Salı sabahı erkenden kalktım. İçime askerlikten kalma yeşil içlikleri, üstüne de yine askerden gelirken getirdiğim, arkasına tükenmez kalemle “BAYRAM” yazılmış mavi-Beyaz eşofmanları çektim. Üzerime haki montu giyince, gören beni okula değil de operasyona giden bordo bereli sanırdı. Oysa altı üstü okulun sobalarını yakacaktım. Hava keskin bir ayazdı; yürürken nefesim buğulanıyordu. Kaç yıldır kullandığımı bilmediğim klasik Casio saatime baktım saat 07.13. Okula vardığımda sınıf buz gibiydi. Sobaya önceden hazırladığım odun ve kömür kofasını yerleştirip ateşi tutuşturdum. Bu işin iyi tarafı, artık ateş yakmakta ustalaşmış olmamdı. Eskiden saatlerce uğraşırdım: kâğıt, karton bas, üfle, dumanı yut… Bekle ki soba yansın. Şimdi ise alıştıra alıştıra çırasını koyuyor, odunların arasına yerleştiriyor, kapağı kapatıyordum; tamamdır. İnsan bir işi yaparken ne kadar rahatsa, iş o kadar yolunda gidiyor, bunu sobayı yakarken daha iyi anlamıştım.
Çıtırtılar eşliğinde duman yükselirken sınıf da yavaş yavaş ısınmaya başladı. Önce Ömer Hoca’nın daha sonra kendi sınıfımın sobaları tamamdı. Biraz sonra Ömer Hoca geldi. Üzerinde kalın pardösüsü, yüzünde düşünceli bir ifade vardı. “Bayram, sen çok yorulma. Git kahvaltını yap.” dedi. İtiraz edecek gibi oldum ama eliyle ‘’hadi hadi’’ diye omzuma vurunca kabul ettim. Eve yürürken kar ayaklarımın altında gıcırdıyordu. Kapıyı açtığımda Aynur abla gülümseyerek karşıladı. Bir an göz göze geldik… Başına kırmızı bir bandana takmış bugün, çok yakışmıştı. Tatlı kadındı gerçekten. Fazla uzatmadan sofraya oturdum ama aklımın bir köşesi o bakışta takılı kaldı. Bu meseleye fazla takılı kalıyordum, hata yaptığımı fark ettim. Aklıma Süleyman Demirel’in meşhur tavsiyesi geldi "Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz" Kahvaltıdan sonra yeniden okula döndüm.
Öğleden önce bilgisayar dersinde çocuklara animasyon filmi açtım. Akşamdan mısır patlatmıştım; koca leğeni önlerine koydum. Onlar ekrana dalmışken ben bilgisayarın başına geçtim. Uzun zamandır çevrim içi olmayan “Dertler_Deryası” (Derya) mailime cevap yazmış “Çok komiksin: )) Yalnız biraz atarlı mıyız Bayram Hoca?:) Müsait olunca sana yazacağım, seni unutmadım.” Yazmış. Bir de resim göndermişti. Yüzü görünmüyordu, üzerinde beyaz sütyeni ve külotuyla bilgisayar koltuğunda otururken çekilmiş bir kareydi. Yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Bir süredir içimde olan kızgınlık anında uçup gitti. “Demek ki hâlâ aklında yerim var” diye geçirdim içimden. Keyfim yerine gelmişti. Ben de Derya’ya, okulun bahçesinde yaptığımız devasa kardan kadınla çekildiğim fotoğrafı gönderdim: “Yeni kız arkadaşım” başlığıyla. Bilgisayar başında oyalanırken telefonum çaldı.
Facebook’tan tanıştığım Ufuk Abi arıyordu. Telefon kapanır diye korka korka açtım, şükür sorunsuz açıldı. Ufuk Abi heyecanlı bir sesle: Ufuk abi: Bayram Hoca! Çok şanslısın, sana müthiş bir pikap buldum, hem de gramofonlu. Arkadaşım yurt dışına gidiyor, 900 liraya satıyormuş. Ben konuştum, 750’ye düştü. Fiyat biraz tuzlu ama normalde bu paralara bulamazsın; kalitesine değer. Fiyatı duyunca tereddüt ettim. Ama Ufuk Abi’ye güveniyordum. İçimde bir ses, bu fırsatı kaçırmamam gerektiğini söyledi. “Tamam abi” dedim. Bir de istediğim Yaşar Güvenir plağının yanında, 60’lar ve 70’lerin sevilen sanatçılarından on plak istedim. “Senin zevkine güveniyorum abi, sen seç gönder. Toplam fiyatı söyle, ben hesabına göndereyim” diye ekledim. O da kabul etti. Ben sana döneceğim diyerek telefonu kapattı. 15 dakika sonra tekrar aradı; toplamda 1100 liraya anlaştık.
Ufuk abi ‘’Kargoya vermeyelim, otobüsle gönderelim. Hem daha hızlı olur hem de sağlam gelir” dedi. İlçenin 20-25 km ötesinden İstanbul yolu geçiyor; oradaki dinlenme tesisinin adresini verdim. Otobüse teslim edince haberleşecektik. Öğlen olmadan hesap numarasını mesaj attı, ben de parayı hesabına gönderdim. Bir maaşa yakın param gitmişti ama artık “Göte giren şemsiye açılmaz.” Hanife Ebe’yle yaşadığım o hamam macerasından sonra değerdi. Büyük oynuyordum. Ne demişler, “Eşeği bile sikmenin bile adabı vardır’’ Kargo gönderilince kankam Yasin’i yollarım, gider alır. Sonra ben ondan alırım. Bir aksilik çıkmaz ise hafta sonu Hanife ebeye teslim ederim diye düşünüyordum. O gün öğleye doğru ders arasında Ömer Hoca daha önce hiç görmediğim bir çiftle birlikte yanıma geldi. Reyhanın yerine başlayacak bayanı bulmuşlar. Ali dayının kazadan sonra tamamen unutmuştum bu işi.
Kadının adı Kiraz, kocası ise Nurettin. İlk kez görüyordum ikisini de. Kiraz abla otuzlarında gösteriyordu, kocası Nurettin abi de karısından biraz daha büyük 40 civarında gösteriyordu. İkisi de bu köyden. Ayaküstü konuştuk. Nurettin abi içten, dürüst bir adamdı. Masanın üstünde bilgisayarı görünce “Bunlara bende çok meraklıyım aslında. Bizde de var ama açılmıyor.” dedi. Ben de gülerek “Abi sen beni çağır, müsait bir zaman bakarım. Yapılacak bir şeyse elimden gelir.” dedim. Ben böyle söyleyince yüzü parladı, çocuk gibi sevindi Nurettin abi. Sınıfta dikilirken gözü tahtaya takıldı. “Bu yamuk durmuş” diyerek düzeltti. Sobanın borularını düzgün takılmadığını fark etti, uzanıp telleri sıkılaştırdı. Pense istedi, getirdim; boruları yeniden ayarladı. Karısı Kiraz Abla biraz mahcup oldu, “Dur Nurettin, yapma öyle, bırak kalsın” dedi ama dinlemedi.
Kiraz abla elinde bir poşette Ömer hocanın istediği evrakları getirmiş onları bıraktı daha sonra müsaade isteyip Nurettin abiyi çekiştirerek ayrıldılar. Pazartesi Reyhan’ın yerine Kiraz abla okula başlayacaktı. Onlar ayrılınca, Ömer Hoca: Nurettin, marangozluktan inşaata, tamirden tadilata her işten anlar. Arabası, traktörü bozulan ilçeye gitmez önce ona gösterir, evinde televizyonu, buzdolabı bozulan önce ona baktırır. Para pul bilmez. Ama biraz fazla konuşur, sağa sola da karışır. Onun dışında tertemiz adamdır. Evleri köyün dışında kalıyor, o yüzden köyün içine çok girip çıkmazlar. Karısını da sorduk kötü diyen yok, biraz durumları da sıkışıkmış, okul kapanana kadar bize yardımcı olacak artık. Anlatıldığı gibi Nurettin abi biraz fazla elini sokuyordu her işe, ama temiz bir adam olduğu belliydi. Ben kendimde tamir falan ilgilenmeyi sevdiğim için bu tarz yetenekli adamları çok severim.
Nurettin abiye de kanım ısınmıştı. Akşam olunca Ömer hocayla evde sobanın başında oturuyorduk. Aynur abla çocukları bizle bırakmış Fatoş ablalara gitmişti. Bende kuzineye patates attım sobanın başında onların pişmesini bekliyordum. Biz sessiz sedasız otururken telefonum çaldı. Daha açamadan kapandı. Bir de başıma bu çıktı, normalde bir şey yok birisi arayınca birinde olmasa diğerinde kendini yeniden başlatıyor. Beni kimin aradığını göremedim. Birkaç dakika sonra yeniden çaldı, arayan Aynur ablaydı. Aynur abla: Alo hocam ne yapıyorsun Ben: İyiyim abla Ömer hocayla kuzineye patates attık onların pişmesini bekliyoruz Aynur abla: Bak sen hainlere benim gitmemi mi beklediniz (gülerek) Ben: Kaç gündür bu anın hayalini kuruyorduk abla sonunda gittin de rahat rahat keyif yapıyoruz (Ömer hocayla bakıp gülüştük, Ömer Hoca Aynur ablanın duyacağı şekilde ‘’birkaç gün kalsın gelmesin biz böyle iyiyiz’’ diye seslendi)
Aynur abla: Şimdi sen varsın diye rahat rahat konuşuyor iki güne eve geçince görürüm onu (Gülerek) Ben: Abla takılıyoruz tabi. Seni de düşünüyoruz hem, yanıkları da sana ayırdık! Aynur abla: Eşek (gülerek) Bak Fatoş’la Behiye’nin sana çok selamı var. Bir ara hep beraber oturalım diyorlar Ben: Olur abla, seve seve. Güzel olur. Kız kıza çıkalım mangalda sucuk yapalım bir ara (gülerek) Arka planda kadınların gülüşmeleri duyuldu. Bu defa Fatoş abla lafa karıştı: Fatoş abla: Sen benim telefonlara niye cevap vermiyorsun bakayım? Aynur’dan önce ben aradım yüzüme kapandı telefon, Aynur aradı hemen açtın. Gülüşmeler arttı. Aynur abla belli ki ortamı yumuşatmak için söze girdi Aynur abla: Ay yok Fatoş, denk gelmiştir. Telefonu sorun çıkarıyor bu aralar bende biliyorum, Bayram Hoca da şaşırıyor Ben: (hafif mahcup bir sesle) Vallahi doğru söylüyor Aynur abla.
Son zamanlarda garip garip kapanıyor, açılıyor. Beni de sinir ediyor Ama Fatoş abla yine takılmadan durmadı “Hele hele… Telefon arızası hep bize denk gelir, başka kimseye değil. Bizim kısmetimiz işte.” Sesinde yarı ciddi, yarı şaka bir ima vardı. Ben sustum, sadece güldüm. İçimden, “Kadın milleti işte… Boşuna değil bu sözler.” diye geçirdim. Bir anlık sessizlikten sonra Aynur abla tekrar konuştu “Neyse, fazla tutmayalım seni. Bizimkiler de şakalaşıyor işte. Selamları var. Size afiyet olsun aman kocama iyi bak hocam” Dedi telefonu kapatırken, “Teşekkür ederim abla. Bakarım gözün arkada kalmasın. Hepsine selamlar benden de.” dedim. Telefon kapandı. Ama Fatoş ablanın imalı sözleri aklımdaydı. Telefonun bok yemesi yüzünden durduk yere kadınla aram açılacaktı. Bir sonraki buluşma da ekstra performans göstererek kendimi affettirmem gerekti mutlaka.
İki gün önce kahvede yaşadığım tartışmadan sonra Ömer hocayla kahveye gitmiyorduk. Köyden tartışmayı duyanlardan birkaç kişi okula geldi benimle konuştular. Sen söylediklerinde haklısın Bekir terbiyesizlik yapmış onun söyledikleri yanına kalmadı diye söylediler. Ali dayının akrabaları da konuşulanları duyunca Bekir’i denk getirip biraz hırpalamışlar. Ömer hocayla otururken, Ali dayının Astsubay emeklisi ilçede oturan kardeşi Ömer hocayı aradı. Onunla konuştuktan sonra yanında benim olduğumu öğrenince beni telefona istedi, konuştuk. Kahve de olan tartışmayı duymuş. Ali senden bahsederdi dürüst mert adammışsın dedi, teşekkür etti. Önce köylülerin ziyareti sonra kardeşinin konuşması derken kahvede olanlardan dolayı köylüye kızgınlığım dinmiş, içim biraz soğumuştu. Gece hava soğuk olduğu için Aynur ablayı ve Behiye ablayı Fatoş ablalardan arabayla alıp evlerine bıraktım.
Herkes odasına çekilince bilgisayarı açıp Hanife ebenin radyosunun tamiri için forumlarda açtığım konulara yapılan yorumlara göz gezdiriyordum. Birisi mesaj atmış: “Tamir etmeye uğraştığın radyonun aynısı ikinci el sitede satılıyor” deyip link bırakmış. Gönderdiği linke baktım gerçekten de Hanife Ebe’nin radyosunun aynısıydı, 100 liraya ilana koymuşlar. Satan kişi açıklamaya “Babamdan kaldı, uzun süredir kullanılmıyor. Evde boş yere yer kaplıyor. Hanım da sürekli dırdır edince satmaya karar verdim.” Diye yazmış. Mesaj attım “Çalışıyor mu? Çalışıyorsa 70 olur mu?” Sonra bilgisayarı kapatıp yatağa girdim. Sabah erkenden kalkıp bu haftaki görevim olan okulun sobalarını yakmaya gittim. Sobayı tutuşturduktan sonra eve döndüm. Aynur Abla ile Ömer Hoca kahvaltı yapıyordu. ‘’Bugün erkencisin ha Bayram” diye takıldılar bana. Kışın soğuğuna en iyi gelen şey çay.
Sıcacık çayın buharı arasında muhabbet ederken Ömer Hoca, “Çatıyı bugün bitiriyorlar. Akşam evimize geçiyoruz artık” dedi. Ömer hoca böyle söyleyince içime hafif bir burukluk çöktü. Onların adına sevindim ama, evin içinde bir eksiklik olacak gibiydi; alışmıştım varlıklarına. Yine de yapacak bir şey yoktu. Kahvaltıdan sonra Ömer Hoca’yla okula geçtik. Saat on gibi, derste tahtaya bir şeyler yazarken telefon çaldı. Arayan, internetten tanıştığım Ufuk Abi’ydi. “Pikabı, plakları güzelce paketledim, otobüse verdim. Akşam beş gibi senin söylediğin dinlenme tesisinde olur” dedi. Bir yandan da otobüsün plakasını ve muavinin numarasını söyledi. Hepsini yazdım bir kenara. Telefon kapanır kapanmaz Yasin’i aradım. “Ulan” dedim, “otobüsten bir kargo gelecek, sen alıver.” Sağ olsun, pabuç tezgâhtarlığından posta müdürlüğüne terfi ettiğini bilmeden kabul etti.
İçimden, “Hayırlısıyla kırılmadan, bozulmadan gelirse, ben de gece kafamı rahat yastığa koyarım” diye geçirdim. Aynı gün, gece uyumadan önce radyo için mesaj attığım adam da dönüş yapmış “Çalışıyor, ama 80 liradan aşağı olmaz.” demiş. Zaten fiyatı uygundu, pazarlık yapıyormuş gibi görünmeye çalışsam da aslında tek derdim cihazı kapmaktı. Radyo’yu satın aldım. Hemen rica ettim, “Aynı gün gönderiver” diye. Sağ olsun, kırmadı. Adresi verdim, Yasin’in ayakkabıcı dükkânı. Yasin, sabahtan akşama kadar ayakkabı satacağım diye didinirken bir de kargocu kesildi başımıza. Bu aralar işlerim öyle yolunda gidiyordu ki ben bile şaşırıyordum. Normalde hayat, mutlaka bir yerden taş koyar, ayak bağı olurdu; ama bu kez öyle olmadı. İçimden gülerek düşündüm, “Hanife Ebe, benim ufaklığı eline alınca bahtımı açtı galiba.” Sonra da kendi kendime mırıldandım: “Eline alınca böyle olduysa, başka yerine alsa kim bilir neler olurdu...”
Akşam okul sonrası evde ayaklarımı uzatmış dinlenirken Yasin aradı. Konuştuğumuz gibi kargoyu dinlenme tesisinden almış. "Ne aldın mk böyle eşek ölüsü gibi" dedi takılarak. "Tahta kutuya koymuşlar bir de" diye söylendi. Benim işimi yaptığı için çok bir şey demedim, ‘’yarın senin dükkana kargom gelecek onu da alırsın’’ dedim. "gardaşım senin daşşağın sağ olsun da şahsi postacın gibi olduk amına koyum" dedi gülerek. "İşinin adı ne yapacan tabi’’ diyerek konuşmanın sonunda teşekkür etmeyi ihmal etmedim. Yavşak mavşak ama seviyordum ibneyi. O gün Ömer hocaların evinin çatı işi bitmişti. Biz okuldayken Aynur abla eşyaları alıp eve geçmiş. Akşam yemeğine onların evine gittim. Anlayacağınız yine yalnız kalmıştık. Yalnızlık garip bir şey… Hem iyi, hem kötü. Yalnızlık değil de Aynur ablasız kalmak kötü olacaktı sanki benim için. Yapacak bir şey yok ona da alışacaktık.
Gece Ömer hocalardan çıktığımda saat 11 olmuştu. Eve geldim, artık klasikleşen şekilde üzerimi değiştir, TV'de Ntvspor'u aç sonra bilgisayarı aç. Gecelerin değişmez rutini. Sonrası zaten az çok biliyorsunuz 31, duş, istiklal marşı ve kapanış. Bilgisayarı açtım bir baktım, bizim Msn’deki dertler_deryası çevrim içi! Uzun zamandır ortalarda yoktu. “Haftada bir gün yapılan 12-1 halı saha maçı gibiydi, heyecanlı ve zevkli’’. Çevrim içi olmadan çıkış yaptım ve çok öncelerden açtığım yedek hesaplarımdan birini açıp resmine de ecnebi, yakışıklı bir arkadaşın resmini feysbok’dan bulup koydum. Dertler_deryası’nı bu hesaptan ekleyerek mesaj attım, bakalım cevap verecek mi? Bekledim… Bekledim… Vermedi. Bir iki mesaj daha yolladım, sonuç, çevrim dışı olmuştu ya da beni engellemişti. Hesaptan çıkış yapıp normal hesabımı açtım. İşte o an, ekran ışığında gülümseyerek fark ettim ki hâlâ çevrim içiydi.
Yapmış olduğum kısa güven testini başarıyla geçmişti. Dayanamadım, hemen yazdım: Ben: Hoş geldin gizemli hatun! Sanırım yine memleketin internetine elektrik geldi. Dertler_deryasi: haha, yok ya, işlerim vardı.
Ben: Valla ben seni öldü sandım. Az kalsın mevlüt okutacaktım. Dertler_deryasi: ayıp ediyorsun hocam ya, bu kadar özlemişsin yani?
Ben: Özlemek ne kelime, sayende kafamın içinde İbrahim Tatlıses’ten dertler derya olmuş şarkısı çaldı durmadan. Dertler_deryasi:: )) tüh. Ben mahsuncuyum.
Ben: İnsanları Sağcı Solcu, Kürt Alevi, İbocu Mahsuncu diye ayırmasak mı!!! Dertler_deryasi: haha. Doğru söyle beni mi özledin yoksa memelerimi mi?
Ben: hepinizi özledim Dertler_deryasi: hepimizi derken Ben: Seni memeni amını falan filan: )))) Dertler_deryasi: fsggdgr deli ya. Soyunmasam özlemeyeceksin yani?
Ben: Sana illa soyun demedim kızım, yüzünü göstermemek yerine sen soyunmayı tercih ettim.
Dertler_deryasi: haklısın:)) neyse müsait misin? Kamera açalım mı? Seni özledim bak yalan yok, bende yüzünü görürüm: )) Ben: Ben nereni göreceğim? Dertler_deryasi: Neremi istersen: )))) Kameraları açtık. Derya her zamanki gibi karanlık odada ekranın ve kameranın ışığında bilgisayarın başında oturuyordu. Üzerinde lacivert, beyaz düğmeli bir gecelik vardı. Dertler_deryasi: neremi görmek istediğine karar verdin mi?
Ben: Yüzünü göstersen, bu kadar gizem yeter bence! Dertler_deryasi: dı dııııt. Yanlış cevap: ))) Ben: Peki o zaman… Göğüslerini! Benim cevabından sonra kameraya biraz daha uzaklaştı. Çenesi görünüyordu, muhtemelen yüzünü yine bir şeyle örtmüştü. Ellerini lacivert geceliğinin üzerine attı düğmelerini çözmeye başladı, hepsini çözmeden geceliğin iki yakasını tutup açtı gece karanlığında dahi belli olan beyaz, dik göğüsleri ortaya çıkmıştı.
Bir eline kamerayı alıp göğüslerine yaklaştırdı, diğer eliyle sırayla göğüslerini sıkıyordu. Klavyeye uzanıp ‘’yirim’’ yazıp gönderdim. Mesajımı görünce yüzünü göremesem de hareketlerinden güldüğünü anladım. Klavyeye uzandı bir şey yazacaktı. O sırada arkadan bir ses:
- Teyzeee!
Ekran anında karardı, dertler_deryası çevrim dışı oldu. Bir elim mouse’un üstünde, diğer elim inmiş olan sikimi avuçlamış durumda, gözüm siyah ekranda… Ben öylece kaldım. O ses yabancı değil miydi? Tanıdık geldi sanki. Kimdi bu kız? Bu köyden mi? Hangi aileden, hangi tanıdığın torunu, kızı, yeğeni çıkacak? O an anladım ki, şeyimin derdine düşmüş, işin bu kısmını tamamen boşlamışım. Allah korusun ya, ya tanıdık biri çıkarsa? Köy yerinde sır saklanır mı hiç! Bilgisayarın karşısında kendi kendime söylendim “Ulan Bayram, ulan bayram… Sikin kalkmaz götün kalkmaz ne işin var yarak pazarında. Sen bu mereti açmasan, böyle başını belaya sokmasan olmaz mıydı? Ekrana baka baka içimden “Bu kız kimdi… Kimdi ki?” diye geçirdim. O an aklıma üniversite zamanlarında yaptığımız eski bir taktik geldi. Hemen bilgisayarın kamerasından alelacele bir fotoğraf çektim; ne kadar gelişigüzel olursa o kadar samimi duracaktı.
Sonra bilgisayarımda kayıtlı olan o meşhur “casus” programını açtım. Çektiğim fotoğrafı program yardımıyla Trojan atına dönüştürdü. Ardından kısa bir mail yazdım “Kayboluverdin birden, merak ettim… Resimdeki gibi seni bekliyorum.” Mailin ekine fotoğrafı iliştirip gönderdim. Aslında yapmam gereken tek şey buydu. O resmi açması yeterdi; açtığı an bilgisayarında yaptığı her işlem bana rapor olarak gelecekti. Ama işte… Maili gönderdikten sonra yatağa uzandım ve kendi kendime düşünmeye başladım: “Ulan Bayram’’ dedim kendi kendime ‘’Ulan Bayram, ya bu işte terslik olursa? Ya bu kız aslında köyden bildiğin birinin kızıysa, yeğeniyse?’’ Tünelin ucu bombok bir yere çıkıyordu ya, hayırlısı! Bunları düşünürken uyuya kalmışım. Bugün 13 Ocak 2012 Cuma. Artık söylememe gerek yok sanırım; cuma günlerini pek severim. Sabah erkenden kalktım, her zamanki gibi okulun sobalarını yaktım.
Bacadan çıkan dumanı gören köylüler sanırdı ki köy hamamını işletiyorum. İş bitince eve dönüp üstümü değiştirdim. Yalnız olunca kahvaltının tadı olmuyor, o yüzden hiç uğraşmadım. Bugün okulda farklı bir heyecan vardı. 4 ve 5. Sınıfları birbirine karıştırıp üç grup yapmıştım. Küçük çaplı bir bilgi yarışması düzenleyecektim. Soruların çoğunu internetten buldum, bazılarını da kendim uydurdum; toplam 30 soruluk bir sınav hazırladım. Okula vardığımda öğrencilerin heyecanı yüzlerinden okunuyordu. Normalde zil çalınca tavuğun önündeki arpa gibi sağa sola dağılan çocuklar bugün ellerinde kitaplar, defterler… Kimi matematik çalışıyor, kimi fen bilgisi notlarını gözden geçiriyordu. Normalde sınav günlerinde bile bu kadar hevesli ve azimli olmayan çocukların, iş yarışmaya gelince böyle hırslanmaları beni hem şaşırttı hem de sevindirdi. Kendi kendime gülümseyip düşündüm: “Demek ki bu çocuklara doğru motivasyonu vermek lazım.
Ama o da benim değil, yukarıdakilerin işi… Bizim payımıza soba, tebeşir ve yarışma sunuculuğu düşüyor.” Yarışmanın sonunda kazanan gruba ödül olarak çikolata verdim. Kaybeden gruba ise “Sobanın en sıcak yanındaki yer sizin” diyerek gönüllerini aldım. Ama açıkçası o gün en büyük ödül, sorulara verilen bazı komik cevaplar sonrası sınıfın kahkahaları oldu. Öğle arası Cuma namazından sonra Yasin Hanife ebe için aldığım radyonun kargosunu teslim almış beni aradı haber verdi. “Müsait olunca ilçeye inip alırım” dedim, teşekkür ettim. Yasin biraz gazla biraz da laf olsun diye ‘’ne demek gardaşım sen iste köye kadar getireyim’’ dedi. Hani iki kişi arasında bir isteğin var mı sorusuna ‘’yok, canının sağlığı’’ cevabı klasiktir, kimse VAR demez ya, Yasin’de bu şekilde laf olsun diye söylemişti ama ben bu sefer tam aksine ‘’Getir lan o zaman! Hem ne zamandır buradayım, bir kere ziyaretime gelmedin.
Gel, hafta sonu kal yanımda’’ dedim. Yasin bu cevabı beklemiyordu kem küm, dükkân, babam falan diyerek önce kıvıracak olunca bende ‘’sen bilirsin diyorsan ki benim götüm başım ayrı oynuyor, arka kapı gıcırdıyor, ben ağzımdan çıkan lafı yerim diyosan bilemem, bilemiyorsun kimin ne olduğunu’’ diyerek gaz verince önce biraz mırın kırın etti, sonra “Tamam gardaşım, geliyorum… Cumartesi akşama dönerim ama!” diyerek kabul etti. Yasin o gün akşam arabasıyla köye geldiğinde saat beş olmuştu. Doğru eve geçtik. Getirdiği paketleri eve taşıyınca merakla açtım. Önce pikaba baktım. Kestane rengi kutusu, üzerinde altın renginde ses ayar düğmesi, arkasına takılan yine altın renginde patpata sarılmış gramofonu, önüne işlenmiş kanatlarını açmış kartal logosuyla baya baya kaliteli bir cihaz olduğu anlaşılıyor. Vay be dedim görünce. İnternetten nasıl çalıştırılacağına dair videoları izleyerek ezberlemişim, plağı yerleştirdim, kolu indirdim…
Bir tırt, bir çıt, sonra o cızırtılı ama büyüleyici ses! Ufuk Abi sağ olsun, 10 plak istemiştim, 12 göndermiş, plakların hepsi de karton, resimli paketinde çok hoşuma gitti, al koynuna yat o derece. Hanife Ebe’nin gençliğinde dinlediği ‘’Yaşar Güvenir’’ plağını seçip koydum hemen. Şansıma ilk sırada Hanife ebenin ‘’Sensiz Saadet Neymiş’’ şarkısı var. Daha ilk notada gözümde canlanıyor, Hanife Ebe’nin yüzü ışıldayacak, belki kalkıp sevinçten bana sarılacak, hatta belki de… Neyse, sonra diğer kargo aklıma geldi, Radyo. Açıyorum, çalışıyor. Pırıl pırıl. İçimden “eğer düşündüğümü yapabilirsem Hanife Ebe 40 gün 40 gece hamamda kese atar bana’’ diye geçiriyorum. Yasin beni izlerken şaşırıyor merakla soruyor ‘’lan sen müzik falan pek dinlemezdin, anca Ferdi Tayfur, Sibel Can takılır dururdun, ne oldu birden böyle pikap, radyo aşkına düştün’’ diye sorunca aramızda kalsın diyerek Hanife ebe olayından hamam kısmı hariç biraz bahsediyorum.
Yasin beni dinleyince ‘’lan olum senin azgınlık tavan yapmış amına koyum, dağın başında 60’lık karıyı sikecem diye düştüğün durumlara bak, ben gece senin yanında kalmam’’ diye gülerek dalga geçiyor. Haksız da sayılmaz ama uzatmadan ‘’siktir lan’’ diyerek geçiştirip gülüp geçiyorum. O sırada Ömer Hoca, bizim eve gelen Yasin’in arabayı görmüş, beni arayıp “Kim geldi?” diye soruyor. Ben de “İlçeden arkadaşım geldi” deyince, hemen “Akşama bize geliyorsunuz ozaman, yemeği burada yiyoruz,” diye davet ediyor. Biz de Yasin’le biraz daha oturup toparlanıp gidiyoruz. Sofra kurulmuş, sobanın üstünde çay fokur fokur demleniyor. Sağ olsun, Aynur Abla tam bir köy misafirperverliğiyle ağırlıyor. Yemekler bitince Behiye Abla da çaya geliyor. Akşam oturması, tam köy usulü. Her zamanki gibi Yasin’in boşboğazlığı tutuyor. Kadınları görünce huyudur, hemen üniversite yıllarından klasik anılarını anlatmaya başlar.
Yasin: Bayram okulda bir kıza tutulmuştu. Ben de gaza getirdim, ‘Kız sana bakıyor, gönlü var!’ diye. Neyse, Bayram çıkışta kızı yakalayıp selam vermiş, ‘Birlikte yürüyelim mi?’ demiş. Kız ‘Hayır,’ deyince bizimki ‘O zaman koşalım mı?’ demiş! (Kendi anlattığına önce kendi gülüyor) Ben: Bana bakma! Sen de ilk sene yurtta kalırken, otobüste bir kız sana ‘Nerede kalıyorsun?’ diye sormuştu. Heyecandan ‘Kredi Kurtlar Yurumu’ demiştin!
Yasin: Doğru! Demiştim (gülerek) biz okuldayken ülkücüler toplanmış kendi aralarında söylev yapıyordu. Orhan diye arkadaş vardı, Bayram onunla iddiaya girmiş, gitti ülkücülerin yanında ezan okunmaya başladı. Bunlar saygıdan sustular. Ezan bitince herkes alkışladı… Ama ardından dayak yedi! (herkes kahkahayla gülmüştü) Ben: (Gülerek) En son o zaman dayak yemiştim zaten. Ama sen de az dayak yemedin o zamanlar hani! Bu akıllı kız arkadaşının evindeyken kapı çalmış.
Beren miydi neydi kızın ismi. Kızın ailesi gelmişler. Tabi bu tanımıyor. Yasin kapıyı açınca. ‘Sen kimsin?’ diye soruyorlar buna, heyecandan ‘Kızın abisiyim,’ demiş! O gün kızın babasından sağlam sopa yemiştin ki, hatırladıkça gülüyorum hâlâ.
Yasin: Lan ben onu unutmuştum, sen nasıl hatırlıyorsun? (Gülerek) Ama sen de okula maymun getirmiştin. Akrabanın petshop’undan. Güvenlik ‘Hayvan sokmak yasak,’ deyince, ‘O yabancı öğrenci, hayvan değil!’ demiştin. Güvenlik seni kovalarken ben yerlerde yatıyordum gülmekten! Lan ne adamsın ya, o zamanlar böyle uyanık değildi (Aynur ablalara beni göstererek) Ben: Bana diye bak, sen çok uyanıktın sanki, bu bir gece beni aradı annemi istedi bir şey soracağım diyerek, neyse anneme telefonu verdim, ütünün suyu bitmiş de marketler kapandı, normal su koysam olur mu diye sormuştu! Biz anlattıkça kahkahalar büyüdü.
Aynur Abla gülmekten tepsiyi düşürecekti neredeyse, Behiye Abla gözlerinden yaşı silip durdu. Sessizliğiyle bilinen Ömer Hoca bile kahkahadan sandalyeden kayacak hale geldi. Gecenin sonunda “Sayenizde çok güldük, sağ olun” diyerek uğurladılar bizi. Eve geçince yalandan Yasin’e giriştim, ‘’olum sen niye her ortamda üniversite anılarını açıyorsun’’ diye ama hiç umurunda değildi ‘’Ne güzel güldüler lan sayemizde’ dedi pişmiş kelle gibi sırıtıp üste çıkarak. ‘’Oğlum sen Mature’lerle uğraşacağına şu Behiye’ye yazsana. Kocası da ölmüş, taş gibi kadın. Senin ağzına düşecekti salak!’’ diye de akıl verdi. Ben cevap vermedim, geçiştirdim. Ama itiraf edeyim, haklıydı da biraz. İbnenin dibi ama yine de haklı… Cumartesi günü benim arabaya atlayıp Yasin’le köyü gezmeye çıktık. Arabaya mangalı, sucuğu ve çay dolu termosu koymayı ihmal etmedik. Önce köyün içini gezdirdim, Minaresi olmayan eski camiyi, artık kullanılmayan değirmeni, köyün erkeklerinin kışın en çok vakit geçirdiği yer olan köy odasını ve zamanında köyün kadınlarının halılarını, yünlerini yıkadığı eski çamaşırhaneyi sırayla gezdik.
Yasin her gittiğimiz yerde resim almayı ihmal etmedi, ‘’şurada da çek, bir de böyle çek, feyse atarım bunları’’ diyordu her resimden sonra. En çok değirmeni beğendi. ‘’Gardaş bunu çalıştırmayı bilsem var ya, içine seni koyup döndürürdüm’’ diye takıldı bana, bende ‘’Sende beni döndürecek göt yok ama ben seni içine koysam üç turda un olursun zaten’’ diyerek lafı çaktım. Yüzsüz olduğu için çok hoşuna gitti anıra anıra gülmüştü lafıma. Köy içi bittikten sonra açık orman yolundan zirvede bulunan Keçikalesi’ne çıktık. Kar manzarası öyle büyüleyici ki insanın ciğerleri şenleniyordu. Kışın bende ilk kez çıkıyorum buraya. En son Feride abla ve Gülseren teyzeyle gelmiştik. Orada mangalı yakıyoruz, sucukların çıtırtısı dağlara yankılanıyordu sessizlikte. Yasin ağzı dolu dolu, “Gardaş, vallahi ben böyle keyif görmedim” diye söyleniyordu manzarayı seyrederken.
Mangal keyfi bitince köye doğru dönüşe geçtik. Dağ yolunu ardımızda bırakıp köyün girişine vardığımızda, karın üzerinde ilerleyen birini gördüm. İlk bakışta bisiklete biniyor sandım. Dikkatle bakınca tanıdım; bu, okulda tanıştığım, yakında eşi de okulda çalışmaya başlayacak olan Nurettin Abiydi. Manzara öylesine şaşırtıcıydı ki arabayı kenara çektim, kornaya basarak durdurdum. Arabadan inip Yasin’le birlikte yanına vardığımızda, ilk gördüğümün doğru ama eksik olduğunu anladım. Evet, bu bir bisikletti; fakat aynı zamanda tam anlamıyla bir bisiklet değildi. Önünde direksiyonla kontrol edilen uzun, ince bir kar kızağı, arkada pedala bağlı sağlı sollu iki küçük palet bulunuyordu. Üzerine koltuk olarak statlardan sökülmüş bir seyirci koltuğu yerleştirilmişti. Pedala basıldığında paletler dönüyor, kızağı da direksiyon yönlendiriyordu. “Ben yaptım bunu” dedi Nurettin Abi, gözleri gururla parıldayarak.
İlgiyle incelediğimiz bu ilginç bisikleti, binmemiz için bize de teklif etti. Önce Yasin, sonra ben sırayla bindik. Karın üstünde kaymak gibi kayıyordu resmen. Şaka yollu, “Böyle bir şey bana da lazım” dedim. Nurettin abi hiç duraksamadan, “Var hocam, iki tane yapmıştım. Eşim Kiraz beğenmedi, ‘Tövbe binmem,’ dedi. Evde öylece duruyor. Vaktiniz varsa gelin, vereyim” diye karşılık verdi. Böylece önde Nurettin Abi kendi kar bisikletiyle, biz de arabayla peşine takıldık. Yaklaşık on dakika sonra evine vardık. Tek katlı, mütevazı bir evdi. Evin bir yanı neredeyse bir hurdalık gibiydi: eski beyaz eşyalar, televizyonlar, parçaları sökülmüş, kar altında yarısı görünür yarısı kaybolmuş bir dünya malzemeler… Arabanın sesini duyan Kiraz Abla, ellerini eteğine silerek kapıya çıktı. Önce Nurettin Abiye baktı, ardından bana dönüp şaşkınlıkla gülümsedi “Hoş geldiniz hocam, buyrun, buyrun ” dedi kapıdan içeriyi göstererek.
Ben hemen açıklama yaptım “Abla, hiç girip zahmet etmeyin. Arkadaşımla Keçikalesi’ne çıkmıştık. Dönüşte Nurettin Abi’ye rastladık. Bisikletini çok beğendim, fazla varmış, kış boyunca bineyim diye bana verecek.” Kiraz Abla tebessüm ederek, “Olur hocam, binin tabii. Evde duruyor öylece” dedi. Gözleriyle ortadan kaybolan Nurettin Abiyi arıyordu. Muhtemelen bisikleti almaya gitmişti. Ben de o sırada biraz da laf olsun diye “Abla yol uzakmış, nasıl gidip geliyorsun buradan köye?” diye sordum. Utanarak, “Olsun hocam, elimiz ayağımız tutuyor şükür. Gider geliriz Allah’ın izniyle” diye cevap verdi. O sırada Nurettin abi kucağında kendi bindiği kar bisikletinin kırmızısıyla çıktı geldi. Karısına yaptığı için üzerine çiçek resimleriyle boyamış ‘’Hanım rahat etsin diye koltuğunu falan minderli yapmıştım’’ dedi gülerek. Bisikleti bagaja yerleştirdik.
Tam sığmadığı için bagaj kapağı kapanmadı ama köye kadar idare ederdi. Teşekkür ettim, helalleştik. Ayrılırken yanımızda getirdiğimiz sucuklardan bir kısmını Nurettin Abiye verdim. “Zaten olur da misafir gelir diye fazla almıştık, size nasipmiş” dedim. O ise biraz mahcup, biraz da gülerek teşekkür etti. Kahvenin önünden geçerken kahveci Ekrem’in damadı Rıza Abi el edip beni durdurdu. İçimde bir burukluk oldu kahveyi görünce. En son kahveye gittiğimde Bekir denen herifle tartışmam hala aklımda, neredeyse kavga çıkacaktı. Muhtar Ali Dayı’yı toprağa vereli az olmuştu, adam arkasından ileri geri konuştu, bir de Behiye Abla’yla ilgili ağza alınmayacak laflar etti. Ben de dayanamayıp üstüne yürümüştüm. Kahvedekilerden bir iki kişi dışında kimse sesini çıkarmamıştı. O günden beri kahveye adım atmadım. Arabayla durunca Rıza abi ‘’Hocam, misafirin var sanırım.
Gel, kahvede bir çay ikram edelim’’ diye teklifte bulundu, bir daha kahveye gitmeyeceğim kararı almıştım ama yine de ayıp olasın diye ‘’sağ olasın abi, başka zamana artık’’ deyip yalancıktan gülümsedim. Rıza abi: Hocam, kaç gündür kahveye gelmiyorsun. O gün olanlardan dolayı bize dargınlık mı var?
Ben: Var! Ama sadece size değil, çoğunuza. Bekir bana laf etti, hadi neyse. Ama ölmüş adama iftira attı, köyün kadınlarına iftira attı bir Allah’ın kuluda sen ne diyorsun demedi. Rıza abi: Hocam, olayın sıcağıyla anlamadık. Sen gidince dedik gerekeni Ben: Neyse, kapatalım konuyu abi, hadi selametle! Biz giderken Rıza abinin yanına bir kadın geldi. Uzaktan bizi uzun uzun süzdü, sonra Rıza Abi’yle konuşmaya başladı. Muhtemelen o, herkesin adını duyunca bile ürktüğü meşhur Fadime’ydi. Kahveci Ferdi’nin kızı. Köyün kadınları arasında “gölgesi bile ağır basan” diye bilinir.
Ama doğrusu, beni hayal kırıklığına uğrattı. Aynur Abla hep, “Fadime dürüst kadındır” derdi. Oysa dürüst olsa, ölmüş birine, bir kadına iftira atan adama en güzel cevabı o verirdi. Arabanın aynasından kadına baktım. Kışın soğuğundan iyice sarınmış, dökülmüş atkı ve şallardan sadece yüzü görünüyordu. Belki de bir daha karşılaşmayacağım o yüz, karın beyazlığı içinde kayboldu. Gazı biraz fazla verdim, kahve artık görünmüyordu. Yasin’le eve dönerken okulun kapısının açık olduğunu görünce arabayı durdurdum. ‘’Sen iki dakika bekle, ben okula bakıp geliyorum’’, dedim. İçeri girdiğimde Ömer Hoca odasından çıkıyordu. Milli Eğitim’den aramışlar; kar nedeniyle ilçe ve tüm köylerde okullar iki gün tatil edilmiş. Şaşkınlıkla sordum ‘’Zaten bir aydır karın altında gidip geliyoruz okula, şimdi nereden çıktı bu tatil? ‘’Nerden çıkacak’’ diyor Ömer hoca ‘’kar ilçeye anca yağmış.’’ Lafını gülerek tamamlıyor.
‘’biz ne yapacağız peki?’’ dedim ‘’Aslında bizim okula devam etmemek için bir sebep yok, ama öğrenciler tatil olduğunu duyunca derslere ilgi göstermiyorlar. Tatil gününde ders işleniyor diye düşünüyorlar’’ diye açıklama yaptı Ömer Hoca. Haksızda sayılmaz, kendi öğrenciliğim aklıma geliyor bende aynı şekilde düşünürdüm. Ömer hoca anlaşılan okulda biraz daha oyalanacak ben ‘’Yasin bekliyor diyerek’’ müsaade alarak okuldan çıktım. Dışarı çıktığımda arabada Yasin’i göremedim. İleride, Ömer Hocaların evinin önünde, Aynur Abla’yla ayakta durmuş, sigara içiyorlardı. Ben yanlarına doğru giderken beni fark etmediler ama baya eğlendikleri belli. Yasin neler anlatıyorsa artık Aynur ablanın ağzı kulaklarında. Bende komiğim aslında, bende güldürüyorum ama Yasin’e niye bu kadar gülüyor bu kadın diye düşünüp sinir oluyorum. İçimde tuhaf bir kıskançlık belirdi.
“Hayır” dedim içimden, “evli barklı kadınsın, iki çocuğun var. Yakışıyor mu bu kadar gülmek?” Bir de karşılıklı sigara içmeleri iyice gıcık etti beni. Adımlarımı hızlandırdım. İkisi hâlâ farkında değildi. İbne Yasin’ede ayrı sinir oluyorum. Yavşak yüzünden yeni bir fobim oluşacak. Okulda okurken sıvı sabunların içine işerdi, o gün bugündür sıvı sabun kullanamıyorum. Şimdide arkadaşlarımı çevremdeki kadınlara yaklaştırmama fobisi başlayacak ibne yüzünden. Bok var da çağırdım. Sonunda Aynur abla beni görüyor ‘’gel Bayram tam da seni anlatıyordu kankan’’ diyor gülmeye devam ederek. ‘’Anlatır tabii, başka işi yok zaten. Konuşmayı öğrenince önce Bayram sonra anne demiş’’ dedim. İkisi de güldü. Ayaküstü laflarken Yasin’in telefonu çaldı. Babası arıyordu. Konuşmalarından anlaşıldığına göre ne zaman ilçeye döneceğini soruyordu. O ara Aynur Abla bana dönüp ‘’Ne kadar tatlı çocuk, çok sevdim’’ diyerek iyice kıskandırıyor beni.
‘’yaa öyledir abla’’ diyorum Aynur abla bana bakıyor bir şey diyecek gibi oluyor vazgeçiyor belli, belki de kıskandığımı fark ediyor. Yasin telefon konuşması bitince bize dönüp ‘’bana müsaade, 1 saate ilçe de olmazsam babam mirası eniştelerime bırakacağını söyledi’’ diyor sırıtarak. Yasin’in en büyük korkusu. Böyle alelacele gitmek olmaz diye, “Eve geçelim, biraz dinlen, çay içelim” diye ısrar ettim ama Yasin kararlıydı. “Hava kararmadan ilçeye varayım” dedi. Yollar karlıydı, fazla üstelemedim. Arkasından üç küfür, bir tükürükle uğurladım canım arkadaşımı. Yasin yola çıkarken içimden biraz önceki kıskançlığımı düşündüm ve pişman oldum. Gereksizdi. Yasin’in her zamanki haliydi bu. Aklıma Süleyman Demirel’in sözü geldi yeniden ‘’Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz’’ Aynur Abla akşam hazırlıkları için evine geçti. Ben de okulun önünde duran arabayı alıp kendi evime döndüm.
Eve girer girmez ilk iş, arabadan Nurettin Abiden aldığım kar bisikletini indirip güzel bir yere yerleştirdim. Sonra eve geçip kendime bir çay demledim. Üzerime kahverengi, çakma Adidas eşofmanımı çekip masaya Hanife Ebenin bozuk radyosunu ve internetten satın aldığım yenisini koydum. Planım hazırdı: Çalışan radyonun içini söküp, Hanife Ebenin radyosunun içine yerleştirecektim. Kim bilecekti? Hanife Ebe, gençliğinde dinlediği radyonun sesini tekrar duyunca kim bilir nasıl sevinirdi. Fazla mı takılıyordum bu kadına? Bilmiyorum. Ama içimde garip bir heyecan vardı. Bütün her şeyi hazırlayıp radyoyu, pikabı alıp yarın sabah Hanife ebeye gideceğim. Radyoyu yapmanın heyecanıyla çayı falan unutup işe giriştim. Her şeyi hazırlayıp işe koyuldum. Bir saatten biraz fazla uğraştıktan sonra yeni radyonun içini, Hanife Ebenin eski radyosuna yerleştirdim.
Fişe taktım. Frekans düğmesini birkaç defa çevirdim, birden içinden müzik sesi yükseldi ‘’Sevmişim bir yabancı, Tuz basar gibi açık yarama…’’ Murat Boz’un Kalamam Arkadaş şarkısıydı. Radyonun içinden yükselen o sesi duymamla ayağa kalkıp, mutluluktan oynamam bir oldu. Sonra aklıma çay geldi. Böyle bir anın üzerine güzel bir çay iyi giderdi. Ayrıca yarın sabah dinç uyanmam gerekti. Bilgisayar, Televizyon, oyun falan hiç oyalanmadım. Sadece bizim Msn’deki hatuna gönderdiğim maili görmüş mü görmemiş mi onu merak ediyordum, baktım bir hareket yok, muhtemelen henüz görmemişti. Çayımı içip sonrasında oyalanmadan erkenden uyudum. Sabah, Ferdi Babanın sesiyle uyandığımda uykumu tam almıştım. Hanife Ebe için aldığım pikap, radyo ve geçen ziyaretimde götüremediğim; evin altındaki şifa odasında bulduğum defteri arabaya yükledim. Hanife Ebeyi en son ziyaretimde yaşadığım kar macerası hâlâ aklımdaydı.
Aynı sıkıntıları yaşamamak için, Nurettin abiden ödünç aldığım kar bisikletini de bagaja yerleştirdim. Eğer yol yine kapalıysa, yanımda götürdüğüm eşyaları bisikletle taşıyabilmek için samanlıkta bulduğum kalın şeffaf naylonu da arabanın arkasına attım. Yola çıktığımda saat henüz sabahın sekiziydi. Hava bugün kar yağışsızdı ama önceki günlerin aksine yoğun bir sis vardı. İsmail abilerin evin önünden geçerken ortalıkta kimse görünmüyordu; bu benim için iyi bir haberdi. Çünkü İsmail abi, Hanife Ebeye gittiğimi anlarsa, muhtemelen bana uzun bir nutuk çekerdi. Hatta belki aramıza mesafe bile koyardı. Koysun, sorun değil; İsmail abiyi severim ama bir taraftan da onun sayesinde arada sırada Suna’yı görüyorum. İşte ondan mahrum kalırsam, asıl o zaman üzülürüm. Hanife Ebelere giden yol ayrımına vardığımda arabayı ağaçların altına uygun bir yere çektim.
Yol, tamamen karla kaplıydı. Üzerinde, muhtemelen Hanife Ebenin atına ait olan izlerden başka hiçbir şey yoktu. İçimden “Nerede bu belediye, köy hizmetleri?” diye isyan edesim geldi ama politik damarım ağır bastı; muhtemelen yeterli ödenek ayrılmıyordu. Yoksa neden açmasınlar ki yolu? Bu düşüncelerle uğraşırken, yanımdan bir tilki geçti. Bana baka baka yürüdü, gözlerini üzerimden ayırmadı. Ta ki ağaçların arasında kaybolana kadar… Yolu kapatan karlara baktım; ayazdan taş gibi donmuş, üzerine basınca en fazla üç-Dört parmak çöküyordu. Nurettin abiden aldığım kar bisikletini indirdim. Evden arabaya attığım büyük naylonun iki ucunu bisikletin koltuğunun arkasına bağladım. Naylonun üstüne de Hanife Ebe için getirdiğim malzemeleri arabadan indirip yerleştirdim. Bakalım, teoride harika görünen planım pratikte işe yarayacak mıydı, yoksa götüme mi kaçacaktı?
Bisikletin üzerine binip pedallara asıldım; karın üstünde gidiyordum! Plan tutmuştu. Helal olsun lan bana, eğilebilsem taşaklarımdan öpecektim, o derece gurur duydum kendimle. Tek sorun, bisikletin kırmızı çiçek desenli olmasıydı; resmen köyün Barbie’si gibi gidiyordum. Ama olsun, yol alıyordum ya! “Nurettin abi, adamsın vallahi…” diye söylenerek mutlulukla pedallamaya devam ettim. İçimden de İbrahim Tatlıses’ten “Yallah Şoför” söylüyordum. On dakika kadar gittikten sonra Hanife Ebenin evi görünmeye başladı. Orman bitip açıklığa çıktığımda, evden birinin seke seke bana doğru koştuğunu gördüm. Köse Şakir’di bu. Koş Şakir koş, ananı sikiyorlar sanki koş! Daha görür görmez içime öküz oturdu. Bugün için onca plan yapmıştım kendi kendime ama hiçbirinde bu tipini siktiğim Köse Şakir yoktu! Devam edecek