BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 42 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 42 / 84 BÖLÜM 18 dk okuma 16,757

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 42. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Odadan çıktığında derin bir nefes aldım. Kalkıp üzerimi giyindim. Geceyi kapatırken anne ve kızını üç posta ile uğurluyordum. Doğrusu, buraya gelirken aklımda böyle bir şey yaşanabileceği düşüncesi yoktu. Gecelikleri giyinip yattığımda üzerime uykuyla birlikte bir ağırlık çöktü. Hemen uyumam gerekirken nedense bir türlü uykuya dalamadım. Bir süre telefondan Aynur ablanın bana gönderdiği resme baktım. Çok güzeldi. Âşık olacaktım neredeyse. Zor da olsa kapatıp saat yediye gelirken tekrar uyumaya çalıştım; sonunda dalabilmiştim. Sabah “Bayrammm evladım, huuu çocuğum” sözleriyle gözümü açtım. Karşımda Gülseren teyze dikiliyordu. “Yana kay çocuğum” dedi, bana doğru eğilerek. Nasıl ya? Sen demi, Gülseren teyze ne yana kayması diye içimden geçiriyordum. Uykulu halimi bozmayarak anlamamış gibi yapmaya devam ettim. “Yana kay çocuğum, yataktan düşeceksin, tam uçtasın!” dedi Gülseren teyze gülerek.

Bu sözleri duyunca birden rahatladım. Yana kayarak yatağın ortasına geldim. “Günaydın Gülseren teyze” dedim ve yattığım yerde doğruldum. “Günaydın çocuğum, yerini sevdin herhalde; nasıl derin uyuyordun, zor uyandırdım seni,” dedi gülerek. Kızınla, torunum müsaade etmedi ki uyuyalım diyemediğim için “Sevdim Gülseren teyze, sevdim” deyip geçiştirdim. Bıraksalar hâlâ uyurdum aslında. “Saat on oldu, hadi kahvaltı yapalım,” dedi ve odadan çıktı Gülseren teyze. Gece olanlar aklıma geldi o an; rüya değildi hiçbirisi. Üstüne sabah sabah karşımda Gülseren teyzeyi görünce bir an korkmadım desem yalan olur. “Sıra bende, beni de sikeceksin” cümleleri çıkacak diye bekledim bir an ama neyse ki korktuğum gibi olmamıştı. Tamam, mature fantezimiz var ama onun da bir sınırı var elbette. Bu konuda devletimizin belirlediği emeklilik yaşını baz alıyorum her zaman.

2012 yılında kadınlarda emeklilik yaşı 58 olduğu için 58’e kadar herkesi sikebilirim. Yani Gülseren teyze bu potanın dışında kalıyor maalesef. Misal şu an (2025 yılında) en son yapılan düzenlemeyle emeklilik yaşı kadınlarda 63 olduğu için artık 63 sınırı geçerli benim için. Anlayacağınız, bu konularda prensipli bir adamım; siz de öğrenmiş oldunuz. Pazar günü önce güzel bir kahvaltı, ardından ilçede biraz yürüyüş ve sonrasında Yasin’in ayakkabıcı dükkânını ziyaret ederek günü tamamladık. Yasin’in dükkanında kahvemizi içtikten sonra, tatilde Yasin’e bıraktığım arabamı alarak köye döndüm. Döndüğümde hava kararmak üzereydi. Evin kapısına geldiğimde garip bir şekilde mutlu olmuştum. Burayı sevdiğimi ilk kez o an hissetmiştim. Arabadan bavulumu alıp kapıya geldim, anahtarı takıp evin kapısını açmak istedim ama garip bir şey fark ettim: kapı kilidi üç kez kilitlenmişti.

Şaşırdım! Ne alaka diyeceksiniz ama kısa bir bilgilendirme yapayım burada: bir teyzemin eşi anahtarcı olduğu için yanında çok takılmışımdır. Onun yanında takılırken ufak tefek bir şeyler kaptık. Bizim ailenin “Anahtarı unuttum, dışarda kaldım” derdi olmadı hayatta, işi bilene kapı kilitli olmadıktan sonra açmak çok kolay. Kendi evimizin kapısı, anahtarsız açmaktan yalama olmuştu — sıfır abartı. Tabii hırsızlık olaylarına falan çok denk gelmişizdir eniştemin yanındayken. O zamanlar öğrendim ki kapın en fazla kaç kere kilitleniyorsa bir defa az çevireceksin kilidi. Çünkü kilidin tamamının çevrilmesi, kilit miliyle kilide tutunan bölümün dayanıklılığını azaltır. Bu olay bende alışkanlık olduğu için kapıyı bir kere az kilitlerdim her zaman. Size de tavsiye ederim. Her neyse, dönelim olaya. Köydeki evin kapısını iki kere çevirdim, açılmadı. Şaşırdım.

Üçüncüyü çevirince açıldı. “Acaba piknik sonrası hemen hazırlanıp gitmiştim, o arada dalgınlığıma mı geldi?” diyeceğim ama bu olay yıllardır bende alışkanlık halini aldığı için çok sanmıyorum. Neyse, eve girdim, baktım bir gariplik yok, her şey yerli yerinde. Evin bir yedek anahtarı Aynur ablalarda ama onlar girse söylerlerdi diye düşündüm. Tek seçenek: ben dalgınlığıma geldi, kapıyı üç kere kilitledim. Üzerinde fazla durmaya gerek yoktu. Hemen üzerimi değiştirip bavuldaki eşyaları dolabıma yerleştirdim. Çaydanlığa suyu koyup oturma odasına geçtim. Üçlü koltuğa uzanmak üzereydim ki koltuğun üzerindeki örtüde bariz belli bir göt izi dikkatimi çekti. Kendi götümü yaklaştırıp karşılaştırdım — benimkinden büyük. Çıkmadan bir gün önce sağı solu toplamıştım. Aynur ablayla Fadime abla gelmişti en son ziyarete, o zamandan mı kalma acaba? Aslında çok dikkatli bir adam değilimdir ama önce kilit meselesi, sonra bu olay olunca garibime gitti.

Üstelik koltuğun örtüsü de üzerine bir şey dökülmüş de kurumuş gibi, sert sert olmuştu. Kokusuna baktım, tanıdık bir kokuydu ama çıkaramadım. Tadına baktım, bi’ bok anlamadım yine. Gelmeden önce annem aramış, “Koltuk örtülerini falan yıka,” diye tembihleyince ben de yeni yıkamıştım, temiz olduğuna emindim. Demek ki makinede bir bokluk var. Çayı koydum, televizyonun karşısına geçtim. TV8’de Roma–Parma maçını izliyordum. Telefonum çaldı, arayan Aynur ablaydı. “Döndün, evdesin sanırım,” dedi telefonu açınca. Hiç uzatmadan “Evet abla,” dedim. “Yalnız mısın, kimse var mı?” diye sordu. “Yalnızım abla, kimse yok” dedim. “Tamam” deyip kapattı. Kafam karıştı bu konuşmadan sonra. “N’oldu şimdi?” diye düşünürken çok geçmeden kapıyı tıklattı birisi. Koşar adımlarla gidip açtım; Aynur abla, Behiye abla ve Fadime abla kapının önünde dikiliyordu. “Buyurun” dememe gerek kalmadan, baskın yapar gibi hızlıca içeriye girdiler.

“Bismillahirrahmanirrahim!” Kapıyı kapatıp içeri girince bayanlar yanan sobanın başında dikilmiş, üzerlerini bile çıkartmadan ısınmaya çalışıyordu. “Dondummmm” diye titriyordu Behiye abla, aralarında en çok üşüyen oydu anlaşılan. Yalnız olsak ısıtmak için güzel planlarım vardı ama yalnız olsak işte. “Hayırdır, bu soğukta niye bu kadar üşüdünüz?” diye sordum sobanın başında dikilen bayanlara. Fadime abla herkesten önce cevapladı: “Bir saattir dışarda laflıyoruz da ondan.” Böyle dediğine göre bir mesele vardı; Aynur ablanın suratından anladığım kadarıyla bir şeyler olduğu belliydi. Uzatmadan “Çay getireyim” diyerek mutfağa gittim. Çayı kendime göre demlediğim için bardakları doldurunca bitmişti, yeniden çay demledim. İçeri girdiğimde bayanların hepsi oturmuş kendi aralarında konuşuyordu; ben içeri girince birden sustular. Bir şey vardı ve hareketlerine bakılırsa benimle ilgiliydi.

“Lan acaba Fatoş, benim Hanife ebe muhabbetini mi anlattı?” diye içime bir kuşku düştü. Öyle olsa bile Aynur abla bu kadar kişiyi toplayıp gelmezdi. Gereksiz hüsnükuruntu yapıyordum. Ama konunun Fatoş ablayla alakası olduğuna emindim yine de. Her ne kadar umursamamaya çalışsam da köyden memlekete dönerken Fatoş ablanın Aynur ablayla konuşurken ağladığını görmüştüm. Ona kızgınlığım geçmediği için merak etmemeye çalışsam da tatilde arada aklıma geliyor, sebebini merak etmiyor değildim. Birkaç kez Aynur ablaya sormak için niyetlendim ama sonradan vazgeçmiştim. Çayları dağıttıktan sonra Aynur abla iki elinde tuttuğu çay bardağıyla bana bakıyordu; gözleriyle hemen karşısındaki koltuğu gösterdi, tabur komutanı gibi açık konuştu: “Otur Bayram!” Emredersiniz der gibi kısa bir saygı duruşu yapıp, gösterdikleri koltuğun ucuna yeni gelin gibi oturdum.

“Hayırdır inşallah diyeceğim ama pek öyle görünmüyor’’ dedim sırayla hanımların hepsine bakarak. Aynur abla: (ayak ayak üstüne atmış, iki elini dizinin üstüne koymuş, bir ayağını sallıyordu) Bayram bu söylediklerimi şu an buradakilerden başka kimse bilmiyor” Fadime abla, Aynur ablaya dönerek, “Fatoş’la Bekir’i saymazsak…” dedi, hatırlatır gibi mırıldanarak "birde Bekir'in tayfa!" diye ekledi Aynur abla: Bir de onlar var evet. (Sinirlenerek) Her neyse, lafı uzatmadan. Şimdi Bayram, bu Bekir olacak şerefsiz hayvan Fatoş’un…(Derin bir nefes alıp bıraktı, sonra devam etti) Fatoş’un fotoğraflarını çekmiş. (Bir elini yüzüne götürdü, alnından çenesine kadar indirdi; nasıl anlatacağına karar veremiyordu.) Ben: Fotoğrafını derken? Fadime abla: (dayanamayıp atladı, hızlı hızlı anlattı) Bekir dangalağı, Fatoş’u sikmiş; sikerken de fotoğrafını almış telefonuyla.

Kahvede arkadaşlarına anlatırken duydum.

Ben: Nasıl, nasıl? Fatoş abla nasıl böyle bir şeye nasıl müsaade etmiş? Aynur abla: Şey yapmasına diyorsan onu boş ver, ama fotoğraf çekmesine diyorsan görmedim diyor Fatoş, yemin ediyor; görseydim izin vermezdim diyor.

Ben: Şimdi bir şey diyeceğim de neyse! Aynur abla: Ne desek boş; artık bundan sonrasına bakacağız. Yoksa şu an aklından ne geçiyorsa hepsini biz söyledik, emin ol.

Ben: Yani peki şimdi bana ne diyorsunuz? Aynur abla: Bekir aklı sıra Fatoş’u tehdit ediyor Ben: Para mı istiyor? Aynur abla: Onu da yapmış, Fatoş da vermiş. Şimdi de kiminle istersem onunla yatacaksın diyormuş, yoksa resmi tüm köye yayarım diye tehdit ediyormuş.

Ben: Bekir’in telefonunu gizlice alıp resmi silsek? Fadime abla: Aklımıza geldi hocam, geldi ama fotoğrafı gösterdiği kendisi gibi zibidi iki-Üç arkadaşı var; onlara para karşılığında göndermiş.

Kahvede konuşurlarken duydum Ben: Ortalık altmışaltı oldu yani Behiye abla: Günlerdir bu olaylar yüzünden gözüme uyku girmiyor. Biz işin içinden çıkamadık. Bu konuda en çok güvenebileceğimiz kişi sensin. Belki sen bir hal çaresini bulursun. Hem sen de seversin Fatoş’u bilirim. Behiye ablanın bu sözleri üzerine Aynur ablayla önce birbirimize baktık. Evet, bir zamanlar severdim. Hoş, olayların buraya gelmesinde biraz da benim parmağım vardı.

Ben: Severim abla, severim. Biraz düşünelim, kafam çok karıştı şimdi böyle birden duyunca, aklıma bir şey de gelmiyor. Biraz müsade edin bana sakin kafayla düşüneyim. Fadime abla: Aslında benim aklıma güzel bir çözüm geldi ama bunlar (Aynur abla ve Behiye ablayı göstererek) kabul etmiyor. Bulacağız 5–10 adam, bu Bekir’le arkadaşlarını atacağız bir arabaya, götüreceğiz dağın başına; yer misin yemez misin, güzel bir ağzına sıçacaksın topunun, bak bakalım ondan sonra bir halt yapabiliyor mu?

Ben: Yani bu da bir çözüm tabi ama bu sefer resmi yayacakları yoksa da yayarlar onun acsıyla Aynur abla: (elini sehpaya vurdu) Dağlara taşlara! Behiye abla: Aynısını ben de söyledim. Bunlar kalıbının adamı değiller, ne yapacaksak kavga dövüş olmadan hallolması lazım; yoksa yardım edelim derken her şeyi daha kötü yapmayalım. Aynur abla: Behiye doğru söylüyor, sakin kalıp ne yapabiliriz onu düşünelim. Behiye abla: Aslında Fatoş’un ablasının oğlu İstanbul’da polismiş; hatta rütbesi yüksek birisiymiş. Ona mı söylesen dedik ama Fatoş o işe yanaşmıyor, ona söyleyemem diyor. Konuyu bir süre daha aramızda istişare ettik ama aklımıza mantıklı bir şey gelmedi. Fadime ablayı kocası Rıza abi aradı. Kahvede yine hır gür çıkmış, “Buraya gel!” deyince Fadime abla erken kalktı. Fadime abla kalkınca ortam iyice sessizleşti; kimsenin keyfi olmadığı için konuşası yoktu.

Aklıma tatildeyken Aynur ablayla Behiye abla için aldığım hediyeler geldi. Aslına bakarsanız yeri ve zamanı değildi ama daha müsait bir zaman bulabilir miyim emin olmadığım için odamdan hediyeleri alıp getirdim ve “Şimdi bana belki kızacak ne gerek vardı diyeceksiniz ama buraya geldiğim günden bu yana yanımda en çok siz vardınız, bana çok hakkınız geçti. Bunların hediyeyle ölçülecek şeyler değil ama yine de içimden geldi, bunları sizin için aldım,” diye damarından bir konuşma yaparak hediyelerini verdim. Aynur ablaya “Lotus çiçeği”, Behiye ablaya “Güneş” desenli kolyeler almıştım. Yaptığım konuşma etkili olmuştu; ikisi de itiraz etmeden kabul ettiler. “Sen aldın, sen tak o zaman,” dediler; ikisinin de kolyelerini boyunlarına taktım. Bu gece ilk kez yüzleri gülmüştü. Çok beğendiklerini duymak pastanın kreması olmuştu. İyi para vermiştim ama mutluluklarını görmeye değmişti.

Aynur abla ve Behiye abla, “Biz de kalkalım” deyince ben de arabayla Behiye ablayı bırakmak için onlarla çıktım. Arabada Behiye abla arada boynundaki kolyesine bakıyor, gülümsüyor, dönüp bana bakıyordu. Yolun yarısında bir elini dizime koydu “Osmancan komşuda, onu alacağım; geç olmasa kahve içelim derdim” dedi, özür diler gibiydi. “Önemli değil abla, yine içeriz” dedim, gönlünü alır gibi. Behiye ablayı bırakıp eve döndüğümde saat neredeyse on bir olmuştu. Aklım Fatoş ablanın meselesinde. İçten içe öfkeliyim; kendi kendime Fatoş abla karşımdaymış gibi konuşup onu azarlıyorum. Benden intikam almak için gitti kendini yaktı salak kadın. ‘’Her sikim salatalık diyene tuz alıp koşarsan olacağı bu Fatoş Hanım’’ Aynur abla boşuna dememiş “Bekir fena bir adam, bula bula onu mu buldun diye? Ben de seni uyanık sanırdım.” Bu iş dönüp dolaşıp bana da girer mi diye de düşünmüyor değildim bir taraftan.

Hayır, üç kadın bir de ben, ne yapacağız da bu durumdan kurtulacağız? Aklıma bir şey de gelmiyor. Kadınlar bana çok da güveniyorlar. Çık çıkabilirsen işin içinden! Ne yapabiliriz diye düşünürken dalıp gitmişim. Rüyamda okuldan eve geldiğimi gördüm. Eve girince duvarlar Fatoş ablanın resimleriyle doluydu. Rüyada bile rahat yok bana. Tablo falan olsa alır atarım ama hepsi de duvara çizilmiş. Öfkeyle elime geçen ayakkabı boyasını alıp Fatoş ablanın resimlerini sırayla boyamaya başladım: kimine sakal, kiminin bıyık çiziyorum, kiminin kaşını gözünü, aklıma ne gelirse çizerek erkeğe benzetiyorum hepsini. Fatoş ablayı daha fazla görmeye tahammülüm yok. Sabah kadar fırça salladım durdum. Uykudan uyanınca ellerim kollarım tutulmuştu, sanki gerçekten boya yapmış gibi bir halim vardı. “Götüne koyum senin Fatoş abla, götüne koyum beni düşürdüğün hallere bak.”

İşimi seviyorum, hiçbir zorluğu da yok ama ne kadar seversem seveyim, tatilden sonra işe başlamak gerçekten zor. Okula giderken ayağım geri geri gidiyordu. Okula girince Ömer Hoca’yı görmek için müdür odasına gittim. Düşündüğüm gibi odasındaymış; Kiraz Abla masanın önündeki sandalyeye oturmuş laflıyormuş. Ben girince Ömer Hoca ile sarılıp tokalaştık, sonra Kiraz Abla ile merhabalaştık. Ömer Hoca, Kiraz Abladan çay istedi. Karşılıklı oturup hem çayımızı içtik hem de “tatil nasıldı, memlekette ne var ne yok” muhabbeti yaptık. Aynur Abla ve Behiye Abla için hediye alırken Ömer Hoca’yı ihmal etmemiştim; burada bana en çok emeği geçen kişidir. Ömer Hoca kibar bir adam; ona yakışacak kibarlıkta bir saat almıştım. Beni biliyorsunuz, ben klasik Casio’cuyum; değiştirmeye niyetim yok. Bana uğur getiriyor bu saat. Onu koluma takmayınca sanki başıma bir musibet gelecek gibi hissediyorum.

Böyle batıl inançlarım vardır benim. Ömer Hoca hediyeyi alınca mahcup oldu, teşekkür etti. “Bizim sana almamız gerekirken sen bize alıyorsun,” dedi, saatini koluna taktı bana gösterdi, “Nasıl oldu? Yakıştı değil mi? Baya güzel bir şey seçmişsin ama olmadı böyle, gerçekten mahcup ediyorsun bizi,” dedi. “Senden kıymetli değil hocam, sizin yaptıklarınızın yanında hiçbir şey,” diyerek gönlünü yaptım. Biraz daha hasbihalden sonra derslere geçtik ikimiz de. Öğle arası Aynur Abla yemeğe çağırdı. Yemekten sonra Ömer Hoca, “Ben okula geçiyorum” deyince Aynur Abla Fatoş mevzusunu açtı.

Aynur Abla: Gece boyunca Fatoş’la uğraşıp durdum, rüyama girdi. Kafayı yedirtecek en sonunda bana Ben: Al benden de o kadar abla. Benim de rüyalarıma girdi. (Ne gördüğümü hatırlamaya çalıştım.) Aynur Abla: Şu işten kurtulsak kurban keseceğim vallahi. Ömer de sorup duruyor sende bir haller var diye ama yalan söyleyip duruyorum ona da.

En sonunda Fadime’nin dediğine gelip Bekir’e güzel bir dayak atmaktan başka çaremiz kalmayacak gibi bu gidişte. Senin var mı aklına gelen bir şey?

Ben: Aklıma gelen çok ama kafama yatmıyor abla.

Aynur Abla: Olsun, söyle sen yine de bakarsın, biz de biraz bir şeyler ekler çıkarır, güzel bir şey çıkar ortaya.

Ben: Olabilir, düşüneyim. Canımız sıkıldığı için daha fazla konuşacak halimiz yoktu. Gece gördüğüm rüyayı hayırladım sonunda. O an aklıma bir fikir geldi. Çocukken izlediğimiz Vikingler çizgi filminde Vicky’nin aklına bir şey gelince kafasının üstünde yıldızlar çıkar ya aynen öyle bir an yaşadım. “Tabii yaa!” dedim, elimi önümdeki masaya vurarak. Ben dünyanın en zeki adamı falan mıydım acaba?

Aynur Abla: (Heyecanla bana dönerek) Ne oldu?

Ben: Gece rüya gördüm demiştim ya, onu hatırladım; bir plan geldi aklıma valla rüya sayesinde. Olur mu bilmem ama biraz düşüneyim, akşam bende toplanalım konuşalım.

Aynur Abla: Hadi inşallah Bayraam, hadi inşallah. Yaparsan sen yaparsın zaten bu işi; hadi şu Deli’yi hayırlısıyla kurtaralım, sonra dile benden ne dilersen!

Ben: Şu mesele hallolsun da abla bir şey istemiyorum.

Aynur Abla: Akşam kızları çağıralım, sen de oturalım ya da dur, Behiye bana gelin demişti; ona gidelim.

Ben: Olur abla, okuldan sonra konuşuruz. Okula gitmiştim; aklım Fatoş abla meselesindeydi. Müsvedde kâğıtları çıkarıp not alarak aklıma gelen planı evirip çevirip nasıl yaparız nasıl olur diye düşünerek yazdım. Sonunda ortaya güzel olduğunu düşündüğüm bir fikir çıkmıştı. Güzel ama fazla ütopik. Ya tutarsa? Olurda tutarsa işin sonunda Aynur Abla, Behiye Abla ve Fadime Ablayla grup garanti. Tutmasa, Bekir ve arkadaşlarıyla grup garantili bir plan. Ortası yok anlayacağınız. Son ders öğrencileri bilgisayar oynamaları için serbest bıraktım.

Kendi bilgisayarımı da verdim kimisi Paint açmış kendilerince bir şeyler çizmeye çalışıyor gülüp eğleniyorlardı, kimisi mayın tarlası oynuyordu sırayla. Fatoş abla meselesinde iyi kötü bir şeyler bulmuştum kafam biraz rahatlamıştı. Bakalım kadınlar duyunca ne diyecek. Yüksekokulda okurken Çorumlu bir arkadaşım vardı Şerafettin! Şiir falan takılırdı. Şiir kitabı çıkarmış, beni aradı tatilde adresimi istedi, imzalayıp gönderdi iki gün sonra. İsmini değiştirmiş Şerafettin diye şair olmaz diye Ahmet Akif koymuş. Kitabın ismi ‘’İki Şeker Bir Ömür’’ Açtım ilk şiiri okudum. ‘’Aliş’’ ilk şiirin adı. Şaşırdım! Bu isim bir yerden tanıdık geliyordu ama çıkaramadım. “Neyse,” dedim, “hatırlarım elbet.” Beğendim ama. Bir mısrasını yazayım hatta: ALİŞ Bir gülüş bırakmış sabaha, Yarım kalmış bir cümle gibi. Mutluydu derlerdi hep, Ama öldü- Sessizce, kimse duymadı gibi.

Bakmayın öyle sürekli güldüğüme; gizli gizli ağladığım çok olmuştur. Bazen sebebini bile hatırlamıyorum. Şiiri okuyunca biraz duygulandım. Sandalyeye yaslanıp pencereden uzaklara baktım. Bir zaman sonra ibne Yasin'in "duygusal erkeğin götünün yayı gevşemiştir, arka kapı gıcırdıyordur kesin" sözleri aklıma geldi normale döndüm. Yavşağın yüzünden adam akıllı birşeye duygulanamıyoruz da. O an şair Bayram bünyeme zuhur etti. Baş harfleri “Bayram” olan bir akrostiş şiir uydurdum hemen, o saniye aklımdan. “Bayram… Adamın hası… Yara…” Tam o sırada kapının çalması ve açılması bir oldu. Behiye Abla sınıfa girdi. Girişinden belliydi, bir şey olmuştu. Hemen ayağa kalktım. Behiye ablayı görünce torunu Osmancan koşarak geldi “Babanneem gelmiş!” diyerek sarıldı Behiye Abla’ya. “Hayırdır abla, bir sıkıntı yok değil mi?” dedim. Behiye Abla, torununa sıkıca sarılıp, “Osmancan, sen üstünü başını toparla, babanların yanına gideceğiz,” dedi.

Sonra bana dönüp ekledi “Osmancan’ın küçüğü Nisanur kaza yapmış, hastaneye kaldırmışlar” Gözleri dolmuştu, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Durumu nasılmış?” dedim. “Bilmiyorum” dedi. “Ferhat aradı, hastaneye gidiyoruz dedi, başka da bir şey söylemedi. Ben de Osmancan’ı almaya geldim. Dolmuşa yetişeyim hemen” Ben: Abla ben götürürüm sizi, boş ver dolmuşu? Behiye abla: Hocam, hiç zahmet vermeyim. Zaten rahatsız ettim seni yeterince, pat diye gelip dersine engel oldum.

Ben: Abla ne rahatsızlığı, o nasıl söz? 20 dakika sonra ders bitiyor zaten. Ömer Hoca’ya söyleyim, arabayı alıp geliyorum. Siz kapıya çıkın. Cevap vermesini beklemeden sınıftan çıktım. Durumu Ömer Hoca’ya anlattım, sonra eve gidip arabayı aldım. Döndüğümde Ömer Hoca, Aynur Abla ve Kiraz Abla bahçede Behiye Abla’nın yanında bekliyorlardı. Behiye abla olan biteni anlatıyor onlarda telaşlı yüzlerle onu dinliyordu.

Vakit kaybetmeden yola çıktık. Neyse ki yollar karlı değildi; yarım saatte indik. İlçeye inince Ferhat'ı aradım, geldiğimizi haber verdim, hastanedeyiz dedi. Hastaneye vardığımızda Ferhat bahçede bizi bekliyordu. Hâline bakılırsa kızının durumu düşündüğümüz kadar kötü değildi. Behiye Abla arabadan ağlayarak inip oğluna sarıldı. Ferhat, kızının iyi olduğuna güçlükle ikna edebildi annesini. Hep birlikte servise çıktık. Meğer Nisanur sokakta oynarken birden yola atlayınca oradan geçen sepetli motosiklet çarpmış. Ayağında kırık var; onun dışında durumu iyi. Buna da şükür… Birkaç saat hastanede kaldık. Ayağını sargıya aldılar, iğneler yapıldı. Saat sekiz gibi hastaneden çıktık. Beklerken Munise’yle Yasin’e haber vermiştim; sağ olsunlar hemen geldiler. Bizimle beraber onlar da işimiz bitene kadar beklediler. Hastane sonrası Ferhat’lara geçtik.

Yasin’le Munise evlerine geçtiler. Yemekti çaydı derken saat onu buldu. Osmancan kardeşini öyle görünce çok üzüldü, onunla kalmak istedi. Ben de hafta sonuna kadar izin verdim. “Dönünce kaçırdığın derslere birlikte bakarız” dedim, sözleştik. Behiye Ablanın gönlü kalmaktan yanaydı ama “Haberi alınca kapıyı çekip geldim” dedi. “Gideyim, evi bir kontrol edeyim, sabah ilk dolmuşla geri gelirim. Osmancan’a da üst baş alırım gitmişken” diyerek benimle köye dönmeye karar verdi. Ferhat, yaptıklarım için defalarca teşekkür etti, sarılıp uğurladı. Behiye ablayla yolda uzun süre konuşmadık. Gözüm, bir ara boynundaki kolyeye takıldı; yeni fark etmiştim. Görünce nedense içim ısındı, mutlu oldum. İlçeden yeni çıkmış köy yoluna dönmüştük Aynur abla beni aradı. Araba kullandığım için telefonu Behiye ablaya verdim. Ne yaptınız, durumlar nasıl diye Behiye ablayla konuştular, gelince haber verin diyerek kapattı telefonu.

Hava karardığı için yolda bizden başka kimse yok. Bu kış gününde muhtemelen sabaha kadar da gelip giden olmaz. Böyle sessizce konuşmadan gitmek içime de sinmedi. Dayanamayıp, “Allah’tan korktuğumuz gibi olmamış, buna da şükür” diye laf attım. Behiye Abla kısa bir “Öyle…çok şükür” dedi sadece. Canı sıkkındı belli, üstelemedim. Birkaç dakika sonra yavaşça bana doğru eğildi. İki eliyle koluma sarıldı, başını da omzumdaki yasladı “İyi ki varsın” dedi. “İyi ki gelmişsin buraya… Yoksa ne yapardım, bilmiyorum” Niye otomatik araba almalıyım sorusuna o an bir cevap daha aldım. Otomatik araba sayesinde bir elim serbestti; rahatça Behiye Abla’ya sarıldım. Sessizce bir süre bu şekilde gittik. Cesaretimi toplayınca eğilip omzumdaki başından öptüm. Behiye abla gülümsedi, daha sıkı sarıldı bana. Yol kenarında, daha önce bir kez durduğum çeşme başını görünce yavaşlayıp arabayı sağa çeşmenin yanı başındaki söğüt ağaçlarının altına çektim…

Behiye Abla hiç tepki vermedi. Sanki ikimiz de önceden bugünün yaşanacağını biliyor gibiydik. El frenini çekip arabayı park moduna aldım, istop etmeden çalışır vaziyette bıraktım. Bana sarılmış Behiye Abla doğrularak koltuğuna yaslandı. İki eli kucağında birleşmiş, karşıya bakıyordu. Bir süre ellerim direksiyonda bekledim. Yan gözümle Behiye Ablayı süzdüm; hâlâ aynı şekilde, heykel gibi oturuyordu. Munise, Reyhan, Fatoş Abla, Feride Abla, Hanife ebe, Suna... Hepsi gözümün önünden geçti sırayla. Hepsi de tabiri caizce gel beni sik demişti. Piknik gecesi Behiye Abla’yla yaşananlar bile tamamen onun cesareti sayesindeydi. O an kafamda bir şimşek çaktı: Artık her ne olacaksa olsun. Bugün sünnet olacaktım. Bugün gerçek erkek olma vaktiydi. İşler buraya kadar geldikten sonra artık sende elini taşın altına sok yarram dedim kendi kendime. Bu saatten sonra sikime konarsa kısmet, götüme konarsa ismet.

Kapıyı açıp dışarı çıktım. Kasıntı bir şekilde, kontrol bende, tüm olaya hâkimim izlenimi vermeye çalışıyordum. Arabadan inince montumu çıkarıp koltuğa koydum, gömleğin pantolondan taşan kısımlarını düzelttim. Okuldan direkt ilçeye geldiğim için üzerimde siyah takım elbise vardı, karizma fena değil hani. Arabanın diğer yanına geçerken kapıyı arkamdan örttüm. Kapanmadı. Hay aksi! Dakika bir, gol bir. Geri dönüp kapıyı kapatırken Behiye Abla’yla göz göze geldik. Havalı olayım diye davrandıkça rezil oluyordum. Kesin içinden “Bu mal ne yapıyor acaba?” demiştir. Neyse... Derin bir nefes alıp onun oturduğu tarafa geçtim, kapıyı açıp elimi uzattım. “GEL” dedim. Dediğimi yaptı, elimi tutarak arabadan indi. Elini tuttuğumda titrediğini hissettim. O benden de heyecanlıydı. Bu şekilde heyecanlı olması çok hoşuma gitmişti. Sanki kafaya şarap dikmişimde içime bir sıcaklıkla birlikte rahatlık gelmiş gibi hissettim o an, o saniye.

Alttan benimki kıpırdamaya başladı. Arabanın arka kapısını açıp kenara çekildim. Behiye Abla arka koltuğa geçip oturdu. Ben de oturmak için kafamı içeri sokmuştum ki, o an aklıma ön koltukları biraz daha öne alıp arkayı genişletmek geldi. Artık karizmatik görünmek falan umurumda değildi. Kırmızı ışıklarda cam silen çocuklar gibi koşarak önce şoför, sonra ön yolcu koltuğunu ileri ittim; ardından kendimi arka koltuğa attım. Behiye Abla bu sırada üzerindeki kabanı çıkarıp ön koltuğa atmıştı. Yaptıklarım onu güldürmüş olacak ki, yanına oturduğumda gülüyordu. Gülümsemesini bastırmaya çalışarak bana döndü; kalçasını yana atıp iyice yaklaştı ve uzandı. Öpecek sandım, kendimi hazırlamıştım, ama kafasını göğsüme koyarak sarıldı. Ben de ona sarıldım. Behiye… Hayatımda hiç kimseyi bu kadar arzulamamıştım. (Sibel Can hariç… Bir de Demi Moore… Bir de Mahallenin Muhtarları’ndaki Fadime.)

Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #42):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki