O esna da kapı açıldı. Hemen ders çalışır gibi ben bilgisayara Suna önünde açık olan notlara döndü. Sunanın ablası Hacer abla elinde çay tepsisiyle içeri girdi. Çayları önümüzdeki masaya bırakıp ‘’bir isteğiniz olursa seslenin’’ dedi ve çıktı gitti. Suna, ablasının çıkmasının ardından derin bir nefes verdi, göz ucuyla kapıya baktı. “Yine geldi, içeri girip çıkmasa rahat edemiyor” dedi kısık bir sesle. Sonra bana dönerek Suna: O günü düşünüyor musun hiç?
Ben: Unutmuyorum ki!
Suna: Keşke işin olmasaydı da erkenden gitmeseydin Ben: Keşke (aklıma Suna’yı bırakıp koşa koşa Fatoş ablanın sikilişini izlemeye gitmek geldi canım sıkıldı) Suna elini masanın altından uzatarak bacaklarımın arasında gezdirmeye başladı. Hazırlıksız yakalanmıştım ‘’Delirdin sanırım’’ dedim kızarıp bozararak ‘’Yoo gayet aklım başımda, delirsem şuan yanında değil masanın altında (sikimi avuçlayarak) bunu emiyor olurdum’’ dedi kaşlarını kaldırıp indirdi.
Suna’nın pantolonum üzerimdeki elini yapma der gibi tutarak ‘’Güzel fikir... Güzel fikir ama ablan yakalarsa benimkini ağzından çıkartmadan kökünden keser, sen boğularak ölürken ben kan kaybından giderim artık.’’ Suna boştaki eliyle ağzını kapatarak sessizce gülmeye çalıştı sonra bana dönerek ‘’yaa şu durumda bile güldürmeyi başarıyorsun ya bravo valla. Çok fenayım ben’’ bir elini göğüslerine götürdü ‘’memelerim şişti hastalıktan dokunsana’’ dedi bana gözlerini dikerek. O esnada kapı tekrar açıldı. Kendimize çeki düzen vererek önümüze döndük. Neyse ki bu sefer gelen Güldane’ydi. Suna kızgınlıkla ‘’Ne var Güldane?’’ diye sordu. ‘’Teyze, annem diyor ki Bayram Hoca çaya şeker atıyor mu sor da gel dedi’’ Güldane teyzesinin kızdığını anlamış olacak ki konuşmasının sonlarına doğru sesi iyice azalmıştı korkudan. Oturduğum yerden Güldane’ye dönerek ‘’Teşekkür ederim şeker kullanmıyorum’’ diye gülümseyerek cevapladım.
Suna ‘’duydun kullanmıyormuş annene söylersin’’ dedi, eliyle kapıyı göstererek ‘’kapıyı da ört olur mu çıkarken’’ diye Güldane’yi postaladı. Güldane çıkana kadar onu takip etti, sonra cık cık yaparak bana döndü, Suna: Ne diyorduk en son?
Ben: Taaşuku Talat ve Fitnatın yazarı Şemsettin Sami, Ali Sami Yen'in babasıdır Suna: (Şaşırarak) Anlamadım, o ne ya?
Ben: Ders çalışıyoruz ya kızım, tarihi bilgi verdim sana Suna: Ufff sende. Dalga geçme Suna tekerlekli sandalyesini biraz daha bana yaklaştırarak elini tekrar pantolonumun üzerine alttı. Bu sefer sadece atmakla kalmadı fermuarımı indirmeye çalışıyordu. Ben biraz işve yapar bırakır diye düşünmüştüm ama durum hiç de öyle görünmüyordu. ‘’Suna yapma gözünü seveyim’’ dedim ama beni dinleyen kim. Çoktan fermuarımı indirmiş eliyle bütün olanlardan habersiz olan sikime ulaşmaya çalışıyordu. ‘’Suna dur n’olur birisi girer şimdi rezil olurum bak, dur n’olur’’ diye dil dökmeye devam ediyordum.
İzlediğim yerli amatör pornoların tam tersi durum oluyordu. Normalde erkek 2 saat dil döker kız dur yapma derdi şimdi Sunayla aramızda tam tersi bir durum vardı. Suna fermuarın içinden şortumu zor bela aşağı sıyırıp sikimi avuçlamıştı. Şaşırır gibi bana baktı ‘’neden küçük bu hala, yoksa beni istemiyor mu?’’ diye sordu yalancıktan dudaklarını büzerek. ‘’Şartlar normal değil ki o ne yapsın’’ dedim. Suna beni pek dinliyor gibi değildi. Parmaklarındaki sikimi tutup pantolondan dışarı asıldı, avucunun içine alarak oynamaya başlamıştı. Daha fazla dil dökmeyi bıraktım, faydası yoktu. Gözüm diğer yandan odanın kapısında, Suna masanın altından oynadığı sikime bakıyor avucunun içinde yavaş yavaş büyümesini şaşkınlıkla izliyordu. Bu işten zevk aldığı her haliyle belli oluyordu. ‘’Bak gördün mü oda istiyor işte kocaman oldu şimdi’’ dedi sonunda kafasını kaldırıp bana bakabilmişti.
Sikimi sıkı sıkı tutarak asılınca tekerlekli sandalyesiyle birlikte bana yanaştı. Bildiğin sikimi çeki halatı gibi kullanmıştı. Kısa süreli bir gurur yaşadım kendimle o an. Bir yaşıma daha girmiştim. ‘’Ne düşünüyorsun? Daldın gittin hocam. (Gözleriyle sikimi işaret ederek) Ağzıma alayım mı?’’ diye sordu Suna, cevabımı beklemeden sandalyesini geriye çekerek kucağıma eğilmeye niyetlendi, ‘’Bunu yapma, bunu yapma’’ diye omuzlarından tutarak engelledim. Mavi gözlü bebek gibi bir kız benimkini ağzına almak istiyor ben yapma diyorum, anlatsalar inanmam. Ama oluyordu işte. ‘’sen biraz rahat olsana hem, bu kadar gerilmesen her şey daha güzel olacak. Burada seni rahatlatmak için uğraşıyorum akıllım teşekkür etmen gerek bana’’ dedi Suna gözlerimin içine bakarak. ‘’Ne kadar normal bir şeymiş gibi söylüyorsun ya gerçekten’’ dedim şaşkınlıkla. Suna bu tavrıma biraz kızmış gibiydi.
Bir eli hala sikimde kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Odanın kapı kolunun aşağı inme gıcırtısı geldi kulağıma, hemen gözlerimi kocaman açarak kapıyı işaret ettim Suna’ya, aynı anda önümüze dönerek masanın üzerindeki notlara eğildik. Keşke laptopa bakıyor gibi yapsaydım diye düşündüm, bu şekilde Sunayla birlikte ders çalışıyor gibi bir halim vardı. Hemen pratik zekamla aklıma gelen ilk şeyi yaptım durumu kurtarmak için, önümde tepesi ısırılmış kurşun kalemi alarak ‘’bak burada önce içler dışlar çarpımı yapıyoruz daha sonra y’yi diğer tarafa göndererek x’i yalnız bırakıyoruz’’ diyerek sesli şekilde konuşmaya başladım. Suna’da kafasını sallayarak dinliyormuş gibi onay verdi ama yüzüne bakınca gülecekmiş gibi hali vardı. Önümdeki nota baktım, coğrafya testi! Yarra yedik! ‘’Kimi yalnız bırakıyorsunuz hayırdır?’’ Hacer ablanın sesiydi. Birisinin odaya girdiğini bildiğim halde yine de korkmuştum.
Benden önce Suna kafasını çevirerek ‘’matematik çalışıyoruz abla sen bilip bilmeden niye karışıyorsun?’’ dedi sinirle, masanın altından hala sikimle oynamaya devam ediyordu. Lan ben korkudan unutmuştum mk, alnımdan bir ter tanesi yanaklarıma doğru akmaya başladı. Keşke hiç sikim olmasaydı dedim içimden. Hacer abla içinde leblebi ve sarı üzüm olan tabakları önümüze bırakıp ‘’neye öfkeleniyon hemen, ne bileyim ben sordum sadece’’ dedi. Hacer abla tepemizde dikilip bizi süzdü bir süre. Kafamı kaldırıp bakamıyordum. ‘’kız hocanın dibine girmişsin neredeyse tepesine çıkacaksın, biraz öte kayda adam rahat rahat otursun’’ diye söylendi Hacer abla arkamızdan. Suna elinde tuttuğu sikimi yavaşça bıraktı. Sandalyesini hızla geri iterek geri çıktı ‘’abla gelsene sen’’ diyerek odadan çıktı. Arkasından Hacer abla takip etti. Onlar odadan çıkınca hemen dışarda olan sikimi alel acele pantolondan içeri soktum.
Odanın dışarıya açılan penceresinden hariç bir tane de koridora açılan önünde perde gerili küçük bir penceresi vardı. Enteresan bir mühendislik! Allahtan ablası oradan bizi takip etmeyi akıl etmemiş. Oradan Sunayla ablasının konuşmaları çok rahat duyuluyordu.
Suna: Abla Allah için sen ne yapıyorsun? Hacer abla: Ne yapıyor muşum...
Suna: Aklından ne geçiyor abla zırt pırt içeri giriyorsun. Hacer abla: Ne geçiyormuş kuru kuru ders çalışmayın diye bir şeyler getireyim dedim kötü mü yaptım?
Suna: Ya abla tanımıyor muyum seni. Müsaade etmedin dersimize çalışalım hadi benden utanmıyorsun Bayram hocadan utan Hacer abla: Kız konuşturma beni. Girmişsin zaten hocanın dibine. Ben gelmesem ağzına girecektin adamın öyle ders çalışma mı olur?
Suna: Ya oturmuş insan gibi ders çalışıyoruz. Hayır bana itimadın yok Bayram hocaya da mı yok? Ne görmeyi bekliyorsun anlamıyorum ki beş dakika da bir zırt pırt içeri girerek.
Yatırıp sikecek mi hoca beni o mu geçiyor aklından. Hacer abla: Kız o nasıl laf öyle ağzını yırtarım senin lafını bilde konuş. Hem belli mi olur genç adam gönlü kayar gözü dalar arada bakayım dedim Suna: Bana o kadar meraklıydın okurken beni vermeyin diye yalvardım da niye demedin okusun evlenmesin diye… Hacer abla: Cahil kafam ne bileyim...
Suna: İyi artık bil abla benim tek derdim okulu bitirmek. Başımdaki koca olacak adamdan kurtulup kendi başımın çaresine bakmak dan başka bir şey düşünmüyorum. Kapı açılma sesi duyuldu. İsmail abi içeri girmişti. İsmail abi: Ne oldu sesiniz ta dışarı geliyor Suna: Ablama sor enişte o söylesin. İsmail abi: Ne oldu Hacer nedir bu tantana söyle hele? Hacer abla: Çay getirdim diye kızıyor hanfendi.
Suna: Hiç de öyle değil enişte. Dakika başı odaya geliyor bi bahaneyle, kendisi gelmese Güldane’yi gönderiyor kontrol etmek için.
Müsaade etmedi ders çalışalım. Ablam bana güvenmiyor, sürekli girip çıkınca Bayram Hoca da bozuldu, ayıp değil mi bu yaptığın... İyisi Bayram hocaya söyleyim gelelim yanınızda çalışalım. Hacer abla: Tamam tamam çalışın bir daha gelmem İsmail abi: Yavv Hacer daha dün konuşmadık mı bunları. İçerideki insan evladı benim misafirim sen benim yüzümü ne diye yere düşürüyon, demedim mi sana ilçeye gittik geldik Bayram hocayla bir kere kafasını kaldırıp bakmadı Suna’ya. Gardaşı gibi görüyor Suna’yı senin ettiğin işe bak. Bak canımı sıkma üçden dokuza şartosun seni boşarım. Sen git gızım odana çalış dersine kitabına. Odaya kimse girmeyecek yoksa canınızı yakarım. Bir şey alacaksa Suna gelsin alsın! Suna sessiz sakin görüntüsünün altında cin gibiydi. Allem etti kalem etti ablasının ayağını odadan kesti sonunda. Suna gelmeden ayağa kalkıp pencereyi kapatıp yerime oturdum.
Suna içeri girince sırıtarak geldi yanıma oturdu. Oh yapar gibi elini göğsünün üzerinde gezdirdi. ‘’Noldu’’ dedim hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi, ‘’Nolacak eniştem ablamı haşaladı’’ dedi sırıtarak Suna. Sonra hemen gözleri pantolonumun üzerine kaydı. ‘’Hemen de sokmuşsun geri yerine’’ deyip tekrar pantolonumun üzerine yapıştı. ‘’Bugün bunu yemeden bırakmam seni’’ dedi Suna bana bakarak, yüzünde yaramaz bir ifade vardı. Kemerimi ustaca çözerek fermuarını indirdi yavaşça. Pantolonu çıkarmak için niyetlendi ‘’Suna elbiseler kalsın bari’’ dedim. ‘’Peki’’ dedi pantolonumu baldırımın üzerinde bıraktı. Daha sonra külotumu da aşağı sıyırıp sandalyesinden yere inerek bacak arama geçti, yarağımı ağzına alarak emmeye başladı. Oturduğum sandalyeye iyice yapışarak geriye doğru yayıldım. Suna arada yarağımı emiyor arada avucunun içine alarak ileri geri yaparak 31 çekiyordu bana.
Emerken arada şılop şılop ses geliyordu, duyulacak korkusuyla olaya tam konsatre olamıyordum. Uzanıp Sunanın elbisesinin üzerinden memelerini sıktım. Suna sikimi emmeye devam ederken elbisesini yukarı sıyırdı ve memeleri ortaya çıkmıştı. Tekrar uzanıp sırayla ikisinide sıkmaya başladım. Semsertti! Hastalıktan şişti demişti, doğruydu. Doyasıya emmek istiyordum ama çok fazla pozisyon deneyecek şartlar yoktu. Suna sikimi iyice ağzına sokmuş burnunu göbeğine değdirdi, sonra geri bıraktı bir an kusacak gibi olunca çok korktum. Neyse ki hemen toparladı sonra bıraktığı yerden sikimi avucunun içine alarak 31 çekmeye devam etti. ‘’Geliyorum’’ deyince Suna iki dizi üstünde sikime yaklaşıp yüzüne doğru 31 çekmeye başladı. Boşalırken zevkten gözümü kapatmıştım. Kendime gelip gözümü tekrar açtığında Suna’nın yüzünde, göğüslerinde ve eşarbında falan döller vardı, beyaz beyaz parlıyordu.
Sesim çıkmasın diye kendimi tutarak yavaş yavaş nefes alıp veriyordum. ‘’bildiğin boyadın beni’’ dedi Suna halinden memnun şekilde iki elini kaldırmış yüzünü bana gösteriyordu. Ayağa kalkıp bir bez aldı bana doğru gelirken yüzünü ve göğüslerini siliyordu. Yanıma gelip tekrar bacaklarımın arasında diz çöktü, yarı erekte duran sikime bezi dolayarak döndüre döndüre sildi. Elindeki bezi yere bırakarak hemen sikime yapışıp oynamaya başladı ‘’Sıra bendeee’’ dedi. Bu gece yarak yemeden ona rahat yoktu belli ki. Elimi yanağına götürüp sever gibi okşamaya başladım. Oturduğum yerden Sunayı kendime çekerek ayağı kaldırdım, ayağa kalkar kalkmaz elimi eteğinin altına sokarak kalçasını avuçladım. İçine bir şey giymemişti. Amının ıslaklığın elimi atar atmaz hissettim. Dilimin ucuna çok şey geliyordu ama ses çıkarmamak için konuşamıyordum. Suna eteklerini toplayarak kucağıma oturdu.
Birbirimize sarılıp öpüşmeye başladık. ‘’Hastalığın geçti mi?‘’ diye sordum Suna’ya, kafasını sağa sola bükerek kararsızca ‘’yani’’ dedi. Kucağıma aldığım gibi yatağa götürüp bıraktım. Yüzünü avuçlarımın arasına alıp birkaç kez dudaklarından öptükten sonra dudaklarından ayrılıp göğüslerini emmeye ve ısırmaya başladım. Sem sertti gerçekten. Bedenine oranla göğüsleri büyük sayılırdı. Memelerimi yercesine emerken ellerimi eteğinin altına attım ve amını okşamaya başladım. Suna kafasını eğip gözlerime bakıp gülümsedi. Oradan aşağıya indim, amına baktım, amının tam üzerinde parmak ucu gibi belirgin klitorisini öptüm birkaç kere… Sonra amının dudaklarını yalayıp emmeye, dilimi amımın içine sokmaya başladım. Suna’nın zevkten gözleri kaydı resmen, ellerini saçlarımda buldum. Kafamı amına doğru bastırdığında kafamı kaldırarak "Sakin ol yavrum, kafam oraya girmez!" dedim gülerek.
Suna biraz utanmıştı. Tekrar klitorisini emerken bir parmağımı götüme soktum yavaşça. Suna arada elimi çekmeye çalışsa da bırakmadım, parmağımı yarısına kadar anca sokmama rağmen canı yanmıştı. Alıştıra alıştıra götünü parmaklamaya devam ettim. Amının yalanması, klitorisinin emilmesi, götünün parmaklanması, zevk, acı, heyecan ve azgınlık birbirine karışmıştı. Kısa sürede inleye inleye orgazm oldu Suna... Yatağa uyur gibi bıraktı kendini. Bir süre durduğum yerden Suna’nın güzelliğini izledim. Aklımın bir köşesinde yakalanma korkusu vardı hala. Fazla oylanmak iyi değildi. Suna kendine gelince eli amına gitti, kan var mı diye baktı temizdi. Yatakta doğrulup beni sırt üstü uzanmam için yönlendirdi ve ayağını diğer tarafıma atarak üzerime çıktı. Eliyle sikimi kökünden kavrayıp amının dudakları arasında hafifçe gezdirdikten sonra amının girişine denk getirerek yavaş yavaş oturmaya çalıştı.
Bir iki deneme de başarılı olamadı. Ben de belinden tutmuş iki elimle Suna’ya yardımcı olmaya çalışıyordum. Sonra doğrulup dudaklarını öptüm ve "Sana kalsa sabaha kadar oturamazsın!" dedim omuzlarımdan bastırıp Suna’yı sikimin üstüne bir seferde oturttum. Suna sikim içine girince acıyla kalkmaya çalışınca omuzlarından sıkı sıkı tutup bastırdım, dudaklarını öperek bağırmasını engelledim. Bir süre Suna’yı kucağımda hoplatarak siktikten sonra sikimi amından hiç çıkartmadan kucakladım "Seni kaldırınca bacaklarını belime dola, tamam mı güzelim?" dedim. Suna kafasını sallayarak onayladı. Ayağa kalkınca dediğim gibi yaparak ayaklarını belime doladı, kollarıyla boynuma sarılmıştı. Bende iki elimle kalçasına yapışarak Suna’yı sikimin üzerinde kaldırıp indiriyorum. Kuş gibi hafifti. Suna ‘’Çok güzel sikin var, bayılıyorum sikine’’ diye fısıldadı kulağıma yaklaşıp, kafasını omzuma dayadı.
‘’Ohhh! Çok güzel…" inlemesi çıkarken boynuma tutunarak kafasını arkaya attı. Götünü ritmik bir şekilde aşağı yukarı hareket ettirmeye başladı. Her inişinde sikimi daha derine alıyordu, sikimden aşağı süzülen suları farkettim, amına girip çıktıkça çıkan ses artmıştı. Şap şap şap. Yavaşladım. Suna ‘’Aşkım durma sik’’ beni diye fısıldıyordu kulağıma, kolalarımda daha fazla güç kalmamıştı. Suna’yı yatağa sırt üstü uzatıp amından çıkan sikimi tekrar dayayıp kökledim içine ‘’Ahhh!" diye inledi Suna nefes nefese. Birkaç kere gidip gelmem boşalmam için yetmişti amından çıkardığım sikimi elimle tutup Sunanın göbeğine doğru boşaldım. Döllerimin birazı göbeğine çoğu eteğine gitmişti. İkimizde hareketsiz kaldık bir süre, nefesim yerine gelince hemen yanı başımızda gardrop kapağındaki aynadan yansımamızı gördüm. Suna aynaya baktığımı fark edince doğrulup aynaya bakarak bana sarıldı ve yanağımdan öptü.
‘’Toparlanalım’’ dedim bana sarılı bekleyen Suna’ya. Keyfi yarıda kalmış gibi ‘’Uffff’’ diye nefesini bıraktı Suna, yavaşça kalkıp üzerini başını düzeltti. Eteğine bulaşmış döllerimi gösterip ‘’eserinle gurur duy’’ dedi gülerek. ‘’Benimde pantolonun önü ıpıslak sayende’’ diye karşılık verdim. ‘’Tutamadım kendimi napayım çok fena geldi o şekilde yapınca’’ diye söylenerek yanıma geldi ve elleriyle pantolonuma dokundu ‘’gerçekten çok ıslanmış, senin hatan elbiseleri çıkarttırmadın’’ dedi ‘’İstersen eniştemin pantolonlardan birini vereyim çay döküldü üzerine deriz’’ deyince ‘’aman aman kalsın siyah olduğu için belli olmuyor, hem ablan inanmaz buna şüphelenir hiç gereği yok’’ deyince ‘’haklısın’’ dedi Suna. Toparlanarak masaya oturduk yeniden. Biraz oturduktan sonra Suna çay getirmek için kalktı. Ablasıyla eniştesi hayvanlara bakmaya gitmişler Güldane’de odada uyuya kalmış boşuna korkmuşuz dedi elinde çay bardaklarıyla içeri girerken.
Biraz ders çalışalım diye teklif ettim ama gerek yok çalıştım hepsine diyerek kabul etmedi. Biraz konuştuktan sonra laf lafı açtı, eşinden bahsetti bana. Nasıl evlendiklerinden niye boşanacağından. Hiç de beklediğim gibi bir hikayesi yoktu. Eşim, annemin gün arkadaşının oğluydu. Otuz yaşına gelmiş, hâlâ evlenmemiş. Aile hali vakti yerindeydi; kendisi de devlet memuru olunca annem olmayacak işi oldurdu. Babam hiç razı değildi aslında ama annem klasik laflarla herkesi ikna etti: “Rahat edersin kızım, düzgün adam. Okumana da karışmaz.” Ben başta istemedim, ama baktım kaçış yok, “Hiç değilse mutlu olmaya çalışayım,” dedim kendi kendime. Evlendik, düğün dernek derken sıra gerdek gecesine geldi. Korkuyordum, yalan yok. Ama eşim geldi, güzelce konuştu “Hiç acelemiz yok,” dedi, “önce evine alış, bana alış, zamanı gelince olur elbet.” O an içimden, “Ne iyi adam,” dedim.
Ama aradan haftalar geçti, bana hâlâ dokunmadı. Dayanamadım, sordum. “Tamam,” dedi, “istersen bu gece olur.” Oldu da… Ama bir gariplik vardı. Soruyorum, “Nasıldı?” diye “Çok güzeldi,” diyor ama hali tavrı öyle değil. Ben de o zamanlar evlilik böyle bir şey sanıyordum, anlam veremedim. Bir gün o evde yokken, bilgisayarını karıştırdım. Zaten gizlice sık sık bakardım. Bu kez en son açık kalan sayfa ekranda duruyordu: Yonja. Kendini tanıtıyorsun, resim atıyorsun, insanların tanıştığı bir site anlayacağın “Kesin başka bir kadın var,” dedim içimden. Ama mesajlara bakınca ne göreyim, adam erkeklerle yazışıyor! Dizlerimin bağı çözüldü. Karşıma aldım, sordum. Ağladı, sızladı, sonunda itiraf etti: Ailesi zorlamış, çevre de “top” diye konuşmaya başlamışlar, o da mecburen evlenmiş. İlaç almadan kadınlarla olamıyormuş. Öyle bir hap kullanıyormuş, mavi hap(viagra) değil başka bir şey.
İki üç kere anca birlikte olduk. “Boşanalım,” dedi bana, “ama ne olur, bunlar aramızda kalsın.” Ablamların bildiği gibi, dövme, kavga, dayak falan olmadı yani; sadece rezil olmasın diye öyle söyledik. İnandırıcı olsun diye ben biraz da ağlayıp sızladım, baba evine kaçmış gibi yaptım ama kocam bıraktı arabasıyla kapıya kadar gizli saklı. Sonra da herkes inandı. Daha İsmail eniştem olmasa bizimkiler sabret, zamanla düzelir, çocuk olunca düzelir derdindeler. Bi’ sen biliyorsun, başka kimseye anlatmadım bunu. Saat 10 sularına kadar oturdum Sunayla. Arada çay, su bahanesiyle birkaç kez kalkıp ablası ve eniştesine de göründü. Ben giderken İsmail abi arabaya kadar uğurladı. Karısı Hacer ablanın yaptıkları için tekrar özür dileyip beni bana övdü ayrılana kadar. ‘’Seni gibi adam bulunmaz hocam’’ diyordu bana ‘’şu köyde en güvendiğim adamlardan birinciye sen gelirsin’’ diyordu ‘’başkası olsa tövbe yanına yanaştırmam Suna’nın ama sen başkasın, gözüne bakınca bilirim ben adamı senden zerre zarar gelmez Hocam, hakkın ödenmez’’ diye uzun uzun konuştu.
O konuştukça ben mahcup oluyordum; ben mahcup oldukça, İsmail abinin bana olan güveni daha da artıyordu. Ama bilmiyordu ki o mahcubiyet, sandığı gibi “iyi bir adam” olmamdan değildi. “Çok safsın, İsmail abi… Çok safsın” dedim içimden sessizce. Eve geçerken Sunayla yaşadıklarım gözümün önünden geçiyordu. Ne yaşıyorum ben mk diye düşündüm. Üzerimde pişmanlık yoktu aksine çok mutluydum. Tek kafam takılan iki seferdir Sunayla baskı altında seviştiğim için tam performans veremiyordum ona canım sıkılıyordu. Eve geçince sobanın üstünde ısınmış güğümdeki suyu bakraca boşaltıp abdestimi aldım. * ''Bugün günlerden cuma, Enseni kapa!” (Enseye vurarak) Yasin’in her cuma mutlaka yaptığı klasik şakasıydı bu. Çok söyledim bu cümleyi biliyorsunuz, cumaları çok severim! “Neden?” diye soracak olursanız, elbette bir sebebi var… Bir sebebi var ama şu an hatırlamıyorum.
Bazen aklıma geliyor, sonra hemen unutuyorum. Hatırlayınca yazacağım kesin, söz! Bu köye geldiğimden beri cuma namazlarını hiç kaçırmadım. Gerçi bir kere kaçırmıştım, yazarken hatırladım bak! Onu da biliyorsanız, Aynur ablaların bende kaldığı zamandı. Rüyamda Aynur ablayı görünce sabah duşa girip abdest almaya utanmıştım. Bugünün cuma hutbesi ise “Yeni bölüm ne zaman gelecek?” diye sormanın büyük günah olduğu üzerindeydi! İnanmayanlar diyanetin sayfasına bakabilir (gülücük). Okulun yarıyılını kazasız belasız bitirmiştik. Köye ilk geldiğimdeki o acemi, heyecanlı halimle şimdiki ben arasında dağlar kadar fark vardı. Şimdi sanki kırk yıllık öğretmen gibiyim. Önceden hazırladığım kalem ve hikâye kitaplarıyla birlikte karneleri çocuklara dağıttım. Okuldan çıkarken yarım dönemin yorgunluğunu, garip bir şekilde de hüznünü hissettim. Arkamı dönüp evlerine giden öğrencilerime bakınca içim burkuldu.
Sevdiğim birinden ayrılmadan hemen önce içime hep aynı duygu çöker; daha gitmeden yokluğunu hissetmeye başlarım. Döndüm, evin yolunu tuttum. Yolda uğrayıp Aynur ablanın kapısını çaldım. “Sabah gideceğimiz piknik için yapmam gereken bir şey var mı?” diye sordum. Aynur abla kapıdan “Her şeyi hallettik. Sen sadece kalın giyin, bir de gece yatmalık bir şeyler koy çantana, yeter” Sonra ekledi “Ha, Fatoş’un da kaynanası hasta yatıyormuş, isabet oldu, gelemiyor” Bu iyi bir haberdi. Eve geçmiştim ki Aynur abla bu kez telefonla aradı. “Fadime aradı, sana geleceğiz birazdan. Haberini olsun” dedi. Kahveci Ferdi abinin kızı, Fadime abla… İki kere evime kadar gelip beni bulamamıştı. O an düşündüm de sanrım biraz ayıp etmişti. Ama demek ki kadın aldırmamış, yine de çıkıp gelmeye karar vermişti. Hemen üzerimi değiştirip beklemeye başladım. “Çay mı yapsam?” diye düşündüm, kahveci kadına çay yapmak çok mantıklı gelmedi, ocağa üç kişilik süt koydum.
Kısık ateşte ısıtırken Hanife ebenin bana verdiği salebi çıkardım. Süt ısınınca içine bir çay kaşığı kadar salep atıp yavaşça karıştırmaya başladım. On dakika ya olmuştu ya olmamıştı, kapı çaldı. Önden Aynur abla girdi, arkasından kalın kürk gibi bir paltoya sarınmış, Köylülerin —özellikle kahveye giden erkeklerin— “deli” diye andığı Fadime abla… Beş aydır köydeyim, ama ilk kez karşılaşıyorduk. O kadar kahveye gitmiş gelmiştim, bana hiç denk gelmemişti. Demek ki o da beni ararken yakalayamamış; nasip bugüneymiş. Fadime abla paltosunu çıkarınca, karşıma benim boylarıma yakın; kilolu sayılmaz ama kalıplı, yeşil gözlü ve sert bakışlı bir kadın çıktı. Aynur abla gibi kırklarının ortalarındaydı. İlk bakışta biraz ürkütücü geldi, içimden “Keşke ben kahveye gitseydim, kadını yormasaydım” diye geçirdim. “Buyurun, geçin içeri.” dedim. Başı sıkıca sarılmamış, boynundan aşağı rahatça düşen kırmızı eşarbı vardı; sanki süs olsun diye takmış gibiydi.
Aynur abla ile birlikte oturma odasına geçip oturdular. Hoş geldiniz faslından sonra Fadime abla evin içine şöyle bir göz gezdirip bana döndü “Maşallah” dedi, “hiç bekâr evi gibi değil burası” Aynur abla hemen lafa girdi “Öyle öyle, Bayram Hoca tertipli, düzenlidir” Bir şey diyemedim, gülümsemekle yetindim. “Hemen geliyorum” diyerek mutfağa geçtim. Kaynayan sütü ocaktan alıp bardaklara salebi paylaştırdım. Köpüğü üstte, sıcak sıcak… Bir tutam tarçın serpip tepsiye koydum, sonra odanın yolunu tuttum. Ben içeri girdiğimde Aynur abla ile Fadime abla gülüşüyorlardı. Bardakları uzattım, onlar da keyifle aldılar. Aynur abla salebi görünce gözleri parladı, “Şu salepten bana da ayıracaktın hani” dedi gülerek. Fadime abla bir yudum aldı, gözlerini kapatıp derin bir “hımm” çekti “Vay anasını! Bu var ya, kahvede böyle koksa millet hır gürü bırakır.
Çok güzel olmuş hocam, eline sağlık!” Bir yudum daha aldıktan sonra bir şey hatırlamış gibi başını salladı “Hanife ebe de içmiştim en son böyle güzel bir salep. Bizim Rıza yapıyor ama bu kadarını beceremiyor.” Aynur abla kahkahasını tutamadı. Fadime abla bana dönüp “Ben sık sık gelirim artık, her geldiğimde salep isterim, ona göre” dedi. Şaka yapar gibi söyledi ama bakışları pek ciddi duruyordu. Fadime abla: (salebi iki elinin arasına alarak ban döndü) Şükür kavuşturana Bayram hocam,” dedi. “Sonunda yakalayabildik seni. Bugün de bulamasaydım ümidi kesecektim Ben: (gülümsedim) Nasip böyleymiş abla, yoksa ben bir yere kaçtığım yok ki, yakalayın Fadime abla: (gülümsedi) Doğru diyorsun, takılıyorum sana. (Sonra ciddileşti) Asıl meseleye gelelim. Böyle konuşunca da kendimi kız istemeye gelmiş gibi hissettim biran (hep birlikte güldük) Her neyse!
Ben kahvede olanları sonradan duydum. Arabayla kahvenin önünden geçmiştin, yanında arkadaşın vardı (Yasin köye geldiği zaman gezdirirken) Hiç haberim yoktu olanlardan. O gün olanlarda sen haklıydın. (Bir an duraksadı, gözlerini kaçırmadan konuşmaya devam etti) Köyün onca adamı içinde Muhtar Ali’ye senin arka çıkman... Sevinsem mi üzülsen mi bilemedim. Bekir yaramaz heriftir, hiç hazzetmem. Ağzının payını da aldı benden. Duydum ki Ali’nin tarafı da biraz canını yakmış. Epeydir sesi soluğu çıkmıyor. Aynur anlattı bana, darılmakta haklısın ama bu kırgınlıkla içim rahat etmiyor... Ne dersin Bayram hocam? Şu küslüğü bitirelim artık, olur mu?
Ben: Olur bitirelim Fadime abla: Hah şöyle. Bunu söz olarak alıyorum o zaman Ben: Tamam abla Fadime abla: Geldiğin gün bir özür kahvesi borcum olsun sana(gülümseyerek) Ben: Sen yapacaksan olur Fadime abla: Yaparım.
Sen iste hocam O esnada Fadime ablanın telefonu çaldı. “Rıza arıyor” dedi, bizden müsaade isteyip konuşmak için mutfağa geçti. Geçerken askılıktaki paltosunun cebinden bir sigara paketi çıkardı, bana “İçebilir miyim?” der gibi baktı. “İç abla” dedim. Kül tablası olmayınca önüne bir çay tabağı koydum. Biz Aynur ablayla piknik hazırlıkları hakkında konuşurken mutfaktan Fadime ablanın sesi geliyordu. Konuşmalarına kulak kabartınca anlaşılıyordu ki kocası Rıza abi alışveriş yapıyor olmalıydı, arada bir şeyler soruyordu. Konuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla evde söz geçen kişi Fadime ablaydı. Bir ara sesi yükseldi “Rıza, kusura bakma ama senin de bazen cimriliğin tutuyor! Geçen sefer ucuza getireceğim diye almışsın at yarrağı gibi salatalıkları, hepsi çöp oldu!” Aynur abla o anda dudaklarını ısırarak bana baktı; şaşkınlıktan gözleri büyümüştü.
Sonra ikimiz de dayanamayarak kısık sesle gülüştük. Birkaç dakika sonra Fadime abla yanımıza döndü. Suratından belli, biraz sinirlenmişti. “Para harcanacak diye aklı gidiyor adamın alışverişte” dedi. “Ben gideyim diyorum, beni de göndermiyor!” Böyle söylenirken bir yandan sigarasını elindeki tabağa bastırdı, sonra bardağındaki salepten kalanını kafasına dikti. Biraz daha oturup sohbet ettik. Fadime abla bol bol soru sordu bana “Yalnız yaşamak nasıl? Yemekleri kim yapıyor? Okulda o kadar çocukla nasıl baş ediyorsun?” Meraklıydı ama merakı da dobra dobra, lafını esirgemeden. İki çocuğu varmış Fadime ablanın; biri kız, biri erkek, ikisi de liseye gidiyormuş. Arada lafa karışan Aynur abla, “Köyde senden gizli laf mı döner Fadime?” deyince, Fadime abla gülerek, “Ben duymadıysam o dedikodu daha başlamamıştır” dedi. Muhabbet koyulaştıkça ilk baştaki sertliği gitti, kahkahalar yükseldi.
Fadime ablanın dobra halleri bizi kırıp geçirdi. Bir ara Aynur abla takıldı “Tam muhtar olacak kadınsın sen, Fadime!” Fadime abla hemen elini salladı “Allah korusun, ben köyü değil, köy beni yönetir!” Ama o an kafamda bir ışık yandı. “Ya neden olmasın?” dedim içimden. “Fadime abla muhtar olsa, köyde kimse sesini çıkaramaz.” Bir süre daha oturup konuştuk, sonra ikisi de müsaade isteyip kalktılar. Ben de piknik hazırlığına koyuldum. Ne olur ne olmaz diye, arabaya kamp sandalyelerini, şişme yatağı, uyku tulumunu, kamp ocağını, el fenerini yerleştirdim. Nurettin abiden aldığım kar bisikletini de bagaja sığdırdım. Birkaç parça kıyafet, gece giymek için eşofmanlar... Onları da çantaya attım. Sonra aklıma geldi, köydeki hırsızlık olayı sonrası belediye başkanının hediye ettiği, fındık fıstık dolu kutunun (bölüm 20/1) içinden çıkan hediyelik pakette çikolata topları vardı, onu da alayım dedim.
Akşam olunca evde oturup Yasin’i aradım. Benim sayemde tanıştığı (Bölüm 11’de) Munise’nin arkadaşı Gamze’yle buluşmaya Ankara’ya gitmişti. “Gelince ararım” demişti ama ses seda çıkmayınca ben aradım. Belli ki işler ilerlemişti…
Ben: Naptın lan geldin mi?
Yasin: geldim gardaş yol yormuş uyuya kalmışım seni arayamadım kusura kalma Ben: Olsun lan canın sağ olsun, ne yaptınız Ankara’da?
Yasin: Bir şey yapmadık gardaşım Kızılay, Çankaya takıldık işte Ben: Gitmediniz mi güzel bir yerlere Yasin: Ankara’nın ayazında götüm dondu gardaşım la, pek gezilecek gibi değil. Şeye yemeğe götürdü beni Gamze eee adı neydiii... Özal’ın yarağı diyormuş angaralılar. Hah Atakule. Atakule’ye yemeğe falan gittik işte Ben: Vayyy. Ne yedin orda?
Yasin: Ben pizza söyledim gardaş la. 120 liraydı orta boy pizza amına!
Ben: Oha mk! İnzagimi getiriyor pizzayı İtalya’dan
Yasin: Sorma gardaşım. Gamzeye de dedim bu paraya eleman çalıştırıyom ben diye Ben: İyi sağlık olsun. Zengin adamsın dokunmaz sana. Gamze napıyor nasıl?
Yasin: Gamze ödedi la hesabı. Oda ne yapsın dayısının şirketi varmış onun ofisin çalışıyor. Pilates kursuna devam, kurs bitince babası buna salon açacakmış. Senle Munise’ye çok selamı var. Size de tatlı matlı bir şeyler gönderdi Ankara’nın meşhurmuş.
Ben: Zengin kızı buldun yine. Ne şanslı adamsın lan Yasin: He la gardaş zengin valla. Elimi cebime attırmadı. Bi dahakine böyle olmaz dedim ama. Acil para lazım bana kıza mahcup olmayım.
Ben: E-5’e çıkmalısın ozaman Yasin: Seni işinden etmeyim Ben: O kadar iddialısın yani!
Yasin: (Fatal error) amına goyum senin.
Ben: Biraz kibar ol ayı. Bi gamzeye bak bi kendine bak.
Yasin: Canını yerim. Neyse memlekete ne zaman geçiyon, giderken uğra yanıma
Ben: Pazar akşama giderim. Giderken değil de dönüşte uğrarım artık. Munise’lere de uğrayacağım Yasin: Gardaş giderken arabayı bana bıraksan, benim arabayı sanayiye verdim işi uzun biraz ne diyon olur mu? Dönüşte alırsın geri Ben: Olur olur. Pazar akşama doğru bırakırım Yasin: Tamam gardaşım haberleşiriz.
Ben: Tamam hadi Allaha emanet * Sabah Ferdi babanın sesiyle uyandım. Saat 07.38. Bir sonraki alarm 07.43’teydi. Uyuyacağım yoktu ama maksat Ferdi babanın sesini bir beş dakika daha duymaktı. Alarm çalmadan telefonum çaldı, şansıma arayan Behiye ablaydı. “Uyandın mı?” dedi heyecanlı sesiyle. Uzun zamandır sıkılmış, belli ki biraz değişiklik istiyordu*. “Osmancan’la biz hazırız, seni bekliyoruz”* dedi. Ben de, sanki çoktan uyanmışım gibi, “Ben de hazırım abla, tam Ömer hocaların oraya geçiyordum” dedim yalandan. “Tamam, yavaş yavaş çıkıyorum ben o zaman” deyip kapattı.
Telefon kapanır kapanmaz, sanki arkamdan it kovalar gibi kalktım. Beş dakikada üstümü başımı giyindim, kapıdan çıkıp arabaya bindim Tam kontağı çevirmiştim ki aklıma Hanife ebenin bana verdiği salep geldi. “Dolapta süt de var, gece içeriz, iyi gider” diye düşündüm. Arabayı çalışır halde bırakıp tekrar içeri geçtim. Saleple birlikte gözüm dolapta duran kudret macununa takıldı. Mekanizmayı bayrak direği gibi dikiyor anında. At bir kaşık ağzına, çık korteje, bayraksız! Ama aynı zamanda içince insanı bir ateş basıyor, ondan sonra soyun karın ortasında depelen öyle bir sıcaklık. “Kış günü, dağın başı, belli mi olur?” dedim kendi kendime. “Hiç olmadı, benle gelir gider.” Onu da çantaya atıp çıktım evden. Ömer hocaların evine vardığımda arabayı çalıştırmış beni bekliyorlardı. Benim arabanın arkasındaki kar bisikletini Ömer hocanın dobloya attık.
Behiye abla ve oğlu Osmancan benim arabaya binecekti. Behiye ablayı almaya gidince dışarıda hazır bekliyordu. Yanlarındaki eşyaları bagaja yerleştirdik. Osmancan, “Ben Mutlu’yla Ağah’ın yanına gideceğim” deyince arabada sadece Behiye ablayla ben kaldık. Önde bizim araba, arkada Ömer hocalar… Yola koyulduk. Behiye abla yolu iyi biliyordu; pikniğe gideceğimiz güzergâhtan ilerliyorduk. Telefonumu kabloyla teybe bağlayıp ona uzattım. “İstediğin şarkıyı aç abla” dedim. Bir anda yüzü aydınlandı, gülüşü genişledi. “Osman’la ne zaman bir yere gitsek hep kendi kasetlerini açardı” dedi. “Türkü, uzun hava… Aynı şarkılarla gidip dönerdik. Bir kere bile ‘ne dinlemek istersin’ demedi. Senin şu yaptığını bile yapmadı.” Biraz sitem, biraz da iç döküş vardı sesinde. Onur Akın’ı çok seviyormuş. Hemen Asi ve Maviyi açtı. Yol boyunca ne açtıysa onu dinledik, keyifle.
Ben de arada göz ucuyla ona baktım, müziğe dalmıştı. Kapkalın giysilerin içinde bile güzelliği bir gram eksilmiyordu. Yolun belli bir kısmını hatırlıyordum ama sonrasını Behiye ablanın tarifleriyle bulduk. Yaklaşık kırk beş dakikada vardık. Yol üstünde milli parkların tesisleri vardı. İlerledikçe ev sayısı azaldı, dağın iyice yukarısına çıktık. Neyse ki yol açıktı. Behiye abla geldik diyene kadar devam ettim. Her taraf bembeyaz. Bir ara gözlerim dalar gibi oldu karın beyazlığından gözüme güneş gözlüğü takmak zorunda kaldım. Behiye abla “Geldik” deyince derin bir nefes aldım. Son on beş dakikadır gözüm yoldan başka bir şeye takılmamıştı. Arabadan inince etrafıma baktım. Dağın bir yüzünde, ormanın ortasında koca bir alan tıraşlanmış gibiydi, ağaçsız, bembeyaz. Manzara o kadar güzeldi ki, çek fotoğrafını masaüstü yap dedirtecek cinsten. Behiye ablanın evi tam kar postallarına yaraşır bir dağ evi.
Ahşaptan, koyu kahverengi, iki katlı. Küçük bir ev demiş Behiye abla. Biraz mütevazi davranmış. Üst katta yatak odası, banyo, tuvalet ve geniş bir balkon var. Alt katta mutfak, oturma odası, yine banyo ve tuvalet. Kepçe Osman belli ki iyi para harcamış buraya. Behiye abla en son ne zaman geldiğini tam hatırlamıyordu. Ama Osman, o haftada olmasa diğer hafta mutlaka gelirmiş. Sebebi içeri girince ortaya çıktı. Kapıyı açar açmaz içeriye sinmiş içkiyle bira kokusu yüzümüze vurdu. Behiye abla mahcup bir ifadeyle, “Gözü kör olasıca Osman…” diye mırıldandı. Evin kapısı açık kaldı bir süre; içerideki hava dağılana kadar dışarıda çocuklarla kar topu oynadık. Sonra arabalardaki eşyaları içeri taşıyıp ortalığı biraz topladık. Kıyıdan köşeden ikişer poşet içki şişesi çıktı. Ev derlenip toplanınca Behiye abla ile Aynur abla kahvaltı hazırlığına başladılar.
Biz de Ömer hocayla üst kattaki balkona masa kurduk, kahvaltılıklar oraya taşındı. Dağın sabah serinliği, karın ışıltısı ve evin ahşap kokusu birbirine karışmıştı, insanın içini ısıtan cinsten bir sabah. Kahvaltıyı bitirir bitirmez ilk iş etrafı keşfe çıktık. Yakınımızda tek tük evler vardı; çoğu bomboş, kapı pencere kapalı. Birinin önünde kırmızı renkli, eski model bir Massey traktör duruyordu. Başka bir evin bahçesinde ise yaşlı bir teyze bir şeylerle meşguldü. Ömer Hoca’nın arabasının arkasındaki kar bisikletini de yanımıza alıp geldiğimiz yol üzerinde yürüyüşe başladık. Evin elli metre kadar yukarısında ormanlık başlıyordu. Burası dağın yamacı sayılır ama öyle nefes nefese çıkılan cinsten değil, gayet nazik bir yamaç. Kar bisikletine herkes sırayla bindi. Biz Ömer Hoca’yla keyifle izlerken, özellikle Aynur ablayla Behiye abla çocuklar gibi şendi.
“Nurettin’e söyleyelim, bize de birer tane yapsın; kışın gelir giderken bineriz!” dediler, sanki her gün yaylaya kar bisikletiyle gidip gelecekler. Fazla uzaklaşmadan ormanlığa kadar yürüyüp geri döndük. Zaten her taraf aynı: bembeyaz, sessiz, kartpostal gibi. Ama kartpostalın ortasında olunca bir süre sonra ‘yeter bu kadar beyazlık’ diyor insan. Behiye ablanın getirdiği fotoğraf makinesiyle bol bol poz verdik, “bir de şöyle çek, dur bir de şuraya geçelim” muhabbetleriyle epey oyalandık. Eve dönünce ben küreği kaptım, kapının önünü temizlemeye başladım. Ömer Hoca da kamelyada çocuklarla oturmuş, çay elinde, muhabbetin dibine vuruyordu. Tam o sırada Behiye abla geldi, “Su akmıyor!” dedi. Haydaa! Gittim baktım, meğer borular donmuş. Ev ısınınca açılır belki dedik ama yanımızda fazla su yok. Behiye abla, “Ben yaylanın alt tarafında bir çeşme biliyorum” dedi.
Hemen Aynur ablayı da aldık, evde bulduğumuz bidonları kaptığımız gibi arabaya atladık. Yaklaşık on dakika gittikten sonra, yol kenarında taş duvarın arasından kocaman bir borudan su akıyor. Ben su buz gibidir diye bekliyordum ama aksine, su ılık; hatta neredeyse sıcak! Bidonları doldurduk, arabaya yüklüyoruz ki, o anda içimdeki küçük şeytan dürttü “Biraz şamata yapalım.” Arabanın kontağı çevirdim ama motoru çalıştırmadım.
Ben: Allah Allah...(kaşlarımı çatarak) Aynur abla: Ne oldu?
Ben: Araba çalışmıyor (ciddi bir ses tonuyla) Bir anda ikisinin gözleri büyüdü Behiye abla: Şaka yapıyorsun, değil mi?
Ben: Yok vallahi, akü falan mı dondu acaba… Klasik tamirci havasıyla kaputu açtım, bir iki kabloya dokunup “hmm” dedim anlamış gibi Aynur abla: Ne olacak şimdi peki?’’ Ben: Vurduracağız Behiye abla: Nasıl yani?
Ben: arabayı vurduracağız, iki kişi iterken birimiz arabada durup marşa basacak.
Aynur abla: biz beceremeyiz o işi, zaten düz yerdeyiz, biz itelim yer sen çalıştır en iyisi Ben direksiyona geçtim, arabayı boşa aldım. Onlar arkaya geçti. “Hadii, biraz daha! Olacak! Böyle devam! Çok iyi!” diye bağırıyorum, onlar da tüm güçleriyle itiyorlar. Sonra da ‘’olmadı, tüh vah’’ diye söyleniyordum. Yalnız maşallahları var gayet güzel itiyorlar, yol düz olmasa yeminle arabayı yokuş çıkaracaklar. On dakika geçti, ikisinin de yüz kıpkırmızı, nefes nefese. Artık dayanamadım, kontağı çevirdim, motor gürledi. “Çalıştı!” dedim sevinçle. İkisi birden çöktü, “Ay öldüm! Ay bittim! Canım çıktı!” diye söyleniyorlar ama yüzlerinde gururlu bir gülümseme “Biz çalıştırdık!” Yola koyulduk, ben direksiyonda, onlar hâlâ nefesleniyor. Derken Aynur abla bana yan yan baktı “Bir dakika… Araba bozulmadı, sen bizi kandırdın değil mi?” Benim de ağzımın kenarı kaydı tabii, kahkahayı patlattım.
O an anladılar. Arabayı kullanıyorum ama arabada kıyamet kopuyor. İkisi birden bana girişti, tokatlar, yumruklar havada uçuşuyordu. Eve vardığımızda hâlâ hırsları geçmemişti. Arabadan iner inmez arabanın etrafında tam bir kovalamaca başladı. Bizi gören Ömer Hoca ve çocuklar dışarıda şaşkınlıkla ve gülerek izliyorlar ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. En sonunda baktım beni yakalamadan durmayacaklar “yakalanayım da bitsin” dedim, kendi kendimi teslim ettim. Çocuklarında dahil olmasıyla el birliğiyle beni kara yatırıp her tarafımı kara bölediler resmen. Behiye abla avuç avuç karı sırtıma bastı, Aynur abla da hiç acımadan elindeki karı… Evet, donumun içine boşalttı! Ben artık çığlık mı atayım, gülmeyeyim mi bilemedim. Cezamı aldığımı düşününce beni bırakmışlardı. Onlara yaptığım oyunu sonunda öğrenen Ömer Hoca eli karnında gülerek yanıma gelip ‘’valla helal olsun sana’’ diyerek beni destekledi.
Çok hoşuna gitmişti, ''ben bunu hayatta unutmam'' diyor gülüyordu. Öğlene kadar çocuklar karda tepine tepine oynarken biz evin içinde oyalanıyorduk. Yukarı katın da aşağı katın da sobalarını yakmıştık; bir saat içinde ev hamam gibi olmuş, donan borular çözülmüş, su da nihayet akmaya başlamıştı. Ömer Hoca öğle yemeğine balık hazırladı. Köyden birine rica etmiş, ilçeden çipura getirtmişler. İlk defa kendisini yemek yaparken gördüm. Meğer Aynur abla balık temizlemeyi hiç sevmezmiş; evde balık yapılacaksa işi hep Ömer Hoca üstlenirmiş. Bu vesileyle o da ortaya çıktı tabii. Tepsiye dizilen balıkları kuzineye attık, mis gibi kokular yayıldı eve. Yemin ederim, ömrümde yediğim en lezzetli balıktı, hâlâ hatırladıkça canım çeker. Devam edecek