BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 17 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 17 / 84 BÖLÜM 19 dk okuma 16,755

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 17. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

2 part halinde paylaşılmıştır

- -----------------------------------------------

Evet sayın seyirciler, güzel bir futbol akşamından, Olimpiyat Stadı'ndan herkese iyi akşamlar... Rakip son yılların yükselen markası Hırvatistan. 11'ler biraz önce belli oldu, stüdyoya bağlanmadan önce millî takımımızın 11'ini veriyorum. Kalede Volkan Demirel, defansta Egemen Korkmaz, Ömer Toprak, Caner Erkin, Gökhan Gönül dörtlüsünü izleyeceğiz, orta sahada Emre Belözoğlu, Mehmet Aurelio, Hamit Altıntop ve Arda Turan; ileri uçta ise Cenk Tosun ve millî takımın yeni yıldızı, 3 gün önce ilk kez millî formayı giyen Bayram. Kendisine taraftarlarımızın ilgisi oldukça yüksek, özellikle kadın taraftarların. "Tüm stat ismimi haykırıyordu." Bayram! Bayram! Bayram! Kollarımı kaldırıp sırayla bütün tribünlere teşekkür ettim, formamdaki ay-Yıldızı öptüm. Tezahüratlar daha da artmıştı. Bayram buraya! Bayram buraya! Çok gururlu ve mutluydum. Millî olmuştum!

Evet yanlış duymadınız! Bir rüya gerçek olmuş; sonunda millî olmuştum. Millî marşlar okunmak üzereyken yerimi almak için hareketlendim... "Hadi gelin köyümüze geri dönelim. Fadime’nin düğününde halay çekelim." (Telefonun alarmı çalmış; rüyadan uyanmıştım.) Hafta sonu yaşadığım samanlık fantezisi hâlâ aklımın bir köşesini işgal etmekteydi. Hayatımda tam anlamda yaşadığım ilk cinsel münasebet, benim için unutulmayacak bir anı olarak hafızamdaki yerini garantilemişti. Olay esnasında Munise’nin annesi Feride ablanın bizi yakalaması şokunu çabuk atlatmış, neredeyse unutmuştum. Bunda Munise ve annesinin beni şaşırtan rahatlıkları etkili olmuştu. Onları ilçeye uğurladığım gece gördüğüm rüyanın etkisiyle bir ara acaba Feride abla da bana sinyal mi veriyor diye düşünmüyor değilim. Neyse ki uzaktaydı ve aklımı fazla karıştırma imkânı yoktu. Munise’nin beni ziyaretinden sonra Aynur abla, Behiye abla ve Fatoş abla üçgeninde bana karşı biraz imalı bir tavır gelmişti.

Pazar günü Muniseleri uğurlamadan önce Behiye ablanın evinde kahvaltı yaparken Fatoş abla kulak memelerimi ve burnumu elleriyle sıkmış, "pamuk gibi olmuşsun; gece hareketli geçmiş sanırım" diye söyleyince kısa bir kem küm edip iyice şüphe çekmiştim. Her ne kadar Behiye ablayla Aynur abla "Genç adam, sen ne karışıyorsun?" deseler de onlar da biraz bozuk atıyor gibiydi. 4 Kasım 2011, Cuma. Okulda işler rutine binmiş; artık yaptığım iş hayatımın bir parçası haline gelmişti. Karı-Kız işlerine bu aralar çok dalmış olsam da okulda işleri aksatmadan devam ediyordum. 4 ve 5. Sınıf mevcutları toplamda 10 kişi olunca dersler özel ders havasında geçiyor; haliyle kendi öğrenciliğimden iyi bilirim: "Anlamadığınız yer varsa sorun." sorusuna herkes cevap verip "Ben anlamadım" deme cesaretini gösteremez. O yüzden sınıf mevcudu az olunca bu sorunu bir nebze çözmüş, öğrencilerin anlamadığı yerlerde sorma cesaretini kazandırmayı başarmıştım.

Öğretmen önemli arkadaşlar. Bu işte çok iyiyim gibi bir iddiam kesinlikle yok; ama hikâyenin anlatmadığım kısımlarında çok emek harcadım. Hâlâ öğrencilerin çoğu ile görüşürüm; çok iyi yerlere gelenler oldu aralarında; hepsi de hâlâ "Hocam" derler. Burada şöyle bir es vereyim: Mesleğim bilgisayarcı olsa da yazılım, tasarım gibi konulara çok hevesli değildim doğrusu. Bu konularda kendimi geliştireyim gibi bir düşüncem hiç olmadı. Bilgisayarcılığımız daha çok kurma, açma, sökme üzerine oldu. Ama bu süreçte arkadaşlarla birlikte çok kez bir heves forum sayfaları açtık, web siteleri yaptık; iyi seviyelere getirdiklerimiz olmuştu. Bir arkadaşım var, Gökhan; 19 Mayıs Fransızca tercümanlık mezunu. İlgili olduğu için bu web sitesi, tasarım kafası acayip basıyor. Öğretmenlik mevzularından önce beni aradı: "Kanka, internetten para kazanmaya başladım, sen de yap."

Olay çok basit: bir tane web sitesi yapıyorsun; içerisine ünlülerin, ülkelerin, filmlerin, sporcuların — aklına ne gelirse — resimlerini biraz da Photoshop'la ayar çekip atıyorsun. Google aramalarında birisi resme tıklayınca sayfaya yönlendiriyor. Sayfa belli bir ziyaretçi sayısına ulaşırsa Google reklama başvuruyorsun. Sayfa inceleniyor; onay verilirse sitenin kıyısına köşesine bu reklam banner'ları ekliyorsun. Bu reklâmlarda janjanlı olurdu, yanıp sönerdi; eskiler bilir, bazı siteler bokunu çıkarır, pavyon gibi olurdu. Neyse, bi gazla, hazır işsiz güçsüzken askerlik dönüşü açtım siteyi; resimlerle doldurdum. Sayfanın ismi de bestvvallpaper. Net gibi bir şeydi. İstatistiklerden bakıyorum, günlük 1–2 bin ziyaretçiye ulaşınca Google reklama başvurdum. Aradan bir ay falan geçti; geçmedi Google reklam başvurumu onayladı. Bunlar PTT'de adıma para yatırmış: 0,0318 dolar gibi bir şey.

Bu parayı gidip PTT'den tam tutarı öğrenip bana gönderdikleri linke tıklayarak giriş yapmam lazım. Bir nevi doğrulama kodu. Neyse, PTT’de çalışan eniştem sağ olsun, parayı öğrenip hesabı onayladım. 48 dolar hesabıma para yatmıştı; ilk kazancım. O zaman dolar 1,75 falan. Hatta yıl sonunda 1,90 olmuştu da dolar bu kadar yüksekken bilgisayar alınmaz muhabbetleri dönüyordu Donanımhaber tavsiye sayfalarında. Lafı uzatmadan o dönem bu işten iyi para kazandım. Hatta 2012 Ocak'tan sonra maaşımı geçmişti kazandığım para. Bir ara hiç unutmam; sayfanın istatistiklerine bakıyorum. İsviçre’den birisi sayfama girip 2 kere reklamlara tıklamış; 13-13, toplamda 26 dolar para kazandırmıştı. Ondan sonra sayfayı İsviçre ile alakalı ne varsa onla doldurmuşum. O yüzden İsviçre'ye karşı hep bir sempatim vardır. Hatta anne tarafım Young Boysun köylüsü derim, soran olursa o derece.

Buraları niye anlatıyorum? Hikâyemin devamında bana faydası olacak bunların. Konuya dönelim: Hafta sonu ilçeye gidecektim. Reyhan'ın hediye işi vardı; hem de öğrencim Güldane'nin babası İsmail abi beni yemeğe çağırınca çocuğa "Bilgisayar bakalım" diye rica etmişti. Onu da aradan çıkarayım; hazır gitmişken dedim. İsmail abi "Hocam bende eve internet çektirdim, senden haber bekliyordum; tam zamanında aradın" dedi. İsmail abiyle gideceğim için Munise’ye hiç söylemedim. Şimdi "Buluşalım, görüşelim" derse kendimi sıkıştırmaya hiç gerek yoktu. Yasin’i aramıştım; o da arkadaşımın düğünü var, sağdıcı olmuş, yanıma uğra demişti. Amk, bekar adam nasıl sağdıç oluyordu ama konu Yasin olunca normaldi. Gerçi evli bir adamdan daha çok tecrübesi varmıştır; orası da ayrı bir mevzu. Cumartesi sabah korna sesiyle evden çıktım. İsmail abi gelmişti. Onun arabasıyla gidecektim.

Baldızı Suna da arabadaydı. "Pazarı görecek, meyve sebze alacak; baldız da" dedi İsmail abi. "Hem de hanım evde çok bunaltıyor; biraz kafası dağılsın kızın diye getirdim hocam." Suna’yla daha önce yine İsmail abilerle birlikte arabada gelmiş, evlerine yemeğe gitmiştim ama bırakın konuşmayı yüzünü bile görmemiştim. İsmail abiyle ben önde, Suna arkada yola çıktık. Yolda köyün çıkışında yaşlı bir köylü el etti: "İsmail, ilçeye gidiyorsan beni de alıver" dedi. "Atla arabaya" cevabından sonra İsmail abi bana dönerek "Hocam, kusura kalma; Suna'nın yanına sen geçiversen olur mu? Sen bizden sayılırsın" deyince durumu anlayışla karşılayıp arkaya bindim. Ben yanına oturunca Suna köşe sinmişti. Sanki "Sikeceğim" dedim içimden; "Nereye kaçıyorsun, aşılarım tam, merak etme" dedim sessizce köylü dayı arabaya binerken. Suna bu sözüm üzerine kendini düzeltip oturdu; sonra bana baktı, gülümseyerek tekrar kafasını yere indirdi.

İlk kez yüzünü görmüştüm. O an arabanın içinde içimin yağları eridi resmen. Hatta Sana Margarin reklamında margarinin tavaya düşüş sahnesinde "cosssss" sesi çıktığına yemin edebilirim. Masmavi gözler, küçük sivri bir burun, küçücük bir ağız ve ince bir yüz. Kafamı diğer tarafa çevirip manzarayı izliyor gibi yaptım. "Allah’ım, sen neler yaratıyorsun böyle" diye içimden geçirdim. Çaktırmadan birkaç kez baktım; kafası önde eğik vaziyette duruyor, camdan dışarıyı bile izlemiyordu. Hiç tanımasam bile bir derdi olduğunu bakınca anlardım. İsmail abi biraz bahsetmişti, kocasıyla şiddet yüzünden boşanma arifesindeydi. Hayret ki hayret gerçekten! "İnsan böyle bir karısı olurda onu nasıl üzebilir?" diye düşündüm içimden. Şu kadına ne kadar kızarsam kızayım, aynı yatağa girince hepsini unuturdum. İlçeye geldiğimizde önce Derici'ye gidelim dedi İsmail abi.

Kestiği koyunların derilerini bırakacaktı. Yerine gittiğimizde kapıda kargacık burgacık "Cenazemiz var, kapalıyız" yazıyordu. İsmail abi "Tüh tüh, parada almadım; yanıma bunları satacağım diye" söylendi.

Ben: "İsmail abi, bilgisayarın parası için dert ediyorsan sorun değil; hallederiz." İsmail abi: "Ya hocam, evde çuvalla var; hanım üzerinde; niye taşıyacaksın; satacağın derileri götür, öyle alırsın" deyince onun aklına uyduk (mahcup şekilde).

Ben: "Yaa İsmail abi, hiç paran olmamasından daha iyi. Gel, parayı hallederiz. Kredi kartından çekeriz." İsmail abi: "Öyle de hocam, sen de buraya kadar getirip bir de para istiyoruz; mahcup oluyom, kusura kalma. Üzerimde biraz var; emme yeter mi bilemem." Ben: "Böyle dediğin için ben mahcup oluyorum. Sen kendin arabada demedin mi 'bizdensin, yabancı değilsin' diye?" İsmail abinin koluna girip Yasin’in tarif ettiği bilgisayarcıya gittim.

"Yılmaz Bilgisayar" tabelasını görünce içeri girdim. Uzaktan akrabası oluyormuş; küçücük ilçe, herkes birbiriyle akrabaydı. Dükkâna bakan adam kafa dengi biriydi. Normalde ilçe falan olunca pahalı olur diye çok yanaşmak istemem. Gelmeden internetten fiyatlara da bakmıştım. Adam "Ben bizzat gidip Ankara’dan alıyorum; haftada 3–4 makine satıyorum; memnun kalmayan yok" diye özellikle belirtti. Zaten Yasin önceden aramış, "Boş gönderme" diye tembihlemiş. Biz gelmeden iki gün önce yeni makineleri getirmiş: 2. Nesil Intel i7 işlemcili, özel soğutuculu GTX580 ekran kartlı, 8 GB RAM, LCD ekran, 1 TB SSD olan bir bilgisayar aldık. İn aşağı çık, yukarı 2300'e bıraktı makinayı. Kredi kartımdan çektim; yanına da bir tane kablosuz mouse hediye aldım. İsmail abi: "Bu kredi kartı zımbırtısı çok iyi hocam, değil mi?" Ben: "Öyle İsmail abi. Yanında para taşımaktan kurtarıyor insanı.

Bundan 5–10 sene sonra para falan taşımaz kimse." İsmail abi: "Öyle haklısın hocam; biz eski kafalıyız daha; 'ver parayı, al alacağını; paran yoksa kalsın; olunca alırsın'." Ben: "O da güzel abi; gereksiz harcama yapmamış oluyorsun öyle de." Arabanın arkası koyun, keçi derisi dolu olduğu için bilgisayarı arka koltuğa attık. İsmail abi arka bagajdan bir poşet bıçak çıkardı: "Ben aslında bakırcılara gidip bunları bilettireceğim; nasıl yapsak ki?" diye mırıldandı. İsmail abi: "Hocam, sen de bir şeyler alacağım diyordun. İstersen sen işini gör, bize bakma. Ben de Suna'yı pazara bırakır, oradan işimi görürüm." Ben: "Fark etmez İsmail abi; istersen sen işini hallet, Suna'yı pazara ben götüreyim. Ben de pazara gideceğim." İsmail abi: "Sana zahmet olmasın hocam." Ben: "Yok abi, sırtımda götürmeyeceğim ya; zaten gideceğim yer; sen işinden geri kalma diye diyorum."

İsmail abi: "Çok iyi olur, biliyon mu hocam." (Saate baktı) "Öğlen 2 gibi burada buluşalım." (Arabanın olduğu yeri göstererek.) İsmail abi sevinerek ayrıldı yanımızdan. Ben aslında "Yok, mok" der, Suna'yla baş başa bırakmaz diyordum ama hiç ikilemedi; kabul etti. Suna'yla yavaş yavaş pazarın olduğu yere doğru yürüyordum.

Ben: "İsmail abi senden kurtulduğuna ne kadar sevindi ya; koşarak gitti." Suna: "Ondan değil. Bıçak falan da bahane; güvercinlere bakmaya gitti; ona seviniyor." (Gülerek) Ben: "Güvercin mi? Gerçi kuşlara meraklıyım demişti yemekte; ama çok mu seviyor?" Suna: "Çook." Ben: "Seviyorsa diyecek bir şey yok. Ben de ablanın üstüne kuma getirecek; ondan bu kadar mutlu sandım." Suna (gülümseyerek): "İşi olmaz hayatta. Eniştem saf adamdır; kafasını çevirip bakmaz. Gerçi ablama kalsa kuşlara kuma getirme diyor ama..." Ben: (Son sözü beni güldürmüşü) "Şakası bir yana, İsmail abiyi severim; temiz adam gerçekten."

Suna: "Öyledir." Ben: "Alacağın şey çok mu?" Suna: "Biraz var." Ben: "İyi o zaman; istersen önce senin alacaklarını alalım, sonra benimkileri alırız." Suna: "Olur nasıl dersen." Yürümeye devam ettik. Tam böyle Suna'yla yürürken Munise görürse ayvayı yerdim. Anneannesi Gülseren teyze sıcağı çok sevmez; şansıma bu günde hava yaz havası gibi yakıyor; bu havada çıkmazlar diye kendimi teselli ediyordum.

Suna: "Senin alacağın çok mu?" Ben: "Yok ya; ben öğrencilerden birisinin annesinin doğum günüymüş; ona hediye alacağım." Suna: "Babaları neden almıyor?" Ben: "Babaları kadının biriyle kaçmış dediler." Suna: "Reyhan dedikleri kadın mı?" Ben: "Evet. Reyhan. Çocukları para biriktirmiş, bana söylediler. Sen de yardım edersin; hem bana, kadınlara bir şeyler almada pek becerikli değilim." Suna: "Olur, ederim." Birlikte çarşıya vardık. Birbirimize soru soruyor, sonra bir sessizlik oluyor, bir süre sonra aklına kimin bir şey gelirse o soru soruyordu.

Sanki birisiyle tanışma amaçlı buluşmuş gibi bir hisse kapılmıştım. Suna siyah, üzerinde yukarıdan aşağıya gümüş işlemeli bir şerit olan boydan bir abiye giymişti. Başında siyah bir şal, siyah bir topuklu. Sade ama etkileyici bir güzellik. Görenlerin dönüp bir daha baktığı bir güzelliği vardı. İnsanların bakışları ister istemez kıskandırmıştı beni. Bilerek daha yakın yürümeye başladım. Bazen erkekler bir kızı görür görmez çok beğenir, tanımasa bile “Ben buna nikâhı basarım.” der ya, benim de içimden o an aynı düşünce geçiyordu Suna'ya karşı “Ben buna nikâhı basarım!”. Daha önce evlenmiş olması bile önemsiz bir ayrıntı gibi geliyordu bana. Pazara girmiştik. Konuştukça ikimizde rahatlamış, ilk tanışma utangaçlığını üzerimizden atmıştık. Suna yüzünde sabit kalmış tatlı bir gülümsemeyle benimle konuşuyordu. Kadınlara yaş sorulmaz, o yüzden kaç doğumlusun diye sorayım dedim.

“90 doğumluyum ben.” dedi. “25 Ekim 1990.” Ben: “Yeni 21 olmuşsun. Geçmiş doğum günün kutlu olsun.” Suna: “Teşekkür ederim.” Ben: “Akrep burcusun yani desene.” Suna: “İlgiliyiz sanırım.” Ben: “Gece rüyamda cebimde akrep taşıyordum, sonra elimi cebime atınca beni sokuyordu. Aklıma gelince şansımı deneyeyim dedim.” (gülerek) Suna: (Gülerek) “Hep böyle misin?” Ben: “Nasılmışım?” Suna: “Espirili yani.” Ben: “İyi mi kötü mü ona göre cevap vereceğim.” Suna: “Çok iyi bence. Çevremde insanları güldüren birileri pek yok da.” Ayaküstü puanı kapmıştım. Pazara girince Suna cebinden bir kâğıt çıkardı “Sivri biber, arpacık soğanı, patlıcan, turşuluk salatalık ve turşuluk cin biber, elma armut.” Pazar çok kalabalık değildi. Suna sessiz sakinliğinin arkasında çok becerikli bir insan olduğu belliydi. Pazarı gezerken “Şunlar iyi gibi, sanki bunlar güzel görünüyor” gibi tavsiyelerime rağmen hiçbirini almamıştı.

“Sen bu işleri hiç bilmiyorsun.” demişti gülerek. “Uzun ve sivri biberler acı olur, dolgun ve kısa olanlar tatlı. İyi salatalık kısa, parlak ve dümdüz olmalı. Ne kadar büyürse o kadar yumuşar, tatsızlaşır. Meyveyi alırken eğri büğrü olmasına takılma; ilaçlı meyveye kurt gelmez, kurtlu olması kötü değildir.” Tek tek hepsini saydı. Alışveriş bitince “Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim hocam.” dedim. Gülümsedi, biraz da utandı. “En son ne zaman birisiyle bu kadar konuştum hatırlamıyorum biliyor musun?” dedi. “İnsanın konuşacak, söylediğini dinleyecek birileri olması güzel bir şey.” Suna’nın alışverişi bitince benimkine geçtik. Reyhan’ın çocukları Serap’la İlhan’ın istediği gibi yavruağzı renkte bir cüzdan aradım. En sonunda beğenecekleri güzel bir cüzdan bulmuştum Suna’nın yardımıyla. Bu bildiğin pembeydi benim için ama Suna “Gri ve kahverengi karışımı.” dedi.

Ya, bu kız baya zekiydi. Evlendiğinde Anadolu Lisesi’ne gidiyormuş, ailesinin zoruyla evlenince okulu da bırakmak zorunda kalmış. Anlayacağınız, yazık olmuş. Suna’yla gezerken bir pikabın üzerinde yabancı plakalı bir adam kadınlar için şile bezinden elbiseler, kıyafetler, şallar satıyordu. Uzaktan renkli renkli görünce çok hoşuma gitti. Suna’yla yanına gittik. “Yazın terletme yapmaz, çok hafiftir, alan memnun kalır, hepsi de el dokuması.” diye malını anlatıyordu adam. Suna biraz baktı, çok beğendi. “Çok güzeller.” dedi. Köyde bana çok emekleri geçen Aynur abla, Behiye abla, Fatoş abla, Rahmi Hoca’nın eşi Gülşah abla için Suna’yla birlikte elbise seçtim. Suna’nın elbiseleri çok beğendiğini görünce, beğendiğini düşündüğüm bir elbiseyi ona hediye etmek için aldım. Aklıma Reyhan gelmişti. Çocukların hediyesinin yanına bir elbise de onun için aldım.

Altı tane elbiseyi alınca satan adamın gözleri parladı. İlk başta bakarken hiç umursamayan adamın birden “abisi” olmuştum ne hikmetse. “Bir tane de benden olsun abime.” diyerek hediye etti. Onu da annem için aldım. Altı tane yabancı kadına elbise alıp promosyonunu annesine veren hayırsız evlattım gerçekten. Alışveriş sonrası elimizde çantalar, yavaş yavaş buluşacağımız yere gidiyorduk. O sırada telefon çaldı, arayan İsmail abiydi. “Hocam ben biraz gecikeceğim, siz bir yerde oturun.” dedi. Ben de hazır vakit varken Yasin’in meşhur mekânı, çay bahçesinin terasına götürdüm Suna’yı. Uzun süredir yürümüş olmak acıktırmıştı beni. Suna “Tokum.” dese de kahvaltılık sipariş ettim. İsmail abi arayana kadar oturduk orada. Suna ayrıldığı eşiyle ilgili çok bahsetmedi. “Ailem önceden herkese yakıştırmazdı beni, kaç dünürcüyü kapıdan çevirdiler. Kimseyi beğenmezlerdi.

Şimdi daha boşanmadan ne kadar adam varsa ‘Şu olur mu? Bu olur mu?’ diye soruyor annem, ablam. İsmail eniştem olmasa benim gönlüm varmış yokmuş hiç bakmadan ilk isteyene verecekler beni.” dedi. “Evlenip boşanıyorum diye kendi ailemin bile gözünde değerim düştü.” Cümlelerinden sonra kahvaltı bitene kadar konuşmadık. Beni son zamanlarda en çok üzen şey olmuştu bu son söyledikleri. Kahvaltıdan sonra bahçeden çıkarken kuşlardan birisi kafama sıçmıştı. “Ulan insanın yanında bayan varken bari yapmayın sayın amına koduklarım.” Suna kahkaha atmamak için zor tuttu kendini. Hem gülümsedi hem sildi kafamı. Kahvaltıdaki üzüntüsü gitmişti. Keyfi yerine gelince onun için aldığım elbiseyi verdim. “Geçmiş doğum günün kutlu olsun.” diyerek. Bir an tereddüt etti ama “Almam.” demedi. Teşekkür ederek elindeki biber poşetinin içine sıkıştırdı. İsmail abiyle buluştuğumuzda saat 4’ü geçiyordu.

Dericiyi bulmuş, derileri satmış. Arabanın bagajından bir kutu çıkardı, kapağını açıp heyecanlı heyecanlı bize gösterdi. Beyaz renkte, kanatları siyah beyaz, göğsünde kocaman altın–kızıl karışımı bir renk ve ayakları paçalı bir güvercin. “Mardin Şebap.” dedi. İsmail abinin gözleri parlıyordu kuşa bakarken. Derilerin tüm parasını güvercine vermiş. Arabaya binerken Suna duymadan “Hocam senin parayı köyde halledeceğim.” diye sessizce söyledi. İsmail abi gidene kadar güvercini anlattı bize. “Şöyle iyi güvercin, böyle iyi güvercin. Ayağında bilezik var, bilezikteki her rengin ayrı bir anlamı var.” Saydı durdu. Ben onunla konuşurken Suna da arabanın arkasında halime bakıp gülüyordu. Akşam İsmail abilere vardığımızda İsmail abinin eşi Hacer abla yemekleri hazırlamıştı. Hemen sofraya buyur etti. Yemekten sonra Güldane ve Suna’nın kaldıkları odaya bilgisayarı kurdum.

Ben bilgisayarı kurarken Güldane, Suna, İsmail abi ve Hacer abla hepsi ayakta yeni bilgisayarın heyecanıyla beni izliyordu. İnternete bağlanınca YouTube’dan güvercin videosu açtım. İsmail abinin gözleri parladı. Fırsat bu fırsat, karısına aldığı güvercini söyledi. Hacer abla yanımızda bir şey diyemedi ama sonra İsmail abiyi başka yere çekip haşladı. İsmail abi yanımıza geldiğinde kıpkırmızıydı. Onun bu hali Suna’yı, Güldane’yi ve beni içten içe güldürmüştü ama belli etmemeye çalıştık. Güldane’ye bilgisayarı nasıl kullanılacağını biraz anlattım. Suna lisede okurken derslerini gördüğü için bilgisayar kullanmaya aşinaydı. İsmail abi MSN’den İstanbul’daki kız kardeşiyle görüştü. Görüşmeden sonra kendi MSN hesabımı açıp kim var kim yok diye baktım. Güldane sayfamda ekli olanları görünce “Ne kadar çok arkadaşınız var öğretmenim.” diyerek şaşkınlığını gizleyemedi.

Eve geçtiğimde saat 11’e geliyordu. Hemen MSN’yi açtım. İsmail abilerde Aynur abla ve Fatoş ablanın çevrimiçi olduğunu görmüştüm. Hâlâ öyleydiler. İkisine de “Hayırlı geceler.” yazıp gönderdim. Cevap gelmeden önce Aynur abla beni görüntülü sohbete davet etti. Kamerayı açtığımda Aynur abla ve Fatoş abla karşımdaydı. Aynur abla: “Ooo kaçak bey hoş geldin. Bakıyorum da erken dönmüşsün, yarına kalırsın diyorduk biz de Fatoş’la.” Fatoş abla: “Eee ne yapsın, misafirin tadı damağında kaldı. Hemen koşarak gittin tabii.” Ben: “İkiniz de günahımı alıyorsunuz.” (gülerek) Aynur abla: “Ne güzel işte, cennetliksin sayemizde.” Fatoş abla: “Ne yaptın bakalım? Gülseren abla, Munise falan ne yapıyor?” Ben: “Bilmiyorum, onları görmedim ki. İsmail abinin kızına bilgisayar almaya gittim, sonra onunla geri döndüm (Suna’dan hiç bahsetmedim). Bilgisayar kurduk ettik, yemek falan derken yeni bitti işim.”

Böyle deyince takılmayı bıraktılar. Behiye ablayı sordum; torunu Osmancan bilgisayarda oyun oynadığı için gelememiş. Biraz lafladık. İsmail abinin güvercin muhabbetini anlattım, karısının azarlamasını, kıpkırmızı olmasını falan bahsedince Aynur abla ve Fatoş abla çok güldüler. “Muhabbetini özledik, bir ara oturalım kız kıza.” dediler gülerek. Benim telefonum çalmıştı, annem arıyordu. Müsaade isteyerek kapatacaktım, o sırada MSN donunca çıkış yapamadım; ben de kameranın üstüne havlu kapatıp kulaklığı taktım sesim gitmesin diye. Telefon konuşmasından sonra baktığımda Fatoş abla ve Aynur abla konuşmaya devam ediyordu. Aynur abla ben varken üzerinde giydiği tişörtü çıkarmış, beyaz atletle kameranın karşısında oturuyordu. Göğüsleri belli oluyordu. Benim kameram siyah ekran görünüyordu ama ses ve görüntü olmadığı için çıktı diye düşünüyorlardı.

Kulaklığı taktım. Mikrofonumu kapattım sesim gitmesin diye. Ne konuştuklarını dinlemeye başladım. Eve geçtiğimde saat 11’e geliyordu. Hemen MSN’yi açtım. İsmail abilerde Aynur abla ve Fatoş ablanın çevrimiçi olduğunu görmüştüm. Hâlâ öyleydiler. İkisine de “Hayırlı geceler.” yazıp gönderdim. Cevap gelmeden önce Aynur abla beni görüntülü sohbete davet etti. Kamerayı açtığımda Aynur abla ve Fatoş abla karşımdaydı. Aynur abla: “Ooo kaçak bey hoş geldin. Bakıyorum da erken dönmüşsün, yarına kalırsın diyorduk biz de Fatoş’la.” Fatoş abla: “Eee ne yapsın, misafirin tadı damağında kaldı. Hemen koşarak gittin tabii.” Ben: “İkiniz de günahımı alıyorsunuz.” (gülerek) Aynur abla: “Ne güzel işte, cennetliksin sayemizde.” Fatoş abla: “Ne yaptın bakalım? Gülseren abla, Munise falan ne yapıyor?” Ben: “Bilmiyorum, onları görmedim ki. İsmail abinin kızına bilgisayar almaya gittim, sonra onunla geri döndüm (Suna’dan hiç bahsetmedim).

Bilgisayar kurduk ettik, yemek falan derken yeni bitti işim.” Böyle deyince takılmayı bıraktılar. Behiye ablayı sordum; torunu Osmancan bilgisayarda oyun oynadığı için gelememiş. Biraz lafladık. İsmail abinin güvercin muhabbetini anlattım, karısının azarlamasını, kıpkırmızı olmasını falan bahsedince Aynur abla ve Fatoş abla çok güldüler. “Muhabbetini özledik, bir ara oturalım kız kıza.” dediler gülerek. Benim telefonum çalmıştı o ara, annem arıyordu. Müsaade isteyerek iyi akşamlar deyip kapatacaktım, o MSN donunca çıkış yapamadım; ben de kameranın üzerini havluyla kapatıp bilgisayara kulaklığı taktım sesim gitmesin diye. Telefon konuşmasından sonra baktığımda Fatoş abla ve Aynur abla konuşmaya devam ediyordu. Aynur abla ben varken üzerinde giydiği tişörtü çıkarmış, beyaz atletle kameranın karşısında oturuyordu. Göğüsleri belli oluyordu. Benim kameram siyah ekran görünüyordu ama ses ve görüntü olmadığı için çıktı diye düşünüyorlardı.

Kulaklığı taktım. Mikrofonumu kapattım sesim gitmesin diye. Ne konuştuklarını dinlemeye başladım. Aynur abla: şimdi ne yapıyor. Fatoş abla: Evde zıkkımlanıyor Aynur abla: adam derdinden içkiye verdi kendini. Bu küslük daha ne kadar sürecek. Fatoş abla: Keyfim ne kadar isterse Aynur abla: Haklısın, haklısın da artık bir yerde barış bence. Adamda hata yaptığının farkına varmıştır. Fatoş abla: Gız ne halt yerse yesin banane. Ben yapmasına değil yakalanmasına kızıyorum ayının. Kamyoncu adam bu ne halt yediğini bilmiyor muyum ben onun sanki Aynur abla: haklısın haklısın da sen değilmiydi 1 hafta önce yanıyorum ölüyorum diyen Fatoş abla: gız bendeki yangına itfaiye lazım, Kasım olsa olsa bir kova su Aynur abla: Allah cezanı. Kız şu konuştuğunun yarısı yapsan senden korkulur Fatoş abla: aman biz yaparsak orospu oluyoruz erkek yapınca elinin kiri.

Böyle böyle gözümüz başkasının şeyinde kalarak ölüp gideceğiz Aynur abla: ne deyim. Haklısın desemm ayrı, değilsin desemm ayrı Fatoş abla: gızım geldik elli yaşımıza. Bizim herif duracak yol kenarında yirmilik gızları gamyona atıp sikerken ben onun yolunu gözleyemem. Yok öyle yağma. 1 sene cezalı gitsin isteğiyle düşüp kalksın Aynur abla: abartma sende. İyice kudurup kalacaksın. Her yanın kızarıyor sonra bak (gülerek) Fatoş abla: aman bir patlıcana bakıyor hevesimi almak. Hiç değilse işi bitince sönüp gitmiyor. Aynur abla: manyaksın valla. Gerçekten yaparmısın? Fatoş abla: herifleri görüyon işte. Şurada 3 - 5 yıl sonra menopoza gireriz. Keyfim nasıl istese öyle yapıcam bundan sonra. Aynur abla: haklısın belki de Fatoş abla: Gız bunları Ömer hoca duymuyor değil mi. Rahat rahat konuşuyorum burada Aynur abla: yok ya güzellik uykusuna yattı.

Top atsan uyanmaz. Fatoş abla: gül gibi karısı dururken uyuyor mu gerçekten (gülerek) Aynur abla: uyusun aman. Bugün zaten hastayım istesekte olmaz Fatoş abla: erkeğin canı istesin öyle bir olur ki. Amdan olmaz götten olur söyletme beni şimdi. Oda olmaz eline verir Aynur abla: onlar bize çok uzak şeyler. Fatoş abla: kız hiç arkadan (elinin parmaklarını kapattı avucunun içiyle ileri geri yaptı) tık yok mu? Aynur abla: (Sadece göz kapaklarını kaldırıp indirdi hayır anlamında) Fatoş abla: kız insan meraktan olsun yine yapar. Sizde var ya nasıl evlisiniz. Aynur abla: merak ettik ettik deee.. İşte Ömer çok yanaşmadı. Baktım istemiyor ısrar etmedim. Aman neyse.. Fatoş ablanın oradan bir gürültü koptu. Kocası Kasım içmiş kafayı bulmuş odanın kapısına dayanmıştı. Fatoş abla kapıyı açtı "ne var?" diye söylendi.

Kasım: güzel karımmm, affet beniii, ben eşeğimm, bu güzel karımı başka orospular yüzünden üzdüm kurban olayımm afet benii, iki gözüm önüme aksın ben eşşeğimm (ellerini kafasına vurarak) affet beni fatoşumm

Fatoş abla- (yüz vermeyerek) ben diyeceğimi dedim yıkıl karşımdan ayı oğlu ayı Kasım: (sinirli) bu ayıya kurban ol senn, sen kadın mısın, köyün meydanında çıplak gezsen bir Allah’ın kulu dönüp bakmaz sana, ben olmasam kerhaneye düşerdin orospu olurdun orospu fatoşşş Fatoş abla: bağırma Allah’ın cezası siktir git orospuları doldur kamyonuna onların koynuna yat Kasım: sen istedin. Şimdi gidiyorum. O kamyona 50 tane orospu binecek sen binemeyeceksin. Görürsün sen (işaret parmağını yalayarak) aha buraya yazıyorum Fatoş abla: siktir git tutan mı var seni Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #17):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki