BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 30 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 30 / 84 BÖLÜM 22 dk okuma 16,742

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 30. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Hanife ebelere giden yolun belli bir kısmı açık ama bir yerden sonra yol ikiye ayrılıyor, sadece Hanife ebelerin evine gitmek için kullanılan yol karla kaplı. Çok fazla kullanılmayınca kimse açma gereği duymamış. Geri mi dönsem diye aklımdan geçirdim "karlar eriyince getiririm" Oda kim bilir ne zaman. İyi ihtimal Şubattan sonra. Eşek ölecek, ters dönecek, siki güneş görecek! Vay yavrum vay. Buraya kadar geldik madem deyip sandığı bagajdan indirip sağına soluna sıkıştırdığım örtülerin arasına sıkıca sardım. Karın üstünde örtünün bir ucundan çeke çeke götürmeye başladım. Ayaklarım ıslanmaya başlamıştı kar yüzünden, arabayla geçtiğim yolları kafamdan tartınca ev yakın diye düşünmüştüm ama yanılıyor muydum? Bir ara geri mi dönsem diye düşündüm ama bu fikri hemen kafamdan attım. Buradan dönmek olmaz diye düşünüp devam ettim. Aklıma Temelin bir fıkrası geldi böyle kendi kendime düşünürken

Temel ile Dursun, bir akşam otobanda iki sarışını arabalarına almışlar ve ıssız, kuytu bir yere gitmek için basmışlar gaza... Yarım saat sonra gidecekleri yere yaklaştıklarında sarışınlardan biri der ki:

- Şimdiden söyleyelim; biz dönmeyiz

Temel kendinden emin bir şekilde cevap verir

- Valla bu kadar geldikten sonra bizde, dönmeyiz

Aynı şekilde düşünüyordum bende. Bu kadar geldikten sonra bende dönmem. Ağaçların arasından giderken hala görünürde ev yoktu. Yola ilk çıktığım zaman verdiğim sözü tutma heyecanım karın soğuğunu yiyince yerini iyi bok yedin düşüncesine bıraktı. Amına kodumun yerinde her yer ağaç. 5 metre önüm zor görülüyor. Arabayla 2 dk da geliyordum oysa. Böyle durumlarda en boktan kararı vermeyi nasıl beceriyordum hayret. Film olsa şu yaptıklarımı yapan karaktere izlerken söverim, kışın ortasında ormandan sürükleyerek sandık götüren aklını sikeyim amına kodumun salağı derim, bir de bu senaryoyu yazana söverim. Hanife ebeye yalakalık olsun diye yaptığım şu işin sonunda inşallah ölmem dedim kendi kendime. Zaten ayaklarım dondu hissetmiyorum. Dizime kadar kar bata çıka nefes falan kalmadı, o kadar yorulunca ölmek çok kötü bir seçenek gibi görünmedi gözüme, kurt falan gelse de yese beni keşke.

Ne zamandır yürüyorum ben onu da bilmiyorum. Kolumu kaldırıp kendimi bildim bileli taktığım klasik Casio saatime baktım saat 15:20. Hava 1 saate kararacak! Biraz yürüdükten sonra açıklık bir alana geldim, önümde boyumu aşan bir yükselti var ilerisini göremiyorum, sandığı bırakıp koşa koşa üstüne çıktım, Hanife ebenin evini karşımdaydı. Ulan Askerden dönerken bizimkileri görünce bu kadar sevinmemiştim. Sandığa koşup son bir gayretle asıldım, karlar burada daha da çok birikmiş. Bata çıka, nefes nefese sandığı çekiyorum. Eve yaklaştıkça nefesim tükendi artık. Daha fazla gidecek gücüm kalmamıştı, sandığı bırakıp yürümeye devam ettim ‘’Hanife ebe’’ diye seslendim birkaç kez. Sesim duyulmuş olacak ki evin üst penceresi açıldı önce, birkaç saniye sonra Hanife ebe üst kattan merdivenin başında göründü. Onu görünce arkaya dönüp geride bıraktığım sandığı işaret ederek ‘’sandık...

Sandık getirdim’’ diyebildim. Dizlerim ve ellerim üstüne çöktüm. Daha adım atacak dermanım kalmamıştı. Birisi gelip koluma girdi Hanife ebe karşıda bana bakıyordu hala. Kafamı çevirdim kocası Köse Şakir yanımda, soğuktan beynim donduğu için ‘’merhaba’’ dedim adama, Köse Şakir mendebur suratıyla sinirli sinirli bakıp kafasını çevirdi. Dudaklarını oynatıyordu, kardeşimden alışkınım bu harekete, babam kızınca oda böyle yapar babama söverdi içinden. Şakirde bana sövüyordu kesin, bende senin ananı dedim içimden ‘’bende senin ananı’’ Şakir dayı... Köse Şakir’in kollarında merdiveni çıktım. Tek isteğim herhangi bir yere sırt üstü yatıp uzanmak, ama Hanife ebeden çekindiğim için yapamıyorum. Kafamı kaldırınca Hanife ebenin yüzündeki telaşlı bakışı gördüm. İyi bari en azından yaptığım salaklık biraz olsun içini yumuşatmıştı. Köse Şakir merdivenin başına varınca beni çöpe atılan bir ayağı kırık masa gibi bıraktı bir şey demeden merdivenlerden inmeye başladı.

Bi dur bak be amına kodumun adamı ölüyor muyum, kalıyor muyum hiç sikinde bile değiliz. Hanife ebe bir eliyle kolumun altına girip beni desteklerken, merdivenden inen kocasının arkasından bağırdı ‘’Sandığı buraya bırak’’ deyip evin kapısını itekleyip açtı ve hiç zorlanmadan benim içeri girmeme yardım etti. Daha önce geldiğimde oturduğum yeşil sedire oturana kadar eşlik etti bana. Görünüşü zaten yeterince heybetli olan Hanife ebenin içeri girmeme yardım ederken farkına varmıştım ki görünüşü gibi gücüde yeterince yerindeydi. Şeş kaza kavga falan etsek beni kâğıt gibi buruşturup atardı. Hanife ebe odanın içinde başka bir odaya girmek için kullanılan çifte ahşap kapıdan çıkarak beni yalnız bırakmıştı. Bulunduğum odada görünürde soba yoktu ama sıcacıktı. Birkaç dakika oldu olmadı Hanife ebe elinde bir bez çantayla içeri girdi. Eliyle alnımı yokladı, önce üzerimdeki montumu çıkardı sonra önümde diz çöküp çoraplarımı çıkardı.

Vücudumun ısınmıştı ama ayaklarımı ve ellerimi hissetmiyordum. Hanife ebe getirdiği bez çantadan beyaz bir havlu çıkarıp sırayla yüzümü, ellerimi ve ayaklarımı kuruladı. Çantadan beyaz bir sargı bezine benzer ama daha kalını uzun bir bez çıkarıp ellerimi ve ayaklarımı sırayla sarıp beni bulunduğum sedirde uzanmam için ayaklarımdan tutup çevirdi. Sonunda uzanabilmiştim. Ne kadar bu şekilde kaldım bilmiyorum ama bu şekilde uzanırken dalmış gitmişim. Gözümü açtığımda Hanife ebe bana bakıyordu. Bir suç işlemiş gibi olduğum yerde doğrulup oturdum. Getirdiğim sandığı gördüm, odanın içinde köşede duruyordu. Hanife ebe- Sözünün eri adammışsın, sağ ol hoca. Ama kendine bu kadar eziyet etmene gerek yoktu, biraz daha geç kalsan donacakmışsın nerdeyse Ben- Önemli değil. Arabayla gelecektim ama yol kapalıydı. Gelmişken dönmek olmaz diye düşündüm. Kalan yol düşündüğümden uzunmuş yanlış hesap yapmışım(gülerek)

Hanife ebe- (söylediklerim Hanife ebeyi gülümsetti) Her zaman bu kadar hızlı kanlı mısın? Ben- Yani biraz öyleyim (utandım, elimle kafamı kaşıdım) Hanife ebe- Ayakların, ellerin nasıl oldu? Ben- İyi. (ayrı ayrı oynattım hepsini) daha iyi hepsi de. Hanife ebe- (kafasıyla sargıları gösterip) çıkarabilirsin artık Ben- Olur (elimde sarılı bezleri çözmeye başladım) Hanife ebe- Peki. Elbiselerin ıslanmış, onları çıkaralım, sende sıcak suyla yıkan bi kendine gel. Elbiselerin kurumuş olur o ara Ben- Hiç gerek yok iyiyim böyle Hanife ebe- Gerek var mı diye sormadım. (Ayağa kalktı ve net konuştu) Gel! Hanife ebe yan yana duran iki ahşap kapıyı açıp içeri girdi. Bende peşinden takip ettim. Elbiselerim baştan aşağı ıslaktı yürürken daha net hissedebiliyordum. Hanife ebenin girdiği odada geniş bir antre vardı sol tarafta 2 kapı, sağda tek kapı görünüyordu.

Sağdaki tek kapının önünde durup açtı, kenara çekilip içerisini göstererek ‘’buyur’’ dedi. Hanife ebenin açtığı kapıdan içeri girdim, HAMAM! Vay mk dedim içimden. Aklıma evdeki küçük tüp, ibrik ve bakraç geldi. Ne hayatlar var diye düşündüm o an. Odanın her tarafı mermer kaplı, ortada altıgen şeklinde göbek taşı, her köşede 1 adet kurna (su doldurulan oval mermer) odanın etrafını göbek taşı yüksekliğinde, mermerden oturma sediri dolanıyor, kurnaların üstünde 2 adet sarı renk kocaman çeşmeler ve çeşmelerin arkasına konulmuş parlak, bakır taslar. Şaşkınlığım geçince Hanife ebeye baktım ‘’gir, çekinme’’ dedi ve 1 çift takunya ve kırmızı renkte bir peştamal uzattı bana. ‘’Elbiselerini çıkarıp ver’’. Hanife ebe çıkacak diye bekledim ama gitmedi soyunmamı bekliyordu. Bir şey demeye de çekiniyorum üzerimdeki lacivert şapkalı poları çıkardım ayağımın dibine bıraktım, altımda bulunan pantolonu indirdim, atlet külot kalmıştım.

Hanife ebenin gözleri üzerimdeydi. Bir süre ayakta bekledim belki gider ya da bakmaz diye hareketsiz şekilde beni bekliyordu. Baktım soyunmadan gitmeyecek atleti ellerimi çapraz yapıp çıkardım. İyi bari tek seferde çıkmıştı. Neyse ki göbek son zamanlarda iyice erimişti yine de atletimi çıkarırken göbeği içime çektim biraz. Hanife ebenin verdiği peştemali belime sarıp "vurduğun gol olsun" yazılı yeşil, siyah renkte boxerımı peştamalın altından çıkardım. Elbiseleri karga tulumba topaklayıp Hanife ebeye uzattım. Hanife ebe elbiselerimi alırken ‘’ayağımdaki bezleri de çöz'’ dedi. Doğru onları unutmuştum. Göbek taşına oturup ayak ayak üstüne atıp önce bir ayağımdaki bezleri çözdüm sonra ayak değiştirip diğer ayağımın bezleri çözüyordum ki baldırıma katlanmış peştamalın altından küçük bayramla göz göze geldim. Hızlıca sarılı bezi çekip aldım, ayağa kalktım, peştamalı düzeltip çorapları Hanife ebeye uzattım.

Rezil olmuştum. Hanife ebe elbiseleri alıp gitti. Bir süre yalnız oturdum. Acaba yıkanmaya başlasam mı? Hanife ebe yıkayacak değildi ya neyi bekliyordum. Böyle iki arada bir derede kalmayı sevmiyorum, çocuk gibi bir duruma düşmüştüm. Biraz sonra Hanife ebe çıktı geldi tekrar. Başındaki örtüsü yoktu ve üzerinde vücut hatlarını belli eden, göğüs çatalının ucu görünen, beyaz renk, boydan dizlerinin biraz altında biten, kolsuz, geceliğe benzer elbise vardı. Önceki elbisesini tam hatırlamıyorum ama bu değildi ona eminim. Kurnalardan birini işaret edip "otur" dedi. Dediğini yaptım kurnalardan birinin yanına, ellerimi apış arama gelecek şekilde birleştirip oturdum. Hanife ebe iki çeşmeyi açtı bir taraftan da dolan suyun sıcaklığını kontrol ediyordu. Kafam önde bekliyordum. Tasa suyu doldurup başımdan döktü. Sıcaktı. Suyu döken kendim olmayınca ayrı mutlu oldum.

Hanife ebe kurnaya doldurduğu su bitene kadar vücudumun her tarafına suyu döktü. Su dökerken arada gözüm Hanife ebeye kayıyor sonra hemen kafamı eğiyordum. 60 yaş civarında olduğunu tahmin ediyorum, bir kısmı beyazmış saçları dışında yaşından daha genç gösterdiği kesindi. Beni yıkarken vücudunun aksine elleri ve ayaklarının küçüklüğü dikkati mi çekti. Bu kadar kalıplı bir kadında daha büyük el ve ayak olmasını beklerdim ama bu şekilde olması ona daha çok yakışmıştı. Hanife ebe çeşmeden birkaç tas su doldurup göbek taşının üzerine doğru savurdu ve bana ’’yüz üstü uzan’’ dedi. Dediğini yapıp yüz üstü uzandım. Sıcacıktı. Kemiklerimin ısındığını fark ettim. Aklım sikim taşağım peştemalin altında görünür mü derdindeydi. Hanife ebe ben uzanırken bir eline kese geçirmiş diğer elinde büyük beyaz bir sabun ve katlanmış peştamalla geldi. Peştamalı bana uzatıp kafamın altına koymamı söyledi.

Kendisi yanıma oturdu. Daha önceden doldurduğu tası üzerime dökerek köpürmüş keseyle hafif bir şekilde bastırarak, kendisinden beklenilenin aksine nazik ve dairesel hareketlerle önce sırtımı ve kollarımı sonra baldırlarımı keseledi. Sırtımdaki köpükleri bakır tasla su dökerek temizledikten sonra ‘’dön’’ dedi. Olduğum yerde sırt üstü döndükten sonra Hanife ebe omuzlarımdan başlayıp göbeğime, kollarıma kese yaparken ben bir süre gözler kapalı bekledim. Onunla bu şekilde göz göze gelmekten utanıyordum. Bir süre sonra bu şekilde durmak garip geldi, gözlerimi açtım. Hanife ebe tamamen yaptığı işle ilgileniyor benimle göz göze gelmiyordu. Sıcaktan boynundaki ben daha belirginleşmişti. Üzerime uzanırken göğüsleri aşağı sarkmış elbisesinin açık bağrından bir kısmı görünüyordu. Elbisesinin altında sütyeni yoktu. Çekingen gözlerle birkaç kez gizli saklı bakış attım, bedeniyle uyumlu büyüklükte dolgun gögüsleri vardı.

O an ilk kez kafamdaki Hanife ebe profilinin dışında normal bir kadın gibi göründü gözüme, içimde bir kıpırdanma oldu. Biran için yaptığımdan utandım ama gözüm tekrar kese yaparken sallanan memelerine kayınca bu utancım silinip gitti. Nihayetinde Cara Lott, Deuxma, Dana Hayes gibi maturelerin hayranıydım ve vücudunda göze hoş gelmeyecek sarkma, pörsüme, kırışıklık gibi görüntü kirliliği olmadığı sürece yaş gözümde sadece bir sayıydı. Hamam yeterince sıcak bu düşünceler daha da kanımı kaynattı, benim ufaklıkta ‘’usta bir sıkıntı mı var usta’’ der gibi bir hareketlenme başladı. Yine sikimin sevdasına salak salak fanteziler düşünüp kendimi rezil etmek üzereydim. Hanife ebe beni bu şekilde görürse 2. Bayramıda toprağa gömmesi içten bile değildi. Bir şeyler düşünmeliyim, bir şeyler düşünmeliyim ‘’Yunanistan'ın milli marşı, 158 dörtlükten oluşur.

Ülkede tüm marşı ezbere bilen yoktur’’ olmamıştı ‘’Her iki taraf da kan bağışında bulunursa, Paraguay'da düello yapmak yasaldır’’ yine olmamıştı. Hay böyle işe. Bir kere işe yara mk. Hanife ebe kollarımı keseledikten sonra baldırlarıma indi, peştemali neredeyse sikime kadar katlayıp iyice keseledi ama peştamaldaki kabarıklığa bir kere bile bakmadı. En son ayaklarımı da keseleyip köpükleri tasla su dökerek temizledi. Ben bittiğini düşünerek kalkmaya niyetlendim ama Hanife ebe ‘’bekle, acele etme’’ dedi ve kalkıp giriş kapısına yöneldi. Bende onu izliyordum gözüm istemsizce kalçalarına kaymıştı yusyuvarlak ve kocaman kalçalarına. Normalde bakmak istemem ama bakılmayacak gibi de değildi maalesef. Tamam yaşım gereği uçana kaçana bakıyorum ama bir taraftan da açığını arıyorum soğumak için, ne bileyim memeleri, bacaklarında, kollarında herhangi bir yerinde sarkıklık göze hoş gelmeyen bir şey görsem anında soğuyup kafamdaki eski Hanife ebe moduna tekrar gireceğim ama yok, her şey gayet normal.

Dev gibi kadın üstelik, olmazda hadi diyelim aramızda bir şey olacak olsa ona binmeye ehliyetim yetmez maalesef. Bende B ehliyeti varken Hanife ebe bu haliyle gözüme Tır gibi göründü. Ben bu içsel çatışmaları yaşarken Hanife ebe elindeki keseyi ve sabunu koyduğu bakır tası giriş kapısının yakınına, mermerin üstüne bırakıp çıktı. Birkaç dakika sonra elinde şişeyle tekrar döndü. Sıcaktan Hanife ebenin açık saçları terlemiş, pürüzsüz, beyaz yüzüne yapışmıştı. Bu hali bana Yeşilçam yıldızı Bahar Öztan’ı hatırlattı. Ben ne yapacak diye dikkatle izlerken Hanife ebe kurnalardan birini tekrar doldurmaya başladı. Su dolarken diğer yandan elindeki şişeyi dolan suyun içine yavaş yavaş dökerek diğer eliyle karıştırıyordu. Su istediği seviyeye gelince çeşmeyi kapatıp eliyle karıştırmaya bir süre daha devam etti sonra bana gel diye işaret yaptı. Kalktım yanına gittim oturacaktım ‘’oturma’’ dedi.

Doldurduğu suyun rengi soğuk sıkım zeytin yağı gibi olmuştu, yeşil gibi sarı gibi.. Hanife ebe sudan bir tas alıp ayağa kalkıp bana yanaştı ve önümde diz çöktü. Bir eliyle tastaki suyu ayağıma dökerken diğer eliyle suyu döktüğü yerleri uzun uzun ovarak iyice yediriyordu. Ovaladığı yerde rahatsız etmeyecek derecede hafif bir karıncalanma ve yanma hissediyordum. Hanife ebe tastaki su bitince bana uzatıp ‘’doldur’’ dedi, tası aldım yanı başımdaki kurnaya uzanıp hazırladığı suyu doldurup verdim. Ayaklarımı, bacaklarımı, baldırlarımın açıkta kalan kısımlarını bu suyla hem yıkayıp hem ovaladı bende kendisine su bittikçe tası doldurup veriyordum. Hanife ebeye yardım ederken diğer yandan ıslanmış elbisesinin altında belli olan göğüslerine yukarıdan bakmamaya çalışıyordum. Peştamalın alt tarafında kalan kısımlar bitince Hanife ebenin vücudumun üst tarafını aynı şekilde yıkayıp ovalaması için ayağa kalkmasını beklerken Hanife ebe belimde sarılı peştemali çekip aldı, oturma yerinin üzerine bıraktı.

Birkaç saniye donup kaldım daha sonra Hanife ebenin uzattığı tası alarak her şey gayet normalmiş gibi davranmaya devam ettim. Bir gözüm Hanife ebede, onun da hareketlerinde en ufak bir değişiklik yok, gayet doğal davranmaya devam ediyor. Tası doldurmak için uzanırken içimden ‘’tır ehliyeti kurs kayıtları başladı’’ diye saçma bir espri geçiyordu. Her durumda espri yapabilme azmim takdire şayandı doğrusu. Bir yandan da neyse ki sikim yarı erekte durumda, tam kalkık değil diye seviniyordum. Sanki durum çok normalde, sikimin tam kalkık olması her şeyi anormal yapacaktı. Hanife ebe doldurduğum tası alarak bir eliyle sikimi tutup ok yönünde kaldırdı ve üzerinde suyu gezdirdi sonra taşşaklarımı avuçlayıp aynı şekilde kalan suyu döktü. Boş tası bana uzatırken kendisi sikimi iyice avuçlayıp döktüğü suyu yediriyordu ama o yedirmek için ileri geri yaptıkça benimki elinde büyüyordu.

Hanife ebeyi bilmesem onun da hoşuna gitti ovalama işini uzatıyor diyeceğim ama hamama girdiğimden beri gayet normal davranmış benimle göz göze dahi gelmemişti. Hanife ebe sikimi ovalamaya devam ederken, ben elimde dolu tasla, kafam yan çevrilmiş, sanki Hanife ebenin ovaladığı sik benim değil kiralıkmış gibi olanlarla ilgilenmemeye çalışıyordum. Hanife ebe sikimi bırakıp taşaklarımı ovalamaya geçince sikim gelişimini tamamlamış maksimum boyuta ulaşmıştı. Neredeyse göbek deliğime değecek kadar kalkmıştı. Hanife ebenin ne düşündüğünü çok merak ediyordum. Taşşaklarımı da normalden daha uzun ovduktan sonra elimde tuttuğum dolu tası alıp kalçalarımı ve belimi de aynı şekilde yıkayarak ovaladı. Hatta götüme kadar ov.. Neyse o kısma hiç girmeyelim. Bu sırada ben kalkmış sikimi indirmek için çabaladıkça olayın heyecanından ve Hanife ebenin hazırladığı suyun etkisiyle de kontrolü daha çok kaybettim.

Sikim salıncak gibi sallanıyordu... Yukarı... Aşağı... Yukarı... Aşağı... Birisi para verip yap dese yapamam. Hanife ebe karşısında düştüğüm şu durumu rüyamda görsem kalkınca abdest alır, namaz kılar, tövbe ederim. Hayat size beklenmedik anda yapılan sürprizlerdir demişti birisi ya da şu an ben uydurdum emin değilim ama bu duruma en uygun sözdü ona eminim. Bu olanlar bir kez daha gösterdiki kriz yönetiminde çok kötüydüm. Doğrusu tüm bunlar olurken bende bir yandan Hanife ebeyi kesiyorum, yalnızca yaptığı işle meşgul, ovalaması bittikten sonra hemen önünde sallanan sikime baktığını ya da ilgi duyduğunu gösterir bir durumu yok. Hanife ebe ayağa kalkıp sırayla göbeğimi, sırtımı, omuzlarımı, kollarımı su döküp ovduktan sonra en son suları kafamdan aşağı döktü. Karşımda dikilip boynumu, ensemi, şakaklarımı, alnımı ovuyordu bende onu izliyordum.

Hazırola geçmiş vaziyette bekleyen sikim arada bedenine temas etse de Hanife ebe bunu hiç umursamıyor, ben ise mahcubiyetle kendimi geri çekiyordum. Hamamda sanki 3 kişiydik ve beynimde açık kalmış bir sekmede İzelden "bir sen bir ben bir de sikim" şarkısı çalıyordu. Bir cesaret geldi o an üzerime, yüzüne baktım gözümü kaçırmadan. Nevi Şahsına Münhasır bir güzelliği vardı ama korkutan bir güzellik. Düğün çiçeğini bilir misiniz? Çok güzeldir ama zehirlidir. Hanife ebe çiçek olsaydı kesin düğün çiçeği olurdu. İçimde bir yerde ona karşı bir korku mevcut hala. Karşımda duruyordu. Benden 1 karış uzun. Göz göze gelebilmek için kafamı kaldırmam gerekiyor. Biraz önce eline vermiştim bundan sonra utanılacak pek bir şey kalmamıştı aramızda. Kafamı kaldırıp Hanife ebeye baktığımda, göz göze geldik. İlk kez gözlerime bakmıştı. Bu kez kaçmadı. Bakışlarında hem yılların ağırlığı hem de yasak bir kıvılcım vardı sanki.

Yanması imkânsız bir kıvılcım. Dudakları hafif aralandı, nefesinin buharın içinde bana değdiğini hissettim. Hafif gülümseyip işine devam etti. Yüzüne yapışmış saçları, gülümsemesi…. Kendimi tutamadım. Sikim birden kalp atar gibi ritimli bir şekilde fışkırtmaya başladı. Normalde boşalma derim ama sefer başkaydı. O kadar uzun sürdü ki boşaldığım için ayrı uzun sürdüğü için ayrı utanmıştım Hanife ebeden. Ali dayının vefatından sonra bir kez elle çitilemek dışında bu işlere ara vermiş hatta bir gazla bilgisayardaki pornolara kadar silmiştim. Uyurken sikiş sokuşlu rüya görüp boşaldıklarımı saymazsak hayatımda ilk kez iradem dışında boşalmıştım. İşin kötüsü boşaldıklarım Hanife ebenin elbisesine, bacaklarına ve ayaklarına gelmişti. Hanife ebe durumu fark edince kafasını eğip bakmış, boşalmamım bitmesini beklemişti. Nihayet boşalmam bitince Hanife ebe içinde tuttuğu nefesi bıraktı, elimdeki son dolu tası başımdan döküp ‘’bitti’’ dedi ve sonra ekledi ‘’maşallah’’ Son maşallah ne içindi tam anlamadım.

Utancımdan ayakta kalakalmıştım. Hanife ebe ‘’abdestini al’’ dedi. Hanife ebenin çıkardığı peştamalı belime dolayıp uzak olan kurnanın yanına gittim çeşmesini açıp dolmasını bekledim. Bir yandan da hala kalkık olan sikimin inmesini bekliyordum. Ya bu amına kodumun ibnesi nasıl her durumda beni rezil etmeyi beceriyor hayret. Ben bunları düşünürken Hanife ebe tam karşımdaki kurnanın önüne geçmiş elbisesine ve ayaklarına bulaşmış döllerimi yıkıyordu. Normalde gusül abdesti alırken kimse görmeyecek diye öğretmişlerdi, ben Hanife ebe çıkar diye beklerken baktım ki Hanife ebe arkasını bana dönmüş vaziyete sırayla başına, sağ omzuna ve sol omzuna üçer kere su dökmeye başladı. Oda abdest alıyordu! Hemen arkamı dönüp bende abdestimi aldım. İşimi bitince Hanife ebenin içerde olmadığını fark ettim hamamın kapısına yöneldim. Hanife ebe kapının dışında üzerine havlu sarılmış vaziyette beni bekliyordu.

Beni görünce elindeki havluyu uzattı. Havluyu üzerime sarıp belimdeki peştamalı çıkarıp Hanife ebeye uzattım. Aklım hala biraz öncedeydi. Öyle ya da böyle Hanife ebenin eline vermiştim. Değişikti. Normalde olgun kadınlardan hoşlanırım bunu gizlemem ama Hanife ebeye karşı böyle bir duygunun zerresi yoktu üzerimde. Ona karşı tek hissim saygıydı ve birazcık da korku. Ta ki bugüne kadar. Hanife ebe beni her zaman oturduğumuz büyük odaya alıp kendisi tekrar çifte kapıdan girerek kayboldu. 10 dakika sonra üzerine boydan açık kahverengi bir elbise giymiş saçları açık vaziyette, kucağında katlanmış elbiselerimle yanıma geldi. ‘’Hepsi de kurumuş’’ dedi bana uzatarak ‘’rahat giyinesin, geliyorum’’ dedi ve odadan çıktı. Ben hızlıca üzerimi değiştirip sedire oturdum. Psikolojik olarak mı yoksa gerçekten Hanife ebenin vücuduma sürdüğü karışımdan mı bilmiyorum ama çok rahatlamıştım.

Sedire dayalı kırlentlere sırtımı dayayıp pencereden dışarıyı izledim, hava kararmış. Telefon çaldı o esnada, Ömer Hoca arıyordu ‘’Hocam neredesin epey oldu gideli’’ diye sordu ‘’Hocam yarım saate gelirim, İsmail abilerdeyim de Güldane’nin bilgisayar arızalanmış onunla uğraşıyorum’’ deyince Ömer hoca ‘’tamam hocam, Aynur’da yemek hazırlıyor orada yemezsen bilgin olsun’’ deyip, kolay gelsin diyerek kapattı. Ömer hocanın bu huyunu seviyordum, gereksiz merakı yoktur ve lafı asla uzatmazdı. Saatime baktım 5 olmuştu. Biraz daha yalnız başıma oturduktan sonra Hanife ebe elinde yemek tabakları dolu tepsiyle odaya girdi. Tepsiyi yanıma koyup çıktı biraz sonra elinde bakır sürahi ve bakır bardaklar bulunan küçük bir tepsiyle tekrar geldi. Ben doğal olarak ‘’niye zahmet ettiniz, ben kalksaydım artık’’ dedim ama ‘’köy kaçmıyor ya yine gidersin, önce yemeğini ye hele’’ dedi.

Sonra sırayla yemeklerin isimlerini saydı ‘’naneli yoğurt çorbası, tavşan yahnisi, Keşkek, kızılcık ekşisi, yoğurt’’ Önce kar üstünde sandık macerası sonra hamam üstüne Hanife ebenin katkılarıyla 1 posta derken doğrusu acıkmıştım. Bana yakın olan tahta kaşığı alıp yemeklerden yemeye başladım. Hanife ebe de bana eşlik etti. Yemek bitince Hanife ebe tepsiyi alıp dışarı götürdü yine bir süre gelmedi. Gelirse çıkayım artık diye müsaade isteyecektim. Hanife ebe 10 dakika sonra elinde bir tepsiyle tekrar geldi. Tepsiyi yanıma bırakıp yakınıma oturdu. Bıraktığı tepsideki bardaktan mis gibi koku geliyordu. Hanife ebe- Sahlap, sever misin? Ben-Bildiğim salep değil mi? Hanife ebe- Öyle de deniyor Ben- Çok severim Hanife ebe tırtıklı, bıçak benzeri metal bir aleti diğer elinde tuttuğu bütün tarçına sürterek salep kupalarının üstüne tozunu çıkardı. Bana yakın olan beyaz renk emaye kupa bardağını uzanıp aldım.

Tadına baktım, çok güzeldi, daha doğrusu harikaydı. Damak konusunda çok ayırt edici değilimdir ama şimdiye kadar içtiğim en güzel salep bu olduğuna emindim Ben- Elinize sağlık çok güzel olmuş Hanife ebe- Yarasın Ben- Köyde salep içeceğim hiç aklıma gelmezdi Hanife ebe-Kendim yetiştiriyorum. Çok nazlıdır, az olur Ben- Çok iyi maşallah. Çok severim ama bitki halini hiç görmedim Hanife ebe-Yazın görürsün Ben-İnşallah Hanife ebe- (Salepten bir yudum alıp bana baktı bir süre) Sandığı nasıl buldun? Ben- (Biraz düşündüm) Hiç kolay olmadı. Koca evi 2 kere aradım. Aslında ikinci sefer arayışımda bulacağımı sanmıyordum ama biraz şansım yaver gitti diyeyim. Hanife ebe- Gayret etmeyenin şansıda olmaz Ben- Doğrudur. Bulmak için çabaladım baya yalan değil. Samanlıkta ŞİFAHANE yazan bir oda buldum. Kapının tam üzerine düven çakmışlar, ilk başta anlamadım altında kapı olduğunu.

Düveni çıkardım bu seferde odaya girilen kapıyı açmak için uğraştım bir süre. İçerisi zaten ayrı bir dünya, ilk görünce bu oda aklıma geldi (Salepten bir yudum aldım) burayı andırdı bana Hanife ebe-Doğru benziyor Ben- Sonra içerde dev bir kazan var, onun içine koymuşlar sandığı. Çıkartana kadar anam ağladı yalan yok Hanife ebe- Allah ağlatmasın(gülerek). Düşündüğümden becerikli, akıllısın. Şaşırttın beni. Kendi ailemden dahi o odayı gören azdır. Kıymetini bilesin o yüzden. Sandığı sanırım ebem koymuştur kazana. Nasıl koydu bilemem Ben- Doğrudur. Aslında bir de defter buldum ama Ömer hocalar var köyde bilirsin, onların çatı çökmüş bende kalacaklar bir süre o telaşeden getirmeyi unuttum. Yazılara göz gezdirdim merak edip, baya baya uğraşılmış, yılların emeği var. Sizin de yazınızı tanıdım bakarken, bir dahaki gelişime getiririm inşallah, aklınıza bir şey gelmesin.

Hanife ebe- Gelmez kaygılanma, sana güveniyorum Ben-Sağ olun Bir süre konuşmadan oturduk. Ben artık kalkıp gideyim lafını söyleyeceğim ama dilim varmıyor söylemeye bir türlü. Tam cesaretimi topladım söyleyeceğim Hanife ebe konuştu Hanife ebe- Bayram. Ben- Efendim Hanife ebe- (bir şey demeden yüzüme baktı sonra iç geçirip) İlk gönlüm düştüğü kişinin adı da Bayram’dı. (Bir süre konuşmadı salebini içti sonra anlatmaya devam etti) Oturduğun evin dereye bakan tarafında, köşe odada bacım Rabia’yla ben kalırdım. Gel zaman git zaman bu hayırsıza gönül verdik. Her gün sabah akşam bizim pencerenin baktığı yoldan geçerdi. Aslında daha kısa yoldan da gider istese ama bile isteye oradan geçerdi. Girişte görmüşsündür eski bir radyo var, onu baca kaşına (Ocağın Üstündeki Taştan Raf) koyar hem dinler hem de Bayram geçecekte görecem diye beklerdim. Ne zaman o yoldan geçse aynı şarkı çalardı.

‘’Yaşar Güvenir- Sensiz Saadet Neymiş’’ ahhh ahhh gençlik. Sonrası gel zaman git zaman iyice kanıma girdi bu hayırsızın dölü, gebe bıraktı beni (yüzüne yine o aksi bakışı geldi) sonra geldi köyde başka kız yokuş gibi bacımı istedi. O gün tüm erkeklerden Allah biliyor nefret ettim, kendi babam kardeşim dahil. Rabia her şeyi biliyordu, ona rağmen kabul etti. Sonra ebem, Akçiçek ebem, bana el veren, (bir elini havada sallayıp) taa çocukluktan bana bu işleri öğreten, o bulduğun defterde yazanların çoğunu yazanda odur, o çok kızdı bu olanlara…(devamını getirmedi) Diyecek bir şey bulamadım. Elimde boş salep bardağına bakıyor, sadece dinliyordum. Hanife ebe-Sorsan herkes kötü bilir beni, varsın bilsinler, umuruma gelmez. Bir Allah’ın kulu bugüne kadar gelip niye böyle oldu diye bir kere bana sormadı, herkes bir şey anlatırken sen ne diyon Hanife diyen olmadı.

Varsın olmasın, Allah biliyor ya her şeyi. Buranın öteki tarafı da var elbet. Hoş kendi ailem sırt çevirdi bana, el aleme ne desem boş. (Bir süre sessiz kaldı sonra gülerek) Yıllardık içimde uhdedir, ölmeden bir kere baba evime geleyim, son bir kez göreyim diye. Bide biraz önce bahsettiğim radyom çalışsa da şu şarkıyı son kez dinleyim isterim. Radyo’yu çok kişiye gönderdim becerip yapabilen olmadı, artık umudu kestim ondan ama bir gün baba evine gidip görecem, kapısına varıp, yüzümü sürüp içine adımımı atmadan dönüp gidecem Hanife ebe bundan sonra başkada bir şey anlatmadı. Bir süre sonra ‘’hadi seni yolcu edeyim madem misafirin var’’ dedi ve ayaklandı. Kurumuş montumu ve ayakkabılarımı ve küçük bir şişeye koyduğu salebi bana verdi. Çıkarken ayaküstü salebin nasıl yapacağını tarif etti. Merdivenlere çıkarken girişteki küçük karşılama odasında Hanife ebenin bahsettiği Radyo’ya gözüm takıldı.

Bir cesaretle ‘’Hanife ebe bende biraz anlarım tamir işlerinden, eğer müsaade edersen Radyo’yu bir de ben yapmayı deneyim’’ dedim. Hanife ebe cevap vermeden köşede duran radyoyu aldı, duvarda asılı duran kırmızı siyah renkte ufak heybeye koyup bana verdi. Aşağı indiğimizde kocası Şakir aşağıda yanında yüzünün ortası beyaz, kahverengi, güzel bir atla bekliyordu. Hanife ebe atın yanındaki büyük yuvarlak kütüğe basıp atın üstüne atladı sonra bana ‘’gel hoca’’ dedi. Bende onu takip edip Hanife ebenin arkasına atladım. Atladım ama belli etmesem de zor binmiştim. Hanife ebe bu cüsseyle iyi bindi atın üstüne diye düşündüm. Hanife ebeye yarım yamalak sarılarak benim arabanın yanına kadar atın üstünde gittik. Sonra beni arabanın yanına indirince ‘’tekrar sağ olasın, uğurlar olsun Bayram Hoca, Allaha emanet’’ diyerek bir şey dememi beklemeden Atını çevirip geldiğinden daha hızı uzaklaştı.

Arabaya bindiğimde saat 18:30 olmuştu. Eve geçerken Ömer hocaların evinin çatısının kiremitleri indirilmiş, çatının çöken kısmının odunları yerinden sökülmüş olduğunu gördüm. Eve girdiğimde Ömer Hoca çocuklarla televizyona bakıyor Aynur abla yemekleri hazırlıyordu. Ayıp olmasın diye bende sofraya oturdum sadece çorba içtim. Yemekten sonra Hanife ebenin bana verdiği salepten yaptım çok beğendiler. Nerden getirdin sorusuna annem gönderdi diyerek yalan söylemek zorunda kalmıştım ama olsun Hanife ebe muhabbetini şu an için kimseye açmak istemiyordum. Herkesin yerini ayarlayıp yatağıma yattığımda gün içinde yaşadıklarımı gözden geçirdim, sanki rüya görüyordum da biraz sonra uyanacakmışım gibi hissediyorum. 2 Ocak 2012 Pazartesi, yılın ilk okul günü... Bu yıl şansızdık ki yılbaşı Pazar’a gelmiş tatil yapamamıştık. Artık kışa, kara, soğuğa iyice alışmış sanki bu köyde doğmuş, büyümüş bu köyde ölecekmişim gibi hissediyordum.

Akşam köyün adamları köy odasında toplanalım diye anlaşmışlar. Maksat köy muhtarlığı işini konuşmak. Ömer hocayla beni de davet ettiler. Akşam evden çıkarken ‘’bizim gelmemiz uzun sürer, siz bizi beklemeyin’’ diye tembihledi Ömer Hoca Aynur ablaya. Kış olduğu için yapacak bir şey yok köyün hemen hemen bütün erkekleri gelmiş. Muhtar Ali dayı konuşuldu uzunca bir süre, iyiydi, hoştu, dürüsttü diyerek bol bol övüldü arkasından. Konuşulanları Muhtar Ali dayı kulağıyla duysa ‘’ah deyyuslar ah, kör öldü badem gözlü oldu, yokuz ya artık konuşun bakalım at yalanı sikeyim inanı’’ diye güzel bir söverdi. Rahmi hoca köylüye ‘’şubat sonu mart başı seçim yapılacak. Ben yaparım kendime güvenirim diyenler talip olsunlar. Tek aday çıksın diyenler var saygı duyarım ama çıkacak olan kimseye de sen çıkma denilmez’’ diyerek toplanmanın asıl meselesini açtı.

Önce herkes anlayışla birbirini dinledi. Daha sonra okulu soyanlardan Gavur Ali lakaplı denyonun amcası ‘’biz içimizden bir aday çıkaracağız’’ deyince ortalık biraz hararetlendi. Doğrusu kimin muhtar olacağı beni çok alakadar etmiyor ama Ali dayı ölmeden bu Gavur Ali’nin ailesi sana takık aklında bulunsun diye uyardığı için bunların içinden birisinin muhtar olmasını da istemem. Konu uzadıkça uzadı, bir süre sonra Ömer Hoca kulağıma eğilip ‘’sen git istersen hocam, bu muhabbet daha çok uzar’’ deyince ben biraz daha oturup sonra odadan sıvıştım. DEVAM EDECEK

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #30):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki