BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 45 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 45 / 84 BÖLÜM 20 dk okuma 16,737

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 45. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

27. Bölüm 4 Part halinde paylaşılmıştır. İyi okumalar

- --------------------------------------------------------------------------

Kollarımı ve ayaklarımı açmış, sanki suyun üzerinde sırt üstü süzülüyormuşum gibi bir rahatlıkla yatıyorum. Altımdaki yatak sevişmekten kırış kırış olmuş; tam ortasındayım. Biraz daha böyle kalırsam uykuya dalacağım kesin. Bir saatten fazladır 150x200 cm’lik çift kişilik tam ortopedik yatağın dışına adımımı atmadım. Kepçe Osman sağ olsun, rahat uyuyalım diye en iyisine parayı dökmüş. Ama daha başlamadan Behiye abla, dudaklarını büzerek “Uyumak dışında bir şey yapmadı,” demekten de geri durmadı. Siftahını birlikte yaptık. Hatta benim açımdan ilk üç siftah. Onun kaç oldu bilmiyorum. Bir sefer arabadaki sevişmemizde olduğu gibi yanlışlıkla vanası fazla çevrilmiş çeşme gibi boşalıverdi. Nasıl becerdiğini hâlâ merak ediyorum. Yine de hoşuma gittiğini inkâr edemem. Hatta benim sayemde oluyor fikri insana ayrı bir gurur veriyor. Uykudan yeni uyanmış gibi kollarımı ve ayaklarımı gerdirince yatağın ucunda duran zeytinyağı şişesi yuvarlanıp yere düştü.

Eyvah. Hemen kalkıp aldım. Neyse ki ağzındaki damlatma tıpası sayesinde birkaç damladan fazlası dökülmemişti. İkinci postadan sonra, tam sevişmenin ortasında gidip getirmişti yağı Behiye abla. Şişedeki yağı görünce aklıma Kırkpınar yağlı güreşleri geldi. (Son başpehlivan Ali Gürbüz’e selam olsun.) Yüzümdeki şaşkınlığı fark etmiş olacak ki bana doğrultup, “Götüm acımasın diye süreceğim” diye açıklamayı yapıştırdı. Kendiliğinden götten veren kadın candır. Üstelik işe de yaradı. Löp diye giriverdim yağın sayesinde daracık götüne. Bu Behiye ablanın ikinci anal denemesiymiş, onu da öğrenmiş oldum. İlki 30 yıl önce, evlenmeden bir hafta önce İzmir’deki sevdiğiyleymiş. Galib adında bir Rum. Hayatında başka kimse olmamış. “Bir de sen,” dedi, kafasını omzuma koymuş yatarken. O an içimde hafif bir kıskançlık çöreklendi. Aradan 30 yıl geçmiş, belki daha da fazla…

Belli etmedim. Keşke söylemeseydi dedim içimden, ama bazen insan, doğru olmasa bile anlatmak istiyor. Kendimden biliyorum; ben de yaptığım ne kadar saçmalık varsa Yasin’e anlatıyorum, dalga geçeceğini bile bile. Tam o sırada kapı açıldı. “Uyudun muuu?” diye seslendi Behiye abla. Çişi gelmişti, lavaboya gitmişti. “Biraz daha gelmesen uyuyacaktım” dedim, bulunduğum yerden yüzüstü dönerek. “Üzerime su tuttum, ondan geciktim” dedi. Havluyu beline gelişigüzel dolamıştı; yürürken çözüldü, aldırmadı bile. Boy aynasının karşısına geçip dağınık saçlarını toplamaya başladı. Bembeyaz teniyle, ilk bakışta insanın aklında silinmez bir iz bırakan bir kadındı. Hatları yuvarlak, vücudu zarif bir ihtişamla şekillenmiş; göğüslerinden kalçalarına uzanan kıvrımlarında çekicilik taşıyan bir uyum vardı. Amının tombul yanaklarının arasına yerleşmiş, gül yaprağı şeklinde ince, birbirine yapışmış belirgin dudaklarının hafif pembeliği güzellik için de bambaşka bir güzellikti.

Her haliyle sanki buraya ait değilmiş, köyün içine tesadüfen karışmış gibiydi. Görünüşüyle, vücuduyla, baştan aşağı her haliyle gizlice 31 çektiğim gazetelerin magazin sayfalarını süsleyen orta yaşlı yabancı yıldızlara benziyordu. Kumral saçları, gözlerinin yeşile çalan çakır tonunu daha da belirginleştiriyordu. Bu kadında sıradan hiçbir şey yoktu, yaklaşsan yanarsın, yaklaşmasan aklın kalır. Onu izlemek bile ufaklığın uyanması için yetti. Ayna da işi bitince yanıma oturdu. Ben sırt üstü dönünce gözü yeniden sertleşmiş sikime kaydı. ‘’Maşallah maşallah’’ dedi gülerek, ‘’Duş almaya gideriz diye düşünüyordum ama anlaşılan vakti var daha’’ dedi, teklif beklemeden yanımda yatağın üzerine çıkıp dizleri üstüne eğilerek kalkmış sikimi ağzına alıp bir süre yaladı, dişlerini değdirip geri çekti, sonra yeniden denedi; ben boynuna bastırdıkça daha derine aldı.

Yaptıkça ustalaşıyordu. Kendi haline bıraktım. Hemen yanımdaki kalçasına gözüm kaydı. Yan döner gibi dirseğimi dayayarak kalçasını görecek şekilde yarım doğruldum ve elimin izi çıkacak kadar sertlikte iki yanağını da tokatladım. Orta parmağımı tam götünün yanakları arasına gelecek şekilde ayarlayıp amının ve götünün deliği üzerinde yukarı aşağı gezdirdim. Bir dakika falan böyle devam ettim, ıslandığını avucumda hissediyordum. Sikimi ağzından zoraki ayırıp hemen olduğum yerden kalkarak Behiye ablanın duruşunu bozmasına izin vermeden dizlerim üzerinde arkasına geçtim. Beline bastırınca kafasını yatağın üzerine koydu, iki elini ileri doğru uzattı. Behiye abla kafasını yatağa koyunca yuvarlak kalçası ikiye ayrılıverdi. Amı götü oyun sonu ödülü gibi karşımdaydı. Bir elimin işaret parmağı götüne, orta parmağı ve yanındaki parmağı amına gelecek şekilde yavaşça içine soktum.

Hiç zorlanmadan hepsi de içine giriverdi. Ritmi yavaş yavaş arttırarak amında ve götünde aynı anda git gel yaptım. Behiye abla sakinliğini önce kalçasının hareketleriyle bozdu sonra zevkten söylenmeye başladı "sok kocacığım! Daha hızlı sok hadi!" demeye başlamıştı. İsteğini yerine getirip hızlandım, fazla uzatmadan parmaklarımı çekip arkasına yanaştım. Bir an önce onun götüne girmek istiyordum. "Biraz acıyabilir yağ süreyim mi!" dedim. "Acısın, sok hadi!" dedi. Dizlerimi biraz kırarak hafif belimi geri çektim kalçalarından tuttum. Ufaktan kalçasının arasında aşağıdan yukarıya kerkinmeye başladım. Hem ben onu sıkıca kendime çekiyordum, hem Behiye abla da aldığı zevkten kendisini geriye bastırıyordu. Aşağı yukarı çöküp kalktığımda, yarağımın başı amının dudaklarını yararak fırçalayıp, götünün deliğine doğru çıkıyordu... Yarağımı bastırdım.

Önce ağır girdim “dayan” der gibi. Sonra sikimin kafası götünde kaybolunca iyice yüklendim. Behiye ablanın çığlıkla inleme arası ses çıkarmasına aldırış etmeden hepsini köklemiştim. Kalçasındaki ellerimle Behiye ablayı iyice kendime çekip, götünün içinde biraz hareketsiz bekledikten yarrağımı götümün içinde yavaş yavaş oynatmaya başladım... Hafif hafif çekip geri sokarak götünü sikiyordum. Müthiş zevk alıyordum götünü sikerken. Sonra Behiye abla belini kendine çekti, ben değil o belirledi hızı. Ben sabit kalmış onun sikimin üzerinde gidip gelmesini izledim. Mesafeyi ayarlayamayınca götündeki sikim çıkıverdi. Elimle tutup amına yerleştirdim. Behiye abla yatağa yasladığı kafasını kaldırıp elleri üzerinde domalır duruşa geçti. Bıraktığı yerden gidip gelmeye devam etti. Oldukça iyiydi bu konuda. Kalçası kasığıma her vuruşunda yamyassı oluyor, ileri gittiğinde tekrar eski halini alıyordu.

Göt yanaklarını iki yana iyice açtım. Kılsız, terlemiş göt deliği karşımdaydı. Kenarları büzüşmüş ve kızarmış halde baş parmağım girecek kadar açık duran deliğini görünce daha fazla dayanamadım amından çıkıp tekrar götüne girdim. Behiye abla delik değişimi esnasında durmuştu. Fırsattan istifade kontrolü ben devraldım. Götünün içinde gidip geliyordum. Behiye abla ‘’sik kocacığım…bu göt sana kurban olsun sik aslanım!" demeye başladı. İçine girip çıktıkça götü genişliyordu ve böylece daha kolay hareket edebiliyordum. Gittikçe hızlanmaya başladım, boşalmam yakındı. Hızlıca götünden amına geçiş yaptım. Terli kasıklarım kalçalarına çarptıkça, şiddetli ‘Şlap, şlap, şlap!’ sesleri daha belirgin hale gelmişti. Behiye abla inlemeleri çoğaldı, nefes alışverişleri şiddetlendi. Gelmek üzereydim amından çıkıp götüne girdim tekrar, sikim ilk seferinde kayınca giremedi boşta kaldı.

Behiye abla sikimi yakalayıp götüne tek hamlede soktu. ‘’İçime boşal! İçime fışkır hissedeyimmmmm!" der demez tam Behiye ablanın istediği gibi boşalmaya başladım. Boşalmam bitmişti ama sikimin daha sertliği geçmemişti. İçinden çıkmadan git gel yapmaya devam ettim. Döllerimden vıcık vıcık olan götünde sikim yanıyordu. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi hissedince üzerine yığılıp kaldım. Behiye ablayı ensesinden öptüm. İkimiz de tükenmiştik; yatağa yan yana düşüp konuşmadan bir süre birbirimize baktık. “Bayram… Senden başka kimseye böyle olmam” Yüzünde yine en sevdiğim ifade vardı, tatlı ve şaşkın. Yanağına, sonra dudaklarına uzanıp öptüm. “Çok yordum seni bugün kocacığım” dedi gülerek. Sıkıca bastırdı vücudunu bana, büyük memelerini yapıştırdı göğsüme. Açıklama yapma ihtiyacı hisseder gibi, “Bunu Osman’a hiç demedim… ‘kocacığım’ lafını. İlk defa sana çıktı ağzımdan.” dedi.

Gülümsedim. “Biliyorum” dedim. Sözlerden değil, hissettirdiklerinden biliyordum. Bir insanın ağız alışkanlığı bu kadar hızlı bozulmamalı aslında ama hoşuma gidiyordu. ‘’Desen kıskanırdım’’ dedim. Bir süre sessiz kaldık. Aklıma ilk gelen soruyu sordum ‘’Hep mi böyleydi kocan, yani ilk zamanlarınızda da mı hiç iyi değildi?’’ diye sordum. Behiye abla cevap vermeden önce hatırlamak ister gibi bir süre düşündü. ‘’İlk zamanlar fena adam değildi. Yani, sonraki hâllerine göre iyiydi. Sonra benden gönlü geçti. Ben de bir eksiklik mi var diye düşündüm uzunca süre… Kendimi paraladım takdir görmek için, ilgi görmek için. Ama onun aklı hep başka yerlerdeydi. Ben ondan ilgi beklerken o bazı geceler beni uyudu diye düşünür, oturur TV’den kaset izlerdi. Çıplak çıplak kadınların erkeklerin olduğu şeyler işte. Uzun zaman görmemezlikten geldim. Belki vazgeçer diye düşündüm ama nafile.

Bir gün o evde değilken dayanamayıp ben de izledim gizlice. (Bir süre sustu) Osman’ın gönlü olup yattığımız zamanlar hep ayısı olurdu; ben sırt üstü yatar, o bacaklarımın arasına girer işini görürdü. Bir kere ben üstüne çıkarak deneyeyim dedim; ‘adet çıkarma’ deyip tersledi beni. Bende Osman’la yatarken gözümü kapatır o kasettekiler gibi seviştiğimi hayal ederdim. Şimdi seninle yaptığımız gibi’’ diye tamamladı cümlesini. Sevişirken hiçbir şeyi yadırgamamasının nedenini o an anladım. “İstediğini yap,” demişti ya, “nasıl istersen…” içinde kalmış şeylerdi hepsi de… Elimi tutup amının üstüne, üçgen kesilmiş tüylerinin olduğu yere koydu. “Bunu bir filmde görmüştüm, aklımda kalmıştı… Senin için kaç zamandır böyle kesiyorum,” dedi, yarı utanır, yarı gururlu bir ifadeyle. “Çok beğendim” dedim. “Her şeyin ayrı güzel. Seni düşünerek kaç kere kendimi tatmin ettim bilmezsin” diye de ekleyince iyice hoşuna gitti.

Sarılıp bir süre öylece yattık. Sonra, “Kalkalım mı, seni yıkayayım” dedi. Beraber duşa geçtik. Küvetli bir duş vardı. Aklıma evdeki bakraçla ibrik geldi ‘’ulan dedim şanslı günümdeyim.’’ Küvetin içinde sırtımı dayayıp uzandım; Behiye abla her yanımı köpükleyip yıkadı. Sonra küvetin tıpasını kapatıp içini suyla doldurduk. Sıcak suyla gevşemiş iki beden… Çıkmak zor geldi, özellikle o yanımdayken. Duştan sonra yorgunluğum daha belirginleşmeye başlamıştı. Üzerimi giyinip salonda bıraktığım telefonu elime aldım. “Aynur Abla – 5 cevapsız çağrı.” Bir anda hayal dünyasından gerçek dünyaya düşmek gibi oldu. Zihnimdeki yalan arşivini hızla tarıyordum “Dağa çıktık… İsmail abilere uğradım… Telefon dondu…Seferberlik çıktı” Ama hiçbiri Aynur ablanın yiyeceği yalanlar değil. Tam o sırada, başına sardığı beyaz havluyla Behiye abla içeri girdi. Elinde telefon vardı.

“Aynur aramış kaç kere” dedi. Buyurun cenaze namazına. “Beni de” diyebildim sadece suçüstü yakalanmış çocuk suçluluğuyla. Behiye abla beklemeden Aynur ablayı aradı hemen. ‘’Çalıyor’’ dedi benimle göz göze gelince. İşin garibi inceden inceden telefon sesi geliyordu. Bu sess… Kapı ziliyle birlikte Behiye ablanın çağrısı reddedildi. Aynur abla kapıya gelmişti çoktan. Hızlıca girişte bulunan ayakkabımı ve montumu alıp yatak odasına geçtim. Behiye abla ben yatak odasına geçince kapıyı açıp Aynur ablayı içeri buyur etti, konuşa konuşa oturma odasına geçtiler. Seslerini duyabiliyordum Aynur abla: Kız dondum kapıda! Telefona da bakmıyorsun, hayır mı? (Üzerindeki montu çıkarıp askılığa astı) Bayram da yok ortalıkta, telefonlara da bakmıyor beyefendi. Senin haberin var mı? Behiye abla: (heyecanlı) Nerden bileyim, vardır bir işi. Üç gibi aradı en son, hani şu meseleyi anlattı, fotoğrafları vermişler Bekir’in arkadaşlarına…

Sonra haberim yok. Ben de duş alıyordum, yeni gördüm aradığını Aynur abla: Yine macera peşinde anlaşılan. Öğreniriz elbet (sesi sıkılmış gibiydi) Behiye abla: Ne arıyorsun çocuktan, Fatoş meselesi yordu onu da kaç gündür. Aynur abla: Öyle tabi de birden ortadan kaybolunca merak ettim. Neyse Bayramı bırak şimdi, sen de haftalık mı yıkanıyorsun bacım? Kaç saattir aradığımı görmediğine göre. Eline yüzüne de kan gelmiş, gençleştin mi kız sen hayırdır? Behiye abla: Aman be Aynur, nerem gençleşecek? Her zamanki hâlim. Aynur abla: Yok yok ben bakınca anlarım… Senin hâlin hâl değil. Ama böyle ol tabi; hoşuma gittin! Bir süre daha dinledim kapının arkasında. Aynur’un, Behiye ablanın ağzını aradığı çok belliydi. Pencereden baktım, hava kararmış. Aynur abla telefonla birini aradı “Behiye’ deyim, sen de gel” diyerek konuştuğu kişiyi çağırdı. Behiye abla çay koymak için mutfağa girince ben de sessizce mutfağa süzüldüm.

Sırtı dönük Behiye ablanın kalçasına yapışıp dudaklarından bir anda öptüm hem vedalaşır gibi hem teşekkür eder gibi. Önceki zamanlar Behiye ablanın yanından ayrılırken çaktırmadan kalçalarını, vücudunu süzdüğüm zamanlar aklıma geldi, lütuf gibiydi şu an yaptıklarım. Aynur ablanın telefon konuşması bitmeden mutfağın balkonundan bahçeye çıktım ve gözden kayboldum. Arabaya binerken plan çoktan hazırdı. Doğruca Nurettin abiyle Kiraz ablanın evine gittim. İsmail abi yine bir tamirle uğraşıyordu. Kiraz abla ben gelmeden yarım saat önce köye inmiş. Biraz oturup muhabbet ettikten sonra, “Müsaade abi” deyip dışarı çıktım ve Aynur ablayı aradım. “Abla, Nurettin abinin yanına gelmiştim, onun arızalı bilgisayarıyla uğraşıyorduk… Dalmışım, telefon tamirhanede kalmış” diyerek dünyayı iki dakikada baştan aşağı yalana boğdum. Aynur abla normalde ayrıntı sorar sonra da inanmadım ama öyle olsun der gibi konuşurdu.

Bu sefer gayet normal karşıladı. İnandı. İçim rahatladı. Nurettin abinin yanında bir saat daha oturup ayrıldım. Yolda eve dönen Kiraz ablayla karşılaştım. Eve bırakmayı teklif ettim, kabul etmedi. Israr etmedim yüzünde hafif bir utangaçlık vardı. Oysa son zamanlarda aramız gayet iyiydi, nerden çıktı bu çekingenlik diye düşündüm. Okulun bahçesinden eve geçerken okuldan çıkan Ömer hocayı görünce durdum. Selamlaştık. Yardım lazım mı diye sordum ‘’yok hocam bir iki işim vardı onları hallettim çıkıyorum’’ deyince görüşürüz diyerek eve geçtim. Acaba Ömer Hoca’ya Aynur abla olanları anlattı mı diye merak ettim. Ama anlatsa Ömer Hoca şakayla karışık konusunu açardı. Eve geçmiştim, tam aşortmanları çekti koltuğa uzanmıştım Rahmi Hoca aradı. Son zamanlarda arayıp sormuyorsun diye kısa bir sitem yaptı. Gülşah abla ‘’siz küstünüz falan mı hiç görüşmüyorsunuz’’ diye sorup duruyormuş.

Bu sözlerden sonra Rahmi Hocalara gitmek farz olmuştu. Rahmi Hoca ve Gülşah abla çifti gördüğüm en uyumlu çift. Rahmi hoca futbol delisi, oyun oynar, maçları izler. Gülşah ablanın şimdiye kadar bu durumu yadırgadığını görmedim. Gülşah abla da gezmeyi, ev oturmalarını çok sever. İkisi de birbirlerinin sevdiği konulara hiç müdahale etmiyorlar. Şakasına da olsa şikâyet duymadım. Rahmi hocalara gittiğim zaman genelde düzen belliydi: Gülşah abla çayımızı hazırlar, sonra ya komşuya geçer ya da biri gelir ayrı odada otururlar, bizi rahat bırakırdı. Çocuklar da kendi hâllerinde oynar, ortalığı karıştırmazdı. O gün ise iş farklıydı; akşam ben gidene kadar Gülşah abla da yanımızda oturdu. Her zamanki gibi PES 2011 açtık. Biz maça gömülürken Gülşah abla hem oyunu izledi, hem çayı tazeledi. Normalde Rahmi Hoca benden daha iyi oynar; iman gücü, şans faktörü falan derken genelde beni yener.

Ama o gün işler tersine döndü. İlk defa eve dönerken maç galibiyetlerinde öndeydim. Büyük ihtimalle sebep ortadaydı: Gülşah abla oyunda beni tutmuştu. Üstelik her gol attığımda Rahmi hocaya laf sokmayı da ihmal etmedi. Adam hem yenildi hem de karısından desteği yerine iğneleyici yorumlar yedi. Ben de haliyle keyfimi bozmadım; kim kazanmaz ki böyle atmosferde? Pazar günü öğlen ikiye kadar uyumuşum. Telefon çalmasa daha da uyurdum, o derece bayılmışım. Ekrana baktım, arayan Rahmi Hoca. Dedim kendi kendime, “Kesin geceden beri PES yenilgisi içine oturdu, intikam peşinde. Şimdi tekrar oyuna çağıracak.” Açtım telefonu, “Hazırlan, okulun bahçesine gel” dedi. PES falan demedi. Merak etmeye başladım. On beş dakika sonra dediği gibi okulun bahçesine vardım. Bir baktım, ortalık insan kaynıyor. Yuh amına koyum, mevlüt mü okunuyo noluyo? Ömer Hoca, Rahmi Hoca orta da etrafında bir sürü kişi.

Böyle beklenmedik kalabalıkları görünce dürüst olayım, içime bir tedirginlik çöküyor. Son zamanlarda karı kız işine fazla daldım ya, aklıma hemen en kötü ihtimal geliyor: “Kesin köylü yediğim haltları öğrenip pusu kurdu. Toplanıp beni dövmeye geldiler’’ Neyse ki bu kez paranoyam boşa çıktı. Bir de kapalı kasa, dondurma kamyonu gibi bir kamyon gelmiş ilçeden. Herkes merakla bakıyor. Meğer sağlık ocağı için malzemeler gelmiş. Haber yayıldıkça şaşkınlık da arttı. Herkes birbirine soruyor: “Sağlık ocağı mı geliyor?” Meğerse işin perde arkası şöyleymiş: Muhtar Ali dayı ölmeden önce ilçe sağlık müdürüyle görüşüp söz almış. “Yoğunluğu az olan hekimlerden birini haftada bir iki gün bizim köye görevlendirelim” demişler. O yüzden kamyon dolusu eşya gelmiş. Doktor bu Perşembe gelecek dediler. Masası, sandalyesi, sedyesi, bilgisayarı… Ne lazımsa bir kamyon malzemeyi bırakıp gittiler.

Güzelde, köyde sağlık ocağı için ayrılmış bir yer yok. Ali dayı da öldüğü için kimsenin olaydan haberi yok. Elde bir yığın eşya, ortada plan yok. Toplandık, dedik ki “Nasıl yapacağız?” Düşüne taşına en mantıklı çözüm okulun boş sınıfı oldu. Zaten depo gibi kullanılıyordu. “Yaza kadar idare etsin, yeni muhtar seçilince kalıcı yeri halleder” görüşü çıktı. Sonra hep beraber kolları sıvadık. Okulun kullanılmayan sınıfını boşalttık. Malzemelerin çoğunu benim evin altında kullanılmayan samanlığa traktörle taşıyıp yığdık. Kış vakti olunca inşaat ve boya işinden anlayanların çoğu evdeydi, çayı kahveyi bırakıp geldiler sağ olsun. “Doktor gelecek, ayıp olmasın” denildi; ufak tefek tadilat, bir kat boya, temizlik yapılırsa mis gibi olur diye konuşuldu. Perşembe günü doktor gelmeden her şey hazır hale getirilecekti. Ömer hoca ses etmedi ama durumdan pek memnun olmadığı belliydi.

Gelen gidenin gürültüsü dersleri de öğrenciyi de etkiler diye düşünüyor. Benim aklıma hiç gelmemişti, ama adam haksız da sayılmaz. Artık yaza kadar bir şekilde idare edeceğiz. İyi tarafı, sağlık ocağı sadece haftada iki gün açık olacak, Perşembe ve Cuma. Aynı gün ilçeye çocuk tiyatrosu gelmiş. Ömer hoca öğrencileri toplayıp ilçeye götürdü. Aynur abla evde yalnız kalınca “eş olursun” diyerek beni yemeğe çağırdı. Normalde bu aralar Fatoş ablanın mevzudan sonra yalnız kalıp kafa dinlemek istiyordum ama Aynur Abla’nın isteği emir sayılır benim için, geri çevirmek olmaz. Öğlen biz sağlık ocağıyla uğraşırken Aynur abla da Fatoş ablanın yanına gitmiş. Ne konuştularsa akşam hepsini tek tek anlattı. “Tüm sinirim çıktı, iyice hırpaladım, Yalvar yakar kurtuldu elimden” deyince Fatoş ablaya içimden bir acıma duygusu geçti. “Bayram olmasa sonun ne olurdu bilmiyorum artık” diye de eklemiş.

Hem ağlamış hem sevinmiş Fatoş abla dinledikçe. “Kızıyorum ama çok da seviyorum deliyi. Başkası olsa umrumda olmaz” diye bitirdi anlatmayı Aynur abla. Ben çayları doldururken Aynur abla ayak ayak üstüne attı, iki elini dizlerinin üstüne koydu ve bir ayağını hafif hafif sallamaya başladı. Onu tanıyorsam, bu “sorgu modu” için hazırlanma evresiydi. Birazdan “Otur” diyecekti, kalbimdeki saat gibi biliyordum. Çaydanlığı sobanın üzerine koymamla birlikte tahmin ettiğim kelime havayı yardı: “OTUR.” Ben de karşısındaki üçlü koltuğa kendimi bırakıverdim. Tam o anda iç sesim devreye girdi: “Allah’ım görünür görünmez her türlü kaza, bela, hastalık, afet, nazar ve şerr-İ mahlukattan beni koru…” Duayı jet hızında içimden okudum; dışarıdan bakınca da sanki gözlerimi ovalıyormuş gibi yapıp elimi yüzüme sürerek usulca “Amin” dedim. Aynur abla: Eeee anlat bakalım.

(kafasını salladı) Fatoş bitti sırada Behiye’mi var?

Ben: (Hassiktir) Anlamadım abla? Aynur abla: Anladın anladın… Ayak yapma bana (kaşını hafif kaldırıp belli belirsiz gülümsedi) dün Behiye’ye geldiğimde sende oradaydın Sıçtık. Beynimdeki bahane klasörü 404 not found hatası verdi. Zorlamanın gereği yoktu. Daha fazla inkâr işi uzatmaktan işe yaramayacaktı.

Ben: Eee… Doğru, oradaydım. Sen nasıl anladın? Aynur abla: Oğlum senin gittiğin yolları biz patika yaptık. Hacı Murad’ın kıza demişler bana. Babamı tanısan ne dediğimi anlardın. Dün Behiye’nin kapıdan içeri adım attım… Ev buram buram sen kokuyordu. İkinize de aynı anda ulaşamayınca şüphelendim Allah var, ama eve gelince iyice emin oldum (yakaladım der gibi kafasını sallıyordu) O gece ilçeden geç dönme işi de o yüzdendi, değil mi? Cevap vermedim. Ne diyeceğimi de bilmiyordum. Sadece başımı hafifçe eğdim; kabul anlamına gelsin diye.

Aynur abla: Ya bak ablacım… Tamam, gençsin, yakışıklısın, kanın hızlı akıyor, hormonlar falan anlıyorum seni… Ama sen bu kadar rahat, bu kadar gözü kara bir çocuk değildin. Ne oldu sana? Daha dün Munise’yle aranızda minicik bir şey geçti diye gelip bana ‘yanlış anlar mı’ diye dert yanmıştın. İki ayda ne değişti? Bir anda köyün playboyu moduna geçtin… Hayret yani!” Ben kafam önde sessizce dinliyorum. Halının desenlerini inceliyorum. Hatta desen o kadar aklıma işledi ki biri boş kâğıt verse gözüm kapalı çizerim. Bu arada Aynur abla bana az önce “yakışıklısın” dedi ama lafın gelişi herhalde, yoksa uzaktan yakından alakam yok. Aynur abla: Hadi Fatoş… O zaten deli, kanına girmiş, olmuş bitmiş… Ama Behiye başka mesele. Tamam kocası öldü gitti, Allah var yaşına göre güzel kadın… Ama bak bir yerde başına iş açacaksın diye üzülüyorum. Yoksa koca koca insanlarsınız, bana düştüğü yok kimseye ‘şunu yap bunu yap’ demek

Ben: Estağfurullah abla… Aynur abla: Öyle öyle. Sen farkında değilsin ama köyün tamamının gözü Behiye’de. Bana kaç kişi geldi, ‘senin aran iyi, şununla arasını yap, bununla arasını yap’ diye… Hiç söylemedim. Fatoş’un bir kocası var, Behiye’nin ise tüm köy kendini kocası sanıyor. Behiye de o salınış, o alım çalım, üstüne kocasından kalan dünya kadar mal mülk… E haliyle kimse gözünü ayırmıyor Ben: Haklısın abla Aynur abla: Sen şimdi her şey toz pembe geliyor… Ama kötüsünü de düşün. İşin sonunda başına bir iş gelecek diye korkuyorum. Aynur abla bir süre sustu. Ben de sustum. Beni inceliyordu, ben de kafamı öne eğmiş, “iyi hal indirimi bekleyen kader mahkûmu” edasında oturuyordum. Ne konuşursam konuşayım aleyhte delile dönüşecek gibi bir havaydı. Aynur abla bir anda ayağını diğer ayağının üstünden indirdi, ellerini yumruk yapıp iki yanına yasladı ve öne doğru eğilip tekrar konuştu

Aynur abla: Başka var mı bunlar dışında benim bilmediğim?

Ben: Ne gibi abla? Aynur abla: Kadın, memesi olan, saçı uzun (gülerek) başka var mı Fatoş’la Behiye harici? Yalan götümüze yuva yaptığı için otomatik YOK diyecektim kendimi tuttum son anda Ben: Yani… Yo… Şey… Var. Aynur abla: Kim?

Ben: …Reyhan Aynur abla: (kaşı bir anda kalktı) Yuh. Ekrem den öncedir inşallah?

Ben: Sayılır abla Aynur abla: Sayılır mı? Sen fazla Türk dizisi izliyorsun sanırım. (Kafasını çevirip boş duvara baktı sonra tekrar dönerek) Başka var mı?

Ben: Yok abla (Bünye daha fazla doğru konuşmayı kaldıramamıştı) Aynur abla: (Tekrar ayak ayak üstüne attı, sinirlenmişti) Fatoş Behiye hadi neyse de Reyhan… Allah Allah… Didişir dururdunuz siz. Bilen yok değil mi?

Ben: Yok abla bir kere oldu bitti devamı gelmedi Aynur abla: Yok bir de gelseydi. Gelmesin zaten! Yoksa Ekrem çiğ çiğ doğrar seni.

Ben: Doğrudur abla Aynur abla: Allahtan Reyhan’ın ağzı sıkı kız da lafını yapmaz.

Ben: Yapmaz. Aynur abla: Sakın Bayram! Uyarıyorum bak gaza gelip hava atacağım diye bir yerde ağzından falan kaçmasın sakın. Konuşmanın devamında Aynur abla konuştu ben dinledim. Ağzımdan genel de aynı cümleler çıkıyordu ‘’Anladım abla, haklısın abla, Doğrudur abla’’ Bir süre sonra bir bahane uydurup eve kaçtım. Tüm keyfim kaçmıştı. Saate bakmak aklıma gelene kadar kendi kendime saatlerce mal gibi oturmuş kalmışım evde. Eski Bayram olsa Aynur ablanın söylediklerini kafasına takar, “Biri öğrenir mi? Gören oldu mu? Dedikodu çıkar mı?” diye sabaha kadar kıvranırdı. Ama şimdiki ben sadece Aynur ablaya karşı duyduğum mahcubiyetin ağırlığını hissediyordum. Aynur ablayı neden bu kadar kafaya takıyorum? Bana bir de “yakışıklısın” dedi… Hâlâ aklım orada takılı. Allah Allah…

Yakışıklısın ha… Lafın gelişi söylenmişti besbelli. Unuttum. ‘’Bu kadar gevşeklik iyi değil Bayram’’ dedim kendi kendime. Artık durulman lazım. Bunun rahatlığın bir tık üstü Yasin’e benzemek demek, Allah yazdıysa bozsun, onun bir tık üstü de götümü siktirme mertebesine erişmek demek. İşin sonu hiç iyi değil ‘’Kendine gel Bayram’’ dedim ‘’kendine gel Bayram!!’’ * Rüyamda birezırstaki kel adamı gördüm. Hiç sevmem kendisini, denk gelirse sayfayı değil direk bilgisayarı kapatırım. Dalgası büyük diye değil genel olarak sevmiyorum yoksa tanıyanlar iyi adamdır mert adamdır der gıyabında. Neyse Johnny Sinsle birlikte iş için İşkur mülakatına giriyoruz. 1 kişi alınacak. Bana sorular geliyor:

- “Çalışma disiplininiz nedir?”

- “Excel’i nasıl kullanırsınız?”

Cevaplar yağ gibi akıyor. Johnny’ye geçiyorlar:

- “Ekip çalışmasına uyumlu musunuz?” — “Yoğun iş temposunda çalışabilir misiniz?”

Adam hâlâ film sahnesindeymiş gibi karizmatik cevaplıyor. Mülakat kurulu mest. Ben çaktırmadan etrafı kontrol ediyorum. Kesin porno çekimindeyiz. Mülakat ekibinde iki tane kadın var. Birazdan Johnny Sins ikisini de sikecek. Ben figüranım. Aklımda benim olduğum sahneleri kesip komik bir sözle feysten paylaşmak geçiyor. Ama bir türlü beklediğim sahnelere geçilmiyor. Gerçekten mülakattayız gibi ilerliyor her şey. İkimizin de sözlü mülakatı başarılı geçmiş. Mülakat kurulu son aşamada kararsız kaldık, ikinizde eşit derece de başarılısınız diyor. Haksızlık olmaması adına adayların penis boyuna göre karar vereceğiz diyorlar. Gerçekten çok adaletli bir tercih olmuş. Keşke kimin kafasında daha az saç varsa ona göre karar verseydiniz diyorum ama içimden. Altı üstü veri hazırlama kontrol işletmeni alınacak klavyemi sikeceğiz çalışırken diyemiyorum tabi ki mecbur indiriyorum donu.

Johnny Sins’inkini kadın görevli ölçerken benimkini kapıda bekleyen Abuzer Kömürcü’ye benzeyen bir hademe bir dayı ölçüyor. Kazanan tabi ki ben olmuyorum. Küçük bir farkla (2 bilemedin 8 cm) kaybediyorum. Ayrılırken nasip değilmiş kardeş diyor Johnny Sins bana. Senin de vardır bir nasibin üzülme diyor. Allah sevdiği kuluna bir kapıyı kapatıyorsa daha iyisini açmak içindir diye beni teskin ediyor. Yalandan ağzımın ucuyla eyvallah bro diyorum eyvallah. Ama içinden saydırıyorum “Kelleri sevmiyorum… Sebebini şu an hatırlamıyorum… Ama sevmiyorum… Onlarda beni sevmiyor!’’ Uyanır uyanmaz rüyamda ne gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum. Biraz beynimi zorlayınca her şeyi hatırlıyorum. İyi en azından rüyada da olsa Johnny Sinsin dalgasını görmedim diye seviniyorum. Polyanayı dağa kaldırmışlar olsun temiz hava aldık demiş misali her şeyden mutlu olacak bir şey çıkarma özelliğim vardır.

Hayat üzülmek için çok kısa sonuçta. Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #45):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki