Yemekten sonra Ömer Hoca tahinli helvayı masaya koydu. Tam helvayı kesecekken sordu, “Balıktan sonra neden helva yenir?” Masadakilerden biri “zehirlenmeyelim diye”, öbürü “mideyi yakmasın diye”, bir diğeri “balığın kokusunu alsın diye” dedi. Hepsine tek tek “CIKK!” yaptı Ömer Hoca. Sonra gayet ciddi bir ifadeyle, “Balık öldüğünü anlasın diye!” dedi. Bir an sessizlik oldu, sonra jeton düşünce herkes aynı anda kahkahayı koyverdi. Espriyi yapan Ömer Hoca olunca normal bir espri bile çok komik geliyordu. Kepçe Osman amca sağ olsun, sığınakta devasa bir semaver bırakmış, bakırdan, neredeyse eşek ölüsü kadar ağır! Onu bulup çıkardık, çay demledik. Üşümeyelim diye teneke içinde ateş yaktım. Hep birlikte kamelyada oturduk, çaylarımız elimizde. Ben evden getirdiğim fındık fıstıklı çikolata toplarının kutusunu açtım. Aynur abla bir tanesini ağzına atınca “Oooovvv, çok güzelmiş ama fazla yemeyelim, dokunur bize!” dedi.
Ardından Behiye ablayla birbirlerine eğilip fısır fısır bir şeyler söyleyip gülüştüler. Ne konuştuklarını sormadım ama belli ki dedikodunun konusu belden aşağı bir muhabbetti. Çay sonrasında evin yan tarafında tatlı bir yokuş vardı, tam kızaklık. Ömer Hoca gelirken iki tane tahta kızak getirmiş. Hepimiz sırayla bindik. Ama Aynur ablayla Behiye abla kalsa, kimseye sıra vermezdi. İkinci çocukluklarını yaşıyorlardı resmen! Ömer Hoca ısrarlara dayanamayıp bir kere kaydı, sonra eli cebinde, gülümseyerek bizi izleyip eve döndü. Kızak için sıra uzayınca ben de sığınağa daldım, orada büyük bir bidon buldum. “Bu da kızak sayılır” dedim. Oturdum üstüne… Bir kayıyor, anlatamam! Fişek gibi gidiyor. Tam hızımı alamamışken, yukarıya yürüyen Behiye abla bana şaka yapmak istedi, derken ikimiz de dengesizce çarpıştık! Sonra Yeşilçam filmi gibi karda sarılıp yuvarlandık.
Çocuklar kahkahadan yerlere yattı. Behiye ablayı kaldırmaya gelen Aynur abla, eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Behiye abla da hiç istifini bozmadan Aynur ablanın böğrüne yumruğu bastı. Fatoş ablayla olan ilişkimi öğrendikten sonra Aynur ablanın bana karşı eski gibi olmadığını hissetmeye başladım, sanki daha rahat gibiydi. Belki de benim hüsnükuruntum, bilemiyorum. Köyde de kar vardı ama burada eğlendiğimiz kadar orada karın tadını çıkaramamıştık. Bir ara soğuktan parmaklarımın ucunu hissedemez olmuştum. Hava kararmaya başlayınca Aynur abla ve Behiye abla akşam yemeği hazırlığı için eve geçtiler. Ömer Hoca görünürlerde yoktu. Ben çocuklarla bahçeye kardan adam yapmaya koyuldum. Biri erkek, biri kadın, iki kardan adam yaptık. Adlarını da “Bayram” ve “Güllü” koyduk. Çocuklar koşarak içeri girdiler, Aynur ablayla Behiye ablanın ellerinden tutup getirdiler.
“Bayram Hocayı evlendirdik!” diye bağırıyorlardı. Aynur abla kardan kadına bir baktı, yüzünü buruşturdu, “Ne bu böyle, koca memeli, çirkin bir şey olmuş!” dedi, sonra bana göz kırpıp ekledi “Daha güzelini yapın, bu olmamış!” Sanırım Güllü’yü Fatoş ablaya benzetmişti… Ya da bana öyle geldi. Akşam yemeğinden sonra günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü. Göz kapaklarım beton gibi ağırdı. Tam uyuklayacakken burnuma o tanıdık koku geldi, kavrulmuş un! Çocukluğumdan kalma bir hatıraydı bu, babaannemin un helvası yaptığı günlerden. Biraz sonra Behiye abla elinde tepsiyle içeri girdi “Huuuu! Aloo! Uyuyorsunuz neredeyse! Hadi, daha çekme helvası yapacağız!” diyerek ortalığı ayağa kaldırdı. İçinde helvanın meyanesi hazırlanmış tepsiyi karın üstüne bırakıp geldi. ‘’şeker şerbetinin kıvamına gelebilmesi için soğuk hava ve kara ihtiyaç var’’ dedi tepsiyi neden dışarı bıraktığını sorduğumda.
Odanın ortasına büyük bir yer tablası kuruldu. Dinlenmiş helva masaya geldiğinde altın gibi ışıl ışıl, pamuk gibi yumuşacıktı. Yuvarlak şekil verilerek tablanın üzerine bırakıldı. Etrafına dizildik, elleri daldırdık: çevir, çek, uzat… Behiye abla usta edasıyla nasihat verdi “Helva nazlıdır. Fazla çekersen küsüp dağılır, az çekersen hamur olur!” Tel tel olana kadar tam 20 kere döndürmek gerekiyormuş. Eğlenceli ama yorucu bir iş! Ellerimiz un içinde kaldı. Ömer Hoca ter içinde, “Bu helva değil, jimnastik!” deyince, ben de dayanamayıp, “Hocam, tatlı sporu bu!” dedim. Kahkahalar koptu. Helva hazır olunca çocuklar hemen saldırmak istedi ama Behiye abla elini şaklattı “Hop! Dinlenmeden helvaya dokunmak uğursuzluk getirir, helva küser!” O ara aklıma fotoğraf çekmek geldi. Fotoğraf makinesini masaya koyup zamanlayıcıyı ayarladım. “Hadi gülün!” deyip koşarak kadraja girdim.
O kare, o gecenin en tatlı hatırası olarak kaldı. Helvayı yerken turşu suyu içmek adettenmiş burada. İlk başta yüzüm buruştu ama birkaç yudum sonra… Eh, fena da gitmiyordu doğrusu! Tatlı keyfi bitince çocuklar tutturdular “Hikâye anlatın!” Ömer Hoca, Aynur abla birkaç hikâye anlattılar ama çocuklar beğenmedi. “Bunları hep biliyoruz!” diye homurdandılar. Sonunda iş bana kaldı “Tamam” dedim, “ama benim hikâyelerim öyle masal gibi değil, korku hikâyesidir!” Hep bir ağızdan “Oluuur!” diye bağırdılar. Aynur abla ve Behiye ablaya dönüp son bir kez uyardım “Sonra niye anlattın demeyin ha!” Mutfaktan bir çakmak alıp geldim. Televizyonun yanında iki gaz lambası vardı, birini yaktım, ışığı kapattım. Ortam loş bir hale geldi. Tam da korku hikâyesi anlatmalık bir atmosfer. Köyde halamın anlattığı bir hikâye vardı. Onu anlattım. **** Benim duyduğum bir olay var, yıllar önce bizim köyde olmuş.
Bir kız varmış, adı önemli değil, ama başına öyle şeyler gelmiş ki kimse kolay kolay unutamamış. Anlattıklarına göre, bir gece rüyasında beyaz saçlı bir kadın görmüş. Kadın ona, “Seni oğlumla evlendireceğim,” demiş ve gitmiş. Başta kız umursamamış. Ama zamanla bu rüya defalarca tekrar etmeye başlamış. Her gözünü kapattığında kadın geliyor ve aynı sözleri söylüyormuş “Seni oğlumla evlendireceğim” Kız, artık çok korkmuş ve annesiyle babasına anlatmış. Babası, “Benim tanıdığım bir hoca var, ona sorayım,” demiş. Hoca da “Kızınla evlenmek istiyorlar,” demiş. Babası, “Kim evlenmek istiyor kızımla?” diye sorunca hoca, “Bunların kim olduğunu sana söyleyemem. Söylersem, beni bu gece dövmeye gelirler,” demiş. Babası bunu kızına anlattığında korkusu daha da artmış. Sonra bir gece, rüyasına o kadın tekrar gelmiş. Yine aynı sözleri söylemiş. Bu kez yanında oğlunu da getirmiş.
“Bak, oğlum budur,” demiş. Kız, rüyasında oğlunu görünce ağlamaya başlamış ve yine uyanmış. Kalkıp babasına anlatmış. Babası, “Bu böyle olmaz, ben yine hocaya sorayım” demiş. Hoca, kızın yanına gelmesini istemiş. Eline bir kâğıt almış ve, “Bu kâğıda iyice bak; gözünü bir yere dik ve oraya dikkatlice bak,” demiş. Kız bakmış ve o beyaz saçlı kadını görmüş. Hoca, “Gördüğün kadın bu mu?” demiş. Kız, “Evet,” demiş. Sonra hoca kâğıdı alıp yırtmış. Kız, “Bu kadın kim?” diye sormuş. Hoca, “Zamanı gelince söyleyeceğim,” demiş. Bir ay kadar sonra, kızı dayısının oğluyla nişanlamışlar. Ama rüyalar bitmemiş. O kadın yeniden rüyasına girip, “Sen evlenemezsin, sen oğlumunsun,” demiş ve kızın elindeki nişan yüzüğünü çıkarmış. Kız uyandığında yüzük hâlâ elindeymiş. Bu rüyadan bir hafta sonra nişanlısı trafik kazasında ölmüş. Aradan altı aya yakın zaman geçmiş, her şey yoluna giriyormuş gibi olmuş.
Ama o rüyalar yeniden başlamış. Kız en sonunda dayanamamış. Gözünü kapatıp, “Gel oğlunla evlenmeyi kabul ediyorum,” demiş. Kadın, “Senin göz perdeni kaldıracağım ve bizi tam olarak göreceksin,” demiş ve elini gözlerinin üzerinde gezdirmiş. Kız, olanları babasına anlatmış ve tekrar hocaya gitmişler. Hoca, “Kızım, sana üç harflilerin rüzgârı değmiş ve senle evlenmek istiyorlar” demiş. Dua edip bir muska vermiş. “Boynunda taşı” demiş. Kız gece yatmak için odasına gitmiş, tam yatağına uzanmış. Tepesinde bir bayan görmüş ve yataktan fırlayarak kalkmış. Bayan, “Korkma, ben boynunda taşıdığın muskan içi buradayım,” demiş. Ne kadar dua etse de gitmemiş. Olanları babasına anlatmış, babası hemen hocaya gitmiş. Hoca şaşırmış ve, “Kızın hiçbir şey görmemeli” demiş. Sonra babasına kısık bir sesle, “Kızını bir daha yalnız bırakma. Bu iş artık muska ile çözülmez.
Onlar kararını vermiş” demiş. O gece evde herkes uyanık kalmış. Kız korkudan değil, sanki biri çağırıyormuş gibi yataktan kalkmış. Kapıya yöneldiğinde dışarıdan keçi sesleri gelmeye başlamış. Köyde o saatte hayvan yokmuş. Sesler yaklaştıkça odanın duvarları titremeye başlamış. Annesi dua okuyormuş, babası elinde tesbihle kızın başında bekliyormuş. Camdan beyaz saçlı kadının yüzü belirmiş, gözleri simsiyah, dudakları kımıldıyormuş. “Söz verdin” demiş kadın. “Oğlum seni bekliyor.” Babası Kur’an’dan ayet okumaya başlamış ama ses çıkmamış, ağzını açsa da kelimeler havada kayboluyormuş. Kadın camın ardından içeri uzanır gibi olmuş. Evin içi buz kesmiş. Lambalar sönüp yanmış, rüzgâr pervazlardan içeri dolmuş. Kadının ardından bir karaltı belirmiş; oğlunun olduğunu anlamışlar. Gözleri ateş gibi, ayakları keçi ayağına benziyormuş. Kız yere çöküp, “Git!
Git artık!” diye bağırmış. Hoca verdiği muskayı kızın eline sıkıca tutturmuş. Kadın bir an durmuş, oğluna bakmış, sonra hırıltılı bir sesle, “Muska seni korur sanma… O rüzgâr bir gün yine eser,” demiş. Bir çatırtı duyulmuş, pencere kırılmış, ışık kesilmiş. Sonra her şey sessizleşmiş. Kız bayılmış. Sabah uyandığında herkes perişanmış. Camlar kırık, ev buz gibiymiş. Ama en tuhafı boynundaki muska yokmuş. Babası köyün dışındaki hocaya haber vermiş. Hoca, bir tepeye çıkıp dualar etmiş, yeni muska hazırlamış. Ama o günden sonra kız kimseyle konuşmaz olmuş. Bir daha da rüyasında o kadını görmemiş. *** Hikayem bittiğinde odadaki herkes bana korku dolu gözlerle bakıyordu. Mutlu ve Agah, Aynur ablaya; Osmancan ve Behiye ablaya sarılmıştı. Şimdi fark etmiştim. “Ben bile korktum Bayram, bu nasıl hikâye böyle?” dedi Aynur abla. Agah, merakla sordu “Üç harfli ne anne, keçiler mi?” Aynur abla bir süre düşündü, sonra sakin bir sesle “Keçiler değil ama insanlar görünmeyen bazı şeyler için öyle derler.
Tabi Bayram hocanın anlattığı hikâye gerçek değil oğlum” diyerek Agah’ın başını okşadı. Behiye abla oturduğu yerden ‘’tuvalete gidecektim korkudan gidemiyorum’’ deyince bizi bir gülme tuttu. Aynur abla bana dönerek ‘’milletin aklını aldın valla bir daha keçi falan sevemem ben sayende’’ dedi gülerek. ‘’Bizim köyde yaşlılar çok anlatırdı, özellikle keçi kılığına girerek insanları korkutmaya çalışırlarmış ne kadar doğru ne kadar uydurma bileme tabi’’ deyince, tekli koltukta sessizce oturan Ömer Hoca ilk kez konuştu ‘’rahmetli, muhtar Ali çok severdi böyle şeyleri anlatmayı. Çok denk geldi bana derdi konusu açılınca (onun taklidini yapar gibi bir elini havada salladı), geceleyin ıssızda birileri def dümbelek çalıp deli gibi şarkı söylüyor ve durmaksızın dans ediyorsa cin düğününe gelmişsiniz demektir derdi. Kendi rızanızla oynamayı bırakamazsınız.
Sabah olup, güneş doğup her şeyin kendiliğinden sona ermesi gerekiyormuş. Kaç tane zavallı bahtsızın yorulup, çatlayıp öldüğünü gözlerimle gördüm diye ciddi ciddi anlatırdı’’ Ortam birden sessizleşti. Aynur abla kalkıp odanın ışığını açtı, gaz lambasını söndürerek yerine koydu. Behiye abla hâlâ biraz tedirgindi “Abla korkuyorsan ben yanında geleyim” dedi. Aynur abla kafasını sallayınca birlikte kalktık. Tuvalet aslında beş adım uzaklıktaydı ama ortamın etkisiyle Behiye abla yalnız gitmeye cesaret edemiyordu. Behiye abla tuvalete girince bende koridordaki duvara yaslandım bekliyordum. ‘’Hazır korkmuşken beni içeri alsaydı diye hayal kurdum bir an’’ her ne kadar bakmamaya çalışsam da kalçalarına yapışmış siyah eşofmanı tüm hatlarını belli ediyor arada gözüm takılıyordu. Tuvaletin kapısında beklerken birden benim ufak bayram gece vardiyasına çıkacak işçi gibi hareketlenmeye başladı.
Hay mk! Üzerimde durumu gizleyecek doğru düzgün bir elbise de yok ters bir durumda kesin belli olur, rezil olurum düşüncesi geldi bünyeye. O ara tuvaletten sifon sesi geldi acil bir şeyler düşünmeliyim vaziyet iyi değil ‘’2 Şubat 1959 gecesi Ural dağlarında vuku bulan ve 9 dağcının ölümü ile sonuçlanan esrarengiz olay Dyatlov Geçidi Vakasının sırrı hala çözülemedi’’ hay sikiyim Behiye abla elini yıkıyor ‘’İstanbul'da 1987 yılının mart ayında yaşanan kar fırtınasında 50 saat aralıksız kar yağmış, 1 ay boyunca kay yerden kalkmamıştır’’ olmadı, işe yaramadı… Behiye abla tuvaletten çıkınca göz göze geldik ‘’böyle de sana ayıp oldu’’ dedi mahcup bir gülümsemeyle, önümden oturma odasına yöneldi, ucuz atlatmıştım. Hemen elimi benimkine atarak daha az belli olacak bir yere taşıma çabası içindeyken Behiye abla arkasını döndü birden ‘’hadi neden gel…
(gözü önümdeki kabarıklığa kaydı) miyorsun’’ diye söylenip, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak gözlerini yüzüme kaldırdı. Yalandan sikimi bırakıp belimi kaşır gibi hareket yaptım ‘’geldim abla sen geç’’ deyip arkasından takip ettim. Rezil olmuştum! ‘’Niye dönersin ki Behiye abla’’ diye söyleniyorum içimden ama diğer yandan kendime kızıyorum. Sikim başıma bela mk. Bir elimle tutup diğer elimle tokatlayasım geldi. Sinirlendiğimi anlayınca oda anında küçüldü. Bende odaya girdim. Behiye abla yerine oturmuş ben içeri girerken yan gözlerle beni izliyordu, yani sanırım! Odaya geri döndüğümüzde korku havası dağılmıştı. Çocuklar kendi aralarında oynarken Ömer Hoca, motosiklet lastiklerinden yapılmış garip sehpanın üzerinde TV’den Leyla ile Mecnun izliyordu. ‘’Helva ağır geldi biraz yürüyüp hava mı alsak’’ diye sordu Aynur abla ortaya. Ömer hoca elinde kumanda Aynur ablaya dönerek el salladı ‘’güle güleee’’ dedi ve tekrar TV’ye döndü.
‘’Bana uyar’’ sözleri ağzımdan çıkmıştı ki aynı anda ‘‘ben gelirim’’ dedi Behiye abla. Çocuklar zaten soruyu dahi duymamış kendi halinde oynuyordu. Ömer hocayla çocukları evde bıraktık. Montlarımızı alıp dışarı çıktık. Sıcak eve alışmış bünyemiz, dışarıdaki soğuğun ne kadar keskin olduğunu hemen hissetti. Dağın başında saat gece yarısını bulmuştu ve sıcaklık muhtemelen sıfırın altındaydı. Bahçe kapısına kadar yürümek havanın soğukluğunu kanıtlamaya yetmişti. Aynur abla: Uuuuuuçç, hava nasıl soğumuş birden böyle Behiye abla: Bu daha iyi hali, daha soğuk olduğu zamanları bilirim ben Ben: Bana bu kadar hava yeter fazlası çarpıyor hadi dönelim (ellerim cebimde titreyerek) Aynur abla ve Behiye abla güldüler bu dediğime Aynur abla: Götüm dondu 2 dakikada ooooooo (ellerini birleştirmiş içine üflüyordu) Behiye abla: (Gülerek önce bana sonra Aynur ablaya baktı) Öyle demeyeydin iyiydi!
Aynur abla: Bayram yabancı değil yaa sende (dikildiği yerde yavaşça zıplayarak ısınmaya çalışıyordu) şaka bir yana geri mi dönsek acaba?
Ben: İsterseniz arabayla gezelim. Behiye abla: Oluuur, ne diyorsun Aynur? Aynur abla: Olur tamam, donmaktan iyidir Eve dönüp çantamdan arabanın anahtarını aldım. Gözüm salep ve kudret macununa kavanozlarına gitti. Biran kararsız kaldım, tamamen halisane bir niyetle kudret macununu ve mutfaktan bir çay kaşığı alarak arabaya geçtim. Ayakkabılarımı giyerken arabanın kapısını açmıştım, ben geçene kadar hanımlar arabaya binmişti. Behiye abla öne Aynur abla arkaya binmiş. Arabayı çalıştırdım ‘’biraz ısınsın’’ dedim, sonra yanıma aldığım macunu çıkartarak kapağını açtım, ‘’bundan birer kaşık alalım sıcak tutar’’ diyerek elimde tuttuğum macun şişesini gösterdim. ‘’O ne ki?’’ diye sordu Aynur abla uzanıp kavanozu eline alıp inceledi sonra kapağını açıp kokladı ‘’Macun, şu köydeki hırsızlık olayından sonra Belediye başkanı vermişti, çayla birlikte yediğimiz çikolataların yanında çıktı’’ dedim elimdeki çay kaşığını Aynur ablaya uzattım ‘’tadı da güzeldir biraz boğazı yakıyor sadece’’.
Aynur abla çay kaşığını alıp macuna daldırdı ve dolu kaşığı bana uzattı yemem için, benden sonra aynısını Behiye abla ve kendisi de birer kaşık alarak Kavanozun kapağını kapatıp bana verdi. ‘’Boğazımı yaktı dediğin gibi'' dedi Behiye abla ‘’hem de nasıl’’ diyerek Aynur ablada onu destekledi. Araba ısınınca yola çıktık. Öğlen su dolduğumuz yerden geçerken Aynur abla araba bozulmaz inşallah dedi öğlen onlara yaptığım şakayı hatırlatarak. Elimi arabanın teybinin üzerine koyup sever gibi “Canavar bu canavar, bizi yolda bırakmaz abla, merak etme!” dedim. Sonra biraz daha abartıp “Canım arabammm!” deyince Aynur abla arkamdan “Bir de dalga geçiyor haspam!” diyerek uzanıp kolumu çimdikledi ve hoşuna giden bir şey olunca her zaman söylediği gibi ‘’eşek’’ diye mırıldandı. Yolda ilerlerken yedikleri macun etkisini göstermeye başlayınca sırayla Behiye ablayla Aynur abla önce montlarını çıkarttılar sonra da arabanın klimasını kapattırdılar.
Aynur abla ‘’yaktı valla nasıl bir macunmuş böyle, şurada soyunsam yeri var’’ diyerek bizi güldürdü. Fena fikir değildi ama sadece gülmekle yetindim. Sabah su doldurduğumuz yer artık geride kalmış, ormanlık alanın içine girmiştik. Yol tertemizdi, yeni küremiş gibiydi. Etraf ağaçlarla kaplanınca karanlık daha da arttı. Kimse konuşmuyordu; kadınlar biraz meraklı, biraz da tedirgindi. Ben de erkekliğe laf düşürmeden, “Artık dönelim mi?” demelerini bekliyordum. Arabayla ormanın derinliklerine doğru ilerlerken karanlıkta yol kenarında bir iki tane baykuş, tilki, sincap falan görmeye başladık. İlk görünce içimizi bir ürperti kaplıyor, sonra ne olduklarını anlayınca “haa hayvanmış ya” deyip rahatlıyorduk. Aynur abla gülerek “Ormanda hayvan görmek normal de, asıl onların bizi görmesi anormal. Sonuçta burası onların evi” dedi. İlerledikçe karanlık derinleşti, farların aydınlattığı yer dışında hiçbir şey görünmüyor.
Her ne kadar belli etmesem de biri “böö” dese kalbim yerinden fırlayacak durumda. Bir süre sonra Behiye abla dayanamayıp, “Artık dönsek mi?” dedi. Ben klasik numaramı yapıp, “Bana fark etmez” dedim. Arkadan Aynur abla “Dönelim, çok gittik zaten” deyince, “Peki” deyip genişçe bir açıklık bulunca arabayı döndürmek için yavaşladım. Direksiyonu kırıp arabayı döndürmemle birlikte farların ışığında bir insan silueti beliriverdi. “Laaaan!” diye bağırdım istemsizce. Herkes aynı anda gördü. Arkasında beş-Altı kişi daha sıralanmıştı. Kan beynime sıçradı, gözlerim karardı. Far kısa hüzmede, net seçilmiyor… Ayağım refleksle frene gitti. Arabanın durmasıyla birlikte yan koltuktaki Behiye abla ve arka koltuktaki Aynur abla bana sarıldı. Biri dua okuyordu, diğeri “Bas Bayram, kaç! Bas!” diye beni sarsıyordu. O an ne gördüğümü tam anlayamıyordum. Titreyen sesimle “Ananı sikiim.
Bunlar… Ne bunlar?” cümlesi çıktı ağzımdan istemsiz olarak. Hayatımın en uzun on saniyesiydi. On birinci saniyede gerçek ortaya çıktı: Arıcılık kıyafeti giydirilmiş tahta mankenlermiş gördüklerimiz. Ama o karanlıkta yemin ediyorum hepsi gerçek gibiydi. Aynur abla hâlâ bana yapışmış şekilde “Bayraaaam, dönelim artık” deyince, arabayı hızla çevirdim ve eve doğru sürdüm. Ormanın içinden çıkıp da ufukta evin ışıklarını görünce hepimize bir ferahlama geldi. Ardından da tutamadığımız bir gülme krizi… Arabayı kenara çekip gülmekten nefes alamaz hâle geldik. Sustukça tekrar başlıyoruz; üç tur falan sürdü böyle. En sonunda gülecek takatimiz kalmayınca eve vardık. Eve girince Ömer Hoca, “Ne çabuk geldiniz?” diye sordu. Daha montunu bile çıkarmadan Aynur abla, “Ah neler yaşadık bir bilsen!” diyerek olanları anlatmaya başladı. Ömer Hoca “Gece gece iyi havanızı almışsınız” diye takıldı.
Kendi aramızda olanları konuşarak ‘’sen nasıl bağırdın, yok sen duaya başladın, sen şöyle yaptın’’ diyerek bir birimizin taklidini yapıyor gülerek dalga geçiyorduk. Yatma zamanı gelince yerleri ayarladık. Planda ben tek kişilik, tost makinası gibi açılıp katlanabilen bir yatak vardı onda yatacaktım. Açtık, çarşaf sereceğiz… İçinden kırmızı, transparan bir kadın iç çamaşırı çıktı! Behiye abla kıpkırmızı oldu, “Benim değil!” diye mırıldanıp hızla çöpe attı. Meğerse Osman amcanın bu eve sık sık gelmesinin sebebi sandığımızdan farklıymış… Yatağın hâli daha da kötüydü: ruj lekesi, alkol kokusu, kim bilir daha neler… Üzerinde yatmak imkânsızdı. Arabadan şişme yatağı getirdim, hiç açıp kullanmak nasip olmadı. Şişirmek için pompası olması gerekiyormuş açınca anladım. Ağzımla şişireyim diye uğraştım ama yatak şişmeden ben şiştim. En son “Boş ver, ben iki kişilik koltuğa kıvrılırım” dedim.
Aynur abla diklendi, “Ev kedisi misin sen? Kıyıda köşede yatmak yok!” Sonunda üçlü koltuğa ben, Ömer Hoca ve çocukları; üst kata da Aynur abla, Behiye abla ve Osmancan çıktı. Ömer Hoca, Aynur ve Behiye ablanın sadece tişörtle gezdiğini görünce, “Üşümüyor musunuz?” diye sordu. “Yok, aksine yanıyoruz vallahi” deyip gülüştüler. Ömer Hoca “İyiymiş” deyip uzandı. Macunun etkisi devam ediyordu, kimse bir şey söylemeyince bende hiç karışmadım. Herkes “İyi geceler” deyip yattı. Gecenin sessizliğinde dışarıdan kurt ulumaları geliyordu. Köpek sesine alışığım ama bu farklı; sanki yabancı bir filmdeyiz. Bir süre sonra yanımızda yatan Mutlu ve Agah, “Annemin yanına gidelim” diye tutturmaya başladı. Ömer Hoca gönüllerini yapmaya çalıştı ama nafile. Küçük olan Mutlu kalktı gitti, peşinden Agah… Biz Ömer Hoca’yla baş başa kaldık. İlk defa bir erkek öğretmenle aynı yatakta yatacağım diye hafiften heyecan bastı.
Tam o sırada kapı açıldı. Bir elinde Agah, diğerinde Mutlu; Aynur abla içeri girdi. Arkasından Behiye abla ve Osmancan… “Bu sıpalar seni istiyor şimdi de. Kurt seslerinden korkmuşlar” dedi. Çocuklar “Anne babamızla yatacağız!” diye tutturdular. Ne dense ikna olmadılar. Ben tekrardan, “İsterseniz ben ikili koltukta yatarım” dedim. Aynur abla ters ters baktı, “Bir daha dersen dışarıda yatarsın!” Sessizlik… En sonunda Aynur abla, “Biz Ömer’le çocukları alıp yukarı çıkalım, siz de aşağıda kalın, bugünlük böyle idare ediverelim” deyince sorun çözülmüş oldu. Herkes yatağına geçince Behiye abla duvar tarafına uzandı, aramıza da Osmancan’ı aldı. Çocuğa sarılıp klasik iyi uykular faslından sonra gözlerini kapattılar. Öyle ya da böyle Behiye ablayla aynı yatağa girmek garip hissettirmişti. Az önce Ömer Hoca’yla aynı yatağa girmek üzere olduğumu hatırlayınca içimden, “Anam beni Bayram’da boşuna doğurmamış” diye geçirdim.
Sobanın içindeki ateş, kapağın deliklerinden tavana vuruyor, tavanda dans eden kızıl ışıkları izlerken dalıp gittim. Tam o sırada burnuma hafif, hoş bir koku geldi. Büyük ihtimalle Behiye ablanın sürdüğü krem ya da parfümdü. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım ama nafile… Yanımda Behiye abla olduğu için uyku resmen sıfırlandı. Ne kadar düşünmemeye çalışsam da aklım ona kayıyordu. Üstüne benimki yine geceliğin altında hareketlenmeye başladı. Oysa hiç aklımdan kötü bir şey geçmemişti. Aklı yok fikri var benden bağımsız yaşıyor resmen. Neyse en azından yorganın altındaydım, hem Behiye ablayı düşünmek hoşuma gidiyordu. Osmancan ise çoktan uyumuş, yorganın altında dönüp duruyordu. Bir ara ayağıyla kendi yorganını itince benim üzerim de açılıverdi. Hazırlıksız yakalandım. Sikimle birlikte eşofmanın üstündeki fosforlu nike logosu ve ‘’just Do It’’ yazısı havaya kalkmıştı.
Hemen yorganı çekip kapattım. Behiye abla da Osmancan’ın üzerini örtmek için doğruldu. Gördü mü acaba? Bugünlük ikinci defa olurdu. Umarım görmemiştir, yoksa gözünde iyice sapık muamelesi göreceğim. Osmancan da durmuyor, frizbi gibi bir sağa bir sola dönüyor. Hatta bir ara ayağını nasıl başımın üstüne attıysa… Behiye abla bunu görünce hafif homurdanarak yatakta doğruldu, çocuğu nazikçe aramızdan çekip duvar kenarına aldı. “Kusura bakma, yerini yadırgadı. Yoksa böyle değildir” dedi fısıltıyla. “Olur öyle sorun değil” diyebildim gülümseyerek. Osmancan duvar tarafına alınınca Behiye abla da biraz mesafe koyarak arkasını döndü ve çocuğa sarıldı. Bu hareketi görünce içimde hafif bir burukluk belirdi. Sanki benden kaçmış gibi hissettim. Küçücük bir sitem kabardı içimde. Ben de sırtımı ona dönüp yorganı başıma kadar çektim. En iyisi uyumaktı. Ama uyku, inadına gelmiyordu.
Gözlerimi kapatıp içimden saymaya başladım. Çoğu zaman bin olmadan uykuya dalarım. 1.2.3…. 190..378..555.. Yok gelmiyor …670…809…hiç buralara kadar saymamıştım…907.908.909.. Kalçama bir şey dokundu çekti. Alla alla. Neydi o ya? Neyse kaçta kalmıştım mk 889.890.891 yine aynısı oldu. Yumuşak bir şey kalçamın üzerine bastırıyordu, bu sefer çekmedi. Başımı azıcık kaldırıp arkama baktım. Bir de ne göreyim; Behiye abla uyurken bana yaklaşmış. Demek ki şu an göt göteyiz. Garip hissettim. Biraz önceki kırgınlık uçup gitti. Bende bilerek kalçamı iyice geriye doğru bastırdım. Birisi yorganı açıp üstten fotoğraf çekse birbirine yapışık götlerimizden kalp işareti çıkar muhtemelen. Behiye abla acaba farkında mıydı, değil miydi? Bilemedim. Belki uykusunda yaklaşmıştı, belki de… Bilmiyorum. Ama o an, hangisi daha iyi karar veremedim farkında olması mı, yoksa olmaması mı?
İçimden 100’e kadar saydım uykumda dönüyormuş gibi olduğum yerde döndüm, derin nefes alıp verdim ‘’hımmmm, pufff’’ yapıp ağzımı şapırtattım. Niyeyse uyurken hep böyle yapıyormuşum gibi hissediyordum. Behiye abla hareket etmemişti. Keşke döner dönmez kalçasına yapışsaydım ama yemedi tabi. Hafif hafif yaklaşıp hem de uyuyor gibi rol yapmaya devam ediyorum. Nuri Bilge Ceylan beni 2 dk izlese Bir Zamanlar Anadolu’da 2’yi bana çeker öyle oyunculuk kesiyorum. İleri, ileri, biraz daha, hadi Bayram, ha gayret... Milim milim yaklaşıyorum Behiye ablanın kalçasına. Derken bana gerek kalmadan Behiye abla kalçasını löp diye yasladı bana. Neyseki heyecan yapıp geri kaçmadım. Sikim kalçasının üst kısmına denk gelmişti. Hafif yana döner gibi yaparak tam arasına getirdim. Sanki yeri orasıymış gibi tıpatıp uydu. Lan aylardır hayalini kurduğum kadına yasladım resmen.
Hem de meşhur fortçu yaslaması. Penceren yansıyan ay şığı altında Behiye ablanın boynunu, saçlarını inceliyorum, kendimi zor tutuyorum sabit kalmak için. Böyle dayadım ama ya uyanırsa? İyi hoş kadın ama ne der? Bağırır çağırırsa sen kendini ne sanıyorsun, ne yapıyorsun falan filan.. Aklımdan bunları geçiriyorum. Üstelik torunu da yanımızda. Kendimi yerine koydum, birisi bana uyurken yaslasa çok hoşuma gitmezdi doğrusu. Bunları düşünürken Behiye abla önce kalçasını benden ayırdı sonra olduğu yerde döndü. Gözlerimi kapattım anında ve kendimi uyku moduna aldım. ‘’hımmmm, pufff’’ deyip ağzımı şapırdattım. Birşey derse zorla gözlerimi açıyormuş gibi yapacam, bir kaç kere esneyip mal mal cevap verecem falan, kafada kuruyorum. Bekledim bekledim birşey olmadı. Demekki Behiye abla uykusunda döndü. Garanti olsun içimden 60'a kadar sayıp gözlerimi öyle açmaya karar verdim.
Tekrar saymaya başladım 1.2.3.4.5.6... Uffff ne yapıyorum ben yav? İçimdeki merakı yenemeyip gözlerimi PAT diye açtım. Behiye abla! Behiye ablada bana bakıyordu. Bakışları hiç kızar gibi değildi. Hatta gülüyor bile denilebilirdi. ‘’uffff…yandım’’ diyerek üzerimizdeki yorganı açtı. Aklıma geçen hafta kaybettiğimiz Akasya Durağı dizisinin Şaziment’i Evin Esen geldi o an. Ne alakaysa! O ara eşofmanımın üzerinde bir el hissettim. Dejavu oldum! Aklıma Suna’yla yaşadıklarım geldi. Eşofmanın üzerindeki el bir süre sabit kaldıktan sonra yavaşça sikime uzandı ve eşofmanın üzerinden kedi yavrusunu sever gibi okşamaya başladı. Duruşumu bozmadım (milli görüşçüye yakışan şekilde), aynı şekilde Behiye ablayla bakışmaya devam ediyordum. Behiye ablanın eli sikimin üzerinden yukarı kayarak önce tişörtümün altına girdi, daha sonra göbeğimin üstündeki bel kısmını aralayarak eşofmanımın içine daldı.
Eli eşofmanla külotumun arasında kalmıştı. Parmaklarıyla sikimi yokladı, elini geri çekip kilotun altına gelecek şekilde tekrar soktu ve sikimi avuçladı. Gülümsemesini saklamak için dudaklarını birbirine sıkıca bastırmıştı. Elleri yumuşacık ve sımsıcak. Parmaklarının izi sikimin üzerine çıkcak kadar bir sıcak hemde. Elleriyle yavaş yavaş avuçladığı sikimi oynamaya başladı. Bense hareketsiz halde durmaya devam ediyorum. ‘’Salaklığın lüzumu yok Bayram’’ diye kendi kendime söylendim. Herkes getirip ağzına tutacak değil ya! Üstteki elimi yılan gibi sürte sürte Behiye ablanın bacaklarının arasına uzattım. Yatmadan önce Behiye ablayı aydınlıkta görünce hafıza atmıştım, altında beyaz, geniş paça geceliği vardı, kalça kısmı üzerine tam yapışmıştı. Elimi rastgele belinin alt kısmında bir yere uzatıp okşar gibi yaptım fakat amı burada değildi. Elimi biraz daha aşağı indirince eşofman üstünden bir kabarıklık hissettim, elimi çekmeden üzerinde devam ettim, kabarıklık birbirine yapışık bacaklarının arasına doğru gidiyordu.
Üzerinde elimi yavaş yavaş hareket ettirerek okşamaya başladım. %100 Pamuklu geceliğinden amının tüm sıcaklığını hissedebiliyordum. Böyle yanan bir amla bir kadın ne kadar dayanabilir? Behiye abla sikimi bırakıp elini eşofmanın içimden çıkarttı, amını okşayan elimi tutarak diğer eliyle açtığı geceliğinin içine soktu. Sonra elini tekrar eşofmanımdan sokarak bıraktığı yerden sikimi oynamaya devam etti. Bende eşofmanın altına girmiş olan elimi açarak amını avuçladım. Behiye abla gözlerini kapatıp derin bir nefes alıp bir süre tutup bıraktı. Yumuşacık bir amı vardı, avucumu sıktığında avuç içimi dolduruyordu. Avucumu açıp amcığını serbest bıraktım, parmaklarımla amının üzerinde ileri geri sağa sola yaparak oynamaya başladım. Oynadıkça sıcaklık ve ıslaklığın artmasına saniye saniye şahit oluyordum. Yandım demişti yorganı açarken. Doğruymuş. Şimdi anladım.
Gözlerimiz birbirinden ayrılmadan birbirimize mastürbasyon yapıyorduk. Üzerimdeki gerginlik kaybolmuştu. Parmaklarımdaki kayganlık artınca Behiye ablanın amının iyice ıslandığını fark ettim. Behiye ablanın elide arada taşşaklarıma gidiyor onu avuçluyor daha sonra bana 31 çekmeye devam ediyordu. Bir ara yukarıdan ses geldi, o an ikimizde durduk. Aynur abla çocuklardan birini tuvalete götürüyordu seslere bakılırsa. Neredeyse boşalmak üzereydim, böyle olunca geri kaçtı. Behiye abla fazla beklemeden sikimle oynamaya devam etti. Bende iyice ıslanmış amına üstünde git gel yaparken orta parmağımın yarısını yavaşça amına bastırdım. Parmağım hiç zorlanmadan ıslanmış amına gömülüverdi. Bu hareketimle Behiye ablanın nefes alıp vermesi daha da duyulur olmuştu. Yavaş yavaş parmağımın hepsini soktum, Behiye abla kalçasını ve bacaklarını sabit tutamıyordu ileri geri..
Bırakmadan devam ettim, aldığı zevk yüzüne de yansımış gözlerini kapatıp açıyor, kafasını geri yaslayıp sağa sola çeviriyordu. Ses çıkarmamaya gayret ediyor olsada arada hohlar gibi inlemesine engel olamıyordu. Kontrolü kaybetmişti. Orta parmağımı Behiye ablanın amına sokup çıkarırken küçük parmağımın yanındaki parmağımı da dahil ettim oyuna. Çok geçmeden iki parmağımla gir çık yapıyordum. Behiye abla sikimi bırakarak eliyle amındaki elime yapıştı, dizlerini karnına doğru çekerek yatakta sırt üstü döner gibi oldu. Zevkin doruklarında cümlesinin görüntülü haliydi. Amına parmaklarım her giriş çıkışta çıkan ses gecenin sessizliğinde iyiden iyiye duyulur olmuştu. Şlak Şlak Şlak! Zerre umrum da değildi, ne olacaksa olsun. Behiye ablanın zevkten kıvrandığını görmek beni daha da heveslendirdi. Amındaki parmaklarımı daha sert sokup çıkartmaya başladım, Behiye abla kıvranıyordu, başının altındaki yastığı çekip yüzüne bastırdı inlemesinin duyulmaması için, o esnada parmalarıma doğru bir ıslaklık geldi.
Aslında ıslaklık demek haksızlık olur. Çeşmeyi açarken tam ayarlayamazsın birden su boca olur ya, aynısı! Behiye abla yüzünün üstünde tuttuğu yastığı kafasının arkasına ittirdi, bacaklarının biri kıvrılmış diğeri ileri doğru uzatmış, iki elini kafasından geriye doğru atmış halde sırt üstü yatıyordu. Amının üzerimdeki elimi çektim, Behiye ablayı izliyordum. Behiye abla iki defa üst üste baştan aşağı titrer gibi oldu dizlerini karnıma çekti tekrar bıraktı. Aldığı zevk devam ediyor, etkisinden çıkamamıştı. Çok hoşuma gitmişti bu hali. Onu ellerimle bu hale getirmiştim. Gururluydum. Keşke şu halini çıplak olarak görebilseydim ama olsun şimdilik buna da şükür. Behiye ablanın derin derin aldığı nefesler nedeniyle geceliğinin altındaki büyük göğüsleri inip kalkıyordu. İki dakika bu şekilde yattı, bende bir kolumun üzerine yan uzanmış onu izlemeye devam ettim.
Behiye abla önce gözlerini açtı, kafasını çevirip bana baktı, biraz önceki gibi yan dönerek yaklaştı. Bir şey diyecek gibi bir hali vardı ama demedi. Kendini gülmemek için zor tutar gibiydi, yüzünde bir mutluluk hali vardı. Elini uzatarak tekrardan eşofmanımdan içeri soktu hala dimdik ayakta olan sikimi yakaladı, diğer eliyle eşofmanla birlikte külotun önünü aynı anda aşağı sıyırınca sikim dışarı çıkmıştı. Bende külotun altında sıkışan daşşaklarımı çıkardım. Behiye abla bıraktığı yerden bana 31 çekmeye devam etti. Arada gözlerini benden ayırıp elinde tuttuğu sikime kayıyordu. Özenle sikimi dibinden kafasına doğru diş macunu tüpünü sıkarmış gibi sıvazlıyordu. İki ya da üç dakika devam ettik bu şekilde "geliyorum" dedim. Behiye abla bana yanaşarak dibime girdi iyice, daha hızlı 31 çekmeye başladı. Kafamı geriye yaslanmış kendimi kaybetmiştim.
İçimden bir ürperti geçti, kendime gelince Behiye ablayı elinin üzerine bulaşmış döllerime bakarken buldum. Kendisini izlediğimi fark edince döndü oda bana baktı. Nereye boşalmıştım bu kadar merak ettim. Kafamı eğip önce yatağın üzerine sonra Behiye ablanın elbisesine göz attım. Behiye ablanın geceliğinin üzerinde parlayan döllerimi gördüm. Kendi üzerine boşaltmıştı beni. Hiç konuşmadık ve birbirimize dokunmadık. Yatakta yan yana uzanıp tavanda yanan sobanın alevlerini izledik. Osmancan yattığı yerden tekrar dönmeye başlayana kadar o şekilde durduk. Daha sonra Behiye abla yattığı yerde doğrularak üzerime uzandı ve dudağıma bir öpücük kondurdu. Kalkıp lavaboya gitti. O gelince de ben gittim. Geldiğimde Behiye abla duvar dibine geçmiş, Osmancan aramıza geçmişti tekrar. Yerime yatıp gözlerimi kapattım 1.2.3.4.5.6... Uyumuştum. Sabah uyandığımda yatakta tek başıma olduğumu fark ettim.
Oysa alarmı kurmuştum, demek ki çalınca duymadım. Sabah ereksiyonu geçene kadar yerimden kalkmadım. Sonra koridora çıktığımda, elinde tavayla merdivenlerden çıkan Ömer Hoca’yla karşılaştım. Kısa bir “Günaydın”laşmanın ardından mutfağa yöneldim. Kapıdan çıkan Aynur ablayla burun buruna geldik. Gülümseyerek, “Günaydın, uykucu tavuk! Ova havası iyi gelmiş sana” dedi. “Günaydın abla” dedim, utancımdan kafamı kaşıyarak. Bizi duyan Behiye abla Mutfağın içinden seslendi, “Aramızda en çok o yoruldu dün, ileri geri.” dedi beni savunarak. “Evet… Biraz öyle oldu” dedim Aynur ablayı süzüp. “İleri geri… Uğraşınca… Hem ova havası işte” diye saçma sapan eklemeler yaptım. Aynur abla hâlime gülüp, “Uykun açılmamış senin. Yüzünü yıka, hemen yukarı gel; masa hazır” dedi ve çaydanlığı alıp çıktı. Behiye abla elindeki tavada ısıttığı bazlamaları sepete yerleştirip kapıdan çıkarken, bana dönüp gülümseyerek, “Yüzünü yıka gel, oyalanma” dedi.“Tamam…
Tamam abla,” diye mırıldandım, başımla onaylayarak. Kahvaltıdan sonra hep birlikte arabalara doluştuk. Önce dün gece gördüğümüz arıcı kıyafetlerinin olduğu yere gittik; yüzlerce kovan yan yana diziliydi. Ardından ormanın içinde kısa bir tur atıp geri döndük. Öğlene kadar kar üstünde kızak kaydık, kar topu oynadık, getirdiğim kar bisikletine bindik; zaman nasıl geçti anlamadık. Öğlen köfte ve sucuk mangal yaptık. Sonrasında semaverde çayımızı içtik, ortalığı toparladık ve saat üç gibi yola koyulduk. Dönüşte çocukların hepsi bu sefer bizim arabaya bindi; Behiye abla yine yan koltukta oturuyordu. Dün gece yaşananlar hiç olmamış gibi, ikimiz de sessizdik. Yolda telefonu teybe bağlayıp Behiye ablaya uzattım. MFÖ’den “Ele Güne Karşı Yapayalnız” çalmaya başladı. Mesaj mıydı, tesadüf müydü, anlamadım. Köye varınca ilk iş olarak, Behiye ablayı ve Osman Can’ı evlerine bıraktık.
Biz daha eve varmadan Ömer Hocalar çoktan ulaşmıştı. Mutlu’yla Agah’ı bırakmak için evlerinin önünde durdum. Çocuklar inerken evin yanında ayakta dikilen Aynur abla, Fatoş abla ve Fadime ablayı gördüm. Bismillah, daha geleli beş dakika olmamış, kadını köşeye sıkıştırmışlar bile. Onlar beni fark etmedi. Arabayla uzaklaşırken arka aynadan baktım; Fatoş abla ağlayarak bir şey anlatıyordu. Son olaylardan sonra ona karşı kalbim biraz buz kesmişti ama o halini görünce içim ince bir sızıyla burkuldu. “Ne oldu acaba?” diye geçirdim içimden. Bir şey olduğu kesindi; elbet öğrenirdim. Eve gidip üzerimi değiştirdim, bavulumu toparladım ve arabaya attım. Arabayı ilçede Yasin’e bırakıp otobüsle memlekete geçecektim. Otobüse bindiğimde saat 18.00 olmuştu. Yasin, “Arabayla bırakayım, sonra dönerim” dedi ama kabul etmedim. Cam kenarına geçip başımı cama yasladım.
Yol sallaya sallaya akıp giderken, gözlerim kapanmış… Uyuyakalmışım. *** 31’inc bilgisayar! Vay mk ya! Televizyonum kadar! Devasa kutusunu heyecanla açıyorum. Msi aliminyum kasa, çift soğutmalı, aydınlatmalı klavyesi de var. Son sistem! Oynayamayacağın oyun yok bununla. Kapağını açıp başlat tuşuna basıyorum. Hediye fare de avucumun içinde yağ gibi kayıyor. Tek sıkıntısı klavyede Türkçe karakterler yok ama olur o kadar! Hemen internete bağlayıp Windows güncelleme seçeneğiyle güncellemeleri yüklüyorum. 5 dakikada çat çat indirip güncelliyor. Yeniden başlat diyorum 10 saniyede açılıyor. Makine değil hayvan bildiğin. Mozilla Firefox kurup geçerli tarayıcı yapıyorum. Ne yapsam diye düşünüyorum heyecandan. Oyun oynasam kurdun ettin zaman alır. O sonraki iş. Youtube açıp ‘’Sibel Can-Kıskıvrak’’ yazıp enterlıyorum. Bitiyorum bu karıya arkadaş. Sibel Can’ın üzüm bahçesinde kıvırışını izlerken aklıma başka bir şey geliyor.
Şarkıyı kapatıp Gogula ‘’naughty america premium account’’ yazarak son 1 hafta paylaşımları görecek şekilde arama yapıyorum. Üç ya da dördüncü denememde çalışan bir üyelik şifresini buluyorum. 5 dakikada tamam o iş. Sayfanın yeni yüklenenler kısmımdaki pornolardan birini gelişigüzel açıyorum. Videonun altındaki ilerleme çubuğuna rastgele tıklayarak videoyu sardırıyorum. Amacım biraz da bilgisayarın internet hızını test etmek. Sardırdığım bir sahnede kadraj aşağıdan yukarı doğru çıkıyor ve erkek pornocunun siki görünüyor önce ‘’James Deen’’ diyorum içimden siki görünce, kadraj yukarı çıkınca yüzü görünüyor. Doğru bilmişim! Artık erkek pornocuları yarağından tanıyabiliyorum. Neyse ki bunu tek ben biliyorum. Yasin ibnesi falan duysa ne vurdurduğumuz kalır ne götçülüğümüz. ‘’Bundan sonra gardaşım değil bacım’sın’’ der iyice sinir eder. Neyse filme dönüyorum tekrardan.
James Deen’in filmdeki patneri sonradan tecavüz iddiası yüzünden mahkemelik olacağı Stoya. James Deen abinin normal sikişi bile tecavüz gibi olunca Stoya haksız da sayılmaz. İnanmayan Shyle Stylez’le Office konulu filmi izlesin sonra konuşsun. (2017’de kaybettiğimiz Shyle ablamız ışıklar içinde uyusun) Videonun sonunda boşalma sahnesini de izleyince kapatıp yeni yüklenenler kısmına dönüyorum tekrardan. ‘’İled Sotaf first sex scene’’ videosu gözüme ilişiyor bakarken. ''İled Sotaf'' ilk kez duydum bu ismi. Çek pornocu sanırım ismine bakılırsa, merak edip hemen videoya tıklıyorum. Sektöre yeni giren birisini izleyip desteklemeyi her zaman kendime görev bilirim. Esmer, Kıvırcık saçlı, hafif toplu bir kadın. Doğal bir güzelliği var yapmacık değil, severim bu tarz kadınları. Malum sektör koca memeli, sarışın, plastik kadın dolu. Dikkatli bakınca aslında bizim buraların kadınlarını da andırıyor, hatta biraz zorlasam tanıdık bile çıkacak.
Neyse uzatmadan sahneyi sardırınca iki tane zenciyle yiyişme sahnesi geliyor karının. Oha mk! İlk filminde iki zenci! Cesarete bak. Zenci filmlerini moral bozucu olduğu için hiç sevmem. O yüzden sahneyi hızlıca sardırıyorum, 2 zencinin aynı anda girdiği sahne denk geliyor. Kamera zencilerin koca siklerini kadının hem amına hem götüne köklediği yakım çekimden kadının yüzüne kayıyor. Kadın ağlıyor. Gözünün makyajı yanaklarına akmış. Bu ağlama! Yabancı gelmiyor. İled Sotaf! Tabi lan! İsmi tersten okuyorum! Deli Fatoş. Vay mk karısı ya. Beni sinir etmek için Bekir’e verdin hadi yedik yuttuk da iki zenciye aynı anda vermek ne demek mk ya! Gözünü toprak doyursun emi! Öyle ağlarsın işte! * Bir el beni dürtüyor. Gözlerimi açıyorum. ‘’Otogardayız. Geldik abi’’ diyor muavin. 22 Ocak 2012 Pazar 19:29