerde..

Ben: Öyle desene. (elimi uzattım) Munise: Annem anladı sanırım bizi.

Ben: Anladı mı? Nasıl?

Munise: Ne bileyim... “Sen bu çocukla yattın mı?” diye sordu.

Ben: Sen ne dedin? Munise – “Evet,” dedim. (kikirdedi) Ben: Günahımı almışsın, tüüü sana. (küser gibi döndüm) Munise: Biraz sonra başka şeylerini de alacağım, dur daha. (gıdıklamaya çalıştı) Biraz daha sessiz sessiz sohbet ettik. Sonra Munise çaktırmadan annesinin ve anneannesinin olduğu odanın kapısına gitti, dinledi.

Ayaklarının ucuna basa basa yanıma geldi. Yatakların içine birisi yatıyormuş gibi göstermek için yastık koyup sessizce dış kapıdan çıktık. Eski ev olduğu için kapılar gıcır gıcır ediyordu. Olabildiğince sessiz olup dış kapının önündeki merdivenden aşağı indik. Boş odaları gösterdim Munise’ye, daha sonra evle birleşik olan evin samanlığına götürdüm. Yerde samanlar birikmiş, 8–9 tane de saman balyası, ıvır zıvır köyde kullanılacak malzemeler, eski bir at ya da eşek eğeri, tırmık... 2 aydır buradayım, ben bile ilk kez bu kadar dikkatli bakıyordum. Munise, “Samanlıkta kaldıramadım samanı da Bayram… Ben sana yandım Bayram…” şarkısı eşliğinde boynuma sarıldı. Öpüşmeye başladık. Ben de ellerimle kalçalarına yapıştım. Hamur yoğurur gibi yoğurdum. Munise – “Yavaş, hayvan.” (gülerek) Kalçasını tokatlayarak sıkmaya devam ettim. Sonra bir elimle … Avuçladım.

Gözleri kocaman açtı. Birkaç saniye daha öpüştükten sonra benden ayrıldı, geri geri giderek iki elinin işaret parmağıyla “gel gel” yapıyordu. Üzerinde beyaz renkte, kolları açık mavi, üzerinde fil, zürafa, ayı figürleri olan uzun geceliği vardı. Onu çıkardı. İçinde başka hiçbir şeyi yoktu. Hadisene şapşal! Bizimkiler uyanmadan. Tişörtümü çıkardım. Munise geldi, eşofmanı indirdi, ayak bileklerimde bıraktı, hemen külodumu indirdi. Külot inince *** birden damperli kamyon gibi sallandı. Munise “Offf” dedi. Sikimin sapından tutup salladı, beklemeden emmeye başladı. Yarısına kadar emiyor, sonra geri çıkarıyordu. Elimde külahlı dondurma tutar gibi tutup diliyle yaladı bir süre. Ben öyle ayakta bir şey yapmadan bekleyince kendimi işçinin hakkını vermeyen emekçi düşmanı gibi hissettirmişti. “69 yapalım mı?” dedim. Munise, elindeki sikimi bırakmadan etrafına bakındı.

“Gel.” dedi. “Yerde böcek yoktur değil mi? Sen sırt üstü yat.” dedi gülerek. Etrafıma bakındım, yere serecek bir şey aradım. Samanlığın en uzak köşesinde, direkte asılı açık sarı renkte eski büyük bir keçe vardı (çobanların hayvan oynatırken giydiği). Onu aldım, yere serdim. Üzerine sırt üstü uzandım. Bunu giyen çobanlar şu yaptığımızı görse kalpten giderdi. Munise, üzerime ters bir şekilde dizlerini kafamın iki yanına gelecek şekilde koyarak uzandı. Önce armut göbeğini ufak ufak öptüm. Sonra oradan amına doğru dilimle gıdıklar gibi yavaş yavaş indim. Ürperti gelmişti, içine hissettim. Kalçasını salladı “Yapma.” der gibi. Amı bu sefer biraz kıllıydı. Teniyle aynı renkte, üst noktasında birazcık kabarık olan küçük ve kapalı dudakları olan bembeyaz bir amı vardı. Ellerimle arasını açıp dilimi uzattım, içindeki pembe kısma soktum. Bu sefer mis gibi hindistan cevizli duru duş jeli kokuyordu.

Kalçası hafif titredi. Munise de benimkini emmeye başlamıştı ama ben onun amını emerken bazen duruyor, zevkin tadını çıkarıyordu. Munise'nin götünün arası terli terli olmuştu. Daracık, hafif tenine göre biraz kararmış bir göt deliği vardı. Hiç sikilmediği belliydi. Göt deliğini parmaklarımla yokladım. Bacaklarını kapatır gibi oldu. Daha sonra amını avucumun içiyle ileri geri yaparak okşayıp dilimle yalamaya devam ettim. Bacaklarını zevkten daha fazla açmıştı farkında olmayarak, amını iyice yüzüme yaklaşmıştı, hatta yapışmıştı. Ağzım ve çenem sırılsıklam olmuştu amını emmekten. Sikimi emmeyi bırakıp yüzüme oturdu. Neredeyse boşalacaktım, tam zamanında bırakmıştı. Birkaç saniye bekleyip ayağa kalktı. Kalkarken götünü tokatladım, ben de ayağa kalktım. Sikim kıpkırmızı olmuştu. “İçime boşalma.” dedi Munise. Kalçasını kucağıma dayadı, belinden sarıldım.

Sikimi kalçasına denk getirmek için biraz eğildim. Sikim tam götünün arasına gelince biraz sürttürdüm. Boşalma hissim gitmişti. Munise, götünün arasındaki sikimi elleriyle amına getirdi. Sapını bırakmadan yavaş yavaş içine soktu. Girerken biraz zorlandım. “Yavaş… Yavaş… Yavaş…” diyordu girdikçe Munise sessizce. Sikimi bıraktı, yavaş yavaş hepsini sokmadan gir-Çık yaptım. Bir elimle bir bacağını kaldırsam mı diye bir hareket yaptım, olmadı. Porno filmlerde çok kolay yapıyorlardı oysa. Sakatlık çıkmasın diye vazgeçtim. Amına git gel yaptıkça tamamen içine girmiştim. Belim kalçasına tamamen yapışmıştı, tenini hissedebiliyordum. Munise tamamen içine alınca belimdeki ellerimi tuttu, kafasını geriye atıp “Ufffff, böyle kal biraz.” dedi. 24 senelik hayatımda ilk kez tam olarak bir kadının kutsal topraklarına %100 başarıyla iltica etmiştim. Tarih 30 Ekim 2011 Pazar, saat 02:58.

Munise’nin içinde biraz kaldıktan sonra kendisi kalçasını ileri geri oynatmaya başlayınca amında gir-Çık yapmaya devam ettim. Munise her içine köklediğimde “Bayram, yavaş, ufffff” nidalarını atıyordu. Ellerimi belinden çektim, daha iyi hızlanabilmek için iki kolunun bileklerine yapıştım. Hızlanınca birkaç kez içinden çıktım. Munise hemen elleriyle sikimi amına yerleştirdi. Neredeyse gelmek üzereydim. “İçime boşalma.” demişti. Düşün düşün: “9 kayakçının gizemli ölümünün üstünden geçen 60 yılda Dyatlov Geçidi’nin sırrı hâlâ çözülememişti…” Faydası olmamıştı. İyice hızlandım olayın heyecanıyla. Sikim içinde iyice kayganlaşıyordu. Yine içinden çıktım. Munise heyecanla sikimi tutup içine soktu yeniden. “Yavaş, yavaş… Offf Bayrammm…” Munise sarsıldı. Sikim amından çıkmıştı. Taşaklarıma kadar ıslaklık hissettim. Munise ayakta biraz sendeledi, tuttum.

Benden önce boşalmıştı. Samanlığın kapısı gıcırdadı. Buyrun cenaze namazına. Munise’nin annesi Feride abla karşımızdaydı. İçimden yarra yedik.” dedim. Rezil olmuştum. Olayın şokunu atlatınca Munise’yi bırakıp, olaydan habersiz sallanan sikimi kapatmak aklıma geldi.

Munise: Anneeee… Anneee… Ne yapıyorsun ya burada? Feride abla: Kızım siz ne yapıyorsunuz? (Önce Munise’ye sonra bana bakarak. Laf olsun diye sormuştu. Cevap verme gereği duymadık.) Munise: Anne, sana bir şey demiyorum… Gerçekten… Lütfen çıkar mısın?

Feride: Tıkır tıkır ses gelince korktum kızım. Bir de hırsız falan varmış diye anlattılar. (Gözleri ikimizin üzerinde gidip geliyordu.) Munise: Alemin hırsızından sana ne? Sen mi yakalayacaksın hırsızı Allah’ım ya… Çıkar mısın lütfen! Feride abla: Tamam tamam, özür dilerim. Benim hatam.

Munise: (Kızarak) Anne uzatmasan artık. (Eliyle kapıyı gösterdi.)

Feride abla çıkınca ben de yerden üst başımı toplamaya başladım.

Munise: Annemin huyudur zaten, en olmadık zamanda bitiverir. Sen ne yapıyorsun?

Ben: Üzerimi giyinip çıkalım artık. Rezil oldum annene de iyi mi?

Munise: Ya ne rezil olması? Çocuk muyuz biz? Senin işin bitmeden nereye… Böyle göndermem seni. (Henüz tam inmemiş sikime baktı ve yanıma geldi.) Munise eliyle sikimi tuttu, beni keçenin üzerine götürdü. Keçenin üstüne bacaklarını açarak oturdu. Gelsene, davetiye mi bekliyorsun? Yavaşça Munise’nin bacaklarının arasına girdim. “Bu sefer biraz yavaş ama.” dedi. Sırt üstü uzandı, bacaklarını belimin hizasına getirdi. Elimle sikimi tutup amıına sürttüm. Kafasını dayayıp içine zorladım, olmadı. Tekrar amına sürtüp zorladım, yine olmadı. Munise eliyle sikimi tuttu, amının deliğine denk getirdi. Yavaş yavaş içine zorladım. Kayganlığı azalmıştı.

Munise girdikçe acı çekiyor gibiydi. Sikimin yarısı girince yavaş yavaş git-Gel yapmaya başladım. Munise “Yavaş yavaş…” demeyi bırakmış, hafif doğrularak sikimin amına girişine ve bana bakıyordu. Terden saçları yüzüne ve boynuna yapışmıştı. Amının içi ıslanmaya başlamıştı. İki elimi dizlerinin arkasından geçirerek biraz daha geriye yatırdım. İki büklüm olmuştu. Amı ve götü daha belirgin ortaya çıkmıştı. Dizlerimin üstünde doğrularak amını sikmeye başladım. Her giriş çıkışta “Of… Of…” diyordu Munise. (Bir “Derdin mi var? Söylemezsen darılırım.” diye espri yapmak aklıma geldi, olayın ahengini bozmamak için vazgeçtim.) Artık yarağımın hepsini köklüyordum. Munise’nin üzerine eğilip tek memesinin ucunu ısırmaya çalıştım, dişlerimin arasından kayıyordu, vazgeçip emmeye başladım. Artık geliyordum, iyice hızlandım. Munise kendini bırakmış, kollarını açmış, gözleri kapalıydı.

İçinden çıktım, dizlerimin üstünde doğrulup Munise’nin üzerine boşaldım. Döllerim beline, göğüslerine, boynuna kadar geldi. “Tam gözüme geldi! Nasıl becerdin bunu?” dedi gülerek, tek gözü kapalı, eliyle siliyordu. Yanına uzandım, poposunu çimdikledim. Tavana bakıyordu. Sonra bana döndü.

Ben: İlksin biliyor musun?

Munise: Şaka yapıyorsun.

Ben: Valla.

Munise: Hiç ilkmiş gibi yapmadın.

Ben: Ne yapmadım? (Gülerek) Munise: Neyi olacak ya, anlamamış gibi yapma.

Ben: Sayende. Hoşuna gitmişti. “İki kere boşaldım.” dedi giyinirken. Lisede okurken 5 kilometre koşu yarışmasında il 3. Sü olduğumda en son kendimle bu kadar gurur duymuştum. Giyinirken biraz sırnaştım. Üzerimiz saman çöpleri vardı, onları çırptık. Boşaldıktan sonra üzerime gelen “Hata mı yaptım?” hissi bu sefer olmamıştı. Annesine yakalanmanın suçluluğu daha ağırdı. Eve döndüğümüzde annesi girişte bizi bekliyordu.

Munise bir şey demeden hızlıca yatağına geçti. Ben mal gibi kaldım ayakta. Feride abla bana: “Sen de uyu evladım.” dedi. Hiç bir şey söylemeden hemen yerime geçip yatıp uyudum. Gözlerimi kapatmamla uyumam bir olmuştu. Bir tıkırtı duydum. Ardından telefon alarmım çalmaya başladı: Ferdi Tayfur – Fadime’nin Düğünü. Gözlerimi açtım. Sabah olmuştu. Alarm çalmaya devam ediyordu. Rüya görmemiştim. Hayret demek ki ilk sikişmeden sonra garip rüyalar bitmişti. Alarm sustu. Kafamı çevirince önümde krem rengi, dar pantolonlu bir kalça. “Bismillah…” dedim içimden. Kalktı, yüzüme baktı: Feride abla. Feride abla: Telefonun çalıyordu. Uyanmayınca kapatmaya geldim. Biraz daha uyu diye ama beceremedim. Kusura bakma, seni de uyandırdım sanırım.

Ben: Önemli değil, iyi oldu uyandığım Feride abla. Lavaboya gittim. Munise duş almış, havluya sarılı salondaydı. Beni görünce güldü:

Munise: Günaydın. Ayakta uyuyorsun hâlâ.

Ben: Sorma, gece çok yorulmuşum. Munise (gülerek): Aaa neden acaba? Hadi, suyun hazır. Git duşunu al. Anneannem erkenden çıkmış, okulun bahçesinde kadınlarla oturuyorlar. Duşumu aldım. Hanımlarla birlikte Behiye ablaya kahvaltıya gittik. Gün boyunca köyü gezdik. Feride ablayla göz göze gelmemeye çalışıyordum ama o gayet normal davranıyordu. Mahcupluğumu görüp belli ki gülüyordu içinden. Öğlen dolmuşuyla misafirleri uğurladım. Günün geri kalanını evde geçirdim. Shameless dizisine başladım. Sarıp sarmaladı. Uyuyakalmışım. Gece rüyamda yavruağzı kocaman bir yatakta yatıyordum. Yatağın her köşesinden çıplak halde Behiye abla, Fatoş abla, Aynur abla ve Munise çıkıyor, yanıma uzanıyordu. Beni soyuyorlar, sonra vücuduma dokunmak için yarışıyorlardı. Mutluydum. Hayat güzeldi. Sonra yatak sallanmaya başladı.

Küçüldü. Kadınlar birer birer yataktan düşüyordu. Kollarım, bacaklarım yatak başlarına bağlanmış. Parlak bir ışık… Hareket edemiyorum. Gözlerimi açamıyorum ışıktan. Bir kadın üzerime çıktı. Yüzüme yaklaştı, sikimi avuçladı. Gözlerimi açtım… Feride abla. Hadi gelin köyümüze geri dönelim fadimenin düğününde halay çekelim

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #16):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki