BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 36 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 36 / 84 BÖLÜM 23 dk okuma 16,741

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 36. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Öğle arası eve dönerken Aynur Abla’dan bir mesaj geldi: “On iki buçukta bize gel.” “Hayırdır inşallah,” diye geçirdim içimden. Dün akşamki konuşmamız yarım kalmıştı, herhâlde onu tamamlamak istiyordu. Dediği saatte, 12.30’da evden çıkıp Aynur Ablalara geçtim. Yol üzerinde Ömer Hoca’yı okula giderken gördüm. Demek ki Aynur Abla özellikle onun evden ayrılacağı saati seçmişti. Kapıya varıp zile bastım. Kapıyı Fatoş Abla açtı. Beni görünce yüzü birden asıldı, hiçbir şey demeden içeri girdi. Ardından Aynur Abla göründü. “Ne dikiliyorsun kapıda, gelsene hocam,” diyerek beni içeri buyur etti. İçeri adım attığımda mutfakta masanın başında oturan Fatoş Abla’yı gördüm. Önünde kül tablası, içinde yarısı yanmış bir sigara vardı. Gözleri bana değdiğinde içinde hem sitemi hem de yarım kalmış bir şeylerin burukluğunu okudum. İçimi derin bir pişmanlık kapladı.

Bir insanı üzmek bir şeydi, ama onu hayal kırıklığına uğratmak bambaşka… Onun telafisi her zaman daha zordu. Ayakta kaldığımı gören Aynur Abla, “Gel otur, çay dolduruyorum,” dedi ve dolaptan bir bardak çıkardı. Ben de Fatoş Abla’ya en uzak köşeye oturdum. Fatoş Abla sigarasından derin bir nefes çekti, ardından dumanı bana doğru üfledi. Sigarasının külünü kül tablasına silkeledikten sonra alayla karışık bir tebessümle konuştu “İlçede iyi vakit geçirdin mi? Yasin nasıldır, keyfi yerinde inşallah?” Çaydan bir yudum alıp birkaç saniye sustum, sonra kısaca, ‘’iyi abla’’ dedim. Fatoş abla gözlerini üzerimden ayırmadan devam etti “Munise’yle Feride’yi de görseydin hazır gitmişken.” Bir an, “Uğradım, selamları var,” demek geçti içimden. Ama yalanın içine onları da katmak iyi olmazdı. Son anda vazgeçtim “Yok, uğramadım, başka arkadaşlar da vardı, kalabalıktık,” dedim.

Fatoş Abla biten sigarasını kül tablasına bastırdı. Sanki sigarayı değil de beni eziyordu. Kafasını sallayarak “Yazık olmuş, o kadar gitmişken görseydin keşke,” dedi soğuk bir sesle. Bizi sessizce izleyen Aynur Abla, sonunda dayanamadı “Size ne oluyor yahu? Bir garipsiniz! Babasının malını paylaşamayan kardeşler gibisiniz,” dedi, sırayla bize bakarak. Fatoş Abla ayak ayak üstüne attı, başını çevirip Aynur Abla’ya döndü… Fatoş abla: pazar akşamı benimkiler ilçeye, Kasım kardeşine gidince beyefendi bana gelecekti. (Fatoş Abla’nın sesi, hafifçe sıkılmış ama sitemliydi) Aynur abla: Biliyorum, haberim var. İlçeye arkadaşlarının yanına gitmiş, gitmese bize de haber verecekmiş; sana birlikte gideriz diye. Fatoş abla: Yaa! Öyle miymiş (yalandan şaşırır gibi yaptı) Aynur abla: Evet. Fatoş, tamam; ben de kızdım ama genç adam hem sende biliyorsun telefonu bozuk diye arayamamış.

Çocuk değil ki dizinin dibinde otursun. Fatoş abla: O iş öyle değil işte… Aynur abla: Nasılmış peki? Anlat bizde öğrenelim, çatlayacam valla şimdi ikiye! Fatoş abla: (sıkılmış gibi nefes alıp bıraktı) Yatıyoruz biz! Aynur abla: Ne? Fatoş abla: Evet doğru duydun Aynur abla: (Aynur Abla’nın yüzü önce dondu, sonra iki elini yüzüne götürüp bir süre yukarı aşağı gezdirdi.) Sen Gürcistan’dan gelince bizi çağırmıştın eve, orada sezmiştim aslında bir şeyler, Bayram’a bakışların falan. Anlamıştım ama konduramadım (İç çekti) Fatoş abla: Ah Aynur’um ah yaşlanıyorsun, ben senin daha erken anlamanı beklerdim (gülerek) Aynur abla: İyi tamam, bu haltı yediniz, kabul; beni ilgilendirmez. Peki bu afra tafra ne? Kocan değil, sevgilin değil; neyi uzatıyorsun? Fatoş abla: (Parmağını kaldırıp beni gösterdi) Beyefendi söz verdi sonra da beni göt oğlanı gibi bıraktı.

Sizi falan çağırmayacaktık yalnız gelecekti bana. İlçeye gittim diyor bir de. Sonra bi bakıyoruz ki... (Sustu, sigara paketine uzandı) Aynur abla: Eeee nolmuş sonra? Fatoş abla: Neyse siktir et! Aynur abla: Ya Fatoş, kafayı yedin sanırım. Kasımlar iki günlüğüne gittiler dedin ilçeye; sonra kaynananın ilaçları köyde kaldı diye cumartesi geri dönmediler mi? Fatoş abla: Eee nolmuş (umursamaz görünmeye çalışarak) Aynur abla: Ne olmuş diyor bir de! Allah’ım ya rabbim ya kafayı yiyeceğim. Bayram gitmeyip seninle (burada ne diyeceğini bilemedi, cümlesi eksik kaldı) seninle şey yaparken çıkıp gelselerdi, o şekilde basılmak çok hoşuna giderdi, o zaman görürdün ne olmuşu! Fatoş abla: (başını sallayıp umursamaz şekilde çakmağıyla sigarasını yaktı) Aman, dert ettiğin şeye bak. İlk seferinde de yakalanıyorduk. Beyefendi böyle şeylere alışkın! Aynur abla: Pes valla, bir şey demiyorum.

Ne haliniz varsa görün. Ben de aranızın düzelmesi için uğraşıyorum meğer hanımefendi amı… Şeyinin derdine düşmüş. (sinirli sinirli söylendi) Fatoş abla: Dünya bunun üzerine kurulu Aynurcum! Aynur abla: Tabi öyledir kesin (sinirli sinirli sandalyesine yaslanıp bana baktı bir şey dememi bekler gibi) Ben: Fatoş abla kızmakta haklı. Aramızda olanlar için diyecek bir şeyim yok, yanlış olsa da Fatoş ablaya ayıp ettim, hatalıyım. (Saate baktım, ders saati gelmişti) ben kalkayım en iyisi. Kalkıp dış kapıya yöneldim. İçimde buruk bir ağırlık vardı; bu defa gerçekten fena batırmıştım. Aynur Abla’nın gözünde küçük düşmüş olmanın verdiği eziklikle adımlarım daha da ağırlaştı. Kapıdan çıkarken arkamı dönmeden, dudaklarımın ucuyla, “Görüşürüz abla,” dedim. Tam ayrılacakken, Aynur abla koluma yapıştı. “Fatoş’a bakma sen. Bir iki güne toparlanır ama bana söz ver…" deyip duraksadı, şaşkınca, “Ne için abla?” diye sordum.

Aynur abla bana yaklaşıp sesini alçalttı ‘’artık olan olmuş, şeytana uyumuşsun ama suçun büyüğü Fatoş'da. Evli barklı kadın, burası köy yeri duyan olur gören olur aman deyim Bayram! Bana söz ver, bir daha olmayacak’’ dedi sesi açık ve netti ‘’tamam mı? Anlaştık mı?’’ diye ekledi, sonra yüzüme anlayıp anlamadığıma emin olmak için daha dikkatli bakarak cevap bekliyordu benden ‘’Tamam abla, anlaştık’’ dedim kısaca. Başka da bir şey konuşmadan okula geçtim. Sözde “halledeceğim” diye düşündüğüm Fatoş Abla meselesini çok güzel halletmiş(!)tim. En dar açıdan yine olan bana olmuştu mk. Her daim hazırda duran Fatoş Abla’yı artık kesin olarak kaybetmiştim. Üstüne bir de Aynur Abla olanları öğrenmiş, gözünde kim bilir ne duruma düşmüştüm. İçimde pişmanlık, aklımda hep aynı cümleler dönüp duruyordu: “Keşke şöyle yapsaydım, keşke böyle yapsaydım… Keşke, keşke…”

Ama artık iş işten geçmişti. Hanife Ebeyle yaşadıklarımdan pişman değildim, pişman olduğum şey olayın sonuçlarının buraya varmasıydı. Okulda bu konuları düşünürken aklıma MSN’den konuştuğum gizemli kız geldi. En son konuşmamızda kamera açtığı esnada birine yakalanmış ve aniden çıkıp gitmişti. Kim olduğunu öğrenmek için resim göndermiştim. Bilgisayara sızmak için gönderdiğim resme virüs eklemiştim. Birkaç gündür fırsat bulup açıp bakamamıştım. Masamda duran bilgisayardan MSN’yi açtım, ben yokken iki kere çevrim içi olmuş, beni bulamayınca mesaj atıp gitmişti. Attığı mesaja bakılırsa gönderdiğim virüslü resmi görmüş olmalıydı. Aniden çıkıp gittiği için özür dilemiş beni beklemiş sonra da gitmiş. Eğer resme eklediğim sızma virüsü düşündüğüm gibi çalıştıysa bilgisayarında yaptığı işlemlerin raporları bana gelmiş olmalıydı. Bir an Fatoş Abla meselesini unuttum.

Açık olan konuşma penceresinden “İlçeye arkadaşların yanına gitmiştim, gece gelirsen burada olurum” diye yazıp gönderdim. Göğsüme heyecanla karışık bir merak saplandı. Kimdi acaba bu kız? Eve gidip laptopumu açıp baksam muhtemelen kim olduğunu öğrenecektim. Ama dersi bırakıp gitmek olmazdı. İçim içimi yese de dersler bitene kadar bekledim. Okul sonrası eve geçer geçmez dizüstü bilgisayarımı açıp takip programını çalıştırdım. Virüs sorunsuz çalışmış, internete bağlı iken bilgisayarda yapılan her işlemin raporunu bana göndermişti. Hızlıca göz gezdirdim. Fazla aramama gerek kalmamıştı. Raporun ilk satırında yazan şey her sırrı çözmeye yetmişti: “Güldane Seymener / Windows 7 oturum açtı 16.01.2012 - 12:33” İsmail Abinin kızı, öğrencim Güldane’nin bilgisayarıydı bu. Suna! Konuştuğum kişi Güldane’nin teyzesi Suna’dan başkası olamazdı. En son konuşmamızda “Teyze” diye seslenen de Güldane’ydi demek ki.

Vay anasını… Buna sevinmem gerekiyordu belki ama hissettiğim ilk şey hayal kırıklığı oldu. Hiç tanımadığım birisi çıkmasını umuyordum ya da en azından beklemediğim birisi çıkar diye umut etmiştim. Suna hariç herhangi birini. O kadar plan yapmıştım oysa… Bana yazan gizemli kişi kimse öğrenecek, ona bir şekilde ulaşıp mesaj atacak ve onu şaşırtacaktım. Belki benimle bir daha hiç konuşmazdı, belki de tam tersi olur duruma göre işi ileri götürüp aramızda bir şeyler bile olabilirdi. Belki! Hayalimdeki buydu. Şimdi ise içime bir ağırlık çökmüştü. Suna gözümde böyle bir insan değildi ve ondan hoşlanıyordum. Hatta bizimkiler Suna daha önce evlenip boşandığı için itiraz etmeyeceğini bilsem, onunla evlenirim bile diyordum kendi kendime. Hayallerim yıkılmıştı. Kendimi aldatılmış gibi hissettim. Kendimi kendimle aldatılmış gibi! Saçma bir düşünce olduğunun farkındaydım ama içimden geçenler tam olarak buydu.

Bana bile olsa öyle kolayca kamerada soyunması beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Bir süre öylece düşündüm. MSN’den hemen dertler_deryasi hesabını engelledim. Evet, en doğrusu buydu. Öyle birdenbire hayatından çıkıp gitmek. Yüz yüze bana açılmaya da cesaret edemezdi zaten. Doğrusunu yaptığıma emindim. Zaten işim gücüm belli değil; şurada taş çatlasa altı ay kalacağım, sonrasını ben bile bilmiyorum. Suna daha eşinden boşanmadı bile, ne olacağı belli değil. Biriyle evlenir mi, okulu bitirip çalışır mı… Güzel kız, akıllı kız ama annem baştan taş koyar bu işe. Bu olaylar olmasaydı bile Suna benim için imkansızdı zaten. Hayali güzeldi ama gerçeği acıydı. Bu saatten sonra olacağı varsa da ben istemezdim. Bir süre bilgisayar başında başka şeylerle oyalandım. Kafamı başka şeylerle oyalamak bir süre sonra az önceki hayal kırıklığının geçmesini sağladı.

Yine saman alevi gibi karar vererek aceleci davranmıştım. Suna’nın bana gönderdiği ve kamera açınca ekran görüntüsü aldığım resimlerin olduğu klasörü açtım. Resimlere sırayla baktım ve onu engelleyerek hata yaptığımı fark ettim. Belki de Suna’ya uymak doğru olanıydı. Böyle bir fırsat hayatımda kaç kere elime geçecek salak Bayram! Hemen engeli kaldırdım. Saate baktım; yedi olmuştu. Üzerimi değiştirip akşam yemeğini hazırladım. Karnım doyunca beynime kan gitmeye başlamış, sıcak sobanın karşısında bugün olanları düşünüyordum. Fatoş Abla’yla aramızın açılması, Aynur Abla’nın her şeyi öğrenmesi, üstüne MSN’deki kızın Suna çıkması… Dizi olsa bu olayları on bölümde ancak anlatırlardı. Ben ise bir günde yaşadım. O an, yeniden ne kadar şanssız biri olduğuma kanaat getirdim. Hayatım boyunca yaşadığım şanssızlıklar birer birer gözümün önünden geçti.

Bin kişilik okulda öğrencilerin vesikalık fotoğrafları çekilmiş, sadece benimki karışmıştı. Yıllarca amatör futbol oynadım, koca takımda ya kramponum defolu çıkar ya da formamın üzerine ismim yanlış yazılırdı. Alışveriş yaparken tam sıra bana gelince POS cihazının kâğıdı biter, askerdeyse koca bölükte yalnızca benim elbiselerim çalınırdı… Saymakla bitmezdi, anlayacağınız kadrolu şansızdım. Gece olmuştu. Ben bilgisayar başında, sandalyeye yapışmış bir halde oyuna dalmıştım. Gözüm sürekli MSN’deydi, Suna’nın çevrimiçi olmasını bekliyordum. Saat gece ikiyi geçti ama gelmedi. İçimden hafif sitemkâr bir mesaj yazmak geçti; sonra vazgeçtim. Suna olduğunu öğrensem de o hala bunu bilmiyordu, o yüzden gereksiz yüz vermemekte fayda vardı. Bilgisayarı kapatıp yattım. Perşembe sabahı uyandığımda üzerimde tuhaf bir mutsuzluk vardı. Teneffüslerde bile sınıftan çıkmadım, öylece oturdum.

Öğle arası eve gitmeyecektim. Normalde Aynur Abla bir gün çağırmasa ertesi gün mutlaka öğle yemeğine, olmadı akşam yemeğine çağırırdı. Ama dün Fatoş Abla mevzusundan sonra ne gördüm ne de konuştum. Yanından ayrılırken pek kızmış gibi görünmüyordu ama sonradan fikrini mi değiştirdi? Acaba Ömer Hoca’ya falan bahsetti mi? Yok, yapmazdı öyle bir şey… Yine de içime kurt düştü. “Eve gidip geleyim, belki giderken beni görürler, ses ederler,” diye düşündüm. Okuldan çıkarken Kiraz Abla’yı çay ocağında tek başına otururken gördüm. “Sen yemeğe gitmiyor musun abla?” diye sordum. Aslında evlerinin uzak olduğunu biliyordum; laf olsun diye sorulmuş bir soruydu biraz da. Eşi Nurettin Abi sözde yemek getirecekmiş ama, “İşe güce daldı unuttu muhtemelen. Hem aç da değilim,” dedi. “Bize gidelim abla, yemek hazır,” diye teklif ettim ama kabul etmedi. Israr etmedim, eve geçtim.

Hızlıca iki ekmeğe sucuk, kaşar ve ketçap koyup tost yaptım. Üzerine de tereyağı sürüp sıcakken peçeteye sarıp okula döndüm. Kiraz Abla hâlâ çay ocağında oturuyordu. Tost yaptığımı görünce, mahcubiyetle karışık bir sevinç ifadesi belirdi yüzünde. “Hiçbir erkeğin elinden bir şey yediğimi bilmem, varsa da ben unuttum” dedi. “Babam, kardeşlerim, kocam… Hepsine ben yapıp önlerine koymuşumdur. Allah var, Nurettin iyidir hoştur ama sorsam mutfağın yolunu dahi bilmez.” Kiraz abla hem anlattı hem de tostunu yedi. İlk evlendikleri zaman ilçeye gittiklerinde, bir çay ocağında Nurettin Abi ona tost almış, ilk kez orada yemiş. “Hiç hoşuma gitmemişti ama Nurettin üzülmesin diye ses etmedim. Seninki çok güzel olmuş, eline sağlık,” dedi. Önce “Hepsini yiyemem,” demişti ama sonunda benimle oda tostunu bitirdi. Daha sonra bir çay alıp sınıfa geçtim. Akşam okul sonrası eve dönerken, Aynur Abla’yı görürüm diye kendi evime ağır adımlarla yürüdüm.

Yine göremedim. İçime bir sıkıntı çöktü. Fatoş Abla’dan sonra Aynur Abla’yla da kötü olmak, benim için gerçekten çok ağır olurdu. Hanife Ebe’nin yanından döndüğümden beri Behiye Ablada ortalarda yoktu. İçimden, “Acaba Fatoş Abla, Aynur Abla’ya anlattığı gibi ona da bahsetti mi?” diye geçirdim. Aynur Abla mantıklı bir kadındı ama Behiye Abla daha çok duygusal tarafıyla hareket ederdi. Eğer aramızda olanları öğrenirse, kesinlikle mesafe koyardı. İnsanın fıtratında var; hayatta bir şeyi kaybedince yerine koyacak başka bir şey arıyor. Fatoş Abla, Aynur Abla ve Behiye Abla, son zamanlarda hayatımda büyük bir yer kaplamışlardı. Yalvarıp yakaracak halim yoktu ama boşlukları da kolay kolay dolmazdı. Belki Suna… Gerçi başında o abla varken işimiz zordu, ders çalışmamıza bile izin vermiyordu. Daha ötesini hayal etmek imkânsızdı. Daha dün “Suna’yı hayatımdan çıkarıyorum,” diye gaza gelmişken şimdi elimde yalnızca o kalmıştı.

O gece de yine saat ikiye kadar bekledim, gelmedi. Bana inat mı gelmiyordu, yoksa başka bir sıkıntısı mı vardı? Bunları düşünerek yattım, uyudum. Normalde cuma günleri bile başlı başına benim için mutlu olma sebebiydi. Uzun zaman sonra cuma sabahına mutsuz uyandım. Daha doğrusu uyanamadım demek daha uygun olur. İnsanın keyfi olmayınca uykusu da rahat olmuyor. Okula gidince kapıda Ömer Hoca karşıladı. Elinde saklama kabında poğaçalar vardı. “Aynur gönderdi. Hepsini bitirsin diye de özellikle tembihledi,” dedi. Sonra da “Cuma’ya gitmeden yanıma uğrasın, sana diyecekleri varmış,” diyerek odasına geçti. İçimde küçücük bir umut yeşerdi. Gönderilen poğaçaların ikisini Kiraz Abla’ya verdim, kalanını tek başıma yedim. Öğle olunca eve gidip abdest aldım ve merakla Aynur Abla’ya uğradım. Kapıyı açtığında ev işleriyle meşguldü; altında mavi çiçekli bir etek, onun üzerinde ise göğüslerinin çizgisini belli eden kolsuz, çizgili bir tişört vardı.

“Temizlik yapıyordum, içerisi dağınık kusura bakma,” dedi. Birden karşıma bu şekilde çıkınca nutkum tutulmuştu. Fatoş abla mevzusundan sonra pot kırarsam Aynur abla sapık gözüyle bakardı bana kesin. Üstelik yeni abdest almıştım ve Cuma’ya gidecektim. Sakin olmalısın Bayram, sakin kal ve bir şeyler düşün, bir şeyler düşün, ‘’Norveç'te bir köyde gerdek gecesi çiftler 5000 parçalık puzzle tamamlamadan yatağa giremezler’’ olmamıştı, başka başka ‘’Dürüyemin güğümleri kalaylı isimli türkü tersten çalınınca bebeklerde pişiğe iyi gelmektedir‘’ bu da işe yaramadı. Böyle şansın… Aynur abla söze girerek anlattı. “Sen ilçeye gidince Fadime(kahveci), kocası Rıza’yla uğradı. Sana bakmışlar ama bulamayınca bize geldiler. Biraz oturduk. Kahvedeki mevzu yüzünden konuşmaya gelmişler. Ömer'le konuştular, daha sonra da Rahmi hocaya uğramışlar. Selamları var sana, yine uğrarım dedi Fadime giderken.

Kaç gündür aklımda, fırsat bulup söyleyemedim. Kahveye gelmememize canı sıkılmış olanlar yüzünden onu konuşacak muhtemelen haberin olsun” Aynur Abla sözünü bitirince ben sadece, “Sağ olasın abla,” deyip başka bir şey söylemeden “Kolay gelsin,” diyerek ayrıldım. Kapıda biraz daha oyalanacak olsam, Aynur ablanın bu hali abdestimi bozardı. Önce Cuma namazı, ardından okul ve İstiklal Marşı… Eve girdiğimde üzerimde sanki kilometrelerce yürümüş gibi bir yorgunluk vardı. Hanife Ebeden döndüğümden beri duş almamıştım. Hamamdan sonra bizim banyo bana kuş kafesi gibi geliyordu ama yapacak bir şey yoktu. Yemek yemeden doğruca duşa girdim. Sıcak su, soğuk banyonun fayanslarına değene kadar ısısını kaybediyordu. O an içimden, “Hazır tatilken acaba Hanife Ebenin yanına mı gitsem?” diye geçirdim. İşin sikiş sokuş kısmını bir kenara koy; sadece hamam için bile gidilirdi.

Bu düşünce birkaç saniye içerisinde geldiği gibi aklımdan geçti gitti. Hanife ebeden tadında bırakıp gelmiştim, bir süre daha kendimi özletmek en doğrusuydu. Sevildiğin yere sık gidip gelme itibarın kalmaz demiş Şeyh Edebali. Boşuna dememiş. Gece ilerleyince ayağımı sandalyeye uzattım, kucağımda bilgisayar, televizyonda Villarreal–Real Betis maçı, demlediğim çay önümde; uzun zaman sonra kendime vakit ayırıyor, rahat rahat keyif yapıyordum. Bilgisayara ne kadar daldıysam, altta yanıp sönen MSN mesaj kutusunu geç fark ettim. Sonunda! Dertler_Deryası: Oooo beyefendi, siz buralara uğrar mıydın? Dertler_Deryası: Huuuu… Alooo???

Ben: Hoş geldin hanımefendi. Bana diyeceğine sen kendine bak. Ben gelince de sen yoksun, onu ne yapacağız? Dertler_Deryası: Tabii ki bir şey yapmayacağız.:)) Ben: Diyorsun. İyi bakalım. Geçen sefer ne oldu ya, konuşmanın en heyecanlı yerinde kapattın gittin birden.

Dertler_Deryası: Yeğenim var, ona yakalandım sorma.: ) Ben: Sıkıntı oldu mu? Dertler_Deryası: Yok yok, olmadı Allaha şükür.:))) Ben: Aman öyle olsun. Sonra “yeğenine yakalandık” diye evlenmek zorunda kalmayalım. Xd Dertler_Deryası: Ooo, öyle olunca evlenmek zorunda kalacaksak tekrar yakalanayım.:)) Ben: Hemen de hazırsın bakıyorum da. Bismillah, daha yüzünü görmedik. Dertler_Deryası: Herazemi gördün, yüzümü de evlenince gör olma mı?

Ben: Olmaz. Dertler_Deryası: Niye olmazmış? Evlenmez misin benimle?

Ben: Evlenmem. Dertler_Deryası: Aman evlenme, ben de meraklı değilim sana.

Ben: Israr etmez misin lütfen! Dertler_Deryası: Ne ısrarı ya:)) Hiç işim olmaz. Hem ben evliliğe karşıyım.

Ben: Evlenme, seviş mi diyorsun? Dertler_Deryası: Haha:)) Sayılır. Sen şimdi benimle sevişmeyi de istemezsin.:)) Ben: Yani; tabi kamera falan açıyoruz, konuşuyoruz ama o iş başka.

Hoşlanmam lazım önce, “öyle kadın buldum hadi yatayım” istemem ben. (Yalan: yalancıyı sikmiyorlar nasılsa.) Dertler_Deryası: Gerçekten istemez misin benimle sevişmeyi?

Ben: Evet. Neden bu kadar şaşırdın? Dertler_Deryası: Ne bileyim, istersin diye düşünmüştüm; şaşırdım yani. İstediğin birisi var mı peki?

Ben: Bilmem, olabilir. Dertler_Deryası: Kim?

Ben: Boşver, ne yapacaksın, tanımazsın. Dertler_Deryası: Daha iyi ya işte rahat rahat söyle:)) merak ettim kim bu şanslı insan?

Ben: Şanslı mı bilemem ama şimdi isim vermek olmaz. Dertler_Deryası: Vermesen ölümü gör o zaman.

Ben: Kız, o nasıl laf öyle, töbe töbe. Dertler_Deryası: Diyecğimi dedim ben, kim söyle hadi?

Ben: İyi ya tamam. Ama sana güveniyorum bak. Dertler_Deryası: Aramızda söz. Hadi çatlatmasana.

Ben: Köyden birisi. Suna diye bir kız. Ama çok iyi bir kız. Öyle kötü niyetle de söylemiyorum.

Hoşlanıyorum ondan. Eğer biriyle bir şey yaşayacak olsam, o olsun isterim. (Dertler_Deryası yazdı, sildi; yazdı, sildi.) Ben: Roman mı yazıyorsun, hayırdır? Dertler_Deryası: Güzel mi bu kız bari?

Ben: Çok güzel. Dertler_Deryası: O seni ister mi?

Ben: Sanmam. Dertler_Deryası: Niye? Belki ister, şansınızı dene derim.

Ben: Nasıl olacak? “Benimle yatar mısın?” diyeceğim kıza. Ayda yılda bir görüyorum zaten. Dertler_Deryası: Yuh ya sende. Önce bir bahane bul, görüş işte. Onu da ben mi söyleyeyim?

Ben: Zor o iş. O bulursa olur. Ben ona niyetimi belli edemem. Dertler_Deryası: Ne korkak çıktın sen de. Bana pat diye memeni göster demeyi biliyordun ama.

Ben: Ya onunla senin ne alakan var? Ben sana zorla yaptırmadım ki. Aynı şeyi söylüyorsun sürekli. Sen kendin tercih ettin bunu. (Dertler_Deryası yazdı, sildi, yazdı, sildi.) Ben: Ne yazdın be! Dertler_Deryası: Neyse, sen bilirsin.

Beni reddederek hayal kırıklığına uğrattın zaten gece uyku tutmaz beni.

Ben: Kusura bakma, seni üzmek istemezdim ama dürüst olmak iyidir. (tabi canım kesin öyledir) Dertler_Deryası: İyi bakalım. Benim çıkmam gerek. Hadi iyi geceler. Görüşürüz.

Ben: Görüşürüz, iyi geceler. Oltayı atmıştım artık. Bakalım sonu nereye varacak. Biraz beklerim; eğer Suna bir adım atmasa ben bir şeyler yaparım ya da MSN’de “senin Suna olduğunu biliyorum” derim hiç olmadı. Artık ne olacaksa olsun. Hafta sonu öğlene kadar uyumaktı niyetim ama sabah 10 gibi kapı tıklatmasıyla uyandım. Uykulu uykulu kapıyı açtığımda gelen kişi Fatoş Abla’ydı. Ben bir şey demeden içeri girdi. Kış vakti ince siyah bir pardösü giymişti; çıkardığında altında siyah eteği, kırmızı bluzuyla çok güzel görünüyordu. Siniri geçmiş gibiydi; en son konuşmamıza göre gayet normal görünüyordu. Kilo verdikten sonra daha da güzel olmuştu; bir de süslenince güzelliğine güzellik katmıştı.

“Geçen sefer gitmeyerek çok şey kaçırmışım,” diye geçirdim içimden. Görünen kızgınlığı geçmişti bana karşı, gönlümü alacaktı hallerine bakılırsa. Fatoş Abla oturma odasında koltuğa oturup ayak ayak üstüne attı; ellerini dizine koyup gülerek, “Yalı kazığı gibi başımda ne dikiliyorsun Bayram hocam, otursana,” dedi. Hemen karşısındaki koltuğa oturdum. Fatoş abla: Aynur’la Gülşah’a geçeceğiz, geçerken uğrayım dedim ama hala uyuyorsun anlaşılan Ben: Evet abla uyuyordum gece geç yattım Fatoş abla: Hayırdır eve kız mı attın da geç yattın?

Ben: Abla ya ne kızı, bilgisayar televizyon falan oyalandım Fatoş abla: Doğru haklısın kız falan diyorum ama sen daha büyük karılarla ilgileniyorsun Ben: O ne demek abla Fatoş abla: Bir de soruyor, sen daha iyi biliyorsun Ben: Ne biliyormuşum Fatoş abla: (ayak ayak üstüne attığı ayağını sallamaya başladı) büyük hayal kırıklığısın!

Ben: Abla aynı şeyleri tekrar edeceksen bunları konuştuk zaten. Ne diyeceksen açık açık söyle Fatoş abla: Bana geleceğin gece nereye gittin?

Ben: İlçeye gittim Fatoş abla: (sesini yükselterek) Siktir yavşak. Yarrraakk ilçeye gittin. Sen bu yalanları başkalarına anlat. Hanife orospusuna gittin bilmiyor muyum sanıyorsun!

Ben: Abla ne saçmalıyorsun sen, kafan mı güzel Fatoş abla: Gördüm oğlum, kimi sikiyorsun sen? Bana gelmediğin gecenin sabahına migrenden gözümü açamadım, patpata atlayıp Hanife orospusuna gittim ilaç krem bir şey versin diye arabanı sik gibi çekmişsin yol ayrımına. Sonraki gün geldim yine duruyordu araban üstünü örtmüşsün bir de (patpat: küçük traktör) Ben: (hasiktir! Sessizce Fatoş ablaya baktım bir süre, içime doğru sıçıyordum resmen) Doğru evet inkâr edecek bir şey yok onun yanındaydım Fatoş abla: İnkâr et bir de utanmadan.

Siktin mi lan o orospuyu?

Ben: Doğru konuş Fatoş abla yakışıyor mu sana? Fatoş abla: Amına kodumun oğlu, sana yakışıyor mu? Siktin mi eben yaşındaki karıyı cevap versene sen bana!

Ben: Siktim evet, var mı bir diyeceğin Fatoş abla: Aferim (alkışlamaya başladı) bravo sana, köyün hem hocası hem jigolosu oldun büyük başarı Ben: Sonradan pişman olacaksın bu söylediklerine Fatoş abla: Duyan görende seni sütten çıkmış ak kaşık sanar. Bir şey demedim sessizce Fatoş ablaya bakıyordum. Fatoş abla: Nasıldı lan muamelesi o orospunun. Menzapoza girmemiş mi, hala erkek peşinde koşuyor şu yaşında. O kadar şey derlerdi de inanmazdım meğer doğruymuş hepsi Cevap vermedim ayak ayak üstüne atıp Fatoş ablayı dinliyordum sadece Fatoş abla: Ne oldu sustun, biricik Hanifene laf ettim diye bozuldun mu? Cevap versene niye susuyon. Tünel gibi olmuştur o kaltağın amı götü zevkte alamamışsındır sana da yazık, gelseydin Fatoş ablana kadın nasıl olur görseydin

Dinliyorum sadece. Belli ki ne söylesem söyleyim Fatoş abla içindekileri kusmadan durmayacaktı Fatoş abla: Peki cevap verme sen. Bizde seni adam sanmışız. Aferim aferim aferim… Neyse seni oyalamayım daha fazla. Köyde daha el öpmeye gideceğin ihtiyarlar vardır. Sevaba girersin Bayram hocam (Ayağa kalktı dış kapıya yöneldi) Hadi beline kuvvet, uğurlar olsunnn (çıkardığı pardösüsünü alıp çıktı) Fatoş abla çıkarken oturduğum yerden kalkmadım. En son kapı kapanma sesi gelince ayağa kalkıp odanın penceresinden baktım. Fatoş abla sallana sallana gidiyordu. Ettiği laflar dokunmuştu; düşündükçe daha çok ağrıma gitmeye başladı. “Boşuna Deli Fatoş demiyorlarmış,” diye geçirdim içimden. Şimdiye kadar hep Yunus yüzünü göstermişti; bugün ise Yavuz yüzünü göstermişti. Bu dakika itibariyle Fatoş abla penceresi tamamen kapanmıştı. İşin kötüsü bir düşman mı kazanmıştım.

Hanife ebeyi öğrenmesi işin daha boktan tarafıydı. Demek ki siniri bu yüzdendi. Kafam karman çorman oldu. Hanife ebeye gidip çatar mı? Bu muhabbeti başkalarına yapar mı? Aynur ablaya, Behiye ablaya bir şey der mi? Sorular sorular… Sanırım uzun bir süre evden çıkmamak gerekti. Yoksa bu gidişte başıma bir bela gelecekti. Çok pervansız davranmıştım son zamanlarda. ‘’Karıncayı sikeceksin belini inceltmeyeceksin’’ derdi dedem. Boşuna dememiş. Dışarıda kar başlamıştı. Tam o sırada Ömer Hoca aradı. “Aynurlar, Rahmi Hoca’nın hanımı Gülşah’a oturmaya gidiyorlar. Sen de gel, biz de Rahmi Hoca’yla otururuz” dedi. “İşim var, siz gidin Hocam. Müsait olursam uğrarım” dedim. Israr etmedi, yalnızca “İşini bitirince gel mutlaka” diyerek kapattı. Fatoş abladan yediğim paparadan sonra onunla aynı ortama girecek kadar mal değildim. Evde bile durmayı istemiyordum o an.

Çayı demleyip termosa koydum. Buzluktan sucuk, köfte çıkardım, yanına da pikniklik malzeme hazırladım. Küçük tüp, tava ve biraz da odunu çuvala doldurup arabaya attım. İsmail abinin verdiği kar bisikletini de bagaja yerleştirip yola çıktım. Yol açıksa, en son Yasin’le mangal yaptığımız dağın doruğunda bulunan Keçikalesi’ne çıkmayı düşünüyordum. Yola çıkmadan telefonumu kapattım. Köy içinde biraz oyalanıp tur attıktan sonra “Köyardı” denilen yerden orman yoluna saptım. Giderken yolda Nurettin abiyle Kiraz ablayı gördüm. İkisinin de kucağında yük vardı, yan yana yürüyerek eve dönüyorlardı. Yanlarında durup selam verdim. Nurettin abi, köyde birinin bozulan buzdolabına bakmaya gitmiş; kucağında da başka birinin arızalı davlumbazı vardı. “Evde bakacağım, içinin rezistansı arızalanmış” dedi. Kiraz abla da değirmende köy kadınlarıyla birlikte yufka ekmek yapmış, onları taşıyordu.

“Eve kadar bırakayım” dedim. Önce kabul etmeseler de ısrar edince arabaya bindiler. Laf arasında “Keçikalesi’ne çıkacaktım” dedim. Nurettin abi gülerek, “Yol kapalı, çıkamazsın” dedi. Evlerine yaklaşınca Kiraz abla, “Yollar kapalı, hiç gitmeyin, misafirimiz olun” deyince, kabul ettim. Zaten erkenden dönmeye niyetim yoktu, biraz vakit geçirmek istiyordum. O sırada aklıma, daha önce Nurettin abinin söylediği arızalı bilgisayar geldi. “Hazır gelmişken bir bakayım” dedim. Meğer o da benden bu sözü bekliyormuş, çok sevindi. Eve girdik. Ben soba başında Kiraz ablayla otururken, Nurettin abi hızla gidip bilgisayarı kucaklayıp getirdi. Bilgisayar toz içinde kalmıştı. Kiraz abla görünce dudaklarını ısırdı ama ses etmedi. Nurettin abi ise hiç aldırış etmeden monitörü, kasayı bir bir taşıyordu. Baktım olmayacak, Kiraz abladan örtü istedim. Onu yere serip malzemeleri üzerine koyduk, nemli bezle sildik.

Bilgisayarı kurup elektriğe bağladım. Çalışma sesi vardı ama görüntü yoktu. Kasayı açınca içinin bembeyaz tozla kaplandığını gördüm. İsmail abideki kompresörle içini temizledik. Ramleri sök-Tak yaptım, bios pilini çıkartıp buzdolabında beklettim faydası olur diye tekrar taktım ama olmadı. Muhtemelen ekran kartı yanmıştı. “Giderken götüreyim, hafta içi bakarım. Düşündüğüm gibiyse hallederim” deyince Nurettin abi çok sevindi. Bilgisayarın kasasını arabaya koyduk. Kiraz abla yemek hazırlıyordu. Ben de piknik için yanıma aldığım sucuk ve köfteyi Kiraz ablaya verdim. Kabul etmeyecek gibi oldu itiraz etmesine müsade etmedim. Bu sırada Nurettin abi bol bol anlattı. Canı sağ olsun bana pek laf düşmüyordu. Yaptığı tamirleri anlatıyordu, yaparken bozduğu eşyaları arabaları, çalışırken kovulduğu yerleri, yapamazsın denilen şeyleri nasıl yaptığını her şeyi ayrıntısına kadar anlattı uzun uzun.

Beni evin yanında hem depo hem tamir falan işleri için kullandığı yere götürüp gösterdi. Kendi imalatı ürünleri gösterdi. Su motorundan atv, rüzgârdan elektrik üreten pervane, kuluçka makinası, saman balyalarını kaldırmak için kaldıraç ve çeşit çeşit tüfekler. Hepsini tek tek gösterdi. Gerçeğinin neredeyse birebir aynısı oyuncak traktör ve biçerdöver yapmış onları saymıyorum bile. ‘’Aldığım her elektrikli aleti açar bakarım sonra tekrar kapatırım mutlaka’’ dedi. ‘’Gerçi en son aldığım çamaşır makinesini açınca Kiraz epeyce bir darıldı ondan kelli artık bıraktım’’ dedi biraz muzip bir şekilde gülerek. Odanın bir köşesinde de küçük bir yatak vardı, sormadım ama anlaşılan bazı günler burada uyuduğu belli oluyordu. Nurettin abi filmlerde karşılaşabileceğim bir karakterdi tamda. Kafası biraz kırık, zeki ama saf adam. Ben hayranlıkla bakarken Kiraz abla sofra hazır diye çağırdı.

Şakayla karışık Kiraz ablaya ‘’Nurettin abi gördüğüm en becerikli adam’’ deyince Kiraz abla ah ah çekip ‘’bir de bana sor sen onu’’ dedi dert yanar gibi. Yemek yedik çay içtik daha sonra Kiraz abla mısır patlatıp getirdi, çayla birlikte yedik. O sırada Nurettin abi köyden getirdiği davlumbaz fırını odaya getirip söküp tamir etmeye başladı. Kiraz abla biraz mahcup oldu, “hep böyle işte” diye söylendi. Ben de “Sıkılma abla, sorun yok, ben de bakarak bir şeyler öğrenmiş olurum” diyerek yatıştırdım. Sohbet arasında Kiraz abla hayatını anlattı. Nurettin abinin ikinci eşiymiş. İlk eşi, bir kamyoncuya kaçıp gitmiş. Hiç bahsetmez ondan bende hiç sormadım. “Babam pek iyi adam değildi, seveni yoktu neredeyse. Onun korkusuna bizi de kimse yanaşmadı. Ben de bir ara evlilikten ümidi kestim. Hâlâ bir ablam bekâr, evlenemedi babam yüzünden” dedi. Sonra tanışma hikâyelerini anlattı: “Nurettin, babamın traktörünü yapmaya gelmişti.

İşi bitirince para istememiş, babama dimdik ‘Borcun yok ama kızını beğendim, verirsen isterim’ demiş. Babamın da hoşuna gitmiş, ‘Verdim gitti’ deyivermiş. On bilemedin on beş gün içinde evlendik. Severek evlenmedim ama tanıdıkça sevdim” dedi. Hiç çocukları olmamış. Doktora da gitmişler ama ‘’bir yerden sonra sıkıldı Nurettin, gitmek istemedi, beden ısrar etmedim. Baktım Nurettin’in gönlü yok çocukta. Onun kontrol kalemi, pensesi, yaptığı icatları çocuğu olmuş. Ben de artık ses etmiyorum” dedi. Eliyle Nurettin abiyi gösterip gülerek, “Baksana hocam, seni bile unuttu gitti. Hep böyle işte bizim herif” diye ekledi. Ne yapalım en azından bir zararı yoktur. Allah bir yerden alıp bir yere veriyor bizim de nasibimiz böyleymiş dedi. Yorum yapmadım, zaten bana da düşmezdi ama haklıydı Kiraz abla. Her ne kadar ağzından çıkmasa da yine de ilgi istediği belliydi.

Şu an böyle bir samimiyetim yok ama belki uygun bir dille Nurettin abiye bir vakit ben derdim. Dinler mi bilemem tabi. Biraz daha sohbet ettikten sonra müsaade isteyip kalktım. Nurettin abi işini yarım bırakıp benimle dışarı çıktı. Hava kararmıştı. Teşekkür ederek yanlarından ayrıldım. Sayelerinde günüm güzelce geçmişti. Giderken “Bir gün de ben beklerim” dedim. “İnşallah” dediler. Lafta kalmasın diye özellikle Kiraz ablaya tembihledim. Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #36):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki