BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 38 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 38 / 84 BÖLÜM 27 dk okuma 16,749

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 38. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Açıklama: Sevgili Kaynatasızlar merhaba. Hikayeyi kaldırmıştım fakat geri döndüm. Önceki bölümleri başka bir sub'ta paylaştım burayı meşgul etmemek için okumak isteyenler profilimden ulaşabilir. Takip edenler biliyor en son 25. Bölümde kalmıştım. Son bölümü takip edenlerden okumayanlar olabilir diye buraya atıyorum. 26. Bölüm yani yeni bölüm bir aksilik olmaz ise yarın geceye kadar yetiştirip paylaşacağım. Hepinize selamlar. **Hikayeden çıkmak için ALT-F4 yapın** 25. Bölüm 3 Part halinde paylaşılmıştır. İyi okumalar

- --------------------------------------------------------------------------

ULUSA SESLENİŞ Sevgili okur o dönem köy hayatı ve köylülerle aramdaki ilişkiden biraz bahsedeyim. Yıl 2012 yaş 24. Unvanımız öğretmen olsa da daha yaşımız, görünüşümüz itibariyle çocuğuz aslında. İşimiz nedeniyle saygı, yaşımız nedeniyle sempati duyulan bir ortam var. Köyde yaşayan akranım çok az. Çoğu köy dışında yaşıyor, tatillerde gelir giderler. Köyde yurt dışında çalışan çok kişi var onlarda genelde yazları gelip gidiyorlar, esnaflık yapan, hayvancılık yapan, inşaat işiyle uğraşan derken köyün genel olarak maddi durumu iyi. Köydeki hemen her eve girdim çıktım. Yemeğe davet eden çok olurdu; haftada bir–iki gün mutlaka biri kapıyı çalar, yemeğe götürürdü. Eve yemek gönderen, süt, yoğurt, yumurta gönderen meyvesi sebzesi derken hiç eksik olmazdı. Okulda öğrenci hasta olur ya da başka bir bahaneye okula gelmezse ya evine gider ya da kendi evime çağırır geri kalmasın diye kaçırdığı dersleri anlatırdım.

Kendi öğrencilerim dışında taşımalı eğitim kapsamında köy dışında okumaya giden ortaokul, lise öğrencilerine falan çok ders çalıştırmışımdır. Evinde bilgisayar olanların kesin bir işi düşerdi bana internet gitti, ses gelmiyor, yazıcı çıktı almıyor… Hiç eksik olmaz. Köyde birbirine yakın evlere ortak internet kullansın diye çok kablo çektim. Eskiler bilir ortak internet kullanma meşhurdu. Sonra telefonun rehberi görünmüyor, uydunun kanalları silindi, radyonun sesi çıkmıyor, cd oynatıcı çalışmıyor yetiş Bayram! Daha neler neler. Gecenin bir yarısı kaç kere gidip tansiyon ölçtüğümü bilmiyorum. Haklarını yemeyim sadece işi düşünce çağırmazlardı. Akşam birden kapı çalar çekme helvası yapıyoruz gel diyende oldu, çiğ köfte yoğuruyoruz, tavşan vurduk yahnisini yaptık gel diyende. Hayatımda ilk kez filmlerdeki gibi kuzu çevirmeyi orda yedim. Sonra ilçeye hasta gidecek, ilçeden bir şey gelecek çok arabamla gidip geldim, hiç para falan da almamışımdır.

Yapı itibariyle sıcakkanlı adamımdır az çok tanıdınız işte şakayı espriyi severim, yaşlılarla konuşmayı severim, utanmam çekinmem yoktur, kendimde köy çocuğuyum tarla tapan, bağ bahçe muhabbetlerinden sıkılmam, konuşurum falan filan böyle olunca herkes de beni severdi. Bizim Bayram derlerdi. Erkeği de kadını da. Köyde kadın milleti konuşanı sever erkeklerde dinleyeni. İki kılıfı da uyardım. Kadınlar bir araya gelip börek çörek yapınca çağırırdı, oturur yerdim yanlarında hiç çekinmezdim. Bir yere gidip gelirken kimse yanlış anlamaz, birisiyle konuşurken görürse kimse yakıştırmazdı. Yine de dikkat ederdim. Üst üste iki gün aynı eve gitmezdim misal. Kör göze parmak kadınlarla aram iyi diye bokunu çıkarmazdım. Kimse yanlış anlamıyor diye gevşek gevşek takılmazdım, yüzsüzlük ya da laubalilik yapmazdım. Hiç kimsenin hakkında iyi ada kötü başkasının yanında hayatta konuşmazdım.

Özellikle üniversitede çalışmanın çok faydası olmuştur. Şimdi olsa bu yaşımda gitsem köye öğretmen olarak o kadar rahat olmam, o kadar samimi olamam insanlarla. Hem yaş ilerleyince yanlış anlaşılma ihtimalin artıyor, araya resmiyet giriyor haliyle. Hikâye içerisinde buraya gittim oraya gittim falan deyince ‘’Köy yerinde o kadar rahat nasıl gidiyorsun falan düşünenler olabilir’’ o yüzden yazıyorum bunları. Ömer hocayla Aynur ablanın evi ikinci evimdi zaten hiç söylememe gerek yok. Peki o kadar çalıştım birileriyle bir şeyler yaşadım hiç mi anlaşılmadı? Oldu. Ama çok alakasız, hiç aklıma bile gelmeyen birisiyle adım çıkmış bende sonradan öğrendim. Neyse ki olay uzamadan kapanmış gitmiş. İlerleyen bölümlerde belki bahsederim bilemiyorum. Bunları anlatma amacım köyde her şeyi yaparım kimse anlamaz rahatlığını göstermek için kendimce süslemiyorum.

Neyse o. Çok yakışıklı boylu poslu bir adam değildim ama gerek işimizin sağladığı bir havanın etkisiyle gerekse geneli 40-50 yaşın üzerinde olan köyde gençliğimizin getirdiği cazibeyle çok ekmeğini yedik yalan yok. Adamın olmadığı yerde keçiye Abdurrahman çelebi derler ya o misal. Şu an, şu halimle gitsem aynılarını tekrar yapamayacağım bir rahatlık var üstümde, çoğu şeyi sonradan fark ediyorum. Burada bahsettiğim şeylere hikâyede çok değinmiyorum, fazla isim kullanarak kafa karıştırmaya da gerek yok. ULUSA SESLENİŞ BİTTİ 22 Ocak 2012 Pazar 19:40 Dakikalarımız 118'i gösterirken skorda 2-2'lik eşitlik devam ediyor. Mücadele bu skorla biterse seri penaltı atışlarına geçilecek. Fabregas'ın ayağından açtığı top orta saha yayının üzerinde bulunan Pjanic'te kaldı. Pjanic etrafında dönerek sol boşlukta uygun durumda bulunan Rossi'yi gördü, Rossi, Rossi..

Pas verecek arkadaşını arıyor, müsait durumda kimseyi bulamadı, sol köşe bayrağına doğru katedip, beklemeden topu ceza sahasına kesiyoooorrrr Okaka'ya gelirse tehlikeli olur ama son anda! Savunmada Puyol araya girdi... Savunmanın uzaklaştırdığı top ceza sahası dışında bulunan Totti'nin önüne düştü, Totti güzel bir kontrol ardından nefis bir vücut çalımıyla İniesta'dan sıyrıldı. Totti.. Totti kaleyi tam cepheden gören bir nokta, sağ ayağıyla... Vuruyoooorr... Francesco Tottiiiiiiiii gol gol gollll gollllllll. Evet sayın seyirciler, Roma Totti'nin 35 metreden attığı golle şampiyonlar ligi finalinde Barcelona karşısında 3-2 öne geçiyor. Valdez yerinden dahi kıpırdayamadı. Roma tribünleri hep bir ağızdan "kalecinin arkası merkez bankası, kıpırdama kaleci girdi kafası" tezahüratı yapıyor.

- (bir elimde joistik diğer elimi ileri uzatmış, yumruğu sıkarak ayağa kalktım) alın amına kodumun katalanları, amına kodumun bölücü ibneleri!, ananızın amına girsin bu gol...

Aklıma gelen tüm küfürleri saydım. Gerçi bu küfürlerin asıl yeri Barcelona değil Fatoş orospusuydu. Saatlerdir eve kapandım Pes11'de Roma'yla şampiyonlar ligini almaya çalışıyorum. Hem oynuyorum hem spikerlik yapıyorum kafamı dağıtmak için. Başka türlü gözümü kapatınca Bekir'in Fatoş’u tokatlayıp siktiği sahne gözümün önüne geliyor. Evlat acısı gibi oturdu içime. Maç bitti, kupa seremonisine geçtik. Roma tarihinin ilk şampiyonlar ligi şampiyonluğu. Boru değil 5 saattir bunun için uğraşıyorum. Otur otur götüm tabak gibi oldu. Ayağa kalkıp dikildiğim yerden sağa sola dönüp vücudumu esnettim. Kolumu kaldırıp klasik Casio saatime baktım 20:20. Birisi beni düşünüyor! Tam yerime oturdum telefon çalmaya başladı, elime alıp baktım arayan "Fatoş abla!" Neyini arıyorsun amına kodumun karısı? Açanın amına koysunlar. Lan tamam ben bir bok yedim sana karşı, hatalıyım kabul!

Ama evli değiliz, sevgili değiliz selamı sabahı kesersin olur biter. Gidip Bekir yavşağına vermek ne demek? Git dağa taşa sürt Bekir’e vereceğine. Hadi verdin izle diye beni niye çağırırsın? Yazdık bir kenara, elbet acısını alırım vakti gelince. Şeytanlık yapıyorsan taşlanmayı göze alacaksın. Elbet! Cuma günlerini ne kadar çok seviyorsam pazarları aksine o kadar sevmem. Üstüne böyle bir olay olunca... Halbuki Suna'ya harika bir sikiş yaşamıştım bugün. Hayallerim de öpmekten çekindiğim Suna'nın ağzına vermiş, üstüne iki posta atmış, bembeyaz vücudunun her noktasına doymuştum. Ne güzel bana 2 senelik Elizabeth malzemesi çıkmıştı. Ama gel gör ki Fatoş orospusu yüzünden keyfini yaşayamıyorum. Bunun için de ayrı hesabını soracağım. Şahitsiniz! Sormayan Bayramı siksinler. * Okulun yarısı bitti şükür. Bu haftadan sonra 2 hafta yarıyıl tatili. Piknik için Aynur Abla’ya söz verdiğimden memlekete dönüş biraz gecikecek.

İki haftalık tatilin yaklaşması, pazartesiye mutlu başlamam için yeterli bir sebepti; gecenin rahatsız uykusu üzerimden silinip gitmişti. Okula erkenden gidip sobaları yakan Kiraz Abla’ya yardım ettim. Sınıfta masama oturmuş, dışarıyı izlerken Kiraz Abla çay getirdi. Sabah sabah yağ gibi gitti namussuz. Camdan dışarıyı izlerken kışın çayı daha çok sevdiğimi anladım. İkinci bardağı içerken öğrenciler yavaş yavaş gelmeye başladı. Onları izlerken o an ilk kez fark ettiğim bir şey oldu: bazı öğrencilerin üzerinde düzgün bir montu, paltosu yoktu, ayakkabıları da aynı durumdaydı. Kara lastik giymiş çocuklar vardı. Aklıma Facebook’ta rastladığım, köy okullarına yardım paylaşımları geldi. Bakmadan hızlıca geçtiğim paylaşımlar. Vay lan! O an kendimden utandım. Dışarıya bakarken dalıp gitmiştim, Ömer Hoca yanıma geldi. Sabah elimde çay görünce takıldı; fırsattan istifade, öğrencilerden montu ayakkabısı olmayanlar için bir şey yapabilir miyiz diye sordum.

‘’Milli eğitime ekim gibi liste gönderdim hala gönderecekler’’ diyerek dert yandı oda. Kış bitti bitecek şubattan sonra hayrını görsünler. O gün nedense içimde bir rahatlık var. Sabah gözümü açınca aklıma ilk gelen Suna oldu. Fatoş abla mevzusunu unuttum. Unuttum demeyelim de dün ki kadar kafaya takmıyorum. Amının bekçisi değilim ya, kocası düşünsün banane amına koyum. Sikim sünnet kime minnet! Gereksiz yere kendimi yormuşum düşün düşün, o an bir farkındalık geldi. Aklım Suna’da daha çok. Ders arasında Msn’yi açıp mesaj attım. Telefondan sms atacağım ama ablası falan görür eder kızı boş yere sıkıntıya sokmayalım diye elim gitmiyor. Aklıma geldi ayrılırken ‘’her zaman kontörüm olmuyor’’ demişti. O zamanlar kontör olayı var. Şimdi de var ama o zaman biraz farklı. Telefona kontör yüklüyorsun şimdiki dolmuş akpili gibi bitene kadar kullanıyorsun.

Ne sıkıntılı zamanlar yaşadık yav. Çaldırıp kapatarak konuşuyordu o zamanın gençleri. Telsim belli sayıdan sonra çaldırıp kapatmaya kontör kesiyordu. Mklarım ya! Telefoncudan kart alıp kazıyorsun, çıkan kodu giriyorsun, kontör telefona geliyordu, yanlış girersem kontörler gidecek diye aklımız gidiyordu. Neyse ki şimdi (2012) daha iyi, internetten falan kredi kartıyla alabiliyorsun. Bundan 10 yıl sonra kim bilir para bile vermeyiz bedava olur her şey belli mi olur! (yaramı alırsın) Hemen Suna’ya internetten yüz kontör alıp gönderdim. Belki arar, mesaj atar; bu bahaneyle konuşuruz diye ümit ettim. Okuldan sonra Hilmi Dede geldi. Uzun zamandır görmüyordum. Hem yemeğe çağırdı hem de çalar saatinin bi sıkıntısı varmış, ben anlamadım diye dert yandı. “Gözlerim görmüyor, beceremedim; sabah namazına da kalkamadım iki gündür, bir bakıver şu saate” dedi.

Yatsı namazına kadar onlarda oturdum. Eve dönerken Aynur Ablaların evinden gülüşme sesleri geliyordu. İçimi bir merak kapladı. Normalde yaptığım bir şey değil, etrafı kesip sessizce yaklaştım. Seslerin geldiği pencerenin önüne geldim, eğilip dinlemeye çalıştım. Duyar duymaz tanıdım, orospu Fatoş’un kahkahası geliyordu. Yeni yediği yarak keyfini yerine getirmişti anlaşılan. Belki de bilerek yüksek sesle gülüyordu, benim evimden de duyulsun diye. Garip olan, arada kocası Kasım Abi’nin sesinin de gelmesiydi. Hayret! Hiç alışkanlığı değildi; kocasıyla bir yere gelip gitmezdi normalde. Biraz daha dinledim acaba Bekir’de gelmiş miydi? Yapar mı yapar adı üstünde Deli Fatoş! Ne düşünüyorum amına koyum ben. Hem banane ne bok yerse yesin. Fatoş kaportayı düzeltip güzelleşti diye diye ağlayıp sızlayacak halim yok ya! Tam o sırada cebimdeki telefon çaldı.

Elim ayağıma dolandı. Ses bir anda geceyi yırtar gibi çıkmıştı; içeriden gelen kahkahalar bir anda kesildi. “Dışarıdan geliyor, biri mi var?” diye bir ses duydum. Hemen ördek gibi eğilerek ağaçların arasında hızlıca karanlığa karıştım. Telefonun sesini kısarken arkamdan pencerenin açıldığını duydum ama neyse ki kimse beni fark etmeden uzaklaşmıştım. Tenha bir yere varınca durup nefeslendim. Telefon hâlâ çalıyordu. Ekrana baktığımda gözlerim büyüdü “SUNA” Hemen kapanmadan açtım, cevap verdim…

Suna: Alo. Hele şükür ya açmayacaksın sandım kapatıyordum tam da (kısık sesle konuşarak) Ben: Kusura bakma açamadım (nefes nefese) Suna: Sen niye nefes nefesesin ki?

Ben: Ha.. Hiiçç..

Dışardaydım Suna: Dışarda mıydın? Dışarda napıyorsun nefes nefese? Kız falan mı var yanında bir şey mi yapıyorsun? Telefonu da açmadın hemen (sesi yükseldi, hızlı hızlı söylendi)

Ben: Suna nerden aklına geldi gözünü seveyim ne kızı, eve geçiyordum okulun bahçesinde köpekler vardı hızlıca geçeyim derken nefes nefese kaldım Suna: (cevap vermedi bir süre) Ne bileyim … Şeyde (sesini kıstı) şey yaparken de böyleydi sesin nefes nefese!

Ben: Allah cezanı nerden nereye bağladın (gülerek) Suna: Ne bileyim kıskandım birden Ben: Oyyyy oyyyy oyyy. Neyse düşündüğün gibi değilmiş bak. Eee sen ne yapıyorsun?

Suna: Ders çalışıyorum ben de ne yapayım. Sınavlara bir şey kalmadı malum. Ablamla eniştem ahıra gittiler hayvanlara bakmaya bende arayım dedim. Bugün bana kontörü sen mi attın?

Ben: aferim aferim çalış tabi. Sınavlar ne zaman?

Suna: 10 gün kaldı. Soruma cevap vermedin? Kontörü bugün sen mi attın?

Ben: Evet Suna: Niye böyle bir şey yaptın. İlçeye inince alırdım ben. Param falan var hem, neyse ücretini veririm sana.

Ben: Tabi kızım paramı alırım ben.

Eğer istersen parayı öpücüğe de çevirebiliriz: ) Suna: (gülerek) bırak dalgayı şimdi, hem öpücük hediyem olsun, ne kadar istersen okadar öp Ben: Ne zaman onu söyle?

Suna: Bilmem. Haber ve… Neyse bizimkiler geliyor kapatıyorum. Seni seviyorum!

Ben: Tamam görüşürüzzz… Öptümm Öptüm mü? Öptüm ne alaka? Suna’da seni seviyorum dedi. En istemediğim şey doğrusu. Olaylar buraya kadar geldikten sonra aşk meşk işi kafama yatmıyor. Umarım geçici bir duygudur. Üzülmesini istemem. Eve geçince üzerimi değiştirip baş aşağı bi su döküp bilgisayarın başına oturdum. Daha önce de bahsetmiştim, bir arkadaşımın verdiği akılla kendi fotoşopladığım resimleri yüklediğim resim sitesi açmıştım. Siteye yerleştirdiğim Google reklamlarıyla ufak tefek para kazanmaya başladım bir süredir. Google adsence hesabından tıklanma sayılarına, reklam gelirlerine baktım. Bu aralar güzel para gelmeye başlamıştı.

Sitenin ziyaretçi sayısı arttı, aramalarda falan daha fazla ön planda çıkmaya başladık, bu sayede günde neredeyse 100 dolara yakın para geliyor. O zamanlar bu konuda Türkçe paylaşım yok, redditle ilk ozaman tanıştım. Yabancı sub’larda kendi çapımda paylaşımları Türkçeye çevirip bir şeyler kapmaya çalışıyordum. Google algoritması nasıl işliyor, nasıl daha çok ziyaretçi çekerim, dünya da hangi konular gündemde falan paso bunlara bakıyorum boş zamanlarında. Oyun dizi film işi azaldı anlayacağınız. Dolar 1 lira 70 kuruş. Allah bereket versin maaşım 1500 civarı olunca internetten neredeyse ayda 2 hatta 3 katını kazanıyorum siz düşünün. Google hesabında yatan paraya falan bakarken aklıma sabahki öğrenciler geldi. Dedim hiç sağdan soldan beklemeden param da var bir hayrımız olsun çocuklara montları ayakkabıları ben alayım. Biraz sevaba girelim, hayır duası alalım istedim.

Hemen has kankam Yasin’i aradım. Dedim böyle böyle bizim okulda çocukların mont ve ayakkabı ihtiyacı var, parasını ben vereceğim, internet işinden iyi para geldi diye anlattım. Yarıyıl tatiline gitmeden ben sana bir liste yapayım sen ayarla gönder diye anlattım. Yasin’in bir ablasının kocası İstanbul’da toptancıymış, söylerim montları iyisinden ayarlar hem de para da bir şey yapar dedi. Bende ayakkabıları ayarlarım, onlarda benim hediyem olsun içimden geldi dedi. Hazır sevap buldu üstüne atladı ibne. Oturdum çocukların sayısını hesapladım. Ömer hocayla Aynur ablanın çocukları Agah’la Mutlu dahil toplamda 24 çocuk vardı. Montlar için yaş aralıkları yeterli oluyor ama ayakkabı için tam numara gerekliydi, sabah bir bahaneyle öğrenirim artık. * Salı sabahı ilk işim Ömer hocadan gizlice çocukların ayak numaralarını öğrenmek oldu. Gelişim tablosu yapıyorum falan diye bir bahane buldum önemsiz bir şeymiş gibi hepsinin ayak numarasını öğrenip mont bedenleri ve ayakkabıların bedenlerini liste yapıp Yasin’e gönderdim.

O gün sabah bana börek getiren Kiraz ablaya gözüm gitti. Hep aynı elbiselerle gelip gidiyordu. Ağzını arayarak ayakkabı numarasını öğrendim, tahmini palto bedeniyle birlikte onun bilgilerini de Yasin’e mesaj atarak listeye eklettim. Memlekete gitmeden yetiştirebilirse her şey on numara olacaktı. Akşam, Aynur Abla yemeğe çağırdı. Yemekten sonra otururken, “Köyde yine hırsız olabilir” diye bir muhabbet açtı. “Kapını, pencereni iyice kilitle” diye de tembihledi. Başta jeton düşmedi ama sonradan dank etti onun “hırsız” dediği kişi bendim mk. Dün gece onları gizlice dinlerken telefonum çalınca, panikle kaçmıştım ya… Meğer o sesleri duymuşlar. “Kimseyi göremedik, birden tüydü gitti” diye anlatıyordu Aynur Abla. Ömer Hoca pek umursamıyor gibiydi ama Aynur Abla biraz korkmuştu. Ben de belli etmemeye çalışarak, “Yanlış duymuşsunuzdur, biri geçiyordur, onun sesidir” diye durumu toparlamaya çalıştım.

Neyse ki çok üstünde durmadı, konuyu uzatmadan kapattı. Ömer Hoca yanımızda değilken, Aynur Abla laf arasında Fatoş Abla’dan bahsetti. “Dün kocasıyla bize geldi oturmaya” dedi. Meğer beni sormuş, “Çağırsana” diye de ısrar etmiş. Aynur Abla, “Başka yere gitti” deyince bir şey dememiş ama merak edip durmuş. “Amına koyayım, kesin Bekir iyi sikiyor muydu beni? Diye soracaktır şimdi” dedim kendi kendime. Bu aralar en son görmek istediğim kişi Fatoş Abla’ydı. O yüzden Aynur Abla’nın anlattıklarına yorum yapmadan geçiştirdim. Konuşursam sinirlenirim, o yüzden sustum. Fatoş abla mevzusunu mümkünse tamamen aklımdan çıkarmak istiyorum. Kimseye anlatmak gibi bir niyetim yok hatta Fatoş Abla’ya bile salağa yatıp “O gün gelemedim” demek geçiyordu aklımdan. Aynur abla ‘’siz de yine bir haller var ama hayır olsun’’ diye söylenince dilimin bağı çözülüverdi.

Kendimi tutamadım daha fazla. ‘’Abla bir şey var ama müsait bir zaman anlatırım’’ dedim. ‘’Tamam’’ dedi Aynur abla kafasını sallayarak. ‘’Ben müsait olunca yoklarım seni’’ dedi. Eve döndüğümde Yasin’le konuştuk, konuştuğumuz gibi montları eniştesi ayarlamış, kolileyip göndermiş. Köy okuluna yardım yaptığımızı duyunca, kendisi de fazladan eklemiş. Borcum neyse öğrenip parasını hemen gönderdim. Yasin’e ayrıca teşekkürlerimi iletmeyi de ihmal etmedim. Yasin gelen kolileri çarşamba sabahı alıp ilçe dolmuşuyla köye gönderecekti. * Çarşamba günü, uzun bir aradan sonra güneşi gökyüzünde görebildiğimiz ilk gündü. Sabah odanın içi aydınlık uyanınca mutlu olmuştum. Kışın en sert günlerini geride bırakmış gibiydik. Umarım! Ayağımızın altı kardan eksik olmamıştı uzunca süredir. Kışı sevmiyorum aga ben, kat kat giyin, sobaydı odun kömürdü uğraş, bir de köyde banyo falan sıkıntı bir sürü dert anlayacağınız.

Sabah, öğrenciler için ayarladığımız mont ve botları Yasin anlaştığımız gibi köy dolmuşuna verip göndermişti. Ders arasında Ömer Hoca’ya haber vererek arabamla durağa gittim, kolileri alıp okula getirdim. Ömer Hoca görünce şaşırdı. “Ben aldım” deyince, “İnsan söylemez mi, biz de destek çıkardık” diye hafif bir sitem etti. Ardından da, “Böyle olmaz, ne harcadıysan yarısını ben vereceğim” dedi ısrarla. Zaten yıllardır bu köyde, onun yardım etmediği kimse kalmamış. Üstelik bunu hiçbir zaman dile getirmez; başkalarından duyardım. İnternetten para kazandığımı anlattım, botların da Yasin’in hediyesi olduğunu söyleyince ancak ikna oldu. Öğrencileri sırayla çağırıp mont ve botları deneterek dağıttık. Ömer hoca herkese Bayram Hoca’nızla bir arkadaşının hediyesi demeyi ihmal etmedi. Ben aslında söyleme taraftarı değildim ama Ömer Hoca ‘’bilsinler’’ dedi.

Durumu iyi, kötü demeden okuldaki bütün öğrencilere almıştık. Diğer türlüsü alanı da almayanı da üzer. Nihayetinde hepsi çocuk. Hepsi de çok sevindi. Aslında bu sevinci bir cümleyle geçiştirmek kolay ama doğrusu o anı anlatacak kadar güzel kelimeler bulamıyorum. Üzerinden on üç yıl geçti; hâlâ aklıma geldikçe içim ısınır. Okul bitiminde öğrenciler ve Ömer Hoca evlerine gitmişti. Ben sınıfta, bilgisayar başında oyalanıyordum. Sadece Kiraz Abla kalmıştı. O, işe başladığı günden beri her sabah en erken gelen, akşam da en son çıkan kişiydi. Çalışkan, tertipli, sessiz, becerikli bir kadındı. Ağzı var, dili yok derler ya, tam öyle. Reyhan’ın ilk zamanlarını hatırlıyorum selam sabah bile almazdı. Kiraz abla öyle değil konuşsan konuşur, sohbeti seviyor ama kendisi başlatmaz. Konuşurken gözlerinin içi gülüyor. Kapalı, yuvarlak yüzlü, fındık burunlu, kahverengi gözlü bir kadındı.

Dolgun yanaklarıyla yüzüne baktığında yumuşak bir ifadeyle karşılaşırsın. Boyu bir elli beş civarı. Ne zayıf ne de kilolu. Burada çalışmaya başladıktan sonra ara ara dudaklarında ruj sürmüş gibi bir pembelik dikkatimi çekiyor. Çocuğu olmadığından olsa gerek yaşını göstermiyordu. Kış günü üst üste giyinse de çalışmasından, hareketlerinden falan vücudunun hâlâ diri olduğu belli oluyordu. İş yaparken dikkatimi çekmişti hep şipşak, sessiz, bi bakmışsın yaptığı işi anında bitivermiş. Kocası Nurettin Abi gibi o da çok çalışkan. Ben bunları düşünürken, Kiraz abla sınıfta işini bitirip “Geceniz hayırlı olsun” diyerek kapıya yöneldi. O anda kendime geldim. Çocuklara mont ve bot alırken Kiraz Abla için de almıştım. Doğrusu ben vermeye çekinmiş, “Siz verin” diye Ömer Hoca’ya söylemiştim. Ama o da topu bana atmıştı “Sen çıkarken iki dakika verirsin” demişti

Kiraz Abla hazırlanıp giderken peşinden gidip onu durdurdum. Elimdeki kutuyu uzattım. “Abla, yanlış anlamazsan, bunları da senin için aldım” dedim biraz mahcup bir sesle. O sırada pardösüsünün üzerine kahverengi-Siyah bir şal sarıyordu. Bir süre sessiz kaldı, sonra uzanıp kutuyu aldı. “Almam desem ısrar edersin, en iyisi alayım” dedi gülümseyerek. Bende utana sıkıla, “Hay ağzını öp… Aynen abla, ısrar ederdim, iyi dedin” diyebildim. “Sağ olasın” dedi. “Geceniz hayırlı olsun tekrardan” deyip arkasını dönüp gitti. Rahatlamıştım. Ama okuldan eve dönerken aklıma geldi, Ya aldıklarım olmazsa? “Getir değiştiririz,” demeyi unutmuşum. Hay amk. Akşam eve gidince üzerimi değiştirip, sobayı yakarken kapı çaldı. Aynur Abla gelmişti; elinde tepsiyle yemekler vardı. “Soğutmadan yemeğini ye, hem de konuşalım” dedi. Yanan sobanın yakınındaki koltuğun önüne sehpa koyduk; ben yemeğimi yerken Aynur Abla yanıma oturdu, konuşmaya başladık.

Önce çocuklar için aldığım mont ve ayakkabı meselesini açtı. Çocukları Agâh’la Mutlu çok sevindiklerini, evde ikisinin de giymiş öylece oturduklarını anlattı. Ömer Hoca gibi Aynur Abla da önce “Neden tek başına aldın, haber vermedin?” diye sorunca onu da sonunda ikna etmiştim. İnternetten para kazanma işini bahsettim daha sonra da bilgisayarı açıp yaptığım siteyi gösterdim. Ben yemek yerken Aynur abla oturdu, sitemde gezindi; paylaştığım resimler arasında oyuncuların, mankenlerin açık seçik fotoğraflarını görünce hafifçe kızardı “Bunlar da ne böyle?” diye takıldı ama sonunda bana aferin verdi. Yemeğimi yedikten sonra Aynur abla önceki gece anlatırım diye söz verdiğim meseleye getirdi lafı. Kapıdan ilk girdiğinde anlamıştım konunun buraya geleceğini. Aslında içimde anlatsam mı anlatmasam mı kararsızlığı yaşıyordum ama Aynur ablayı ikna edecek bir yalan aklıma gelmiyordu o an.

Son zamanlarda önce ilçeye gittim diyerek haber vermeme mevzusu sonra Fatoş ablayla aramda olan ilişkiyi öğrenmesi derken Aynur ablaya karşı çok mahcup olmuştum. Yani sike sike anlatacağım olayı. İşin Sunayla ilgili kısımlarını es geçerek Fatoş ablanın beni aramasından başlayarak Bekir’le samanlıkta gördüklerim dahil her detayı tek tek anlattım. Aynur anlattıklarımı duyunca ilk şaşkınlık çöktü; eli bir anlık ağzına gitti, öylece kaldı. Bir süre düşündükten sonra, öfkeyle patladı ‘’salak bu kadın yemin ediyorum salak, şeytan diyor git evine ağzına sıç şu orospunun’’ diye söylendi. Ayağa kalkıp bir süre odanın içinde sağa ola döndükten sonra ‘’kusura bakma Bayram ya senin yanında ….’’ deyip cümleyi bitiremedi ama ne demek istediğini anlamıştım. ‘’Yok ben duramayacam gidip bu delinin saçını başını yolacam’’ deyip öfkeyle kapıya yöneldi. Yerimden kalkıp hemen önüne geçtim.

Aynur abla: Bayram çekil!

Ben: (Önünde dikilmeye devam ederek) Abla tamam gel şurada iki dakika sakinleş ondan sonra gitmek istersen yine git. Ama böyle olmaz, anlattığıma pişman etme beni böyle yaparak. Aynur abla: Yahu geri zekâlı bu kadın yemin ederim GE Rİ ZE KA LI! Kendini milletin diline düşürecek haberi yok. Ne için? Amının derdine. (bana yandan bakış attı) Allah’ım ya rabbim sen sabır ver. Bekir denen adam yayvan ağızlı şerefsizin biri. Ben okul soyuldu deyince Allah var ilk o aklıma gelmişti Ali’den Kadir’den önce! (Gavur Ali ve Reyhanın eski kocası) Şimdi çenesi durur mu bu nedamet herifin. Var onun gibi köyde ipsiz sapsız bir iki kişi daha yetiştirir her şeyi. Sen bilmezsin bu karısını da çocuk yaşta kandırıp ırzına geçmiş. Sonra da bütün köye reklam yapmış iyi bir halt yemiş gibi. Kızın abisinin kulağına gidince vuracaktı zor engel oldular, bir sürü kavga dövüş kızla evlenip kurtuldu yoksa bugün geberip gitmişti de kurtulmuştuk.

Ben: Abla, Fatoş abla da çocuk değil ki. Sen biliyorsun da o bilmiyor mu bunları? Ben bu Bekir denen adamla boğaz boğaza geldim, bak kahveye adımımı atmıyorum onun sinirine işte! Aynur abla: Deli işte deli, adı üstünde deli! Kocası falan şimdi iyi yine sakinleşti, önceki hallerini bilirim, duyar muyarsa keser ikisini de. Son zamanlarda iyice kudurmuştu zaten, söylenip duruyordu kocam beni iyiden iyiye boşluyor, gönlümü etmiyor diye anlatıp duruyordu. Anlamıştım ama ne diyeyim arkadaşında olsa bir yere kadar. Hayır bu boku yiyeceksin madem gider adam akıllı birisiyle yersin olur biter, Bekir kim ya? Salak kadın Bekir kim kim? (adam akıllı derken beni mi kastediyordu lan!) Aynur abla epey bir söylendi durdu. Haksız da sayılmazdı. Kimle sevgili olacağın, evleneceğin falan önemli kararlar ama kime vereceğin de çok önemli bir karar ve tabi kimi sikeceğinde.

Bir iki dakikalık zevk için sonradan pişman olacağın dertler açmaya gerek yok. Bu yüzden canından olanlar var hepimiz biliyoruz. Aynur abla biraz daha oturduktan sonra nihayet sakinleşip eve geçti. Şaka bir yana ben olaya hep benim tarafımdan bakmıştım ama Aynur ablanın dediği gibiyse Fatoş abla içinde durumlar çok iyi değildi. Kasım abi olanları öğrenirse? İpin ucu bana da dokunur mu acaba? Sonuçta bende Fatoş ablayı sikmiştim. İşin daha fenası ben kocasının kamyonunda sikmiştim. Olurda Kasım abi duyarsa Bekir’i ikiye bölerse benim yarımı köftelik diğer yarımı yemeklik kuşbaşı yapardı o kesin. Bekir salak değilse bu işin dedikodusunu yapmaz. Zaten zamanında başına iş açmış bu sefer Fatoş ablayla evleneyim de diyemeyeceğine göre işin sonu kesin tahtalı köy. Buna cesaret edemezdi. Aynur abla gereksiz evham yapıyordu. * Perşembe sabahı sınıfa girdiğimde masamın üstü adeta bir pazar yerine dönmüştü.

Öğrencilerin aileleri, ayakkabı ve montların karşılığında süt, yoğurt, yumurta, bazlama, börek… Türlü türlü şey göndermişti. Göndermişler sağ olsunlar ama bunları bir başıma imkânsız bitiremem, insan hiç değilse sıra yapar öyle gönderir. Tam bunları aklımdan geçirirken Kiraz Abla yanıma geldi. Elinde çay vardı. Masanın üzerindeki böreği gösterip, “Size yaptım, hâlâ sıcak” dedi. Mahcup oldum, ama teşekkür ederek oturdum. Kiraz Abla karşımda dururken gözüm ayaklarına kaydı, benim ona verdiğim botlar vardı ayağında. “Abla, dün söylemeyi unuttum” dedim, “botla palton nasıl oldu, küçük ya da büyükse gönderip değiştirelim” diye sordum. Kiraz abla “Yok yok, tam oldu” dedi gülerek. “Hakkınızı ödeyemem. Nurettin hiç beceremez böyle şeyleri ya büyük alır ya küçük, siz bir seferde bilmişsiniz.” Sözleri hoşuma gitmişti. “Güle güle giy abla” dedim. “Nurettin’in de selamı var size.” Sonra gülümseyip sınıftan çıktı.

Çayla birlikte böreği yedim, sonra masada gelenleri toparlayıp çay ocağına götürdüm. “Abla, bunlar bana fazla,” dedim Kiraz Ablaya*. “Zaten iki hafta evde de olmayacağım, okuldan sonra arabaya atar, size bırakırız.”* Mahcup bir ifadeyle yüzüme baktı. “Olmaz dersem?” dedi. “Israr ederim” dedim gülerek. O da gülümsedi, “Peki” dedi. Bir an durduktan sonra, “Birazını Ömer Hoca’ya mı versek? Bize de fazla bunlar, biz de iki kişiyiz nihayetinde” diye ekledi. “Olur abla” dedim. O gün ders esnasında Suna aradı, ancak açamadım. Teneffüse çıkınca geri döndüm, hemen açtı telefonu. Hızlıca konuşmaya başladı “Eniştem yanına geliyor. Akşam beni ders çalıştırmaya gelmen için seninle konuşacak mutlaka kabul et. Ablam yanımda, fazla konuşamıyorum, kusura bakma” dedi ve kapattı. Telefon kulağımda birkaç saniye öylece kalakaldım. Arkamı döndüğümde İsmail Abi’yle kızı Güldane’nin hemen arkamda dikildiğini gördüm.

Allah’ın sevgili kuluymuşum gerçekten neyse ki ağzımdan Suna’nın ismi çıkmadan telefonu kapatmıştık.

Ben: İsmail abi hoş geldin (Telaşla) İsmail abi: Ya hocam kusura kalma böyle pat diye girdim sınıfa Güldane zorla çekiştirip getirdi huyum değildir Ben: Abi est o nasıl laf sen yabancı değilsin ya İsmail abi: Telefon la konuşuyodun benim yüzünden geri kalma beklerim ben konuş konuşacaksan Ben: Yok abi bankadan arıyorlar kredi kartı için (taa ozamanlarda da vardı) İsmail abi: ben anlamıyom o işlerden biliyon. Vakini almayım gıymatlı hocam. Beni iki dakka dinle hele. (yanımızda dikilen Güldane’ye dönerek Gızım sen hadi arkadaşlarının yanına gidiver diyerek gönderdi) Bayram hocam Allah var ben seni çok severim biliyon Ben: Biliyorum İsmail abi, bende seni çok severim İsmail abi: Hay ağzın bal yesin, sen geçen Suna’yı ders çalıştırmaya gelince avrat biraz boş boğazlık etti giderayak.

Diyeceem o ki geç oldu emme kusura galma, karı mileti işte evlenince sende anlarsın beni. Suna daha boşanmadı ya elalem ne der derdine düştü. Eve genç biri gelecek bacısının adı çıkacak diye aklı gidiyo garının. Yav dedim ki keşki herkes Bayram Hoca gibi olsa. Pırlanta gibi adam. Suna’yla ilçeye gitti geldi bir kere yan gözle baktığını görmedim dedim. Elimle emanet ederim vallaha dedim. Suna’nın abisi sayılır o dedim. Biz sana ayıp ettik kusura kalma kabahatımız büyük. Dün sen okulun bebelerine kundurayla gocuk almışsın, Güldane anlattı her bişeyi. Bizim kız aldıklarını giydi sabahacan çıkarmadı üstünden. Yav sen çok mübarek adamsın hocam valla şu yaptığın benim bir kere aklıma gelmedi bak. Halbuki görürüm çocukları zabalayın Güldaneyi okula getiririrken hiç dikkat bile etmedim. Diyecem aşama yemeğe bizdesin ona göre itiraz istemem, Suna’nın da sınavı var gız bi başına debelenip duruyo onada gelince biraz yardım ediver büyük sevaba girersin gıymatlı hocam, bitirsin okulunu kurtarsın kendini garibim.

Ben: İsmail abi Allah razı olsun kırgınlık falan yok. Hacer abla da kendince haklı ona da kızma sen yine de. Akşam gelirim inşallah bir işim yok, zaten bugünden sonra okul tatile girecek bir daha fırsat bulamayız. Akşam yemekten sonra Suna’nın derslerine bakarız birlikte İsmail abi: Allah senden razı olsun büyük adamsın sen (sarılıp kucaklaştık) Öğle arası eve gidip biraz kestirmeyi planlıyordum. Sabah kahvaltısında yediğim Kiraz Abla’nın sıcak börekleri sayesinde hala toktum. Okuldan çıkmak üzereydim ki Kiraz Abla, öğrencilerin bana getirdiği yiyeceklerin bir kısmını Ömer Hocalar için ayırmış, elime tutuşturdu. “Geçerken bırakırsınız” dedi. O esnada telefonum çaldı. Arayan Behiye Abla’ydı. “Aynur’a geldim, sen de gel” dedi. Güzel bir tesadüf olmuştu, telefonu kapatırken çoktan Aynur Ablaların kapısını çalıyordum. Kapıyı açtıklarında şaşırdılar.

“Bu ne hız?” dediler gülerek. “Kapıda sizin aramanızı bekliyordum,” dedim, takılarak. Elimdeki paketleri doğruca mutfak tezgâhına bırakıp, “Öğrenciler getirmiş, bana fazla geldi, hem tatil de var” dedim. Peşimden gelen Aynur Abla teşekkür etti. Salonda öğle yemeği yiyen Ömer Hoca ve çocukların yanına geçtik. Yemek için beni de masaya buyur ettiler ama tok olduğumu söyleyip Behiye Ablanın karşısındaki koltuğa oturdum. Yemekten sonra çaylar geldi, muhabbet derinleşti. Behiye abla bir ara Osmancan’a da verdiğimiz botla, mont için teşekkür etti. Konu, piknikten açıldı. Behiye Abla, daha önce piknik yaptığımız Balpınar Yaylası’nın biraz ötesinde, küçük bir ahşap evleri olduğunu söyledi. “Manzarası çok güzeldir” dedi. “Yakınında tarımın tesisleri var, yol da hep açık olur. Osman (merhum eşi kepçe Osman) çok gider kalırdı orada. Değişiklik olur, bir gece kalır geliriz.”

Aynur Abla hemen atıldı “Çok güzel olur vallahi.” Onun bu hevesli tavrından sonra bize de pek söz hakkı kalmadı. Ömer Hoca’nın yüzü, her zamanki gibi, bu tür planlarda ekşimişti. Yazın yaptığımız pikniğe de gelmemişti*. “Benim gelmeme gerek var mı şimdi?”* diye mırıldandı. Normalde çok ısrar etmezdim ama kış vakti, kadınlarla ve çocuklarla dağın başına gitmek gözümü korkutmuştu. “Hocam” dedim, “ben memlekete gitmiyorum bak, bu piknik için. Bu sefer bizi ekemezsin” deyince Ömer Hoca beni kırmadı “Peki” dedi, gözlüklerini çıkarıp masaya bırakarak. “Ama madem öyle, baştan anlaşalım oraya gidince keşke gelmeseydin demek yok. Aynur bilir, ben öyle tatil, piknik adamı değilim” Aynur Abla hemen onayladı. “Doğru” dedi gülerek, “ben artık şuraya gidelim bile demiyorum sayın kocama” hafif sitemli bir şekilde. Küçük bir atışma çıkacak gibiydi “Ne götüreceğiz giderken?

Gece kalacaksak bayağı şey hazırlamak lazım” diyerek hemen araya girdim. “Onu Aynur’la hallederiz Bayram Hocam” dedi Behiye Abla. “Sen bu sefer hiçbir şeye karışmıyorsun” Sonra Aynur Ablaya dönüp ekledi “Fatoş’u da ararsın” Fatoş ismi geçince içim bir anda buz kesildi. Aynur Ablayla göz göze geldik. “Konuşuruz” dedi Aynur abla, kestirip atarak, onun da keyfi kaçmıştı. Ömer Hoca’yla birlikte okula dönerken Aynur Abla ve Behiye Abla sohbete devam ediyorlardı. Okul sonrası, ilk iş öğrencilerin bana getirdiği öte beriyi arabaya yükleyip Kiraz Abla’yla birlikte evlerine götürdüm. Kiraz Abla’nın kocası Nurettin Abi yine bir şeyleri tamir etmekle meşguldü. Ayaküstü biraz hasbihal ettikten sonra arabaya atlayıp evin yolunu tuttum. İsmail Abi akşam çağırmıştı, önce yemek, sonra Suna’yla ders çalışma planı vardı. Üzerime siyah bir pantolon, siyah boğazlı bir kazak ve üstüne siyah bir kaşe palto geçirdim.

Aynada kendime baktığımda mekân basmaya gidiyormuşum gibi geldi; ciddî ama sade bir hâlim vardı. Bilgisayarı da yanıma alıp saat 18:30’da İsmail Abiler’e geçtim. Evin dış kapısında İsmail Abi elinde sopaya yaslanmış dikiliyordu; o manzara karşısında hafifçe tırsamadım desem yalan olur. “Hayvanlara yem verdim de geldim” dedi yüzünde gülümseyen ifadeyle. İçeri girince Güldane koşup sarıldı. “Öğretmenimm!” Ayağında benim aldığı pembe-Beyaz botlar vardı; İsmail Abi, “Kirlenmesin diye dışarıda giymiyor” diye takıldı. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girmeye hazırlanırken Suna kapıdan çıktı; beni görünce gülümseyip “Hoş geldin” dedi ve sadece benim duyacağım bir tonda, ağzıyla ‘'haydarinna rinna rinna rinanay’’ diye Deli Yürek’in müziğini mırıldandı. Paltoyu Suna’ya verirken gülmemek için kendimi zor tuttum. Hacer Abla da gelmişti; sırayla Suna’yla beni süzdü, sonra “Hoş geldin” deyip içeri buyur etti.

İsmail Abi ile otururken Hacer Abla ve Suna sofrayı kurdular. Yemekler yenildi; çaylarımızı içerken Suna arada kapı önünden gizlice bana bakıyor, ders çalışmak için gelmemi bekliyordu belli ki. İsmail Abi’nin derdi hayvanlardı. İki gecedir ahıra canavar(kurt) girmiş, iki koyunu götürmüş, üç tanesini boğup ahırda bırakmışlardı. “Gece orada yatacağım tüfekle, gelsinler de görelim” diye dert yandı. Sonra bir anlığına, “Sahi ben seni ne diye lafa tutuyorum hocam?” diye takıldı, ardından yüksek sesle “SUNAAA!” diye seslendi. Suna ismini duyar duymaz içeri geldi. İsmail Abi, “Siz gidin, çalışmanıza bakın; ben unuttum gitti, sen de hiç söylemiyorsun” diye takıldı, ben kalkarken İsmail Abide arkamızdan kalktı “Ben de gidip güvercinlere bakayım” dedi. Suna önde ben arkada Güldane’yle birlikte kaldıkları odaya geçtik. Yanımda getirdiğim bilgisayarı çalışma masasının üstüne açacakken

Suna: boşver bilgisayarı hiç açma (Sonra kararını değiştirip) ya da sen aç en iyisi, açık dursun Ben: Açayım, hangi konulardan sınava gireceksen konu anlatım videolarını testlerini bulurum Suna: Hepsini izledim, çalıştım. Ablam sağ olsun onun çenesinden kurtulmak için ders çalışmaktan başka bir şey yapmıyorum evde (sinirli sinirli) Güldane’nin masa üstü bilgisayarının yanında bulunan kahverengi çalışma masasına oturduk. Suna önüne gelişigüzel bir test açtı benim de laptop önümde dip dipe oturuyorduk.

Suna: (oturduğu yerden beni süzdü) bugün karizma olmuşsun hocam bakıyorum da (gülümseyerek) Beb: Yok bee ne karizması abartma Suna: Öyle öyle… Ama bir daha bu köyün içinde bu kadar yakışıklı gezmeyi yasaklıyorum sana.

Ben: O niyekine?

Suna: Öyle işte, bazı şeyler duydum sende gözü olanlar varmış Ben: Ağzımı mı arıyorsun?

Suna: Yok ya, ablam söyleyip duruyordu onun kulağı kesiktir

Ben: İyi bakalım Suna: Merak etmiyor musun kim diye?

Ben: Yooo. Senden başkasını gözüm görmüyor ki ne merak edecem Suna: (Gülerek)pislik yaa. Sana şurada vermemek için zor tutuyorum kendimi şuan?

Ben: Neyi?

Suna: (fısıldayarak) amımı!

Ben: Bence de kendini tutsan iyi olur Suna: Niye?

Ben: Sen burada bana amını verirsen ablan da canımı alır!

Suna: (Gülerek) Bu laflar nerden aklına geliyor. İnsan senin yanında hiç sıkılmaz biliyor musun?

Ben: Her gün kendimle birlikteyim ben çok sıkılıyorum Suna: Bazen böyle kötü esprilerin de var tabi Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #38):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki