BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 29 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 29 / 84 BÖLÜM 20 dk okuma 16,748

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 29. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

(22. Bölüm 3 Part halinde paylaşılmıştır. İyi okumalar)

- ----------------------------------------------------

17 Aralık Cumartesi saat 15:20 Cami avlusu cenaze namazı... Rahmi Hoca- Evet değerli cemaat her canlı gibi insan da sınırlı bir ömre sahiptir. Cenâb-I Allah’ın takdir etmiş olduğu ömür sona erdiğinde, her nefis ölümü tadar. Allah’tan başka her şey ölümlüdür. İşte dünya hayatı, Yunus Emre'nin dediği gibi Ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara. Eğer ölümden kurtulup, dünyada sonsuza kadar yaşamak mukadder olsaydı, hiç şüphesiz buna en layık olan Allah’ın sevdiği kulları Peygamberleri olurdu. Oysa âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimiz bile bu dünyadan göçmüştür. Allah cc buyurmuş ki ölüme çare yoktur. Şu kısacık dünya hayatımızda rabbimizi razı edebilecek amelleri izlemeyi Rabbim cümlemize razı eylesin. Merhum ve merhumeyi dünya hayatında iken nasıl bilirdiniz? (Üç kere sordu, her bir soruşunda da cemaat hep bir ağızdan ''İYİ BİLİRİZ'' dedi) Bugün bu musallada yatan iki kardeşimiz dünya hayatındaki yolculuğu tamamlamış ahirete göçerken sizlerden dünyalık hakları için helallik talep ediyor.

Haklarınızı helal eder misiniz? (üç kere sordu, her bir soruşunda da cemaat hep bir ağızdan ''HELAL OLSUN'' dedi) Mevla’m vermiş olduğunuz helalliği dergâhı izzetinde kabul ve makbul eylesin. Rahmi Hocanın bu konuşmasın sonra cenaze namazına geçildi. Er kişi niyetine... Hatun kişi niyetine... Cenaze namazların da tüyler diken diken eden ''Son'' görev hüznünü yaşatan cümle... İsimler artık bu dünyaya aitti. Ne demişler Padişahta olsan er kişi niyetine. Ağıtlar, ağlamalar eşliğinde cenazeler defnedildi. Babam, annem, dayım, eniştemde cenazeye katılmıştı. Halil dedeyle sarılıp, tokalaştık en son cenazeden ayrılırken ''gayri neşe kalmadı gözdede, gönülde'' demişti. Daha iyi anlatılmazdı sanırım. Neyse biz düne dönelim, en son hikayemizin kaldığı zamana; 16 Aralık 2011 Cuma saat 20:20’ye yani. Rahmi Hocayla Ömer Hoca ve Aynur abla için sarılıp ağlarken telefonum çaldı birkaç kere.

Cebimden çıkarıp bakasım yoktu. Tekrar tekrar ısrarla çalmaya devam ediyordu, bir an çıkarıp uçurumdan aşağı atmak aklımdan geldi. Sinirle telefonu montun cebinden çıkarıp ekrana baktım. Ekranda yazan ismi görünce Rahmi Hocayla birbirimize bakakaldık. AYNUR ABLA! Telefonu açtım. Ben- Aaallloo! (Sesim titreyerek) Aynur abla- Alo bayram hocam neredesin? Ben- Abb ablaa ben köyydeyim sen nerr nerdesin? (Kalbim heyecandan yerinden çıkacak gibiydi) Aynur abla- Behiyelere geldik şimdi, Ömer aradı seni kaç kere, cevap vermeyince dışarı çıktı size bakmak için, ben arayım dedim bir de Ben- Tam... Tamam. Tamam abla (Devamını getiremedim ağlıyordum) Aynur abla- Ağlıyor musun sen? Neredesin korkutuyorsun bak! Hayatımda o ana kadar yaşadığım en büyük şoktu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Neyse ki Rahmi Hoca yardımıma yetişti ve telefonu elimden aldı. Oda benim kadar şaşkındı ama en azından daha sakindi.

Aynur ablayla ne konuştu ne anlattı bilmiyorum. Tek hatırladığım bayılıp kalmışım, orada bulunan ambulans sakinleştirici iğne yapmış ama hiç hatırlamıyorum. Akşam kendime geldiğimde Behiye ablalarda yatıyordum. Gözümü açınca Aynur ablayı ve Behiye ablayı gördüm. İkisinin de gözleri kızarmış ağlıyorlardı. Ferhat göründü kapıdan, ardından Ömer Hoca geldi nasıl olduğumu sordu? İyiydim ama söyleyemedim. Bir süre anlamsız gözlerle orada bulunan herkese baktım daha sonra Ömer Hoca Behiye ablayı ve Aynur ablayı çıkardı. Ömer hoca, Ferhat ve ben kalmıştık odada. Ömer Hoca baştan her şeyi anlattı. Köyden ayrılıp ilçeye giderken karşılayacakları misafir aramış, aktarma yapacakları otobüsün kaza yaptığını söylemiş. Ogün başka otobüste yok. Gece burada bir akrabada kalacağız sabah geleceğiz deyince Ömer hocayla Aynur abla yarı yoldan geri dönmüşler.

Dönerken köyün girişinde Muhtar Ali dayı ve karısı Nilüfer abla arabayı sağa çekmiş beklerken görünce durmuşlar. Onlarda ilçeye bir tanıdıklarının nişanına gidecekler, fakat yolun başında arabanın lastik yarılınca orda kalmışlar. Ömer hoca kendi arabasını Muhtar Ali Dayı’ya veriyor ‘’siz devam edin ben bu arabayı halleder köye dönerim’’ diyor. Muhtar Ali dayı ve karısı Ömer Hoca’nın arabayı atlayıp gidiyorlar. Ömer hocada arabanın kaldığı en yakın eve kadar yürüyerek Keleş Memed lakaplı bir adamla birlikte traktör alıp geliyor. Adam arabanın lastiği hallederim, hem de bir yemeğimizi yemeden bırakmam deyince Arabayı traktörün arkasına bağlayıp onlara misafir oluyorlar birkaç saatliğine. Ev köyün girişinde, derenin hemen ağzında. Telefon çekmiyor. Arabanın lastik yapılıp köye dönünce Behiye ablalara gidiyorlar doğruca, tabi hiçbir şeyden haberleri yok.

Sonrası malum. Yani anlayacağınız uçurumdan düşen araba Ömer Hoca’nın arabasıydı ama içindekiler Muhtar Ali dayı ve karısı Nilüfer ablaydı. Doğrusu bu ölüm olayı beni çok üzdü. 24 yaşındayım. Bu yaşıma kadar yakın çevremden Dedem hariç ölüm olmadı. Onda da çocuktum. Yani gerçekten sevdiğin birisini kaybetmek nasıl bir duygu onu hiç yaşamadım. Önce Aynur abla ve Ömer Hoca’nın öldüğü düşünesi sonra Muhtar Ali dayı ve karısı Nilüfer ablanın ölümü... Ailenden uzaksın ve bu insanlar senin neredeyse her şeyin. Aynur ablaların ölmediğine çok sevindim ama bunu kendime bile söylemiyorum. Çünkü bunu içimden bile geçirirsem Muhtar Ali dayı ve karısı Nilüfer ablaya karşı ayıp olacaktı. Bu köyde Ömer Hoca ve Aynur abladan sonra bana en çok emeği geçenlerden biri de Ali dayıdır. Arada arar, halimi hatırımı sorar, haftada bir geleyim ya da gelmeyim yemeğe çaya çağırır, yemek gönderir, bahçesinden topladığı meyve sebzeden gönderir çok ilgilenirdi.

Bunları muhtar olduğu için değil tamamen içinden geldiği için yapardı. Bu yüzdendir ki Aynur ablayla Ömer Hoca o arabada olmadıkları için seviniyordum ama… Ama işte! 31 Aralık 2011 Cumartesi Muhtar Ali Dayının ve eşinin kaybı köydeki herkesin yüreğine gölge düşürmüştü. Onlarsız geçen günlerde pek kimseyle görüşmek içimden gelmedi. Bir iki kez Aynur Ablalarla oturmak dışında okul ev arasında mekik dokudum. Kış mevsimi sağ olsun bu konuda epeyce yardımcı oldu bana. Okuldan sonra eve git, televizyona bak saat 10 olunca uyu. Klişe bir söz var. Zaman her şeyin ilacıdır. Doğruydu! Zaman insanı yok artık dediği şeylere bile o kadar kolay alıştırıyordu ki. Alışmak insanın belki de en güzel yönü. Açlığa alışır insan, soğuğa alışır, anası babası ölür alışır, gurbete gider alışır, iş değiştirir alışır, hasta olur alışır … Bu liste uzar gider ama insan 3-5 gün bilemedin 3-5 ay zorlanır, üzülür, ağlar, sızlar ama sonunda mutlaka alışır.

Bizde alışmıştık Ali dayının ve karısının ölümüne. Allah tahsilatlarını affetsin. Aklıma Ali dayının kızı Nergis geliyordu arada. Bu ölüme en çok üzülen şüphesiz oydu. Abisinin yanına gitti, şehirde bankacıymış. Nişanlıydı sonradan duydum ki oda bozulmuş. Bana sorarsanız böylesi daha iyi olmuş. Bu sürede ilçe seçim kurulu Muhtar Ali dayının yerine yedek üye bulunmadığı için Rahmi Hoca’yı geçici olarak köy muhtarlığına atamıştı. Seçimler Şubat Mart gibi yenilenecekmiş, o zamana kadar bu işi Rahmi Hoca yerine getirecekti. Yılın son günü gelmişti. Köyün üstüne çöken kar sessizliği son trajik olaydan sonra her zamankinden daha derin hissediliyordu. Yollar dışında her yer dizimize kadar karla kaplanmıştı. 2 haftalık yalnızlıktan sonra içime birden birileriyle vakit geçirme isteği çöktü. Kış yalnız geçirilecek bir mevsim değildi ne olursa olsun.

Yılbaşından 1 hafta önce Batum’dan dönen Fatoş abla arayıp davet edince tereddüt etmedim. ‘’Ömer, Aynur, Behiye, Rahmi Hoca ve karısı Gülşah’ta burada olacak, hep birlikte otururuz, hem de içimiz ısıtırız’’ dedi Fatoş abla, neşeli kadındı. Sayesinde eski neşemiz az da olsa yerine gelecekti. Akşam olunca önce Ömer hocalarla sonra Rahmi hocalarla yol üstünde buluştuk, daha sonra Fatoş ablalara en yakın olan Behiye ablayı da alarak Fatoş ablalara geçtik. Son zamanlarda olduğu gibi hava yine karlıydı, yürürken nefesimiz havada buhar olup kayboluyordu. Çocukluğumdan beri çok severim bunu. Höh yapınca ağzımdan çıkan buharı izlemeyi. Fatoş abla ve kocası Kasım abi kapıda karşıladı bizi. Fatoş ablaya Batum gezisi yaramış sanki daha güzelleşmiş gibi geldi. Erkekler yorum yapmadık ama kadınların hepsi benim düşüncemi sözlü olarak dile getirdiler. Hatta Gülşah abla bir ara sessizce ‘’kız kocayı mı değiştireceksin yine sana bir haller olmuş’’ diyerek takıldı, sadece ben duymuştum, ‘’Bir daha Türkiye dışına çıkmam, yemekleri falan yenilmiyor oraların, bi tatil yapalım dedik 7 kilo vermişim’’ diye anlattı Fatoş abla değişimin sırrını.

Eve girince güldür güldür yanan sobanın çatırtısı karşıladı bizi önce, sonra pişmiş börek ve sobanın üstünde demlenen çayın kokusu. Uzun zaman sonra ilk kez iyi hissettim kendimi. Fatoş ablayla, her zamanki neşeli gülüşü üzerindeydi. Gözlerinde özellikle bana karşı hem naz hem içtenlik vardı, sanki aramızda hiçbir şey olmamış gibi bana bakıp gülümsüyordu. Şu an oturduğum koltukta sevişmiştik geçen bayram, aklıma geldi birden. Pencereden kocası Kasım abiyi izleye izleye sikmiştim onu. Daha önce onunla yaşadıklarımızı düşündüm, aramızda ince bir mesafe vardı, sanki hem yakın hem uzak. Saatler ilerledikçe sohbet koyulaştı. Fatoş abla seyahatte başına gelen komik olayları anlattıkça herkesi kırdı geçirdi. Fatoş abla- Gürcistan’a girmeden önce Artvin’de durduk. Bir köy kahvesinde mola verdik. Elimizi yüzümüzü yıkamak için köy Cami’sinin tuvaletine gittik.

Çıkışta çok yaşlı iki büklüm bir dede de kahveye gidiyordu. Bende "dede, istersen yardım edeyim yürümene" dedim Her neyse dede girdi koluma oradan buradan sohbet ederken birden kolumu mıncıklamaya başladı hafiften ve bana "ben senin gibi karı istiyorum ama bana almıyorlar" dedi. Ne diyeceğimi bilemedim gülsem mi, kızsam mı? Ama kahveye gelene kadar o kısacık yol bitmedi bana (Gülüşmeler Kahkahalar) sonra bu akıllıyla (Kasım abiyi gösteriyor eliyle) Gürcistan’a geçerken yolda önümüzde kamyonun birisi şarampole yuvarlanmış, hemen bunlar koştu herifi zor bela çıkardılar adamın eli ayağı titriyor. Millet etraftan adam elini yüzünü yıkasın diye su arıyor. Adamın devrilen kamyonu su taşıyormuş, kasasından etrafa binlerce su paketi saçılmış, anam kimsenin de alıp vermek aklına gelmiyor arabadan su bulma derdinde herkes (Gülüşmeler kahkahalar) Sonra özellikle kadınlar ısrar etti ‘’eee başka ne oldu bu kadar mı?’’ falan deyince Fatoş abla Kasım abiye baktı gülerek Kasım abi ‘’Fatoşş, bak sakın!’’ dedi ama Fatoş abla eli karnında kahkahayla gülüp

Fatoş abla- Valla kusura bakma anlatmasam dayanamam. Gürcistan’dan Türkiye’ye dönüyoruz bu yolda tutturdu çişim geldi bir yerde durup işeyecem. Anam adamın şeyi başımıza bela, yarım saatte bir zırt dur. Neyse müsait bir yerde durdu etti gitti bu yol kenarında işerken bir yaygara kopardı pantolonunun iki ucundan tutmuş döneliyor. Meğer şeyinin tam başından bir arı sokmuş. Biz mevzuyu öğrenene kadar 15 dk geçti. Oflamalar puflamalar derken yarım saat uğraştık beyefendinin acısını dindiririp gönlünü yapmak için, sonra yola devam edebildik. Hem olayın komikliği hem de Fatoş ablanın anlatışının komik olması sayesinde Kasım abiye ayıp olmasın diye önce kendimizi tutsakta en son birisi dayanamayıp gülünce hepimiz kahkahalarla güldük. Kasım abi kendisi ilk başta anlatma dese de oda gülmekten neredeyse yerlere yattı. Saatler ilerledikçe sohbet koyulaştı.

Fatoş ablanın bakışları bazen bana takılıyor, sonra hızla başka yana kayıyordu. Yeni yıla girerken odanın içindeki sohbet, kahkaha ve buruk hatıralar birbirine karıştı. Fatoş abla çıkmadan hepimize birer paket verdi. Gürcistan’dan almış, eve geçince bakarsınız dedi. Eve döndüğümde saat 1’i geçiyordu. Fatoş ablanın verdiği paketi açtım gitmeden sözünü ettiği Batum sucuğu, bir tane Gürcü şarabı, Gürcü çayı, Gürcü alfabesiyle yazılmış kolye internetten baktım Gürcüce Bayram yazıyor, üstünde Batum yazan buzdolabı magneti ve renkli renkli 4’lü boxer takımı! Muhtemelen bu boxerlar sadece bana özeldi, ince bir mesaj içeriyordu, denedim tam üzerime yapışıyor sikim taşşağım iyice belli oluyordu. Sabah uyandığımda saat neredeyse 10’a geliyordu. Uzun zaman sonra deliksiz huzurlu bir uyku uyumuştum. Gece gördüğüm rüyayı düşündüm. Muhtar Ali dayıyı görmüştüm.

Tek hatırladığım Beyaz Broadway’iyle yanımda duruyor ‘’bir ihtiyaç olurda söylemezsen bozuşuruz bak’’ deyip ağzında tekel 2000 sigarasıyla basıp gidiyordu. Başka da bir şey hatırlayamadım. İçim burkuldu hatırlayınca. Kalkıp pencerenden dışarıyı gözledim her taraf bembeyaz. Kapının önüne doğru uzanan kar üstünde taze ayak izleri dikkatimi çekti. Birisi geldi, kapıyı çaldı duymadım sanırım diye düşündüm. Kalkıp dış kapıyı açtım baktım ortalıkta kimse yoktu. Kapının yanında duran odun kofasının üstüne, taşın altına iliştirilmiş kâğıt dikkatimi çekti. Görünce Hanife ebeden geldiğini anladım. Geçen sefer gönderdiği kâğıdın aynısı. Katlanmış kâğıdı uzanıp aldım ‘’Ali fena adam değildi çok dertlenip kendini harap etme. Yeni senen hayırlara vesile olsun. Hanife’’ Doğrusu verdiğim sözü hatırlatacak diye düşünmüştüm ama hiç bahsi geçmemişti. Belki de kızım sana söylüyorum gelinim sen anla misali bu şekilde hatırlatıyordu sözünü.

İhmalkarlıktan değil son olaylardan sonra tamamen aklımdan çıkmıştı. Zaten evin her tarafına bakmış bulamamıştım. Üzerime düşeni yapmıştım ya da en azından yaptığımı düşünüyordum. Aklıma bulmak için başka bir şeyde gelmiyor. Bulunacağına dair ümidim yoktu ama maksat deli gönle teselli olsun diye son bir kez daha evin her köşesine bakıp (tavan arası hariç oraya siksen çıkmam bir daha) sonra sandığı bulamadım kusura bakma diyerek Hanife ebeyi ziyaret edeyim diye düşündüm. En azından bana yakışan buydu. Metal el fenerini yanıma alıp evden çıktım. Hızlıca ahır, kümes, ekmek evini dolaştım. Artık nerde ne var ezbere biliyordum, gözümden bir şey kaçmış değildi. En son samanlığa bakıp bu arama işini artık bitirecektim. Samanlık en çok girdiğim yer biliyorsunuz, ararken saman balyalarının içleri dahil kıyı köşe her yere bakmıştım. Düven, harman aletleri, alet edevatın bulunduğu raflar…

Gözümü kapatsam her şeyin yerini ezbere gösterebilirdim. Duvara dik dayalı Düveni görünce aklıma Feride ablalı rüyalar geldi. Bir rüyamda üzerinde Feride abla ile sevişirken dedeme yakalanmıştık, öfkeyle beni siktir etmişti. Yine bir başka rüyada da düvenin üstünde Feride ablayla al takke ver külah yaparken Gülseren Teyzeye yakalanıyorduk. O zamanlar suçu kendimde bulmuştum ama sanki uğursuzluk düvendeydi. Ayağımın altını düvenin üzerine koyarak "uğursuz düven" diyerek öylesine ittim, yerinden oynamadı. Duvarı dayalı sanmıştım oysa değilmiş. Baya baya sabitlenmiş duvara, biraz dikkatli bakınca üzerinde çakılı çivileri gördüm. Bir insan düveni neden duvara çakar? Kafamı uzatıp kontrol ettim, düvenin arkasında denk gelen kısımda tahta bir kapı görünüyor. Kimse görmesin girmesin diye düvenle gizlenmiş bir kapı. Düveni kuvvetle asıldım yerinden bile oynamadı.

Alet edevat dizili rafa gittim tam istediğim gibi kalın bir levye buldum sivri kısmını düvenin arkasına sokup dayandım yavaş yavaş açıldı. Kolum kadar çivi çakmışlar kim çaktıysa belki yarım saat uğraştım düveni sökmek için. En son zorlamamla düven olduğu yere yatıverdi. Elimle tutup bir köşeye taşıyım dedim eşek ölüsü gibi mübarek. Sabah sabah aç karnına delimi sikti de bu işlerle uğraşıyorum diye kendime sövdüm içimden. Düvenin altında gördüğüm düşündüğüm gibi tahta bir kapı. Cami kapısı gibi alt kısmı oval üst kısmı sivri. Üstüne süslü şekilde kazınarak ‘’ŞİFÂHÂNE’’ yazılmış. İtekledim açılmadı. Üzerinde anahtar deliği de yok. Sağına soluna iyice baktım, düven gibi çivilenmiş mi acaba diye ama görünürde hiç çivi falanda yok. Hay mk böyle işin. Hani filmlerde benzer durum olur ana kahraman nasıl çözecek diye beklersin ya aynı durumdayım.

Keşke yanımda birisi olsaydı, tek başıma aklıma bir şey de gelmiyor. Demir levyeyi kapının taş duvarla arasına sokup kanırttım, kapının köşesi ezildi ama böyle açılacak gibi durmuyor. Kapıyı ayı gibi kırmakta istemiyorum. ‘’Köyde Hoca mıyım Indiana Jones mu belli değil’’ bu kadar uğraştığıma değse bari. Yorumdum, kapının karşına geçip ayaklarımı uzatıp yere oturdum. Bulunduğum samanlıktaki duvarın taşları tek tek çekiçlenerek düzeltilmiş. Binlerce taş nasıl uğraştınız bu kadar. Her taşın üzerinde onlarca aşağı yukarı 1 parmak boyutunda ufak ufak çekiç oyukları. Kıra kıra her köşesi düzeltilmiş belli. Kapının etrafındakilerde aynı. Sadece taşların boyutları farklı, onun dışında hemen hemen hepsi birbirinin benzeri. Kalkıp kapıya yaklaştım bir tanesi diğerlerine göre daha pürüzsüz göründü gözüme, elimle yokladım üzeri yağ gibi kayıyor, diğer taşlara dokundum tırtıklı tırtıklı.

Buldum sanırım, taşı itekledim bir karış ileri gitti kaldı. Eeee! Bir bok olmadı kapı tak diye açılır falan diye düşünmüştüm oysa, mal gibi kaldım öyle. Neden sonra aklıma geldi kapıyı yokladım itince geri geri açılıverdi. Hele şükür. Sonunda kendi başıma bir şeyi çözdüm. ‘’Dan Brown yarramı yesin benim, gelsin de gizem görsün!’’ Yanıma aldığım el fenerinin ışığını açıp içeri girdim, kısa oval bir koridor, sonunda bir örtü var. Geçmek için örtüyü elimle tutup kaydırdım ortalık birden toz duman oldu. Öksüre öksüre örtüyü geçip odaya girdim. Vay anasını satıyım! Kocaman oda, odanın bir tarafında arka arkaya dizilmiş benim boyumdan yüksek raflar, raflar toza bulanmış şişe, torba dolu. Bir duvarın önünde kocaman iki tane tahtadan dolap, dolabın önünde kara murat filmlerinden alışkın olduğumuz tahta fıçılar üstü üste dizilmiş duruyor, odanın ortasında at arabasından bozma olduğu tekerinden belli olan bir masa, tavandan aşağı uzanan uçları kancalı halatlara asılmış torbalar...

Hanife ebenin evinde gördüğüm manzaranın benzeri bir görüntü. Gözüm masada duran açık bırakılmış kap kalın, siyah kapaklı kitaba gitti. Tozdan açık sayfalar görünmüyor, üfledim toz bulutu havaya kalktı. Kitabı alıp sayfaları çevirdim, burayı kullananlar tarafından yazılmış belli ki, içinde bir dünya yazı ve resim dolu. Orta kısımları boş, iki taraflı olarak kullanılmış. Yazıların belli bir kısmını okumak zor, çivi yazısı gibi, sanki doktor reçetesi, bir yerden sonra yazan kişi değişmiş olmalı ki yazı güzelleşiyor, daha rahat okunuyor. Cebimde bana gelen notla defterdeki yazıyı karşılaştırdım aynısı. Demek ki notların okunabilenleri yazan kişi Hanife ebe olmalı. Baştan açtım sayfayı çevirerek hızlıca göz gezdirdim. Yüzlerce bitki için tek tek not tutulmuş. Neye iyi gelir, nasıl kullanılmalı, bazı notlar üzerinden karalanmış, bazı sayfalar yarıdan ya da tamamen yırtılmış..

Bu kadar bilginin buraya yazılması kim bilir kaç sene, kaç ömür sürmüş tahmin etmesi imkânsız el emeği göz nuru bir kitap. Saygı duydum. Bitkiler için tutulmuş notların bazıları şöyle... ACIDÜLEK Ağrılarda — Kökünü kaynatıp sürme Büyü-Akrepte — Kökünü dövüp vurmak. Sancıda — Dövülmüş kökünden bir parçasını balla karıştırıp yemek. Sarılıkta — Olgun meyvesinin suyundan bir damlasını pamuğa alıp buruna çekme Uyuzda — Kökünü kaynatıp suyunu sürmek. Önemli; Acıdülek zehirli ve tehlikeli bir bitkidir. Cırlatan cırtlangıç, karga düvleği, hıyarcık ve eşek hıyarı adlarını da almaktadır. ÇÖREKOTU Mide hastalığında — Kavrulmuşunu nöbet şekeriyle döğerek yemek. Kan için — Az kavrulmuşunu döğerek balla yemek Mide sancısında — Döğülmüşünü balla karıştırıp yemek. Nezlede — Kavrulmuşunun tozundan çekmek. Sütlenmek için — Döğülmüşünü oraya vurmak Yelde — Döğülmüşünü zeytinyağiyle kaynatıp sürmek

Önemli; Çörekotu, ölümden başka her derde devadır. İnsanın karnındaki yeli giderir. Kurtları öldürür. Gözdeki yaşa, koklanırsa nezleye ve baş ağrısına iyi gelir. Sürülürse sivilcileri ve uyuzluğu geçirir. Sirke ile boğaza bağlanırsa balgamı söker. Südü çoğaltır. Yağı, ihtiyarlığı giderir. Nefes darlığına iyi gelir. Balla karıştırılır, vücuda sürülürse sara illetine devadır. Çörekotu, ekmek ile yenirse felçten vücut şişmesine ve baş ağrısına ve daha birçok marazların izalesine menfaat verir. DAĞKARANFİLİ İktidarsızlıkta — Çiçeklerini balla karıştırıp sabahlan yemek Mide ağrısında — Islatılmış çiçeklerinin acı suyundan içmek. Sıtmada — Çiçeklerinin kaynatılmış suyunu içme Hepsinin altına ayrıca bitkilerin resimleri çizilmiş. Bu şekilde yüzlerce sayfa not tutulmuş. Kitabın diğer tarafını çevirdim burada da tedaviler için karışımlar mevcut, bitkilerden daha fazla dikkatimi çekti, ayak üstü uzun süre inceledim.

Çok enteresan tarifler vardı. Uyutan, kendinden geçiren, can veren, kurt yarası, yılan yarası, insan zehri, hayvan zehri, zehri yokeden, öküz öldüren, kıl çoğaltan, hamilelik sancısı dindiren, ölüm ağrısı kesen … Uzayıp giden bir sürü ot, çöp, hayvan, böcek, kullanılarak yapılan aklınıza ne gelirse bir dünya tarif var. Bu tariflerin yanında arada cinsel tariflerde verilmiş onlar dikkatimi çekti. Bey kızıştıran, avrat azdıran, Hacıyatmaz indiren, Haşmet dirilten, büllük heybetlendiren gibi enteresan başlıklar atılmış tarifler vardı. Altlarına nasıl kullanılacağı tarif edilmiş. Kimisinde dinlendirilip içilecek, tatlı şerbetin ardına içilecek, cimadan bir namaz vakti önce içilecek yazarken kimisinde erkeğin malafatına sürülecek, kadının punduğuna sürülecek gibi enteresan şekilde tarif edilmiş. Nihayetinde bunlarda şifaya gerek olan konulardı şaşırsam da yadırgamadım.

Tek merak ettiğim bunları buraya yazmak için nasıl tecrübe ettikleriydi. Yani kendin kullanmasan bile illaki birilerinin üzerinde denemek gerekiyordu. Aklım ermedi. Durduk yere bunlara takılıp kendimi yormaya gerek yok. Yine de bu tariflerin birkaçını not etsem iyi olur diye düşündüm sadece. Bir tanıdık için! Kitabı masaya bıraktım. Etrafa baktım tekrar, giriş kapısının karşısındaki duvarda yan yana 3 tane ocaklık var. Ortadaki kocaman, birisi onun çeyreği kadar diğeri ondan da küçük. Taşları ateş isinden simsiyah olmuş. Ortadaki ocaklıkta hababam sınıfı tatilde filminde inek Şaban’ın kazana girdiği meşhur bir sahne var izleyenler hatırlar, tam o boyutta devasa bir kazan duruyor, merak ettim yanına yaklaşıp içine baktım. Kazanın üstüne çuval yığılmış, hepsi de azına kadar dolu çuvalların. Birini başından tutup kenara çektim altında sandık var.

Hanife ebenin sandığı. Üzerindeki vazo içinde çiçek resimlerini görünce bildim. Hanife ebenin tarifine birebir uyuyor. Buldum! Buldum ama sevinmedim. Sandığı yerinden çıkarana kadar kazana koyana ayrı, kazanı yapan ustaya ayrı ne kadar sövdüm hatırlamıyorum. Benzin dök yak daha iyi niye buraya koyarsın ki? Sandığı el arabasına koyup samanlıktan çıkarken saat neredeyse öğlen olmuş. Üstüm başım kazan karası. Sandığı arabaya kadar taşıp zor şer bagaja attım. Kışın soğuğu terleyen vücudumu anında üşüttü. Sandığın sağına soluna örtü attım bagaj kirlenmesin diye, sonra doğruca eve geçtim. Giriş kapısında Aynur ablanın çocuklar Agah’la Mutlu üzerlerinde gecelikle beni beklerken buldum. ‘’Evin çatısı akıtıyor annem buraya gönderdi bizi’’ dediler. Hemen içeri alıp yanması geçmiş sobanın kofasını çıkarıp dolu kofayı sobaya koydum, çırayla alıştırdım.

Üzerimi değiştirip, elimi yüzümü alelacele temizleyerek çocuklara vakit geçirsin diye bilgisayarımı açtım ‘’siz oturun, ben babanlara bakıp geliyorum’’ diye tembihleyerek Aynur ablaların evine geçtim. Eve yaklaşırken çatının görünen kısmının yarıya yakını göçmüş. Aynur abla ve Ömer Hoca evin önünde yanlarında birkaç köylü hem çöken çatıya bakıyorlar hem de konuşuyorlar. Ben yanlarına vardığımda köy halkından olan kısa boylu, tombul, beyaz saçlı, beyaz bıyıklı Fikret usta ‘’en geç 1 haftaya gadar hallolur hocam’’ diye konuşuyordu. Selam verip konuşmalarını dinledim. ‘’Kiremitlerin hepisini galdıracaz, çatının iskeleti çürümüş geri galanın yerinde durduğuna hiiç güvenme, sökülecek mecbur. El değmişken çatıyı uzatıp biraz daha havaya galdıralım derim bana sorarsan. Ben buranın ilk yapıldığı zamanı biliyom aha bu bahçada oynuyorduk, bebeydik daha, iyi bile dayanmış şimdiye gadar.

Sen bana güven hocam iş bitince oluklarıda yenileriz Allah’ın izniyle, sonra altına damla aksın gel yüzüme tükür’’ diye iddialı şekilde lafını bitirdi Fikret usta. Ömer hoca kafasını sallayarak karşılık verdi sadece, düşünceli halde çatıya bakıyordu, canı sıkkın olduğu çok belliydi ‘’Tamam Fikret ustam, bu işin ehli sensin, sen ne dersen o’’ dedi Aynur ablayla göz göze geldiler yapacak bir şey yok der gibi bakıştılar, sonra ‘’alınacak malzemeleri falan hesapla ben parasını vereyim’’ dedi ustaya dönerek. ‘’Yav hocam parayı ney boşver sen şimdi para pul golay, işler bi bitsin hele gaçmıyon ya’’ dedi eliyle Ömer hocanın omzuna vurarak ‘’Biz şimdi malzemeleri alıp gelelim tavan eyice aşağı inmeden üstünden kiremidi alalım, hadi bize müsaade’’ deyip yanındaki iki adamı alarak uzaklaştı. Ben-Geçmiş olsun nasıl oldu? Ömer Hoca- Sağ ol hocam Aynur abla- (kolları önünde sarılmış bana dönerek) bizde anlamadık ki tam kahvaltı bitti birden bi gümbürtü koptu, dolap falan devrildi sandık evin içinde dolandık bir şey yok, sonra çocuklar tavandan su damlıyor deyince çıktık baktık tavan aşağı inmiş

Ben- Allah esirgemiş üstünüze falan göçseydi ya. Hadi burada durmayalım bize geçelim. Çocuklarda gelecekti ben evde bekleyin dedim merak ederler Ömer Hoca- (Aynur ablaya) sen geç, Fikret ustalar gelsin işe başlasınlar bende gelirim. Ben- 1 hafta sürecekse burada kalınmaz zaten bende kalırsınız, evden alınacakları alalım öyle geçeliz Aynur ablayla Ömer Hoca ne yapalım diye konuştular kendi aralarında sonra hep birlikte eve girdik. Aynur abla alınacakları hazırlarken bizde Ömer Hoca’yla su akan yerdeki eşyaları köşeye çekip su damlayan yerlerin altlarına leğen, bidon koyduk. İşimiz bitince Aynur ablayla birlikte eve geçtim. Ben- Yeni yıla ne kadar güzel bir başlangıç gerçekten! Aynur abla- (gülerek) sorma, sorma devamı nasıl olur artık düşünmüyorum Ben- Ben İsmail abiye söyleyeceğim sizin için kurban kestireceğim böyle olmaz Aynur- Bu aralar var bir şeyler anlamadım ki

Ben- Acaba sıralamayı mı karıştırıyorsunuz abla? Aynur abla- Ne sıralaması? Ben- Önce baş, sonra sağ omuz, sonra sol omuz (Gusül abdestini ima ederek) Aynur abla- (Gülerek) Eşek. Unuttuk biz artık onları yaşlandık gayri. Ben- Amanınnn aman aman. Yaşlı görmesek inanacağım. Ünlü reklamcı Ali Taran 60 yaşında daha yeni Ayşe Özyılmazer’le evlendi, sen 40’ında yaşlandık diyorsun abla Aynur-40 değil 46. Hem bakıyorum da magazin falanda iyi takip ediyoruz Aynur ablayla konuşa konuşa eve geçtik. İçerisi sımsıcak olmuştu. 1 saat oturduktan sonra Ömer hocanın yanına geçtim. Çatının kiremitlerini indiren adamları izliyordu. Hocam soğukta bekleme dedim ama "iyi böyle, eve gelsem ne yapacağım?" dedi. Bir süre onunla bekleyip ayaküstü lafladık. Doğrusu aklım Hanife Ebenin sandığındaydı. İçimde bilmediğim bir heyecan var. Bir an önce sandığı götürüp vermek istiyorum.

İsmail abilere uğrayacağım bahanesiyle Ömer Hoca ve Aynur abladan müsaade alarak arabaya atlayıp yola çıktım. İsmail abinin evi de Hanife ebelerin yol üstünde, uğrar hem de Aynur ablalara yalan söylememiş olurum. İsmail abilerin evlerinin önünde durup kapılarını çaldım. Kapıyı Suna açtı birden beni karşısında görünce utandı, konuşurken telaşlı bir hali vardı. Bunları aşmıştık diye düşünmüştüm ama uzun süredir görüşmeyince aradaki samimiyet biraz kaybolmuştu sanırım. İsmail abiyle eşi bir komşuya gitmişler, Suna’da yeğeni Güldane’yle evde kalmışlar. İçeri buyur etti aslında niyetim vardı ama İsmail abinin eşi Hacer ablanın en son ders çalışmaya geldiğim zamanki tavırlarından dolayı vazgeçtim. Sınavları sordum hepsi de çok iyi geçmiş eve girip sınav notlarını yazdığı kâğıdı getirdi en düşük not 85. ‘’Senin sayende’’ dedi Suna, ben notlara bakarken.

Payım olduğu için sevindim ama işin çoğu kendindeydi, zehir gibi kafa vardı kızda. Sonra ben İsmail abiyi telefonla ararım diyerek ayrıldım Hanife ebelere giden yola arabayı sürdüm. DEVAM EDECEK

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #29):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki