Ayağımı debriyaja basıp 3'ten 4'e atıyorum. Acemilikten biraz ileri atıyor kamyon kendini. Direksiyon kazık gibi; bununla saatlerce yol gidene Allah kolaylık versin diyorum içimden. "Yapamam, edemem dedin ama Allah var gayet güzel kullanıyorsun hocam," diyor Aynur abla. "Normalde beni yol tutar, büyük araca binemem; şu an çok rahatım, hiçbir şeyim yok," diyerek Aynur ablayı destekliyor Behiye abla. Göğsüm kabarıyor. Bu yolların ustasıyım, kadınların hastasıyım, diyorum Şener Şen sesiyle içimden. Gülüyorum. Behiye abla, Fatoş abla, Aynur abla ve ben Kasım'ın kamyonuna atlamış, pikniğe gidiyoruz. Kamyonun arkası kasa kasa yiyecek dolu. "Aylarca gelmesek yeter bize," diyor Fatoş abla ve "Oh olsun," diyor Kasım'a, "oh olsun; sen Fatoş'u hafife alırsan elindeki kamyonu da alırlar, içinde karını da sikerler." Hep birlikte gülüyoruz. "Deli bu kadın," diyor Aynur abla gülerek.
Ben hiç utanmıyorum bu cümlelerden; üstelik katıla katıla gülüyorum. Behiye abla lafa atlıyor: "Kız dediğin kadar iyi mi gerçekten?" diye bana yandan bir bakış atıp Fatoş ablaya dönerek. "Hem de nasıl bacım!" (Magnum reklamında dondurma yerken zevk alan kadın gibi kafasını sallıyor.) "İyi ne kelime; aha şuncacık yerde" — dönüp kamyonun arkasındaki yatağı gösteriyor — "3 posta attı da kamyondan inerken siki pantolondan fırlayacaktı neredeyse, kapıdan zor geçti." Aynur abla derin bir iç çekerek "Anlaştığımız gibi bak Fatoş," diyor; hayret ve şevhetle bana bakan gözlerini üzerimden zorla ayırıyor ve Fatoş ablayla göz göze geliyor. "Sen tadına baktın, sıranı savdın; önce Behiye'yi sonra beni sikecek Bayram Hoca. Oyunbozanlık yok, şimdiden anlaşalım," kendinden emin işaret parmağını Fatoş ablaya doğrultmuş vaziyette lafını bitiriyor. Fatoş abla sinsi sinsi gülüyor: "Hepimize yeter, merak etmeyin kızlar; oyunbozanlık edecek insan kocasının kamyonunu kaçırıp sizi çağırır mı?" deyince Aynur abla ve Behiye abla rahatlayıp derin bir oh çekiyorlar.
Ormanın içinde uygun bir yer bulunca kamyondan iniyoruz. "Şuraya ateş yakalım, şuraya çadır kuralım," diye konuşurken kamyonun çalışma sesi geliyor birden: vırrr tırrr... Dönüp bakınca direksiyonda Kasım'ı görüyoruz. Biz görmeden gizlice atlamış kamyona. Sinirden rengi atmış, mosmor olmuş. "Şimdi belanı siktim moru bu!" diye geçiriyorum içimden. Yol boyunca arkamızdan gelen de olmamıştı oysaki. "Sen kaç," diyor kadınlar bana, "biz onu oyalarız, sen kaç, canını kurtar." Ben topuklarım götüme vura vura koşarak ağaçların arasında kayboluyorum. Kasım kamyonu arkamdan gazlıyor; kadınlar kamyonun önüne geçiyor ama Kasım frene basmıyor: "Çekilin, hiçbirinize acımam, anam avradım olsun, ezer geçerim sizi de!" diye bağırıyor. Basıyor gaza, aralarından geçip gidiyor. Kadınlar giden kamyonun arkasından baka kalıyorlar. "Durmayalım böyle, hadi şu ayı bir şey yapmadan bulalım Bayram'ı," diyor Fatoş abla; kadınların önüne düşüyor.
Hava kararmaya başlıyor, kadınlar beni arıyorlar dağın tepesinde bağıra çağıra "Bayrammm… Bayrammm… Bayram hocaaa!" Orada bir ışık var diyor Behiye, dağın en ucunu gösteriyor. Koşa koşa geliyorlar ışığın olduğu yere; bir mezar var. Toprağın renginden belli, taze kazılmış. Mezarın altından bir ışık topu çıkıyor gökyüzüne. Mezarın hemen üstündeki flaş belleği görünce Fatoş abla "Kıymış Bayram'a" diye feryat ediyor. Kadınlar ağlaya ağlaya elleriyle toprağı kazıyorlar. "Mübarek adama nasıl kıydın?" diyorlar; bir yandan "Şu Nur’a bak, hiç mi acımadın? Ellerin kopsun Kasım, boyun altında kalsın Kasım!" diye ileniyorlar. Toprağı kazdıkça ışık artıyor, gözleri kamaşıyor hepsinin de. En sonunda benim bedenim ortaya çıkıyor. Hiç elbise yok üzerimde, bembeyaz yatıyorum. Meğer Kasım kamyonla bana çarpıp öldürmüş. Çarpınca kamyonun farları götüme kaçmış; ışık onun ışığıymış…
"Hadi gelin köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde halay çekelim…" Alarm çalıyor! Birden doğruldum yatakta. Nefes nefeseydim. Kâbus görmüştüm sanırım. Kafamı iki elimin arasına götürüp ne gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum. Tarih 7 Kasım 2011, Pazartesi. Kasım ayı çabuk bitsin istiyorum. Bana Fatoş'un kocasını hatırlatıyor. Dün yaşadığım kamyon macerası (Fatoş ablayla olan pompa) sonrası ruh halim doğrusu karışıktı. İlk ergenlik zamanlarımda, cuma gece yarısı Show TV'de kırmızı noktalı film yayınlanırdı. (TV'nin köşesinde film boyunca kırmızı nokta olurdu; bu da filmin +18 olduğunu ifade ederdi.) Bu filmler şimdiki selam ben pizzacı, aha bu da yarraaam deyip çat çut olaya girmezdi. Gayet güzel konusu olur, sikiş işin kreması olurdu. İzlerken adamlar karıları götürecek; götürmesine ama nasıl götürecek diye merakla ve heyecanla izlerdik.
Son iki ayda kendi yaşadıklarım da bu filmlerden farksızdı. Acaba ben de bu filmlerdeki gibi karıları götürebilecek miydim? Ya da sikimle taşağım, ipimle kuşağım, elim sikimde mi kalacaktı? Şimdiye kadar şansım yaver gitmişti doğrusu. Bu işler bu kadar kolay mıydı gerçekten diye bazen düşünüyorum. Doğru zamanda, doğru yerde olmak böyle bir şeydi sanırım. Ve ince mesajları doğru okumak bu işin altın kuralıydı. Eee, yılların premium elizabethçisi olarak kaçan fırsatları sonradan fark edince bu konuda birdenbire bir farkındalık geliyor insana. Sabah okula gidince bahçede Reyhan'ı gördüm. Cemil İpekçi görse intihar edeceği bir kombinle (bordo bir etek, lacivert uzun kollu gömlek, üstünde gri kolsuz bir yelek, kahverengi eşarp) Trabzonsporlu Colman'ı hatırlatıyordu bana. Çocukların top oynarken kale yapmak için getirdiği taşları bahçenin kenarına atıyordu.
Kocaman taşı hiç zorlanmadan kaldırdı, götürdü. Diğer taşı yüklenip giderken "Günaydın Zeyna" dedim. İrkildi; kucağında taşla sendeledi. "Kız, benim yüzümden düşüyordun; bundan sonra sana günaydın falan demeyeceğim," dedim. Elinde taşla bana dönüp vazgeçti; taşı atmaya gitti. "Kolay gelsin," dedim okulun kapısından girip sınıfa çıktım. Sınıfa girince masanın üstünde bir örtü vardı; arasını açınca sıcak cevizli böreği gördüm. "Eh be Reyhan," dedim, "iki çift laf etmezsin ama her gün börekle çörekle besliyorsun; nasıl iş bu, anlamadım ki." Çay almak için sınıftan çıkarken Reyhan elinde çayla az daha çarpışıyorduk. Ben kobra yılanı gibi sekiz çizerken Reyhan olduğu yerde durdu. "Üç harfliler gibisin, nereden çıkacağın belli olmuyor Reyhan," dedim. Göğüs hizasında tuttuğu çayı bana uzattı: "İçersin." "İçerim," dedim; aldım. İçinde sutyen giymemiş lacivert gömleğinin altındaki meme uçlarına gözüm kaydı.
Reyhan refleks olarak mı yoksa fark etti mi bilmiyorum; çayı verince gri yeleğini çekiştirerek önünü kapattı, bir şey demeden döndü gitti. Çattık! Götten veririm ama asla ağzıma almam diyen karılar gibisin; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Öğlen arasında Ömer Hoca bize "gidelim" dese de gece Fatoş ablayla yaşanan atraksiyon ve az uyumuş olmanın yorgunluğundan dolayı "Başka zamana, hocam" diyerek geri çevirdim ve eve gittim. Alarmı dersten 5 dakika öncesine ayarlayıp pantolon-Gömlekle yatağa uzandım. Tam kafayı koydum, yatacağım sırada Fatoş abla aradı. Fatoş abla: Hocam günaydın, nasılsın?
Ben: Abla ne günaydını, öğlen oldu. Fatoş abla: Ben daha yeni kalktım, benim için sabah sayılır.
Ben: O zaman sana günaydın abla. Rüyanda beni gördün sanırım, kalkar kalkmaz aradığına göre. Fatoş abla: Nereden bildin? Seni gördüm gerçekten de. Rüyada beni kamyona hapsetmişsin, bi sikiyorsun bi sikiyorsun ki sorma.
O kadar gerçekti ki yataktan kalkamadım, her tarafım tutulmuş. (gülüyor) Ben: Götün açıkta kalmıştır ondan. Yine de hayır olsun abla. (gülerek) Fatoş abla: Olabilir… Bir dahaki rüyamda da götümden sikersin umarım hazır açıkta kalmışken.
Ben: Aynı rüyada denk gelirsek emrin olur. Fatoş abla: Estağfurullah paşam, Fatoş senin kölen olsun… Bu şekilde imalı imalı yarım saat konuştuk. Benim öğlen dinlenme hayali yalan oldu. Yalan yok, böyle imalı sikiş sokuş muhabbet de sarmadı değil. “Çık gel,” desem çıkıp gelecekti. Yorgunum falan dese de tadı damağımda, “Arayı fazla açmayalım,” dedi kapatırken. Hayatımda ilk kez sekse bu kadar yakındım. Gerçi gece gördüğüm rüyadan sonra hâlâ bu kadar gevşek olmak benim için iyiye işaret değildi ama anın tadını çıkarmak daha cazip geliyordu. Tabii fazla uçmadan, tedbiri elden bırakmamak gerekirdi. Yalan yok, benim de tadı damağımdaydı.
Böyle bir fırsat varken değerlendirmek gerekti ama “Midyat’a am’a giderken eldeki götten de olmayalım.” Öğleden sonra ilçeden Reyhan için aldığım hediyeleri okula götürdüm. Reyhan’a görünmeden paketleri çocuklar Serap’la İlhan’a teslim ettim. Çocuklar cüzdanı ve elbiseyi görünce çok beğendiler. Benim aldığımı söylemeyin diyecektim ama nasılsa öğrenecekti, hiç o muhabbete girmedim. Hediyeleri paketlerine koyarak çantalarına yerleştirdik. Çocuklar boynuma sarılıp öperek teşekkür ettiler. Bütün zahmete değmişti. Çocuklar ayrılırken: İlhan: Öğretmenim babaannem diyor ki… (kafası öne eğik, ayak ucuyla yeri oynuyor) Ben: Ne diyor İlhan? (kafamı onlara doğru eğerek) İlhan: Şeyyy, annem seninle kafayı… O sırada ablası Serap, İlhan’ın ağzına yapışarak konuşmasını engelledi. “Anneme söyleyeceğim seni,” diyerek çekiştirerek sınıftan çıkardı. Yılın son ayları olunca bir gün sıcaktan yakan hava, diğer gün donduruyordu.
Havaların bir sıcak bir soğuk olması yüzünden salı sabahı yataktan grip olmuş bir şekilde uyanmıştım. Normalde sık hasta olan biri değilimdir ama kötü bir huyum var hasta olunca da geç iyileşirim. Sabah burnumu çeke çeke okula giderken Ömer hoca ve Aynur abla kahvaltıya çağırdılar. “Sağ olun, yedim bir şeyler,” diyerek geçiştirdim. Aynur abla yüzüme bakınca hasta olduğumu anladı: “Sen şifayı kapmışsın yüzüne bakılırsa. Biz sobayı kurduk hafta sonu, senin sobayı da kuralım istersen. Bundan sonra havaların sıcak olduğuna aldanmamak gerek.” Haklıydı aslında. Aklıma gelmişti ama tek başıma soba kurmak gözümü geriyordu biraz. Rahmi hocayla falan kurarım diyerek erteledim ama Aynur abla kuralım teklif edince: “Olur abla, size de zahmet olacak ama ne zaman müsait olursanız kuralım,” dedim uzatmadan. Biraz daha laflayıp okula geçtim. Biraz sonra Ömer Hoca geldi elinde bir paketle:
“Aynur kahvaltı yaptığına inanmadı, bunları gönderdi,” dedi.
Çıkarken: “Reyhan’a söyledim çay getirecek, iki tane de hap var kâğıda sarılı, onları da yutacakmışsın,” deyip çıktı. Ben kadının hakkında neler düşünürken kadın benim için neler yapıyor. “Lan sen adam değilsin,” dedim kendi kendime. Ama artık sondu; bundan sonra Aynur abla için aklımda bir daha kötü bir şey geçirenin götünü eşekler siksin mk dedim kendi kendime. Çok geçmeden Reyhan elinde çayla bitti yanımda. “Zahmet oldu,” diyerek alıp masaya koydum. Aynur ablanın gönderdiklerini göstererek: “Burası bana fazla gelir, birlikte kahvaltı yapalım yapmadıysan,” dedim ama cevap vermedi Reyhan. Başımda dikiliyor. Artık bu huyuna alıştığım için ses etmiyorum; çaydan bir yudum alıp kahvaltılıkları yemeye başladım.
Reyhan: Çocukların aklına neden uydun?
Ben: Hangi çocukların, ne aklı?
Reyhan: İlhan’la Serap’ın…
Ben: Ee ne olmuş? Hediyeleri diyorsan bunda kötü bir şey yok, çocukların seni düşünmüş, sevinmen gerek.
Reyhan: Onların o kadar parası yok, sen kattın üstüne?
Ben: He, ben kattım. İçimden geldi, yaptım. O kadar böreğini yedik, çayını içtik, sana yapmayacağım da kime yapacağım?
Reyhan: Her içinden gelene bir şey mi alıyorsun?
Ben: Evet, aynen öyle yapıyorum. Sen de herkese börek, çörek mi açıyorsun?
Reyhan: İyi, bir daha yemezsin, bir şey de almazsın.
Ben: Tamam, öyle yaparız.
Reyhan: Geri getirecektim, çocuklar üzülmesin diye getirmedim. Parasını vereceğim elime geçince.
Ben: Yediğim böreklere say. Hastayım zaten, yorma beni. Hadi gözünü seveyim, hiç hâlim yok. Reyhan bir şey diyecek gibi yaptı, vazgeçti. Sınıftan çıkıp gitti. “Deli midir nedir? Kocanın niye kaçtığı belli,” dedim içimden. O gün akşama kadar Reyhan’a sinirden çay bile içmedim.
Öğle arası Muhtar Ali dayı aradı. “Hocam geçmiş olsun, duydum şifayı kapmışsın. Aman deyim, orman havası sert olur çarparsa iyi çarpar, geceleri sarılıp ısınacağın avradın da yok; sonra yeni gurnamış gölbez gibi titrer durursun” diye uzun bir nutuk çekti. Lafın sonunda da “Hafta sonu odunla kömür gönderiyorum, sen iyi olana kadar hanım yemek bırakacak; sonra baban kızmasın bizim oğlana bakmadın” diyerek sözünü bitirdi. Ali dayıyla yaptığım telefon konuşmasından sonra çok hissetmediğim hastalığım daha da artmıştı. Kendimi yetim gibi hissetmiştim birden. “Lan ben Tekirdağ 3. Zırhlı Tugay’da Tırtırlı Araç Tamirci Yardımcısı olarak askerlik yapmış adamım, bana hastalık ney; hiç bi sikim dokunmaz,” diyemedim. En çok da buna içim yanıyordu. Demek ki neymiş; sırrını, hastalığını, gazını içinde tutacakmışsın; senden çıkınca sonuçları seni üzebiliyormuş.
Ders olsun! Okul sonrası oyalanmadan eve dönmüştüm. Üzerimi değiştirip zaman kaybetmeden evin alt katındaki boş odada bulunan kuzine sobayı ve büyük bir çuvala konmuş borularını eve çıkarttım. İçeri girmemle arkamdan kapının tıklatılması bir oldu. Aynur abla: “Kelle paça çorbası yaptım, hastalığa birebir,” diyerek elindeki tepsiyi bana uzattı. “Yediğine içtiğine dikkat etmezsen zor iyi olursun, ona göre hepsi bitecek,” diyerek özellikle belirtti. “Zahmet etmişsin abla, eline sağlık,” diyerek burnumu çeke çeke aldım tepsiyi. “Bırak zahmeti falan, yemeğini bitirince dinlen biraz. Ömer’le gelir sobayı kurarız,” diyerek kapıdan döndü gitti. İşkembe, kelle paça hiç sevmem aslında ama sakatat hastalık için birebir. İlk kez tam olarak tabağı bitirdim. Bu sefer beğenmiştim. Sanırım Fatoş ablayla yaptığım sikişden sonra huy mu değiştiriyorum ne. Yemeği bitirmiştim ki kapı çaldı.
Ömer hocayla Aynur abla diye düşündüm. Kapıyı açınca Muhtar Ali dayının karısı ve kızı, içleri yemek dolu tabakları, salatayı ve tatlıyı bir tepsiye koyup getirmişler. Ali dayı söylemişti ama unutmuştum. Teşekkür ettim. “Geçmiş olsun,” deyip ayrıldılar. Kadının ve kızının o kadar emeği geçmişti ama isimlerini bile bilmiyordum. Tam eşektim. “Bir dahakine sorayım,” diye aklıma yazdım. Paça çorbası içince karnım doymuştu; yemekleri mutfağa götürdüm. TV’nin karşısına geçip uzandım. Çok geçmeden Ömer Hoca ve Aynur abla geldiler. Benden önce bu evde Rahmi Hoca otururken sobayı kurduğu yeri gösterdi Aynur abla. Aynur abla: “Gülşah (Rahmi hocanın karısı) buraya kuruyordu sobayı. Boruları falan da oraya göredir.” Ben: “Olur abla, bence de en uygun burası gibi.” Ömer Hoca: “Artık kuzineye patates, kestane atar bizi çağırırsın,” (gülerek) Ben: “Tabii hocam, sözüm olsun.”
Aynur abla: “Böyle konuştuğuna bakma sen, Bayram yine bir bahane bulur hepimizi eker, evde tek başına oturur.” Ömer Hoca: “Ben fikir adamıyım ne yapayım. Uygulama konusu zayıfım, o da sizde artık.” Aynur abla: “Sayın fikir adamı kocacım, patatesleri nasıl yapalım peki?” (gülerek) Ömer Hoca: “Patatesleri ince ince dilimleyeceksin, fırına atacaksın, pişmeye yakın çıkarıp üzerine kaşar peyniri, karabiber, kimyon… Ohh miss! Sonra gelin elimi öpün.” Aynur abla: “Yıllardır neden hiç yapmadın, biliyordun madem?” Ömer Hoca: “Söylersem bana kalacak diye lafını açmadım,” (gülerek) “Bayram hocamda o ışığı gördüm, o yapar.” Aynur abla yalandan boğazına yapıştı Ömer hocanın. Ömer hoca: “Erzincan’da askerlik yaparken çay ocaklarında çok meşhurdu. Aklıma geldi, canım çekti bak.” Soba kurulumu bitene kadar güle eğlene sohbet ettik. Kurulumdan sonra evin altında sığınakta biraz kömür ve odun vardı.
Onlarla sobanın kufasını doldurup yaktık. “Odun kömür dert etme,” dedi Ömer Hoca; “Muhtar halledeceğim dedi; zaten her taraf orman, çıkıp iki dakika dolaşsan sobayı doldurursun,” diye takıldılar. Ahşap ev olduğu için sobanın 10 dakika yanması yetmiş, ev anında ısınmıştı. Güldür güldür yanan soba ve pencereden yağan yağmuru izlemek, beni bir tık duygusal bir ibne yapıyordu. Ömer hoca ve Aynur abla gittikten sonra birdenbire kitap okuma isteği geldi içime. Zaman Çarkı serisinin 6. Kitabı Kaos Lordu’nu açtım. Uzun zaman sonra, uykum gelene kadar kitap okumuştum. Sabah alarmla gözlerimi açtım. Kalkmak için yeltendim ama kalkamadım. Beynim kalkmak istiyordu ama vücudum siktir lan, yat orada” diyordu. Öğrenciyken hayalini kurduğum hastalığa çalışırken kavuşmuş; yatak döşek yatar kıvama gelmiştim. “Şimdi yarra yedin Bayram,” dedim içimden. Üzerimden yorganı çekip açtım.
Yatak sırılsıklamdı. Donumu kontrol ettim, neyse ki altıma işememiştim; ıslaklığın sebebi hastalıktan terlemiş olmamdı. Gece boyu saçma sapan rüyalar görmüştüm. Van Gogh tablosu gibi her şey büyüyüp küçülüyor, her şey renkli renkli. Cepten Ömer hocayı aradım; “Dedim, ben böyle böyle hastayım, kalkacak hâlim yok. Gelsem çocuklara falan bulaşır; artık izin mi olur ne olur, öyle yapalım,” dedim. Ömer Hoca, “İzin falan düşünme, sen yat dinlen; ben okulu hallederim,” dedi. Kafamı yastığa koyunca dalmış gitmişim. Kapı tıklatma sesine uyandım. Sarhoş gibi sallana sallana gidip kapıyı açtım; Aynur abla gelmişti. Kapıyı açınca baştan aşağı süzdü beni, sonra elinin tersiyle alnımı yokladı: “Yanıyon sen, nasıl ateşin var,” dedi. Hiçbir şey diyemedim. İçeri girerken “Ömer söyledi, nasılsın diye bakayım dedim,” dedi. Oturma odasında koltuğa oturdum. Otururken gözüm sikime gitti; uyku sonrası erekte halindeydi.
“Hay amına koyum kadının karşısına bu hâlde mi çıkmıştım?” diye kendimden utandım. Aynur abla: “Kime konuşuyorum huu, hiç dinlemiyorsun?” Ben: “Hah, efendim abla, kusura bakma, dalmışım.” Aynur abla: “Aklın nerede senin? Bir şey yedin mi bugün? İstersen hastaneye gidelim; serum falan iyi olursun ama o da geçici işte. Bu hafta sonundan önce iyileşemezsin her türlü. Antibiyotik falan yazarlar; ben tavsiye etmiyorum ama sen bilirsin.” Ben: “İlaçla yedi gün, ilaçsız bir haftada iyi olurum. Hastane falan, git gel yorulmaya hiç gerek yok. Evde yata yata atlatırım.” Aynur abla: “Yata yata iyi olsa karpuz çürümezdi. Sen şimdi kalk, bir duş al. Ben sana güzel bir tavuk suyu çorbası yapayım, bol limonlu. Canının istediği bir şey varsa söyle yine de.” Ben: “Abla, hiç zahmet etme istersen. Muhtar Ali dayıda dün bir sürü yemek göndermiş, daha onlar da duruyor; hiç dokunmadım.”
Aynur abla: “Onları da yersin. Önünden alan mı var? Dikkat edersen hemen geçer; öyle yata yata iyi falan olunmaz.” Aynur abla ayağa kalktı. “Anahtarı alıyorum,” (kapının arkasındaki anahtarı söküp aldı) “Sen duşunu al, uyu dinlen. Ben gelince rahatsız etmeden girer, çorbanı bırakır giderim.” Ben: “Tamam abla.” Aynur abla çıkınca kendimi yatağa attım. Duş alayım almasına da, ibriğe su doldur, onu ısıt, bakraca boşalt, sonra tasla baş aşağı dök... “Ölme eşeğim ölme,” çok uzun işti. Düşünmesi bile yoruyordu insanı, kaldı ki yapmasını siz düşünün. Bunları düşünürken telefonum çaldı. Fatoş abla arıyordu. Fatoş abla: “Hocam, hayırdır inşallah? Yatak döşek yatıyor dediler; nasılsın, iyi misin?” Ben: “Eh işte abla… Yıkılmadım ama ayakta da sayılmam.” Fatoş abla: “Espri yapabildiğine göre iyisin o zaman. Benim herifte kafayı yarmış, yatıyor; onun başındayım, bırakıp gelemiyorum kusura bakma.
Ama bir ihtiyaç olur, canının istediği bir şey olur, çekinme söyle.” Ben: “Sana da geçmiş olsun abla, sağ olasın gerçekten. Ömer hoca, Aynur abla, Ali dayı falan, hepsi de ilgileniyorlar; sen beni düşünme.” Fatoş abla: “O nasıl laf öyle, aşk olsun, seni nasıl düşünmeyelim? Mümkün mü? Ben müsait olunca uğrarım; sen bir ihtiyaç olursa alo de mutlaka.” Ben: “Tamam abla, derim.” Fatoş abla: “Seni yormayayım daha fazla, hadi geçmiş olsun tekrardan. Görüşürüüüz.” Ben: “Görüşürüz abla, sağ olasın.” Kendimi yatağa bıraktım. Dalmışım. Ne ara uyudum, uyandım farkında değildim. Kalktığımda su gibi terlemiştim. “Ulan leş gibisin, bir de banyo olmamak için mızmız yapıp duruyorsun,” dedim kendi kendime. “Hayır eve o kadar insan girip çıkıyor; kendinden utanmıyorsun, onlardan utan.” Kalkıp ibriğe suyu doldurup küçük tüpü yakarak üzerine koydum. Su ısınırken üzerimi çıkarıp, altımda sadece boxerla ısınan ibriği bakraça döküp duşa girdim.
Kendi kendime olan hırsım geçmediği için sikimi daşşağımı her tarafımı iyice keseledim. Duştan sonra pamuk prenses gibi olmuştum. Aynanın karşısına geçip kendime baktım bir süre. Elf gözlerim beni yamultmuyorsa, dağ havası yaramış; biraz kilo vermiş, omuzlar falan biraz genişlemiş gibi geldi gözüme. Gerçi götüm de biraz büyümüş gibiydi ama hastalıktan gözlerim beni biraz yanıltıyor olabilirdi. Bir keresinde Yasin, “Ayakta dururken kafanı eğince yarranı görüyor musun?” diye sormuştu. Görüyorum ne oldu ki diye kafadan atmıştım. “Bak dimdik ayakta duracaksın, boynunu öne eğmeyeceksin; çeneyi indirip bakacaksın,” (ayağa kalkıp gösterdi aynı zamanda). “Evet, aynen öyle görüyorum,” demiştim ısrarla. “Hadi lan atma mk!” deyip inanmamıştı bana. “Ne atacağım mk, yalan mı konuşacağım? Görüyorum,” diye üste çıkınca: “Oğlum sende nasıl mal var lan o zaman” demişti hayretle.
Aklıma geldi! Dik durup çenemi eğdim… “cık,” görünmüyordu. Hafif ileri eğildim; kafası görünüyordu. Biraz da karnımı içime çektim; şimdi tamamı meydandaydı. “Yaa yarramm dedim,” (Yasin’e) “görüyoruz dediysek görüyoruz işte.” Göbek vardı biraz; o olmasa hiç uğraşmazdım zaten. “Lan Yasin, hastayken bile kafamı sikiyordu,” deyip bu tartışmaya kendi çapımda son verdim. Bu esnada benim ufaklık hafif kıpırdamıştı. Hani filmlerde komadaki hasta elini oynatır “Uyandııı! Uyandııı!” diye sevinirler ya, aynısını yapacaktım neredeyse. 3 gündür uykunun ardından hayata geri dönmüştü. Hazır şartlar olgunlaşmışken bir 31 patlatsam mı diye düşündüm. Aynaya yaklaştım, benimkini elime alıp Aşık Veysel’in sazını dertli dertli çaldığı gibi oynamaya başladım. Hastalığın etkisinden tam performans veremiyordum. Zor zamanlar için sakladığım Ultra Performans modunu açtım mecbur.
Gözleri kapatıp Sibel Can’ı hayal ettim. Benim en zayıf noktamdı maalesef. Askerliğin ikinci haftasında ilk kez duşa götürdüklerinde “5 dk süreniz var, sonra suyu keserim ona göre,” demişti başımızdaki uzman çavuş. Biz de tüm bölük bu sürede uygun adım 31 çekmiştik. 100 adamın olduğu, yarısının hayvan gibi bağırıp çağırdığı bir ortamda boşalmak için o esnada Sibel Can’ı düşünmüş; sayesinde 59 saniyede boşalmıştım. O günden sonra bu ultra performans modu hiç lazım olmamıştı. Ta ki şimdiye kadar. Hemen yarı erekte olmuş sikimle oynamaya başladım. Bir taraftan kafamın içinde “Bu devirde kimse şah değil, padişah değil…” çalıyor; Sibel Can’ın klipteki göğüsleri ortaya çıkaran sarı ve mavi elbiseli hallerini hayal ediyordum. Benimki iyice büyümüş; artık elimi bıraksam dengede durabiliyordu. ''Tık'' diye bir ses duydum o sırada. Kedidir diye düşündüm.
Zaten kedi diye hayvan olmasa bu tür gizemli seslerde ne düşünecektik çok merak ettim ama şimdi sırası değildi. Ara vermeden 31'e devam edeyim dedim ama sanki evde birisi vardı. Ben çok cesur bir adam değilimdir ama benimki benden de korkak. Ona çaktırmadan kapıdan bakayım dedim. Anlarsa anında kışın denize girmiş gibi küçülür leblebi gibi kalırdı. Kapıya hareketlendim. Kafamı kapıdan uzattım kimse yoktu demek ki yanlış alarmdı. Komple dışarı çıktım koridorda yürüdüm, mutfağın oraya gelince köşeyi dönmemle elinde tepsiyle Aynur ablayla karşılaşmam bir oldu. Aynur ablanın çıkarken anahtarı alıp çıktığını tamamen unutmuştum. Hastalığın etkisiyle demek isterim ama düpedüz salaklığım yüzünden sikimi değil yüzümü kapattım refleks olarak. Neyse ki bir kaç saniye sonra beynime kan gitmiş yaptığım hatanın farkına varmış hemen ellerimi birleştirip sikimi örtmüştüm.
Beni bu şekilde gören Aynur ablada şaşkınlıkla bir süre donmuş kalmıştı. Gözlerini kapatarak ''Ayyyyy valla Bayram.. Uyuyorsun sandım... Sessiz sessiz uyanma diye... Offf kusura bakma gerçekten... Ses gelmeyince uyanma diye mutfağa bırakıp çıkacaktım... Kusura bakma vallahiii’’ Ben: (sikim küçüldüğü için artık iki elimle saklamama gerek yoktu) Abla sen kusura bakma benim hatam. Senin geleceğini unutmuşum. Duştan çıktım yeni. Üzerimi giyineyim iyisimi...(dönüp odama gittim.. Götümü kapatmayı unuttum) İnşallah Aynur abla gider de daha fazla rezil olmam diye düşündüm ama gittiğine dair bir ses yoktu. Üzerimi yavaş yavaş giyindim biraz da yatakta oturdum ama beni bekliyorsa ayıp olur diye düşünerek içeri geçtim. Mutfakta masayı hazırlıyordu.
Ben: Abla ben hazırlardım sen niye şey yaptın ki Aynur abla: Bir şey yapmıyorum iki kap yemek koyuyorum altı üstü sen otur yerine
Sessizce bekledim. Aynur abla sırtı bana dönük tezgâhta bir şeyler hazırlıyordu ama ne olduğuna kafamı kaldırıp bakmadım. Aynur abla: Nasıl oldun duş iyi geldi mi biraz Ben: İyiyim abla.. Geldi evet Aynur abla: belli (sessizce gülerek) Kendini de yorma yinede sen (imalı imalı) İlk taş gelmişti. Hazırladığı salatayı sofraya koydu. Bir tabakta tavuk suyu çorba koydu Aynur abla: Bana müsaade evdekiler beni bekliyor yemek için. (Alnıma dokundu) Ateşin düşmemiş. Çorbanı iç, salatayı bol sirkeli yaptım üzerine bir de Nurofen yut ateşi keser. Akşama Ömer’le geliriz nane limon kaynatırım bir de. Yarın Behiye’de gelecek yemek yapacakmış, hastasın diye rahatsız etmemek için aramadı selamı var. Öğrencilerin ziyaretine gelmek istemiş Ömer Hoca pazartesi görürsünüz demiş. Bütün söylediklerine kafam önde sallayarak dinledim. Söyledikleri bitince ''tamam abla sağ olasın'' dedim sadece
Aynur abla: (bana bir süre sessizce baktı) Ya tamam utanma sende benim hatamdı. İnsan kendi evinde yalnızken her halde bulunabilir. Ne yalan söyleyim bazen bende yalnız kalsam da evde şöyle rahat rahat üst baş olmadan otursam diyorum(gülerek) Ben gülerek tepki verdim sadece. Hadi bana müsaade deyip çıkmak için hareketlendi Aynur abla çıkmak üzereyken ''Piknikte de sen bizi görmüştün unuttun mu hem ödeşmiş olduk '' dedi gülerek ve kapıdan çıktı. Yani haksızda sayılmazdı ama en azından benimki kalkıkken görmeseydi keşke. Kim bilir ne düşündü hakkımda. Çorbada güzel olmuştu. O gün Aynur abla ve Ömer Hoca akşam uğramış nane limon ve ilacın etkisiyle gece yatarken kendimi daha iyi hissediyordum. * Gece rüyamda Kurtlar Vadisinden Laz Ziya'yı görmüştüm. Damadımm Bayramm diyordu bana. Lan nasıl mutlu olmuştum. Babacım diye boynuna sarılacaktım. Testere Necmi bana ters ters bakıyordu.
Demek ki Meral’i ben almıştım. Ondan bana bozuk atıyordu. ''Damadım Bayramm İstanbul’un sefiridir bundan sonra'' dedi Laz Ziya ve herkesin yüzüne sırayla baktı. ''Bize ihanet eden Samuel’in yerine konseye onu öneriyorum'' dedi o meşhur kafa kafa sallamasını yaptı. "Bayramı hepimiz tanır severiz" diye lafa girdi Kılıç ''damadın olmasa bende Bayram derim'' diye parmağını sallayarak lafını bitirdi. ''Damatlık ne zamandan beri kabahat olmuş Kılıç'' dedi Hüsrev ağa kızar gibi Kılıç'a gözlerini dikerek ''Kabahat değil ama kusur'' diye karşılık verdi Kılıç. Sırayla uzun uzun konuştular, tartıştılar ben yeni gelin gibi oturup izledim sessiz sessiz. Daha sonra Nizamettin KPSS puanı mı sordu bana? ''83'' deyince çok düşük dedi. Konseyde olduğum için saygımdan bir şey diyemedim ama Memati’ye Nizamettin'in kafasına sıktıracaktım. Kafayı koymuştum. Laz Ziya konseyin tavrına çok sinirlenmişti.
Ayağa kalkıp "gidelimm damaaattt" dedi konseyi terk ederken, bende peşi sıra takip ettim. ''Çabuk bana Çakır’ı çağır Orhannnn'' diye seslendi adamına sonra bana dönüp babacan bir tavırla ''iki tane daha matematik yapamadın mı Bayrammm'' dedi... Hadi gelin köyümüze geri dönelim fadimenin düğününde halay çekelim... Alarm çalıyordu. * 11 Kasım Cuma sabah 09:27. Behiye abla perşembe günü köyde kocakarı ilaçları yapan Hanife ebe isimli birine ilaç hazırlatmış getirmişti. Ekinezya, çakşır otu gibi çoğu adını bile ilk kez duyduğum bitkilerle hazırlamış hayatımda içtiğim en kötü tadı olan içecekti. Bunu sabah akşam 2 gün içsin hiçbir şeyi kalmaz demiş özellikle. Ölmezsem tabi. ‘’Sen bilmezsin hocam öldü dediğimiz kaç kişiyi ayağa kaldırdı’’ dedi Behiye abla ‘’daha neler var neler anlatsak akşama kadar anlatırız. Doktorlardan gelenler vardır yanına, Kadriye’yle Halil İbrahim var köyde dutluğun orda evleri, Tayyare der köylü duymuşsundur belki onları 60’ından sonra bebe sahibi yaptı.
Tek kusuru erkek milletinden pek hazetmez, gerçi köyün erkekleri de onu sevmem ama korkarlar bir yandan, ilaçları da Rahmi Hoca’nın karısı Gülşen hasta diye aldık, yoksa erkek birine yaptığını bilse hayatta yapmaz‘’ Behiye abla bunları anlatınca Ebe’yi merak etmiştim. Beni Türk ebelerine emanet edin diyerek bir gazla tarif ettiği gibi her ögün karışımdan 2 yemek kaşığı içtim. Cuma sabahı kalktığımda ilaç faydalı olmuş hafif kırgınlık dışında bir şeyim kalmamıştı. Bir şeyim kalmamıştı ama sabah gözümün içinde bir yanma vardı. Aynur abla ve Behiye abla sabah birlikte benim eve geldiler. Aynur ablada anahtar duruyordu onunla içeri girdiler. Aynur abla kapıyı açınca 2 gün önce yaşadığımız olayın etkisinden olsa gerek içeri girer girmez Bayram Hocam diye seslendi. Behiye abla ‘’kız uyuyordur belki’’ demişti ama Aynur abla her şeyi anlatamadığı için cevap vermedi birkaç kez daha seslendi.
Yataktan kalkıp yanlarına gittim. Biraz ilgiyi görünce şımarmıştım birkaç gündür o yüzden iyide olsam iyiyim demiyordum yalandan of puf diyerek iyice kendimi acındırıyordum. Beni görünce günaydın dediler baştan aşağı süzerek hastalığımı gözleriyle kontrol ettiler. Nasılsın iyi misin muhabbeti sonrasında ‘’Fatoş’ta gelecek birazdan’’ dedi Aynur abla, Behiye abla yüzüme bakınca gözümdeki kızarıklığı gördü Behiye abla: gözünüz kıpkırmızı olmuş hayırdır inşallah dedi Ben: bilmiyorum abla sabah kalkınca böyleydi Aynur abla: (yanıma gelerek yakından baktı) intihap kapmış. Yanma var mı?
Ben: var abla. Sabah kalkınca çapaklanmış biraz zor açtım O sırada kapı çaldı Behiye abla kapıyı açtı, Fatoş abla gelmişti. "Günaydın gızlarrr" dedi neşeyle hepimize. Sonra beni ayakta görünce Fatoş abla: canımız hocamız ayaklanmış maşallah tü tü tü Ben: abla keyifler gıcır bakıyorum da Allah bozmasın
Fatoş abla- Şeytan kulağına kurşun (eğilerek elini masaya vurdu tık tık tık) senin gözüne ne oldu domates gibi kızarmış? Aynur abla: intihap kapmış kıpkırmızı olmuş Behiye abla: Benim kocaya da olmuştu bir vakit zamanını hatırlamıyorum. Hanife ebe temiz bir beze artan çay demini koy, gözlerine bağla, aralıklı olarak 1 saat kalsın diye tarif etmişti sonra bir günde iyileşiverdi Fatoş abla: O zaman biz kahvaltı hazırlarken sen uzan hocam. Kahvaltıyı yapınca Behiye’nin tarif ettiği gibi yaparız. Ben ortalıkta dolanmadan odama geçip yatağa uzandım. Gözleri açınca fena yakıyordu o yüzden uykumda olmayınca mal gibi hayallere daldım. Aklıma kötü kötü şeyler geldi hemen benimki start verilmiş maratoncu gibi harekete hazır gıpraşmaya başlayınca dikkatimi dağıtmalıyım diye düşündüm ‘’bir çift sineğin sadece nisan-Mayıs aylarında bıraktıkları yumurtaların hepsinden sinek çıksaydı, dünyayı 14 metre kalınlığında sinek tabakası kaplardı.’’ ‘’Günde 50 fincan kahve içen Balzac, kahve yapacak birisi olmadığı zaman kahve çekirdeklerini çiğniyormuş’’ faydası olmamıştı.
Yalandan bir dizimi kaldırdım bir elimi de bacak arasına doğru uzattım. Artık belli olmuyordu. Aradan yarım saat geçince Behiye abla geldi odama ‘’Sofra hazır’’ dedi. Sanki silahla vurulmuş gibi yalandan zar zor doğruldum. İlgi çekmek için tüm hünerlerimi sergiliyordum. Yalandan birkaç öksürük, zoraki nefes alıp vermeler. Behiye abla koluma girdi hemen. "Her tarafım ağrıyor biri alıp kaçırsa beni durun diyemem" diyerek ajitasyonun dibine vurdum. "İyi şifayı kapmışsınız tüh tüh" dedi Behiye abla üzülerek. Birlikte kahvaltı yaptık. Kalabalık kahvaltıyı özlemiştim. Kadınların köydeki güncel dedikoduları sayesinde güzel bir kahvaltı olmuştu. Duydunuz mu diye lafa girdi Behiye abla Biçerci Ekrem'in karısı Demet başkasına kaçmış. Ekrem ismini duymuştum ama kendisini hiç görmemiştim. "Aslında fena adam değil diye bilirim ama içlerini bilmem, hata yapmış karısı, kendi kaybeder" dedi Behiye abla "bunca zaman bir kötülüğünü, yaramazlığını görmedim bende, biraz malını mülkünü anlatmayı seviyor der tanıyanlar o kadar" diyerek Behiye ablayı onayladı Aynur abla.
Kadınlarda şaşırmıştı olanlara. Kaçtığı kişide evli barklı, çobanlık yapan halasının oğluymuş. Bu kadınlarda gerçekten akıl yoktu. Fatoş ablayla arası iyiymiş sen mi kafayı çeldin kız diye takıldı Behiye ablayla Aynur abla. Onun gözü zaten dışardaydı anam ben akıl versem çobana mı kaç derim. Akıllı bir şey sanardım Demet'i bende. Kocam gönlümü yapamıyor, yaşlandı diye dert yanıyordu ne diyeyim Allah gönlüne göre versin tabi ama bu kafayla işi zor. Kahvaltı sonrası kadınlar biz evi güzelce temizleyip, havalandırdım, halılar Rahmi Hoca zamanından kalma onları avluda yıkayalım diye konuştular. Perdeleri de makinaya atalım yıkansın deyip hepsini hızlıca çıkardılar. Uğraşmayın zahmet etmeyin muhabbetine hiç girmedim zaten işe yaramayacaktı. Odama girip yatağa uzandım. Behiye abla beyaz bir bez bulmuş artan çayın demini süzerek arasına döktü ve sardı.
Sardığı bezleri gözlerimin üzerine koydu, uyursan falan gözümden düşmesin diye bir eşarbı kafama dolayarak bezleri sabitledi. ''sen dinlen hocam bir ihtiyacın olursa seslen biz avludayız'' diyerek dışarı, kadınların yanına çıktı. Cüneyt Arkının kör olduğu sahne aklıma geldi ''göremiyorum göremiyorum, Neyi söyleyeceksin doktor, kör olduğumu mu? Ben artık karanlık dünyadan zavallı bir insanım'' repliğini tekrarladım içimden. Fatma girik yanımda üzüntüyle ellerini kafasına koymuş dertli dertli oturuyor beni izliyor gibi hayal ettim. Bir süre hatırladığım yeşilçam sahnelerini, repliklerini geçirdim hafızamdan. Filmden filme atlayan beynimin nasıl bir algoritması varsa beni erotik yeşilçam filmleri kategorisine getirmişti. Aydemir Akbaş'la Nüket Duru'nun oynadığı "Ayıkla Beni Hüsnü" filmini hatırladım birden. Aydemir abi hatunları denizde kılçıksız götürüyordu.
Aklıma dışarda kadınların halı yıkaması geldi. Ben burda gözlerim bağlı yatarken hayallerimi süsleyen "doğmamış yüzlerce çocuğumun katili" 3 kadın dışarıda halı yıkıyor ve ben onları izleyemiyordum. Hastalık işini biraz abartmasa mıydım acaba diye düşündüm. Benim ufaklık birden nöbet yerinde uykuda yakalanmış emir eri gibi selama durdu. Bir sen eksiktin mk daha bir şey de düşünmedim. O sırada bir tık sesi geldi. Dejavu olmuştum. Hızlıca hazır olda bekleyen küçük bayramı yatış pozisyonuna geçirmem lazımdı dikkatimi dağıtmak için beynimde gereksiz bilgiler klasörünü karıştırdım "sezar'ın veni, vidi, vici sözlerinin şu an Tokat’a denk düşen topraklar içinde söylenmiş" "libyanin ilk basbakaninin emekli bir Türkiye Cumhuriyeti valisi olan Sadullah Koloğlu'dur." Bir kerede işe yara mk ya deyip sike sike gözlerimi kapattım! Lan zaten gözlerim sarılıydı ne diye kapatmaya çalışıyorum ki.
Boşuna uyuyor gibi yaparken gülerim diye korkmuştum. Kafamı hafif yan çevirip hareketsiz durarak uyuyormuş taklidi yapmaya başladım. En azından uyurken olanlardan ben sorumlu değildim. Hızlıca benimkini yokladım hala ayaktaydı. Kendi haline bıraktım artık günah benden gitti dedim. Ayak sesi yaklaşıyordu. Kapı açıldı. Bir süre sessiz kaldı. "Ihım Ihım" yaptı. Beni yokluyordu sanırım. Ses etmedim. Yaklaştı bana ayak ucundaki ince örtüyü üzerime çekip örttü. Sikim vücudumun en tepesinde olduğu için örtü çekilirken sürtünmeden etkilenip daha çok sertleşti. Ya mk böyle işin. Umarım Fatoş abladır gelen en azından biraz olsun rahatlardım. Üzerimi örttükten sonra başımdaki eşarbı ve gözümdeki sargıları yokladı gelen kimse. Nefes bile almadım bir ara. İşi bitince bıraktı. Gidiyordu sanırım. Üzerimdeki örtü aşağı indi tekrar. Hava sıcak diye örtmekten vazgeçti muhtemelen.
Birden sikimde bir el hissettim. Noluyo noluyo! Diye bağıracaktım ama yapmadım tabiki. El sikimi bırakmıştı. Utandı yaptığından bıraktı galiba. Birkaç saniye bir şey olmadı. Sonra altımdaki çakma kappa marka eşofman iki tarafından tutulup aşağı sıyrılıverdi. Hemen ardından paketinden yeni çıkardığım seher yıldızı marka lacivert boxerım sıyrıldı. Yapan her kimse nefes alıp verişi hızlanmıştı. Yalandan kafamı Ihımmm yapıp ağzımı şapırdattım. Fatoş abla sen misin diye sorsam mı acaba diye düşündüm ama değilse büyük pot kırmış olacaktım. Buz gibi olmuş bir el sikimi altından kavradı. Bu sıcakta yalan yok iyi gelmişti soğuk soğuk içime bir ferahlama geldi. Halı yıkadıkları için suyun soğuğundan olduğunu anladım. Sikimi tutan her kimse nefes alıp verişi hızlanmış daha sesli nefes alıyordu. Sikimi bıraktı boxerımı geri yukarı çekti. Bir süre öyle bekledik.
Boxerın altındaki sikim kendi kendine orda kimse varmı der gibi aşağı yukarı atıyordu. Engel olamıyordum. Beni hiç sikleyen yoktu. Kim olduğunu bilmediğim soğuk ve yumuşak el tekrar boxerın altına girdi sikimi kavradı. Boxerı sıyırmadan sağ sol yaparak dışarı çıkardı. Elleriyle üzerinde ileri geri yapıyordu. Kimsin sen? Elleri hızlandı. Bir ıslaklık hissettim sikimde. Öptü geri çekildi tekrar oynamaya devam etti. Ambale olmuştum resmen. Gelmek üzereydim neredeyse. Bir öpücük daha bu sefer daha uzun durdu. Çekildi. Bir öpücük daha muck muckkk sesi çok netti. Kimdi bu mk. Muhtar Ali dayı olmasın dedim kendi kendime. Uğrarım demişti. Hay mk! Yok ya olmaz onun eller soba küreği gibiydi, saçmalama dedim kendi kendime. Bir öpücük daha ama bu sefer dudaklarını çekmedi. Ali dayı olsa bıyıkları batardı diye düşünüp rahatladım. Dudaklarını açıp sikimin kafasını ağzına aldı.
Diliyle ucunu oynadı. Aşağı yukarı salladım sikimi kendimi sıkarak. Elinden kaçmıştı hemen kapıp tekrar kafasını ağzına aldı. Daha fazla duramayacaktım. Geliyordum. Haber versem mi acaba? Kazık gibi yatıyorum böyle hafif heyecanlanmış gibi offf yapıp gelirken titredim. Ağzını çekti heyecanla sikimi sağa sola çevirdi. Hiyyy dedi! Yüzümde bir ıslaklık hissettim. Kendi yüzüme kadar gelmişti döllerim. Al sana hiyy. Her kimsen yapacağın işe sokayım dedim. Şeytan diyor aç gözleri her kimse al altına çatır çatır sik! Sonra ağzına, yüzüne, kulak memelerine boşal öyle olmaz böyle olur de. Ama şeytana uymadım. Yattığım yerde gevşeyip ağzımı şapırdattım, kaçıp gitmesin diye uyuyorum hala izlenimi verdim. Acemi el bir birşeyle üzerimi siliyordu. Sikimi tuttu sağını solunu sildi. Üzerimde elbiseyi sildi sonra yüzüme, alnıma hafif hafif dokunarak gelen dölleri temizledi.
Alnımı yanağımı okşadı. Sikim açıktaydı onu içeri yerine koydu. Üzerimi örtüp odadan çıktı. Biraz hareketsiz kalıp doğruldum. Kolumu çimdikledim. Rüya değildi yüzde yüz gerçekti. Kimdi gelen o zaman. Fatoş ablaydı muhtemelen. Aynur abla yada Behiye abla böyle birşeye hayatta cesaret etmezdi. Aradan 10 dk geçti geçmedi tekrar birisi geldi. İkinci posta için kendimi psikolojik olarak hazırladım. Gelen Fatoş ablaydı. Beni dürterek uyandırdı. Fatoş abla: Hocam... Huuu.. Bayram hocam..
Ben: Ihımmm (yalandan esneyerek) efendim abla Fatoş abla: sana krem getirdim gözlerini açalım da süreyim.
Ben: krem mi, ne kremi... Fatoş abla: Hanife ebeye gittim o hazırladı verdi.
Ben: halı yıkamıyor muydun abla sen ne ara gittin. Fatoş abla: Aynur’la Behiye yıkıyor halıları. Sen git gel dediler Hassiktir. Biraz önce odaya gelen Fatoş abla değildi o zaman. Kafam allak bullak olmuştu.
Kimdi o zaman. Mutlu olmadım desem yalan olurdu ama merak daha ağır basıyordu. Fatoş ablanın sürdüğü kremden sonra gözlerim daha iyi olmuştu. Akşama kadınlar bütün işi bitirip ayrılmıştı. Televizyonu açtım ama aklım hala aynı yerdeydi. Benim sikimle kim oynadı mk? Nasıl öğreneceğim ben bunu derken Ntv'de geçen bir alt yazıya gözüm takılmıştı. Kurtlar Vadisi’ dizisinde ‘Laz Ziya’ karakteriyle akıllara kazınan 68 yaşındaki usta oyuncu İstemi Betil, Çiftlikköy’e bağlı Sahil Mahallesi Manolya Sokak Özlem Apartmanı’ndaki evinde hayatını kaybetti. Laz Ziya... Babacığım... Artık Kurtlar Vadisi konseye seçilmem imkansızdı... 11 Kasım 2011 Cuma 20:25