BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 3 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 3 / 84 BÖLÜM 9 dk okuma 16,731

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 3. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Aziz Romalılar… Dediğim gibi, Ömer Hoca'nın arabasına atlamış giderken: Ömer Hoca: Bayram hocam, branşınız neydi?

Ben: Bilgisayarcıyım hocam.

Ömer Hoca: Ooo çok iyi hocam. Tam olarak ne oluyor? Yazılım mı yoksa donanım mı?

Ben: Yazılım da var, donanım da var hocam.

Ömer Hoca: Çok iyi, sevindim. İlk defa düzgün birini gönderdiler. Ben (şaşırarak): Neden öyle dediniz hocam?

Ömer Hoca: Hocam, siz Recep Bey'in akrabasıydınız değil mi?

Ben: Evet hocam.

Ömer Hoca: Şöyle anlatayım hocam, ben zaten bilgisayar cahiliyim. Bir de benden kötü bilenler gönderilince hiç çekilmiyor. Bizim buraya gelen bir yıl kalır, gider. En son Rabia diye bir bayan geldi, ondan sonra ben “Bir daha bayan göndermeyin.” diye Milli Eğitim’e haber gönderdim. O kadar tembihledim; tutmuşlar bu sene de bayan verdiler. Köy uzak, havası da soğuk olur diye gelmekten vazgeçmiş neyse ki.

Ben: Öyleymiş hocam. Recep Abi’yi aradı, iki saatte evrak hazırlattı. Düşüneyim bile diyemedim.

Ömer Hoca: İyi olmuş, gerçekten sevindim. Hem bilgisayarcı olmanız çok iyi, hem de bizim orası erkekler için daha uygun. Bayanla çalışmak zor hocam. Yaz olur sınıflar pişiyor, sinek çok diye söylenir. Kış olur hocam ben sobayı yakamam, sınıfta dondum; sürekli naz niyaz. Sonra grip hastalığı hiç bitmez. Karnım ağrıdı, tırnağım kırıldı, bir sürü tantana… 2004’te Salih diye bir hoca geldi, iki sene çalıştı, sonra polisliği kazandı. Ondan sonra gelenler hep bayan. O yüzden gelene de zor, bize de zor oluyor hocam.

Ben: Doğrudur hocam. Bakalım bizim nasıl olacak. Benden sonra da bir daha erkek öğretmen göndermeyin demezsiniz umarım (gülerek).

Ömer Hoca: Yok hocam, yok demem demem. (Gülerek) Yol boyunca böyle lafladık. “Ben yapamam, edemem.” diye düşünürken, Ömer Hoca aksine gelmeme çok sevinmişti; bunu da her haliyle belli edince rahatlamıştım.

Daha sonra üniversitede asistan olarak çalıştığımdan falan bahsettiğimde Ömer Hoca daha da şaşırdı. Adamı sevmiştim; laf lafı açınca dedim: “Hocam, ben aslında yapabilir miyim, becerebilir miyim diye çok kararsızdım doğrusu. İş tecrübemiz var ama çocuklara bir şeyi öğretebilmek ayrı bir olay, umarım mahcup olmayız.” Ömer Hoca: O işlere hiç kafanı yorma hocam. Bak ben sana söyleyeyim, ben ne üniversite okumuş insanlar biliyorum… Görsen iki kelimeyi yan yana getiremez ama tam tersine, okulun önünden geçmemiş ne insanlar gördüm; eline okumuş insanlar su dökemez. Daha sonra konu bilgisayar işlerine geldi. Ömer Hoca yol boyunca okuldaki bilgisayarın çok eski olduğunu, uzun zamandır açılmadığını anlattı. Evdeki internetle ilgili sıkıntılardan dert yandı… Kendi aramızda laflarken köye gelmiştik. Köyün isminde “Dağ” geçince, dağın tam tepesinde bir yerdir diye hayal etmiştim ama iki dağın arasında bir yerdeydi.

Gözümüzün gördüğü her yer ağaç, yeşillik. Kendi yaşadığım şehirde, köyümde çok ağaç pek yoktur; ondan olsa gerek burayı görür görmez çok beğenmiştim. Köyün girişinde kocaman bir dere var, içinden su akıyor; Ömer Hoca “Suyu güzeldir.” dedi. Doğruca okula gittik. Okul köyün tam ortasında, tek katlı, uzunlamasına büyük, pencereleri kırmızı tahta kapaklarla kapalı, Yeşilçam filmlerinden fırlama bir okul tam da. Okulun giriş kapısının sağında ve solunda iki tane devasa çam ağacı var; sol tarafta beyaz mermer üstünde altın renkli Atatürk büstü mevcut. Okulun çevresi ince, desenli, birbirine geçme gri duvarlarla çevriliydi. Okulun dikdörtgen koca bir avlusu var; iki ucunda birer tane demir kapı mevcuttur. Avluya girdiğimizde 3–4 çocuk top oynuyordu. Avlunun çevresi akasya ağaçlarıyla çevrili; birkaç tane de inek vardı. Okulun bir yanında 5 metre mesafede, birleşik şekilde tuvalet ve kömürlük; diğer yanında küçük, şirin bir lojman vardı.

Ömer Hoca “Bizim fakirhane de burası işte.” dedi, eliyle lojmanı göstererek. Arabayı biriktirmenin önüne geçti. Ömer Hoca arabadan indi, “Ben geliyorum.” deyip lojmana hızla gitti. Ben de sağı solu incelerken elinde anahtarla geldi, okulun giriş kapısını açtı. Arabanın içinde bir kutu kitap aldı, içeri taşıdı. Ben de diğer kutuyu aldım, arkasından götürdüm; onu bıraktığı yere bırakıp ondan önce gidip kalan kutuyu getirdim.

Ömer Hoca: Elin sağlık Bayram Hocam.

Ben: Estağfurullah hocam, ne demek, bizim de işimiz artık.

Ömer Hoca: Bize gidelim, yemek yiyelim; sonra okula falan bakarız.

Ben: Hocam zahmet etmeseydiniz.

Ömer Hoca: Olur mu? Hanım, “Hemen gelmediniz, misafire gelir gelmez işe koşturdun.” diye kızdı anahtarı alırken. Ömer Hoca önde, ben arkada lojmana yürüdük. Lojmanın hemen yanı okuldaki gibi akasya ağaçlarıyla doluydu. İki ağacın arasına güneş gelmesin diye örtü serilmiş, altına masa kurulmuş.

Ömer Hoca’nın eşi, gittiğimizde ayakta bizi bekliyordu. Ömer Hoca hemen ayaküstü tanıştırdı. “Eşim Aynur, yeni öğretmenimiz Bayram.” deyince el sıkışıp merhabalaştım Aynur ablayla. Ömer Hoca masaya buyur etti. Ben tabi “Zahmet verdim.” diye kendi kendime mırıldandım. “Estağfurullah olur mu? Hiç çekinme, gücenirim bak.” dedi Aynur abla, tatlı tatlı gülümseyerek. Ben masaya oturunca içeri geçti. İçeriden iki tane küçük erkek çocuğu geldi. Ömer Hoca “Bu sıpalar da bizim yavrular, gelin Bayram Hocayla tanışın.” diyerek çocukları çağırdı. Birinin ismi Agah, Ömer Hoca’nın babasının ismiymiş; diğerinin adını Aynur abla vermiş, ismi Mutlu. Ömer Hoca beyaz tenli, benden biraz uzun, zayıf, saçlarının önü dökülmüş, yanlar beyazlamış; siyah gözlerinin üzerinde dikdörtgen, ince telli gözlükleriyle, yüzüne sabitlenmiş sakin ifadesi olan ve ilk görüşte güven veren görüntüsüyle 45 yaşında bir adamdı.

İlk görüşte kanım kaynamıştı. Eşi Aynur abla da kırklı yaşlarının olgunluğunu taşıyan, kısa boylu ve narin yapılı bir kadındı. Yüzünde zamanın bıraktığı çizgilerle birlikte hâlâ canlılığını koruyan ince bir güzellik vardı. Ömer Hoca gibi o da beyaz tenliydi; ela gözleri sakince bakarken, yaşına göre kendisini genç gösteren uzun bir yüze, geniş bir alına ve hafifçe daralan bir çeneye sahipti. İnce burunlu, omzuna gelen dalgalı koyu saçları omzuna dökülüyor, oldukça güzel görünüyordu. Hafif ruj sürülmüş dudakları gösterişten uzak görünüyordu. Saçlarının bakımlı olmasına bakılırsa omzunda asılı eşarbı süs olsun diyeydi. Ömer Hoca’ya göre daha konuşkan, daha hayat dolu olduğu apaçık belli olan Aynur abla, gözünden bir şey kaçmayacak bir kadın gibi görünmüştü gözüme; “Ona karşı dikkatli olmalıyım.” düşüncesine kapılmıştım. Hazır olan masaya oturduk.

Yemek yenildi, çaylar içildi. Ömer Hoca, Aynur abla sordular, ben cevapladım. “Nerelisin, anan baban neci?” den başladık; “Kız arkadaşın var mı?” ya kadar geldi sohbet. Sonra Aynur abla, “Bilgisayarcıyım.” deyince, “Okulun interneti buradan çekmiyor, bir şey yapabilir miyiz?” diye sordu. Ben de “Müsait bir zaman bakayım abla, hallederiz.” dedim. Çaydan sonra Ömer Hoca'yla okula gittik; bana bilgisayarı gösterdi. “Hiçbir şeyi yoktu, sonra birden gitti.” diye tarif ediyordu. Bütün arızalar için klasik açıklamadır: Bozulana kadar önce bir şeyi yoktur bütün cihazların. Burada araya gireyim: Ben dediğim gibi lise 4 yıl, ünide 2 yıl, toplamda 6 yıl bilgisayar okudum ve bu sürede ne öğrendim derseniz söyleyeyim: koca bir 0 (yazıyla sıfır). Ne öğrendiysem okul sonrası asistan olarak çalıştığım iki yılda öğrendim. Format atmaktan tutun, program, oyun kurmak, bilgisayar açıp sökmek, arıza tamir etmek, parça değiştirmek…

Hepsini son iki yılda çalışırken öğrenmiştim. Ömer Hoca’nın bilgisayara baktım. Güç var, çalışıyor ama görüntü yok. Ekranda da sorun yok, görüntü geliyor sonra kendini uykuya alıyor. Tornavida istedim, kasayı açtım. Baktım iki tane RAM var. Birini söktüm, tekrar açtım; bilgisayar açılmadı. Sonra onu taktım, diğerini söktüm, tekrar başlattım; bilgisayar açıldı. Ömer Hoca’nın gözleri parladı. Eski toplama bilgisayarlar kullanan varsa bilirler, 3-4 tane RAM slotu vardır bunlarda. Bilgisayarı kapatıp elimdeki RAM’i başka bir slota taktım, bilgisayarı çalıştırdım; bilgisayar tak açıldı. Demek sorun slottaymış. Ömer Hoca “Bravo! Hemen çözdün. Boşuna demiyorum, bilgisayar bilen birisinin geldiği iyi oldu.” diye falan ayaküstü yağlama yıkama çekti. Sonra bilgisayar açılmışken kamerasını taktım, onu da ayarladım; Ömer Hoca’nın iyice gözüne girdim.

Aynur ablanın internet çekmiyor dediği aklıma geldi, modemin yerini sordum; Ömer Hoca gösterdi. Mesafe uzun olduğu için çekmemesi normaldi. Dedim, “Hocam, ben bunu haftaya gelince çözerim.” Birlikte okulu gezdik. 3 sınıf vardı; bir tane müdür odası, bir tane öğretmen odası ve küçük bir çay ocağı vardı. Sınıflardan biri boştu, içerisi depo gibi olmuş; fazla masa, sandalye, dolap, seçim sandıkları… Kullanılmayan ne varsa doldurulmuştu. Sonra laf lafı açtı: Ben: Hocam ben nerede kalacağım?

Ömer Hoca: En son Rabia Hanım günübirlik gidip geldiği için kalmadı. Ama ondan öncekiler köy odasının bir kısmı misafirhane olarak yapıldı, orada kaldılar. Temiz, güzeldir. Eğer kalırım dersen… (hemen okul avlusunun dışında iki katlı, bahçesinde kocaman dut ağacı görünen evi gösterdi.) Bak, burası da Musa amca var, onun evi. Kimse gelip gitmiyor. En son köyün imamı kalmıştı; caminin yanında ev yapılınca taşındı o da.

3-4 ay anca olmuştur gideli. İçinde eşyası falan var; hangisini istersen orada kal. Kararı sen ver.

Ben: Hocam fark etmez bana, sen benden daha iyi biliyorsun. Neresi uygun dersen orada kalayım.

Ömer Hoca: Tamam hocam, sen en iyisi burada kal, dedi; Musa dayının evini göstererek. Okula da yakın, bize de yoldaş olursun hem. Sonra köyde kaç hane var, kim kimdir, necidir anlattı. Toplamda 80 hane köymüş. Çocukların çoğu okul vakti ilçeye ya da şehirdeki okullara gidiyor. Daha çok hayvancılık yapanların çocukları okula geliyor. Bu sene 28 öğrenci var. 1-2-3’leri ben okuturum, 4 ve 5. Sınıfları sen okutursun; bir şekilde hallederiz, hiç merak etme, dedi Ömer Hoca. Bu sene ikisinde de 5’erden 10 öğrenci var diye de söyledi. Sınıflar birleşikti; yani 4 ve 5. Sınıflar aynı sınıfta ders yapacaktım. “Merak etme, halledersin.” falan diye gaz verip uzun uzun anlattı.

Kalacağım ev hazırlanana kadar “Misafirimizsin.” deyip çantamı evlerine bıraktı ve beni muhtarın evine götürdü Ömer Hoca. Orada muhtarla tanıştık. “Ali dayı” diye konuşuyordu Ömer Hoca. O öyle deyince ben de “Ali dayı.” diye seslendim. Küçük, güzel bir kızı vardı; 16 yaşında, nişanlanmış. O kahve yaptı, içtik. Hoş sohbet bir adamdı ama biraz yanar dönerdi. Telekom’dan emekli olmuş; “Ev işini hallederiz.” dedi. Karısına, kızına söyledi, “Evi gidip bakın, temizleyin.” dedi. Müsaade alıp Ömer Hocaların evine geçtik. Aynur abla çay yapmış, içiyordu. Bize de çay doldurdu. O arada bana, “Üzerine rahat bir şeyler giy.” diye oda gösterdiler. Gece uyuyana kadar sohbet ettik. Çocuklarıyla futbol, bilgisayar oyunları muhabbeti yaptık. Sabah eve gider, bakarız diye konuşup yatağıma geçtim. Yorgan mis gibi sabun kokuyordu. Aklıma çocukluğum geldi. Sanki askere gelmiş gibi garip hissediyordum.

Akşama kadar kaç bardak çay içtiysem, tuvalete gitmeye çekindim; en sonunda dayanamayınca gittim. Yavaş yavaş yürüdüm ve klozetin ses çıkarmayan yerini bulmaya çalışarak çişimi yaptım, ardından hızlıca yatağa geçtim. Amına koyum, sanki Kızılderililer kovalıyordu! Yaptığım heyecana bakılırsa… Kafamda elli tane düşünceyle uykuya dalmıştım. Rüyamda muhtar Ali Dayı’yı görmüştüm; siki ve daşşağı çıkarmış, tesbih gibi bana sallıyordu: “Anin, senin ev hazır, istediğin zaman geçebilirsin” diyordu. Boynuna kolye gibi taktığı büyük, parlaklığı gözümü alan zümrüt yeşili tesbihi çıkarıp elinde çevirmeye başladı. ‘’ŞAK ŞAK ŞAK’’ Bense gözümü siki ve daşşağından ayırmadan bakıyordum, cevap veremiyordum. Neyse ki rüyamda gözlerimi kapatmayı akıl edebilmiştim. Bu arada Ali dayı o neydi ya öyle kocaman, ilk kez bu kadar büyük tesbih görüyordum, hem de patlıcan gibi mosmor.

Nerden aldın diye sormaya niyetlenmiştim birden uyanıverdim. Bilinçaltım bana oyun oynuyordu, ya hayır olsun bakalım…

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #3):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki