BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 2 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 2 / 84 BÖLÜM 7 dk okuma 16,731

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 2. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Evet sevgili kaynatasızlar… 2011 Mayıs’ta askerden gelince, kısa dönem de olsa askerlikten çıkmak kolay olmuyor. Rüyada hâlâ askerlik görüyorum; en çok takıldığım arkadaşlarımın da benim gibi yeni askerden gelmiş olunca ortam er gazinosundan farksız anlayacağınız. Herkes askerlik muhabbeti yapıyor, onlar anlatınca ben de bir kısmı benim başıma gelen ama çoğu devrelerime ait olayları sanki kendi başıma gelmiş gibi anlatıyorum mecburen. Zamanla hayat normale dönüyor: sabaha kadar bilgisayarda takıl, film izle, mynette okey oyna, arkadaşın gönderdiği metin belgesindeki porno sitelere gir, Harry Potter 6. Ve 7. Kitaplarını internetten indir (yazıların yarısı birbirine girmiş, Türkçe karakterler İngilizce olmuş ama ona rağmen inatla okudum). Her şey iyi güzel ama beni gören “Ooo Bayram!” deyip “Nasılsın?” demeden “Ne iş yapıyorsun?” diye soruyor.

Anne-Baba bir şey demiyor ama yine de “Ben ne bok yiyeceğim?” tedirginliği bünyede vuku buluyor. KPSS’den umudum var ama puana sıra gelmesi en az bir yılı bulur gibi. Bizim akrabalardan Recep Abi var, hem de köylümüz — iyi adamdır, aramızda çok iyidir. Milli Eğitim’de çalışıyor. “Gel ücretli öğretmenlik yap, yer ayarlayalım” diyor. Ama benim eski Türk filmlerindeki “fakir ama gururlu genç” damarım ağır basıp “Ben yapmam, olmaz” diyorum. Çünkü, tanıdığım öğretmenlik mezunu birkaç arkadaşım başvurmuş, olmamış; olana da hep uzak yerleri söylemişler. Zaten en muhalif zamanlarımız sabah akşam siyaset konuşup haksızlıklara sayıp sövüyoruz. İçimizde gizli bir Tatar Ramazan var anlayacağınız. Yine de ben “Tamam” desem Recep Abi halledecek. Arkadaşlarım boşta kalıp, açık öğretim mezunu ben gidersem ayıp olur diye düşünüyorum, hiç yanaşmıyorum. Bu arada babamın bir arkadaşı var; kart takla işi yapıyor.

Dolandırıcının önde gideni ama Kemal Sunal'ın dolandırıcı filmindeki Şevket karakteri var ya onun gibi birisi işte. Çok da severim, şimdi millete borç takıp yurt dışına kaçtı. Neyse bu kart takla işi nasıl bir iş diye sorarsanız kısaca anlatayım: Kredi kartı borcun var, zamanında ödenmezse banka faiz koyuyor biliyorsunuz. Bu işi yapanlar önce senin borcunu ödeyip, bankanın koyacağı faizin daha altında bir komisyon ekleyip üstüne borcunu taksite bağlıyorlar ve kendi poslarından çekiyorlar. O dönem 48 aya taksitle telefon alınan zamanlar, hatırlayanlar vardır. Peki bu karttan çekilen tutarlar nasıl faturalandırılıyor? KDV’si %0 olan “hurda altın” satılmış gibi gösteriliyor. Sonraki ay, kredi kartı borcu ödenen kişiye “satılmış” gösterilen altın aynı adamdan tekrar alınmış gibi ayrı fatura kesiliyor. Yani ortada olmayan altın alınıp satılıyor; sistem tıkır tıkır işliyor.

Arkada milletin kart borcu ödenip taksite bağlanıyor; yani alan veren herkes memnun. Babamın arkadaşı ısrar edince kıramadım. 1–2 ay takıldım ama 1. Ay bana vereceği maaş kadar para kaybettim; zaten yaptığım iş içime sinmiyordu. Daha fazla uzatmadan ikinci ayın sonunda işi bıraktım. İleri geri uğraşırken Recep Abi arada denk geliyordu. “Sana şurayı ayarlayacaktım, gelmedin; buraya gönderecektim, gelmedin” diye azar çekiyordu. Birkaç boş yer var, gelirsen ayarlayalım diyor. Ben yine mırın kırın “Tamam abi, bakalım” deyip geçiştiriyordum. Sabahlara kadar internet, oyun… “3-4 posta atalım” derken yine uyumadığım gecelerden birinin sabahında, saat 8 gibi işe gidenler yavaş yavaş Facebook, MSN’yi açmaya başlıyor. Beni gören bazı arkadaşlar “Hayırdır, işe mi başladın?” diye takılıyor; o saatte çevrimiçi görünce.. Ben kem küm. Bir arkadaşım “Naber lan, işsiz güçsüz” diye takılıyor — amına koyum, evlat acısı gibi oturuyor bu laf içime.

Neyse, öğlene kadar uyuyorum, kalkınca doğru Recep Abi’nin yanına gidiyorum “Abi, boşta okul varsa ayarla” diyorum. Bu sefer o yan çiziyor: “Valla Bayram okadar söyledim gelmedin, her yer doldu. Şimdi zurnanın zırt dediği yerde geldin” diye haklı olarak sitem ediyor. “Neyse, bakalım birşey çıkarsa seni yoklarım” diyor ve ve beni Yetenek sizsiniz Türkiye'ye katılan "Acun abi ben Almanya'dan geliyor beatbox yapacam" diyen yarışmacılar gibi 3 hayırla postalıyor. Zaten gönülsüz olduğum iş olmadı; üzülüyorum üstüne. Bizim köy, şehre çok yakın — arabayla 10 dakika. Köyü olanlar beni daha iyi anlar; köyde iş güç hiç bitmez. Ben de bu bitmeyen köy işleriyle uğraşırken 2–3 gün sonra Recep Abi arıyor: “Bayram, çabuk diploma, ikametgâh, adli sicil kaydı, vesikalık, ebemin amının önlü arkalı resmini topla, akşam 5’ten önce getir, kıvış, yavış etme” diyor.

Olmadı diye üzüldüğüm işe bu sefer olacak diye yine stres yapıyorum mk. Ne istediğimi ben de tam bilmiyorum, tam sopalığım anlayacağınız. Aslında biraz da “Gideceğim okulda çoluk çocuğa faydamız olmasa rezil oluruz” stresi var üstümde. Üniversite falan çalıştık ama o iş laylay lomdu, bunda çoluk çocuğun vebali var. Neyse Recep abinin istediği evrakları götümüze motor takılmış gibi hazırlayıp götürüyoruz. Recep Abi vesikalığa uzun uzun bakıyor; üstünde Versace tişörtümün sadece “VER” kısmı gözüküyor. “Bu vesikalık olmaz” diyor, “Kravatlı olmalı.” Hay böyle işin mk, koştur koştur fotoğrafçıya gidip tişört üstüne bir orda gömlek ceket kravat giyip resim çekiniyorum. Cebimdeki son parayı fotoğrafçıya verip Recep Abi’nin yanına, Şener Şen’in meşhur kaçma sahnesindeki gibi koşarak teslim ediyorum.

Ben: Abi, nereye gideceğim belli mi?

Recep Abi: Belli belli…

Sabaha kızlardan biri vazgeçti; uzak diye gidemem dedi. Seni söyledim, hemen gelsin dediler. Aman diyim, beni mahcup etme, kesin gideceksin; külahları değişiriz.

Ben: Tamam abi, yer neresi?

Recep Abi: Nuri’nin yanında berber var ya, Aykut onların köyü.

Ben: Abi, tanımıyorum. Bulmaca çözüyoruz ismi yok mu buranın?

Recep Abi: Dağ Kovanlı Köyü.

Ben: Hiç duymadığım bir yer.

Recep Abi: Biraz uzak, günlük gidip gelinmez; orada kalırsın, istersen hafta sonları gelirsin. Pazartesi git, kalacağın yere, okula bak, orada Ömer Hoca var. O sana yardımcı olacak, haber verdim akrabam geliyor dedim. Sonra gel, eksik gedik varsa hallederiz. İlçe Milli Eğitim bir şey vermez, buradan hallederiz. Bir şey anlamadan yanından çıkıyorum. Aradan bir saat geçince Recep Abi beni arıyor: “Sen köye nasıl gideceksin?” diyor. “Bilmiyorum abi” diyorum. “E eşşek sıpası niye sormuyorsun?” diye fırçalıyor.

“pazartesi sabah okulların kitaplarını dağıtan kamyon gidecekmiş, onunla gidersin” diyor. Hafta sonu kafamda kırk tilki; “Ders nasıl anlatılır, öğrenciye nasıl davranılır?” gibi yazılar okuyorum, yeni atanan acemi öğretmenler memurlar. Net de konu açmışlar oradan tecrübeli öğretmenler tüyo veriyor şöyle yapın böyle olun falan filan bi dünya yazan var. Onları okuyorum ama yazanların çoğunun asıl maksadı akıl veriyorum ayağına yeni atanan bekar bayan öğretmenleri tespit etmek, sonradan bana özelden yazanlar olunca çakozladım durumu. Ben bile erkek halimle 2 bedenci, 1 din kültürü hocasından evlenme teklifi aldım düşünün, götü zor kurtardım. Pazartesi sabah elimde çanta, Recep Abi’nin “seni alacaklar” dediği yerde bekliyorum. Dedemden daha yaşlı, kocaman bir kamyon geliyor; önü adam dolu, ‘’arkaya atla’’ diyor şoför. Arka dediği kasaya tırmanıyorum; kamyonun kasası ağzına kadar kitap dolu, 5–6 eleman da kitapların üstüne oturmuş.

Mülteci botu gibi bir ortam var. Konuşuyoruz elemanlarla: kırtasiyeler, okulların kitap dağıtım ihalesini almış; Millî Eğitim Bakanlığı ilkokuldan liseye kadar her öğrencinin kitaplarını gönderiyor. Gelen kitaplar öğrenci öğrenci poşetlenip, okul okul köylere kadar gidip teslim ediliyor. Sabah 9’da bindiğim kamyondan öğlen 2’de iniyorum. Gideceğim yer normalde 1.5–2 saat ama yol üstündeki bütün okullara uğra, kitapları bırak derken 5 saatte ancak varıyoruz. Kitapları dağıtırken bir yerden sonra elim belimde beklemekten utanıp ufaktan bende yardım edeyim bari diyorum. Bir ara kendimi nasıl kaptırdıysam patron kızmasın diye hızlı hızlı çalışınca elemanlar bozuk atıyor ‘’erken biterse geri döner yine kamyon yükleriz’’ diye. Halimi düşünün. Neyse benim gideceğim köye yaklaşınca kamyonu sağa çekip beni üç kutu kitapla birlikte beni yol kenarında bıraktılar.

“Senin okulun kitapları, hocam. Ömer Hoca’nın haberi var, buraya gelecek, bekle sen” deyip gidiyorlar. Etrafta kimse yok; biri denk gelip yatırıp sikse kaçacak yer de yok. Bekliyorum, bekliyorum; Ömer Hoca gelmiyor. Recep Abi’yi arıyorum, Ömer Hoca’nın numarasını istiyorum; mesajla atıyor bana. Telefonla arıyorum.

Ben: Hocam, ben Bayram; haberiniz vardır, kitap dağıtan arkadaşlar bıraktı beni. Siz gelecek misiniz?

Ömer Hoca: Geldim geldim Bayram hocam, yaklaştım sayılır. Beş dakika sonra beyaz bir Fiat Doblo (nokta hatasız, boyasız, tramersiz, 64 binde) geliyor; Ömer Hoca. Ayaküstü merhaba merhaba yapıp kutuları arabaya atıyoruz. Kafamda bi bok yiyoruz ama bakalım nasıl olacak düşüncesi, içinde 3–4 parça elbisemi tıktığım halı saha sırt çantamla, radyoda o yıl çıkan Sıla’nın “Acısa da Öldürmez” şarkısı eşliğinde gidiyoruz.

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #2):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki