23. Bölüm 3 Part halinde paylaşılmıştır. İyi okumalar
- --------------------------------------------------------------------------
8 Ocak 2012 Pazar 21:40 Kapı gıcırdayarak açılır, içeriye soğuk hava giriyor. Kahvehanede soba tütüyor, tek tük masalarda tavla pulları tıkırdıyor. İçeri giren önce sobanın başına gidiyor ısınmak için. Köşedeki eski masada dört yaşlı oturmuş, çay bardaklarını ufak ufak yudumluyorlar. Arada biri öksürüyor, ikisinin elinde tespih, birinin bastonu elinde sıkı sıkı tutmuş, birbirlerine laf yetiştiriyorlar. Dinleyen yok, herkesin aklı kendi söyleyeceğinde.
İsa Amca: Ah götü sikliler ahhh! Bunlar gençliğinde de böyleydi, yaşlandılar hâlâ aynı.
Mustafa Amca: (gülerek) Yahu İsa, biz ne diyozz sen ne diyonn?
İsa Amca: Bak siz tahsilli adamsınız… (Hemen yan masada oturan Ömer Hoca, Rahmi Hoca ve bana dönerek) Bunların hiçbirinin benim gibi kafası basmazdı!
Mustafa Amca: Gören duyan bu da başımıza gaymakam oldu sanacak! (elinin tersiyle İsa amcayı göstererek)
İsa Amca: Ethem Hoca vardı o zaman, Allah rahmet eylesin. Mektepte en birinci ben gelirdim.
Tahir Amca: Yav bırak! (Kulakları az işittiği için bağıra bağıra) Külahıma anlat onları. Deden varlıklı diye kimse elleşmiyordu sana. Bu var ya… (bize dönerek) Çocukken dedesinin rakısını içiyordu gizli gizli!
İsa Amca: O zaman ihtilal vardı, rakıyı kim kaybetmişte biz bulalım Mustafa Amca: Deden Atıf hem bulurdu hem içerdi, rakısız durmazdı, yalan deyin (masadaki diğer ihtiyarlara dönerek) Doğru doğru... Mustafa doğru der diye onayladı diğerleri İsa Amca: Doğru, dedem çok içerdi. Ama bir dönem kıtlık oldu, o zaman ağzına damla sürmedi, hem ölmeden çok önce de bıraktı içmeyi!
Mustafa Amca: Bıraktı mı? Lan yörüü! Ölünce “mezarıma dökün” diye vasiyet etmiş, öyle tiryakisiydi.
İsa Amca: Ölürken yanında mıydın sanki? Ad Ali’nin, göt Veli’nin tuymuna konuşuyon!
Atıf dedem bi gün içerken hıçkırık tutmuş, orda bırakmış, daha da ağzına sürmedi Cengiz Amca: (inanmamış gibi bir elini salladı) Sen onu bunu bırakta rakı yüzünden nasıl dayak yedin, onu anlat hele. Rahmi Hoca daha önce dinlemiş ki koluyla beni dürttü, “iyi dinle” der gibi. Sonra çevredeki birkaç kişi ısrar edince Musa Dayı başladı: İsa Amca: Dedem keyif adamıydı. İçmeyi, eğlenmeyi pek severdi. Konağa dansöz getirip oynattığını bilirim. Her gün rakısı, mezesi akşam yemekten sonra hazır olacak. Yaş 60 ama görsen 30-35 anca dersin öyle bir adam. Biz de o zamanlar genciz, yanına yanaşamıyoz, uzaktan uzaktan merak ediyoz tabi. Bi gün herkes uyurken gizlice koyduğu yerden aldım dedemin rakısını, doldurdum bardağa, diktim kafaya. (Çevredekiler: “eeeee?”) Eeeesi, bişi anlamadım, bir bardak daha, bir bardak daha sonra birden her şeyi çift çift görmeye başladım, kafam allak bullak oldu, korktum.
Hemen dedem rakının eksildiğini anlamasın diye üstüne su kattım. Nereden bilelim cahillik, şişe oldu sana beyaz, ayran gibi. Tedbirsiz sıçmaya giden taş arar domalı domalı, sonra benim yaptığım anlaşıldı tabii. Yidiğim zopanın haddi hesabı yok. Beni çok severdi rahmetli ama çok da döverdi. Kenardan dinleyenler kahkahaya boğuldu. İsa Amca sustu, kahkahalar dinince lafına devam etti. Bu kadar dinleyici bulunca hoşuna gitmişti.
İsa Amca: O zamanlar dedem köyün en zengini. Gel zaman git zaman savaş çıkacak dediler, buğdayın yarısına hökümet el koydu. Baya bi vakit içtiğini görmedim rahmetlinin, bunların böyle dediğine bakman siz (elindeki bastonu yere vurdu birkaç kere) Cengiz Amca: Bak dedin, hatırladım ben de şimdi. Elde avuçta bir şey kalmayınca, burdan ilçeye yürüyerek çok gidip geldik köyün gençleri çalışmaya bi mağfir, köyde acımızdan ölecez yoksa.
Tahir Amca: Bizim eşek vardı, onla giderdik İsa Amca: O zamanın Mercedes’i!
Mustafa Amca: Bizim yoğdu! Yalınayak giderdim ben, eşekten önce varırdım ilçeye.
Cengiz Amca: Şimdi yine gidersin.
Mustafa Amca: Şimdi gidemem gayri. Tansiyon hastasıyım ben. Hani şu çok yüksek olan var ya, o işte… Mmmm buldum: Süper tansiyon! Kahkahalar, gülüşmeler… Kahvedeki herkes dönmüş bu konuşmayı dinliyordu.
Tahir Amca: Sen yine iyisin, bende hem tansiyon var hem şeker hem de parkinson başladı!
İsa Amca: Kaç tane beben var, alsın baksınlar sana.
Tahir Amca: Aman aman, Allah evlat eline düşürmesin.
Mustafa Amca: Niye, küçük oğlan çok diyomuş "Babama ben bakarım o gelmiyor" diye. Sen de inat etmişsin.
Tahir Amca: Ona kızgınım ben.
Mustafa Amca: Niye?
Tahir Amca: Şeerde (Şehirde) otururken everince verdiğim evi beğenmedi.
Mustafa Amca: Eee?
Tahir Amca: Eeeesi, oğlana koskoca evi verdim, kendim küçük eve taşındım sonra.
Küçük evde rahat rahat sikişemiycekler ya! Bi de avradı balayı istiyo, rahat sikişmek için! Gençlerden biri (yan masadan): Sen böyle konuşunca evlilikten soğuyorum Tahir Amca!
Tahir Amca: Oğlum, evlilik için acele etmen gerekmiyor zati. Sevdiğini buluncaya kadar bekle. Ben sevdiğimi alamadım mesela. Yengen kötü kadın mıydı? Değil. Ama dünya'ya bir daha gelirsem, evlenir miyim? Anamı sikseler evlenmem! Yaşamama bakardım. Kenardan dinleyenler yeniden kahkahaya boğuldu. Ortalık sakinleşince gençlerden biri atıldı Genç: – Eee, evlenmeyin mi diyonuz yani?
İsa Amca: Evlenin evlenin buna bakmayın siz(Tahir amcayı göstererek). Ben avradı damdan gördüm, bir elektrik geldi bana. Eğer elektrik gelmiyosa kalbinize, evlenmeyin. Gerçekten evlenmeyin! Konudan konuya atlayarak uzunca bir süre konuştu köyün yaşlıları. Bi yerden sonra onları bırakıp önümüze döndük.
Kışın en soğuk zamanıydı. “Daş Kafanın Kahvesi” diyorlar buraya. Uzun süredir kapalıymış, kimse niye kapatıldığını tam hatırlamıyor; sahibi Ferdi abi bir şeye kızıp kapatmış, Aralık gibi yeniden açmış. Gel git akıllı diyor köylü, canı sıkılınca bir bahane bulur kapatır, canı isteyince geri açar diyorlar. Kahve eski caminin yanında, büyük bir bahçesi var, taş duvarla çevrili. Kahvenin önünde boydan boya asma ağacı var, kış nedeniyle yaprakların yerine kar örtülü üzerinde. Kocaman mavi renk, camlı kapısı var kahvenin; iki yanında yine mavi pencereler. Ortada kuzineli soba, tahta masalar, iskembeler ve girişin tam karşısında ocaklık, ocaklığın çaprazında metal bir dolap alt gözünde ana britannica ansiklopediler, üstünde gramafonlu, kahverengi, antika bir tane plak çalar. İlk kez duyduğum bir şarkı çalıyor kadın sesiyle ‘’Tutuştum sönmem bir daha, Ayrıldım dönmem bir daha, Yıkıldım sevmem bir daha, Bir daha…’’
Kahveyi işleten Ferdi Abi, ellili yaşlarda, uzun boylu, uçları sivriltilmiş burma bıyıklı bir adam. Lakabı “Daş Kafa'nın" hakkını veriyor, kafası biraz büyük ama yaşına rağmen oldukça yakışıklı. Bol bol şakayla karışık lafı geçiyor kahvede. Üç hanımından 1 kızı, 5 oğlu var. Damadı Rıza ocakta duruyor, çaya ve bulaşığa bakıyor. Arada tek kızı Fadime gelir ilgilenirmiş kahveyle. Ben hiç görmedim ama anlatılana göre kahveye gelenler Ferdi Abiden değil, kızından korkuyor. Şeytan Fadime diye adı çıkmış. O varken argo, küfür falan olmazmış, aksinin teki der bahsedenler. Çocuklara “öcü geliyor” diye kandırır gibi, kahvedekiler arasında “Fadime geliyor” diye birbirini korkutuyorlar. Gençler gıyabında gülerek “6 harfli” diyorlar. Dediğim gibi bana hiç denk gelmedi ama bu kadar erkek korkarak bahsedince merak ediyorum ister istemez. Biraz daha hoş beşten sonra Ömer Hoca’yla kalktık.
Rahmi Hoca “Ben biraz daha oturacağım” dedi. Ömer Hoca giderken:
- “Aynur’un siniri geçmiştir” dedi şakayla.
- “Geçmiştir” dedim gülerek ama neye sinirlendiğini ben bilmiyorum. Tek bildiğim Ömer hocaya bugün tripli, ucu biraz da bana dokunuyor Ömer hocayla sürekli birlikte olduğum için. Ömer Hoca yanına yandaş bulduğu için durumdan hiç şikâyetçi değil.
Neyse ki küslüğü uzatmaz Aynur Abla, öyle bir huyu yok. Olsa da Ömer Hoca küsülecek adam değil. Sebebini de sormuyorum ama eve gidince Aynur Abla gayet normal karşıladı bizi. Her neye kızmışsa siniri geçmiş anlaşılan. Zaten tanıdım tanıyalı aralarında ciddi bir küslük, kavga görmedim, ideal çift gözümde ikisi de. Biz gelince sormadan hazır çaydan alıp getirdi Aynur abla. “Gözden uzak olan gönülden de uzak olurmuş” derler ya, doğruymuş. Aynur Ablayla aynı evde kalınca ister istemez ilgim kayıyor ona. Ufak ufak göz süzmeler, Ömer Hoca yokken ince iltifatlar, şakayla imalar… Ama sınırı aşmıyorum. “Abla yanlış anladın” sınırındayım hep. Aynur Abla cin gibi kadın, belki de aklımdan geçenlerin hepsinin farkında, ben kendimi kandırıyorum. Kim bilir? Çay içerken aklıma geldi, kahvede lafı geçen Fadime’yi sordum ‘’İyi bilirim’’ dedi Aynur abla. Sonra çayını içip devam etti.
Aynur Abla: Fadime’yi kim bilmez! Bir ara çok gelir giderdik, babasının evine taşındılar, sonra pek görüşemedik. Ama iyidir aramız Ben: “Şeytan” ne alaka? Şeytan Fadime diyorlar, lakabıymış sanırım Aynur Abla: Aman köylünün halt yemesi. Doğruya doğru, yanlışa yanlış der. Dilinin kemiği yoktur, aklındakini çat diye söyler.
Ben: Şeytanlık onda değil o zaman, ona şeytan diyenlerde desene Aynur Abla: İnsanlar mutlu eden yalan duymak ister, işine gelmeyen gerçeği değil. Herkesin işine geldiği gibi konuşsa, melek olurdu zaten.
Ben: Kocası Rıza Abi şeker gibi adam.
Aynur Abla: Aklı gider onun Fadime’den, yoksa uyanığın tekidir öyle sessiz sakin durduğuna bakma. Az Fadime’nin elinden almadım onu. Ömer anlatsın işte. Ömer Hoca konuşmadı; yalnızca gülümseyerek başını salladı, onaylarcasına. Böylece konu da kapanmış oldu. Çayımı yudumlarken aklıma Hanife Ebenin eski radyosu geldi.
Getirdiğimden beri birkaç kez denedim; olmadı. Olacak gibi de görünmüyor ama umut dünyası işte. Aynur Abla sordu. “İsmail Abi’nindi,” dedim, radyoyu kastederek. Henüz Hanife Ebenin adını anmadım ona. Duysa ne der, kim bilir… Merak ediyorum. Aslında gizlenecek bir şey yok; fakat baştan bir yalanla başladık, gidip gelmeleri saklamak için. Sonra o yalan büyüyüp sürüp gitti. Yalan, fosforlu yılan gibi; bir kez göte kaçtı mı, çıkarmaya leylek gerek. Radyoyu odamdan alıp geldim, masanın üzerine serdiğim gazete kâğıdının üstüne bıraktım. Daha önce söktüğüm vidaları yerine takmamıştım. İnternetten “nasıl tamir edilir” diye araştırdım; kayda değer bir şey bulamadım. Birkaç forumda konu açıp fotoğraflar paylaştım; dönüş yapanlar oldu. Bir yere kadar tamirini getirdim ama içinde karmaşık, ipli bir sistem var. İşte orada kaldım. Bu radyolar vaktiyle zamanının usta ellerinde tamir görüyordu.
Öyle her babayiğidin harcı değil, sabır ister, maharet ister. Meraklısı bilir bu ipli sistemleri: frekans çubuğuna bağlaman gerek. Ama ipin koptuğunu görünce neye nasıl dolanacağını çıkaramadım. Bir tur dolasam kayıyor, çentiğe sarsam yarıda kalıyor. Belki de özel bir iptir bu, kim bilir? Makaraların işleyişini çözdüm fakat son noktada, frekans değiştiriciye nasıl bağlanacağını bulamadım. Neyse uzatıp sizi de sıkmayım. Kısacası, bu radyo işi beni aştı. Aynur Abla masanın öte yanına oturdu. Ben radyoyla cebelleşirken, o hem çayını içiyor hem de önümdeki parça kalabalıklığına bakarak biraz şaşkınlık biraz hayranlıkla beni seyrediyordu. Derin bir iç çekip “Olmuyor” dedim. “Sağlık olsun” dedi, tebessüm ederek Aynur abla. “Yine de aferin, epey anlıyorsun. Keşke Ömer de biraz böyle şeylerle uğraşmayı sevseydi. Köye ilk geldiğimizde mutfak için bir aspiratör almıştı.
Müsait olunca takarım dedi. On yıl oldu hâlâ bekliyorum, bakalım ne zaman takacak…” Ömer Hoca’ya ayıp olmasın diye tebessüm edip geçiştirdim. Aynur Abla’dan lafı yiyen Ömer Hoca, esneyerek, “Demek ki uyku vakti geldi” dedi. “Bana müsaade, sevgili karım” diyerek Aynur Abla’ya, “ve kıymetli hocam” diyerek bana dönüp gülümsedi. Sonra odasına doğru yol aldı. Aslında radyo olmayacaktı ama Aynur Abla’nın merakını çekmiş olması hoşuma gittiğinden birkaç deneme daha yaptım. Radyonun ipi koptuğu için, bir makara yeni variable ipi gerek. Üzerindeki eski bağlantı turlarını sökmeden bir yere not aldım, hangi kasnakta kaç tur var eğer bu variable ipi’ni bulabilirsem tekrar takacağım. Daha sonra söktüğüm parçaları tekrar eski yerine monte ettim ‘’iyi aklında tutuyorsun’’ dedi beni izleyen Aynur abla, daha sonra basit olduğunu göstermek için kalan parçaları sırayla ona taktırdım “Aferin çırak, öğreneceksin, öğreneceksin” diyerek takılmayı ihmal etmedim.
Aynur Abla gülerek, “Eşek” dedi, ama hoşuna gittiği belliydi. O hemen yanımda eğilmiş uğraşırken dizleri dizime temas ediyor, arada iyice yanaşıp oldu mu diye sorup gösterince içimde bir kıpırtı başladı birden. Şimdi olmaz, şimdi olmaz diye geçiriyorum içimden, Aynur abla dibimde anlarsa yüzüne bakamam, bir şey düşünmeliyim bir şey düşünmeliyim ‘’İlk radyo yayınının yapılması 1907 senesine denk düşer’’ olmamıştı, ‘’İlk yıllarında radyoya ‘telsiz telgraf’ denirdi’’ yine olmamıştı. Hay böyle işin, bir kerede işe yara. Aynur ablayla teması azaltmak için çaktırmadan biraz yana kayıp dizlerimi iyice sıkıştırarak durumu idare ettim İşimiz bitince, “Ben bir duş alayım uyumadan” dedim. “Kahvede biraz duman altıydı, üzerimize sindi” diyerek açıklama yapma ihtiyacı hissettim. Sanki ondan izin alır gibi. “Tamam canım, ben biraz daha oturur, sonra uyurum” dedi Aynur abla.
Sobanın üstündeki güğümü alıp banyoya geçtim. Kışın en iyi tarafı, yanan soba sayesinde sıcak suyun her daim hazır olmasıydı. Güğümü bakraca boşalttım, üzerimi çıkardım. Ancak suyu boşaltırken yerdeki muşambaya damlayan suya basıp kaymamla götüm üstüne düşmem bir oldu. Hay böyle işin derken Aynur ablanın sesini duydum, yanıma geliyordu apar topar banyoya girdim Aynur abla düştüğüm koridora geldi. Önce yerde duran yarım bakraca sonra kapının arkasından kafasını uzatmış bana bakıp hayırdır dedi ‘’girerken bakraç elimden kaydı, sana yakalanmayım diye buraya saklandım bende’’ dedim gülerek. ‘Yakalanınca ne oluyormuş’’ dedi Aynur abla yarım bakracı alıp bana uzattı sonra cevap bekler gibi yüzüme baktı. “Üzerimde elbise yoktu” dedim utana sıkıla. O ise gülerek, “İyi hadi sen duşunu al, ben şuraları sileyim” dedi ‘’Sonra biraz daha su getireyim’’ diye ekledi ve eline yakında bulunan temizlik bezlerini aldı ‘’sanki daha önce görmedik de o halini’’ diye mırıldandı yerleri silerken.
Yere dökülmüş suları silmek için eğildiğinde, gözlerim istemsizce kıpkırmızı eşofmanının altında şekillenen kalçalarına kaydı. Bir anlık zaafla baktım, sonra kendimi toparlayıp içeri girdim. Aklıma o zamanlar bütün serisini izlediğim dirty latina maids pornoları geldi. Eve temizliğe gelen Latin kızlara çakıyordu elemanlar (favorim Bella marie wolf’dur ayrıca) Banyoya bu şekilde girince benim ufaklık zaten emredin komutanım diyerek hazır ol da bekliyordu. Rahat asker dedim, hemen kapının arkasında temizlik yapan Aynur ablayı düşünerek heden şoldur şampuanı benimkine sıkarak 31’e başladım. Keyfi çok uzatmadım birkaç dakika düşünmek fazlasıyla yetmişti kendimi tutmadan boşalıyordum. Tam o esnada kapının arkasından Aynur abla tıklatıyordu ‘’Bayram… Bayramm suyu getirdim’’ elim ayağıma dolaştı. Apar topar toparlandım, kapıyı açmaya cesaret edemedim, neden sonra ‘’abla sen bırak ben alırım’’ demek aklıma geldi.
‘’tamam, buraya bıraktım’’ cevabı duyunca rahatlamıştım. Biraz bekleyip kapının arkasında Aynur Ablanın getirdiği ibriği aldım ve yarım dolu bakraca boşalttım. Abdestimi alıp çıktım, Aynur abla uyumuştu. Bende yerime geçtim. Uyumadan dün (7 Ocak 2012) vefat eden Azer Baba’dan ‘’çoğu gitti azı kaldı’’ şarkısını dinleyerek onu yâd ettim. Severdim kendisi, yattığı yer incitmesin. Kafamı yastığa koyunca uyumuştum. Uykuya yeni daldım sanırım çok geçmeden Kapının açılma sesiyle gözlerim aralandı. Yüzüm duvara dönüktü, loş ışıkta ağır ağır yaklaşan ayak seslerini işittim. Üzerimde bir el hissettim; bilerek uyanmamış gibi davrandım önce ama kalbim korkudan küt küt atıyordu. Sırtımdaki el ikinci kez beni çekiştirince uykulu halimi abartarak döndüm. Karşımda kırmızı geceliğiyle eğilmiş, bana bakan Aynur Abla vardı. İlk anda aklıma kötü bir şey geldi, Ömer Hoca’ya ya da çocuklara bir şey olmuş olmalıydı.
Ben: Hayırdır abla, kötü bir şey yok ya? Aynur abla: Sessiz konuş (fısıldayarak) bir şey yok, sana bir şey söyleyeceğim sadece Ben: Buyur abla (Aynur ablaya uyarak bende fısıldayarak konuştum) Aynur abla: (Aynur Abla bir süre bana baktı, sonra dudaklarını ıslatıp usulca konuştu) Seni gördüm bugün Ben: Nasıl gördün abla, neyi gördün? Aynur abla: Banyoda… Ben yeri silerken, kapıda durdun beni izledin sonra içeri girdin Ben: abla ben… Aynur abla: sus (elini ağzıma götürdü) sus, sonraa suyu alıp gelince kapıdan dinledim, şak şak ses geliyordu içerden. Anlamadım sanma bas baya şeyinle oynuyordun (gözleriyle sikimi gösterdi) sonra inlemeni duydum kendini kaybettin. Nefes alışverişin falan çok belliydi boşalırken. Bilerek kapıyı tıklattım o an, ne yapacaksın diye merak ettim (Bir an gülüp elini ağzına götürdü, sonra da omzuma hafifçe vurdu) neyse iyi idare ettin kapıyı açsan içeri zorlayacaktım.
Ben: Peki ama abla, bunları bana niye anlatıyorsun bu saatte? Aynur abla: Ufff (Omuzlarını silkti) Ne bileyim… İçimde tutamadım işte. Bak beni iyi dinle, bunun tekrarı olmayacak, söz veriyorum. Eğer istemezsen bu konu ikimizin arasında hiç yaşanmamış sayılacak Ben: Neyi istemezsem (farkında olmadan sesim biraz yükselmişti) Aynur abla: Şşşt! Sessiz ol, (dudaklarına parmağını götürerek) Ben: Pardon abla. Peki… Neyi istemezsem?” Aynur abla: (Bir süre sustu, gözlerimin içine baktı. Sonra dudaklarından o cümle döküldü) benimle yatmak ister misin? (Sonra hızlı hızlı ekledi) Ama soru sorma. Sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’. Hayır dersen bu konuşmayı hiç olmamış say.
Ben: Evet dersem Aynur abla: Evet dersen… Buradan çıkınca olan her şeyi unutacağız. Ve tekrarı olmayacak. (Bana doğru yaklaştı, nefesi yüzümdeydi) Çabuk söyle, elim ayağım titriyor zaten.
Bir de sen germe!
Ben: Tamam Aynur abla: Tamam ne?
Ben: Tamam yani… Evet Aynur abla: Tamam yana kay (Üzerimdeki yorganı çekip açtı) Ben: Peki ya elbiseler? Aynur abla: Oldu olacak, elbiseleri de çıkaralım. Yakalanırsak kaçacak hâlimiz kalmasın Ben: tamam abla (haklıydı) Aynur abla: Bir de… Ben odadan çıkana kadar bana ‘abla’ deme. Öyle deyince kendimi garip hissediyorum Ben: Tamam ab... Şey tamam Aynur Abla, dikildiği yerde üzerindeki eşofmanı külotuyla birlikte usulca baldırına kadar sıyırdı. Anlaşılan işi uzatmadan kısa yoldan bitirme derdindeydi. Ne diyelim buna da şükür. Aynur abla altındakileri dizilerine kadar sıyırmış vaziyette yatağın kenarına dizlerini koyup bana daha da yaklaştı. Elleri belime uzandı, ben hâlâ kıpırdamadan, yanlış bir şey yapmaktan korkarak öylece yatıyordum. Aynur abla altımdaki eşofmanı tuttu aşağı sıyırdı, bırakınca çektiği eşofman tekrar yukarı toplandı.
‘’Götünü kaldır biraz’’ dedi yumuşak bir sesle. Ben de dediklerini yaptım. Eşofmanla birlikte iç çamaşırım da baldırıma kadar sıyrıldı. Karanlığa gözlerim alışmıştı artık. Yanımda doğrulan Aynur Abla, bana baktı; sonra gözleri sikime kaydı. Gördüğünde gülümsedi, elini ağzına götürüp hafifçe tükürdü. Ardından elini uzatıp sikime yakaladı ve “Aferin” dedi, “beni uğraştırmadın.” Avucundaki sikim yavaşça hareket ederken bakışları gözlerime kilitlenmişti ‘’yalamamı ister misin?’’ diye sordu fısıltıyla, gözleri parlıyordu karanlıkta ‘’olur sen bilirsin abla.. Şey sen bilirsin yani’’ Aynur abla eğilerek elinde tuttuğu sikimi ağzına götürüp kafasını ağzına aldı sonra sikimi çıkarıp püh püh yaptı tüy gibi bir şey gelmişti dudağına anlaşılan, eşofmanın koluyla ağzını silip yeniden dudaklarıyla usulca sikimi kavradı. Bu işte fena değildi dişlerini değdirmeden yarısını ağzına alıp çıkardığında gözlerim kapanmıştı.
Aynur Ablayla sevişiyordum resmen, uykum iyice açılmıştı. Aynur abla bir süre devam etti sonra durdu, sikimi ağzından çıkardı, başını kaldırıp gözlerime baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Usulca doğruldu bir ayağını diğer yanıma atıp göbeğime oturdu. Kalçasını yavaşça kaldırıp geri geldi, elleriyle yön vererek beni kendine doğru çekti ve sikimi yakalayıp amına dayadı. İlk bir iki sefer denemede amına girerken sikim amının sağından solundan kaydı. Aynur abla derin bir nefes alarak eliyle sıkı sıkı tuttuğu sikimin üzerine yavaş yavaş oturunca sikimin kafası içine girmişti. “Offf…” diye inledi Aynur abla. Sonra gözlerini kıstı, yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. “Seninki… Ömer’inkinden büyük” dedi fısıltıyla ve kalçasını iyice bana yasladı. Gururum okşandı, o an içimde hissettiğim sıcaklık her şeyi unutturmuştu.
Üzerimizdeki elbiselerden tamamen girememiştim içine ama yine de bedenlerimiz iç içeydi. Aynur abla üzerime uzanıp dirseklerini kafamın iki yanına dayadı, yavaş yavaş gidip geliyordu üzerimde, baktım gözleri kapalı ve dudaklarını ısırıyor. Onun zevk aldığını görmek beni mutlu etti. Ellerimi alttan uzatıp kalçalarını tuttum ve hızlı hızlı alttan amına girip çıkmaya başladım. Aynur abla ‘’yavaş… Ses çıkmasın… Bayram yavaş’’ diye fısıldadı kulağıma. Ama aldığı haz ağır basmış olacak ki sözleri giderek dağıldı, nefesi hızlandı. Omzuma başını bırakmıştı, dudaklarının arasından ince inlemeler duyuluyordu. Aynur ablanın amına girip çıktıkça yavaş yavaş sikimdeki ıslaklığın arttığını hissettim ‘’arkana geçeyim mi biraz da’’ diye sordum. Cevap veremedi önce; yalnızca kısık bir inilti çıktı dudaklarından. Sonra başını hafifçe sallayıp fısıldadı “Çok fenayım…
Devam et… Boşalacağım.” dedi ve kalçasını kucağıma iyice yapıştırdı, daha yavaş yavaş girip çıkıyordum amına ‘’çok istersen…offff bittim ben… Çok istersen onu da yaparız’’ dedi. Aynur ablanın sesi kesilmiş, kucağımda telefonu titremişe almış gibi titreyerek boşalıyordu ve bense bu anı karanlık nedeniyle tam göremiyordum. Amını ve götünü yakından görmeliyim mutlaka diye aklımdan geçiriyorum, kendimi tutuyorum boşalmamak için, boşalırsam Aynur abla kalkıp gider muhtemelen. Elbiselerim iyice ıslandı, göbeğimdeki ıslaklığı çok net hissediyorum artık Aynur abla omzumdaki kafasını kaldırıp ellerini göğsüme koyarak üzerimde doğruldu. Bende fırsattan istifade ellerimi geceliğinin altından sokup memelerini tuttum, sutyen giymemiş altına ulaşmam zor olmadı. Avucumun içindeki memelerini stres topu gibi sıkmaya başladım, çok güzeller bunu hissedebiliyorum.
Aynur abla ‘’hadi…sende boşal artık’’ dedi bana bakarak. Ellerimi göğüslerinden çekerek olduğum yerde yarım doğruldum. Yüzüme 3 numaralı bakışı veriyorum, gözlerine bakarak, bu bakışa hayır diyebilecek kadın çok az! "arkana geçeyim mi?" diyorum tekrardan. Aynur abla unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi ‘’aaaa... Tabi... Olurrr ’’ diyor, yavaşça kalkarak amındaki sikimi içinden çıkarıyor, üzerimden ayağını diğer yana atıp olduğu yere, hemen yanıma domalıyor. Kalkarken aklımda tek şey var, amını sikerken götünü parmaklayacağım. Hızlıca doğrulup dizlerimin üzerinde Aynur ablanın arkasına yaklaştım. Kalçaları önümdeydi; ellerimle yanlarını kavrayıp kendime çektim. Aynur ablanın kalçası yarısına kadar açık, kırmızı eşofman altını tutup aşağı indiri…. Hadi gelin köyümüze geri dönelim Fatime’nin düğününde halay çekelim…. Gözlerimi açıyorum. Tavanı gördüğümde, yüreğime ağır bir boşluk oturdu
24 yıldır ilk kez böyle hayal kırıklığıyla uyandığımı hatırlıyorum. Gözlerimi tekrar kapatıyorum bir umut rüyaya kaldığım yerden devam edeyim hiç değilse diye ama olmuyor. Alarm çalmaya devam ediyor. Kapatmaya elim gitmeyecek kadar isteksizdim. Rüyayı düşünüyorum unutmamak için. O sırada kapı aralandı. İçeri Aynur Abla girdi. Gerçekten, karşımda duruyordu. “Alarmı kapatmayınca uyuyakaldın sandım” dedi. Elimi gözlerime götürdüm, uykulu bir hâlde “Pardon… Gözüme bir şey kaçtı, bakamadım” dedim yalandan. Sonra yan dönüp alarmı kapattım. Aynur Abla yanıma biraz daha sokuldu. “Işığı açıp bakayım mı?” diye sordu. “Ha… Yok, geçti şimdi” dedim aceleyle. Gülümseyip başını salladı. “Kahvaltı hazır” dedi ve kapıdan çıktı. Arkasından bakakaldım. Yorganı üzerimden çekip, ayağımı yataktan indirirken üzerimde bir ıslaklık hissettim. Ayağa kalkarak donumu açıp baktım.
Rüyanın etkisiyle boşalmışım. Okula giderken Ömer Hocaların evine gözüm takıldı. Çatının iskeleti bitmiş, yalnızca kiremitler kalmıştı. Bu gidişle en fazla iki üç güne taşınırlar. Ne kadar çabuk giderlerse benim için o kadar iyi… Çünkü Aynur Abla yakınımdayken zihnim allak bullak oluyor. Zaten karışmaya çok müsait bir kafam var; biraz da kendime bahane arıyorum sanki. Ama o yanımdayken hiçbir şeye odaklanamıyorum. Hanife Ebenin radyosu, Msn’deki gizemli kız, üstüne bir aydır tık yok, bizim ufaklıkla meraba meraba sadece uzun zamandır… Eh, benim kafam karışmasın da kimin karışsın? Üstüne bir de telefonum bozuldu. Kendi kendine kapanıp açılıyor, konuşurken sesim gitmiyor, bazen sesim gidiyor ben karşımdakini duyamıyorum. Düşünecek dert çok, vakit yok. Okulda öğle arasında yemeğe giderken Fatoş Abla aradı. Tam açtım, telefon kapandı. “Aksilik!” dedim kendi kendime.
Sonra arayayım diye düşündüm ama unuttum. Okuldan sonra evde otururken bu kez Munise aradı. Uzun uzun konuştuk; Munise, Feride Abla, Gülseren Teyze… Hepsiyle hâl hatır sorduk. Hafta sonu uygun bir zamanda uğrayıp kalacağıma söz vererek kapattım telefonu. Sonra fark ettim ki Fatoş Abla mesaj atmış: “N’aber esas oğlan? Öğlen aradım, telefonu kapattın. Şimdi aradım, meşgul çalıyor. Hayırdır, küs müyüz? Hiç sesin soluğun çıkmıyor bu aralar.” mesajı görünce aklıma geldi hemen Fatoş ablayı aradım. Uzun uzun dil döktüm ‘’telefon bozuk’’ dedim zor ikna oldu. Kasım abi işe gitmediği için evdeymiş uzun süredir, ‘’kocamı uzaktayken daha çok sevdiğimi fark ettim’’ diyor Fatoş abla, ‘’kış uykusuna da yatmıyor nasıl ayıysa bu?’’ diyerek beni epey güldürdü. Demek ki pek fırsat bulamıyor kocasından dolayı. Konuşmanın sonunda, “Bir ara hoş geldine bekliyorum, bak unutma.” diye tembihledi.
Cevabı biliyordum ama ağzından duymak için özellikle sordum ‘’abla hoş geldine geldik ya?’’ dedim takılarak ‘’bana geldin ama küçük Fatoş’a gelmedin!’’ dedi gülerek. İçim rahatladı; demek ki Fatoş Abla hâlâ aynıydı. Değişmemiş olmasına sevindim. Ama iş bende bitmiyordu. Onun ayarlayıp çağırması gerekiyordu. Yoksa kapısını çalıp “Abla ben seni sikmeye geldim.” diyecek hâlim yoktu. Akşam Rahmi Hoca ısrar edince Ömer Hoca’yla kahveye gittik. Onun eşi Gülşah Abla da Aynur Abla’nın yanına oturmaya gelmişti. Kahve yine tıklım tıklımdı. Kış vakti köyde yapılacak iş az, millet kahveye doluşuyordu. Biz içeri girince, sobaya en yakın masayı boşaltıp bize verdiler. Önce tuhafıma gitti ama belli ki burada adet olmuş. “Gerek yoktu.” desem de Ömer Hoca da Rahmi Hoca da ses etmedi. Kahveci Ferdi Abi masayı işaret ederek parmağını masanın üstünde inip kaldırdı ‘’bu masa eğitmen masası Bayram hocam, köyün hocası öğretmeni burada oturur’’ dedi biz masaya otururken.
Bende öğrenmiş oldum. Kahvenin içi tütün dumanıyla dolmuştu. Bizden önce içeride hararetli bir tartışma dönüyormuş. Kapıdan girince birden herkes sustu. Öyle bir sessizlik oldu ki, sanki az önce ağızlarından tek kelime çıkmamış gibiydi. Biz masaya oturduk, sessizlik bir süre daha devam etti. Yalnızca plakçalardan gelen şarkının sözleri duyuluyordu “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli, alıştım hasretine, gel desen gelemem ki…” Şarkı bana yabancı değildi, daha önce dinlemiştim ama nereden hatırladığımı çıkaramadım. Çaylarımız geldi. Henüz dudaklarımı bardağa götürmüştüm ki, daha önce hiç konuşmadığım, yalnızca ismini bildiğim gençlerden biri —Bekir— öne doğru eğildi. Dayanamayıp söze karıştı. Biz gelince yarım kalan tartışmayı sürdürmek niyetindeydi…
Bekir: Valla ağalar, iki ay sonra seçim var. Köyün muhtarsız kalacak hali yok. Yakup Amca aday olacak diyorlar.
Bence de olmalı. Zaten yıllardır köyün işlerine akıl veren oydu. Oğlu Ali’nin (Gavur Ali) başına ne geldiyse geldi, o ayrı. Ama Yakup Amca başka. Akıllı adamdır, tecrübeli adamdır. Kendi işini de bilir, köyün işini de bilir. Şimdi kim çıkacak da ondan iyi muhtarlık yapacak? Bir masa başından yaşlıca biri lafa karıştı: Koca köyde adam mı kalmadı Bekir? Gelmiş bize camiyi, okulu soyan adamın babasını övüp duruyorsun!
Bekir: (elini salladı) Yahu Vehbi dayı, Yakup amcanın suçu ne burada? Önce o verdi cezasını zaten ben biliyorum Ali (gavur ali) benim iyi arkadaşımdı, benim bundan sonra böyle evladım yok dedi Yakup amca. Zaten Ali de kendi düşürdü kendini o işlere. Ama köyün muhtarlığına engel değil ki bu. Bize yol lazım, su lazım, devlet kapısında adam lazım. Bunları kim çözer? Yakup Amca çözer. Diğer adaylar kim? Var mı ortaya çıkan? Kalabalıktan homurdanmalar yükseldi, kimse net bir şey demedi.
Bekir ise daha da coştu, sesini yükseltti Bekir: Bakın, Allah rahmet eylesin, Ali Dayı’nın muhtarlığı neye yaradı? Yollar hâlâ çukur içinde. Biçerler köye geç getirdi, ekinlerimiz yandı. İçkiyi de elinden düşürmedi. Hani köyün dostuydu? Dost dediğin adam ölüsünün üzerinden 1 sene geçmemiş kepçe Osman’ın karısıyla gizli gizli buluşur mu? Öyle muhtarlık olmaz! Ben size söylüyorum, Yakup Amca köyü adam eder. Ali Dayı’nın gölgesinde kalmayız artık. Sözler ağır gelmişti. Birkaç kişi Ali Dayı’yı savunmaya çalıştı: “Yapma Bekir, ölüye laf edilir mi? Ali Dayı’nın da çok hakkı geçti bu köye’’ Ama çoğunluk sessizdi. Normalde bu tarz tartışmalara katılmayı hiç sevmem ama o kadar kalabalıktan kimse bir şey söylemeyince dayanamadım. Oturduğum masadan doğruldum.
Ben: Bekir! Sen yanlış konuşuyorsun. Ali Dayı’yı da tanırım, bahsettiğin kadını da tanırım.
İnsanların günahını alma. Ölünün arkasından iftira atılmaz!
Bekir: (bana dik dik baktı, alaycı bir gülümsemeyle) Hoca, sen buralara yeni geldin. Biz burada yaşadık, biz biliyoruz. Gerçekleri söylüyorum ben. Sen de Ali Dayı’yı fazla gözünde büyütmüşsün.
Ben: (öne eğildim, sesim daha da sertleşti) Gerçek diye anlattığın şey dedikodu! Ben Ali Dayı’nın köy için nasıl uğraştığını bilirim. İçki içti diye, biçer geç kaldı diye bir insanı karalamak kolay. Ama sen asıl yakıştırmalarında günaha giriyorsun. Kepçe Osman’ın karısıyla arası varmışmış… Yazık sana, Karı mısın sen dedikodu yapıyorsun?
Bekir: (sandalyesinden doğruldu, parmağını bana salladı) Hoca, hocaaa lafını bil asabımı bozma benim… Daha sıçtığın bok kurumadı, gelmiş bana akıl veriyorsun. Hocalığından ötürü bir şey demiyorum. Madem o kadar biliyorsun, niye Ali Dayı yolları düzeltemedi?
Niye bizim harmanlarımız tarlada çürüdü? Hocalık yapıyorsun ya, köyün halini görmüyor musun? Yakup Amca aday olunca neden rahatsız oldun? Yoksa oğlunu yakalattığın için mi? Kahvede uğultu yükseldi. Kalabalık hem bizi izliyor hem de kimin haklı olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ben dişlerimi sıktım, öfkeyle karşılık verdim Ben: Yakup Amca’nın oğlunu ben yakalatmadım! Kendi yolunu kendi seçti. Hırsızlığa bulaştı, okulun kapısını penceresini kırdı. Ben görevimi yaptım, suçunu örtecek değildim!
Bekir: (alaycı bir kahkaha attı) Altı üstü üç beş ay daha durup siktir olup gideceksin. Gelmiş burada köylüye akıl veriyorsun. Çayını iç, işine bak. Her şeye burnunu sokma. Benden sana abi tavsiyesi… Bu sözlerden sonra ortalık birden ayaklandı. Kahvedekiler Bekir denen dangalağı susturdu. Rahmi hoca ve Ömer Hoca’da sinirlenmiş Bekir’le tartışmaya onlar da dahil olmuştu ama o an kimin ne dediğini duymuyordum.
Kahvedeki tansiyon yükseldi. Birkaç kişi araya girdi, omuzlarımızdan tutarak bizi ayırmaya çalıştı. Yumruklarımız havada kalmıştı. Sonunda dayanamadım, kalabalığa dönerek sinirli bir şekilde '‘Şu adam, bu kadar insanın içinde böyle sözler ediyor da siz susup dinliyorsunuz ya… Hepinize yazıklar olsun!’’ diyerek kahveden çıktım. Kapıyı hızla kapattım, soğuk hava yüzüme çarptı. Arkamdan Ömer Hoca koşarak yetişti, omzuma elini koydu. “Bayram Hocam, bırak, kendini harap etme” dedi sakin bir sesle. Rahmi Hoca ise kahvede kalmış, muhtemelen yaşanan tartışmanın ardından oradakilerle konuşuyordu. Eve doğru yürürken içimde bir pişmanlık geldi. Hem onca lafı yemiş, doğru düzgün karşılık verememiştim, hem de Bekir denen yavşak aslında haksız sayılmazdı. Üç beş ay sonra bir daha dönmemek üzere gidecektim bu köyden; niye karışıyordum ki? O an öyle bir sinirle doldum ki, köyü, okulu, öğretmenliği bırakıp siktir olup gitmek geçti içimden.
Ama sonra çocuklara, Ömer Hoca’ya karşı mahcup olurum diye düşündüm ve o hevesi kafamdan sildim. “Keşke her şey tadında bitseydi de öyle ayrılsaydım şu köyden” diye geçirdim içimden. Ömer Hoca’yla birlikte eve vardık. İçeride Aynur Abla ve Gülşah Abla, yüzümdeki öfkeyi görünce merak edip sordular. Ömer Hoca olanları anlatınca ikisi de benim kadar sinirlendi. Hele ki işin içinde Behiye Abla’nın adının da geçtiğini duyunca, özellikle Aynur Abla köpürdü. “Koca köyde ölmüş adamın ardından bunca laf söyleniyor da bir Allah’ın kulu çıkıp da şu ahlaksız terbiyesizin ağzını burnunu kırmadı mı?” diye söylenip durdu. Gece yastığa başımı koyduğumda, kahvede yaşananlardan ötürü içim daralmıştı. Aslında beni doğrudan ilgilendiren bir durum yoktu ama yine de hem Bekir’e hem de şu Gâvur Ali’nin babasına içten içe kinlenmiştim. Eğer karşısına başka aday çıkmazsa, köyde hiç istemediğim bir adam muhtar olacaktı.
Bana göre hava hoştu belki, ama olan biteni öylece seyretmek de içime sinmiyordu. Bu düşüncelerle bir sağa bir sola döndüm, uykum kaçtı. Işığı yakıp bilgisayarı açtım. MSN’de bizim gizemli hatun dertler_deryasına göz attım; yine çevrim içi değildi. “Amına kodumun kızı, televizyon dizisi sanki… Haftada bir uğrayıp gösterip gidiyor” diye söylendim içimden. Hem kızıyor hem de ilgilenmemeye çalışıyordum ama boşuna; merak yine ağır basıyordu. O an aklıma e-Posta atmak geldi. “Doğru ya” dedim. Çok da önemsemeyen bir tonda, biraz hâl hatır soran, biraz da triplerle süslenmiş, kendimce komik bir e-Posta yazıp gönderdim. Bilgisayarı kapatıp masanın üzerine koyarken, tekli koltuğun üstünde duran Hanife Ebe’nin radyosu gözüme ilişti. Bugün okul, kahve derken tamamen unutmuştum. Sonra akşam kahvede çalınan şarkı geldi aklıma. Tabi ya! O şarkı Hanife Ebe’nin gençliğinde dinlediği şarkıydı.
O an zihnimde bir ışık yandı. Bilgisayarı yeniden açıp internetten plakçalar fiyatlarına baktım. Bir dünya seçenek vardı; hangisi iyidir, hangisi kötüdür ayırt edemedim. Yenisi var, eskisi var, pikap modeli, gramafonlusu, analog, dijital… Var da var! Kararsız kaldım. Derken Facebook’ta plak hayranlarının olduğu bir grup buldum. Grup epey aktifti: Kimi cihazlarını, plaklarını paylaşıyor, kimi bozuk aletleri için yardım istiyor, kimisi alım satım yapıyordu. Üyelerin çoğu da yaşça büyüktü. Bu da işime geldi; belli bir yaştan sonra insanlar ilgilendikleri konularda yardım etmeye bayılır. Ben de bir paylaşımın altına şöyle yazdım “Babaannem için plakçalar ve Yaşar Güvenir plağı arıyorum. Tavsiyeniz var mı, nereden bulabilirim?” Daha on beş dakika geçmeden altına dört beş yorum geldi. İçlerinden yaşça büyük, Ufuk adında birisinin yorumu ilgimi çekti.
Konuya fazlasıyla hâkimdi. “Dış görünüşü güzel olabilir ama mekanizmasıyla oynanmış mı, parçaları orijinal mi dikkatli bak, ya da bilen birine kontrol ettir. İğnesi değişmiş mi, değiştiyse orijinaliyle mi yoksa yan sanayi mi? Otomatik kollu kompakt cihazlardan uzak dur derim; plağın canına okurlar. Ağırlık ayarlı cihazlarda elle ince ayar yaparak gönül rahatlığıyla dinleyebilirsin, ama gramofonlar sadece taş plakları çalıyor tavsiyen pikap alman” diye uzun uzun yazmıştı. Sonra da “İstanbul’a yolun düşerse yardımcı olurum. Beyoğlu’nda bu işi yapıyorum, plak dükkânım var” diye ekleyip iyi akşamlar dilemiş. Mesajı okuyunca telefon numarasını istedim. İkilemeden yazdı, aradım hemen. Tam “Alo” dedim, telefon birden kapandı! Böyle işin mk. Yeniden açıp kendime gelir gelmez tekrar aradım. Kusura bakmayın, şarj bitti diye özür diledim. Kısa bir hâl hatırdan sonra asıl meseleyi açtım.
“Ufuk Abi” dedim, “madem bu işin içindesin, bana da o kadar fikir verdin, sağ olasın. Ben köy okulunda öğretmenim, plakçaları babaanneme hediye edeceğim. Sen beni mahcup etmeyecek bir cihaz bul, ben de parasını göndereyim.” Adam kıyak birine benziyordu ama, “Daha önce birkaç kez kargoyla plakçalar, plak gönderdim, kimisi kırıldı, kimisi zedelendi. Müşteriye mahcup oldum, o yüzden artık kargo işine girmiyorum” dedi. Ben de “Kırılırsa da sağlık olsun. Senin yardımın bile bana yeter” diyerek gönlünü yaptım. O da daha fazla ısrarını sürdürmeden yardımcı olmayı kabul etti, “Bir iki güne birkaç cihaz bulurum, fiyatlarını söylerim, sen karar verirsin” dedi. Aradığım plağı da sordum; “O kolay, hallederiz” deyip kapattı. Radyoyu tamir edememiştim ama pikap fikri kafama yattı. Hanife Ebe mutlaka beğenirdi, buna emindim. Zaten radyoyu çalıştırsam bile onun dinlemek istediği şarkı altmışların, yetmişlerin parçasıydı; radyoda denk gelip dinlemesi imkânsızdı.
En azından gönlünü bir şekilde hoş tutmuş olacaktım. Bilgisayarı kapatıp sonunda uykuya daldım. Devam edecek