13 Şubat Pazartesi Okul öğretmenlik hayatımın en çekilmez günüydü. Kayıtlara geçsin lütfen. Malum sağlık ocağı için okulun içindeki boş dersliğin tadilatı var. Köyde ne kadar usta varsa toplanıp bir günde bitirelim dediler. Bize eziyet oldu ama. Ders anlatıyorum, arkada inşaatçılar Hilti’yle “senin matematiğini sikerim” ritminde duvara giriyor. Ben “çocuklar, üçgenin iç açıları…” Arka “tak tak tak tak”. Çocukların zekâsı değil, sabrı ölçülüyor resmen. Bu iş böyle gitmeyecek, Ömer Hoca en başta söylemişti: okulun içine sağlık ocağı mantık değil. Öğleni zor ettik. Öğlen Ömer Hoca böyle olmayacak en iyisi öğleden sonra okulu tatil edelim dedi. Eve giderken kafamın içinde hala birisi çivi çakıyordu. Akşama kadar evde pinekledim. Aynur abladan da hiç ses yoktu; bana bozuk biraz, anlamıştım. Akşam olunca Rahmi Hoca, Ömer Hoca ve ben kahveye geçtik.
En son birlikle gitmemizin üzerinden epey zaman geçti. Millet bizi üçlü görünce ağzı açıldı:
- “Heeey maşallah üçlü ekip yine full! Hanımlardan bu akşam izin çıkmış ha!”
Gülüyorum ama içimden. Bize ayrılan masaya geçtik. Bugün bizdensiniz dedi kahvedekiler. Kahve kalabalık. Biri okey oynuyor, biri haber izliyor, biri muhtarlık seçimini konuşuyor. Seçim demişken seçime 1 aydan az vakit kaldı ama orta da aday yok. Gavur Ali’nin babası adaydı ama oğlu camiyle okulu soyunca kimse pek olumlu yaklaşmıyor. Herkesin dilinde aynı söz “Biçerci Ekrem kimi derse o olsun.” Beni ilgilendiren bir durum yok ama “Siz oy değil, icazet veriyorsunuz resmen. Kafayı kiraya vermişsiniz.” Diye bir yandan da kızıyorum*.* Ama konuşmadım. Konuşsam plakaya yazıp arkamdan gömerler. Aklımda aslında iyi bir aday var da… Yanaşır mı bilmem: Fadime Abla. 10 tane erkeği bir araya getirsen bir Fadime abla etmiyor köyde. Kendi köyümden bilirim. Ne kadar iyi muhtar olduğun önemli değil köy yerinde. Köylüyü ne kadar az adam yerine koyarsan, ne kadar söver sayarsan o kadar iyi muhtarsın.
Fadime abla bu saydıklarımı kahvede yapıyor, kimse de çıt çıkaramıyor. Cin gibi kadın, lakabı da deli diye çıkmış. Biçilmiş kaftan. Fırsatını bulursam açacağım konuyu ama kabul eder mi bilmem. Biz muhabbete dalmışken Fadime Abla dışarıdan seslendi: “Bayram Hoca sen telefondan anlarsın, benim telefona bakıversen? Bir sıkıntısı var anlamadım, şarja taktım yeni çıkarıp getirmeyim” diye çağırdı. Ben de gerçekten telefon sorunu var sandım, gittim. Meğer telefon bahane, mevzu şahsıma özelmiş. Ocağın yanındaki odaya çekti, “Sana bir iyi, bir kötü haberim var. Hangisi önce?” diye sordu. ‘’İyi haberi söyle abla’’ dedim. Fadime abla anlatmaya başladı.
Fadime Abla: Bekir arkadaşlarıyla papaz olmuş yan yana gelmiyorlar. Pazar akşamı kahvenin önünde yaka paça kavga ettiler. Cemalle Vehbi var ya? Az daha ağzını burnunu kıracaklardı Bekir’in, millet ayırdı.
Bir tek Tacettin konuşur, oda dayısının oğlu olur Bekir’in biraz da ondan. Oh olsun az bile ona. Sonra devam etti; Fadime Abla: Kargaşada Bekir’in telefonu yerlere saçıldı. Toplayan falan olmadı. Ben gizlice aldım. Fatoş’un resimlerini baştan aşağı sildim. Bir de senin kaydettiğin o ‘emniyet müdürlüğü’ numarasını da sildim. Vallahi olduğu yere mıhlanmış gibi kaldım. Fotoğraf neyse de ama o numara… Aklıma bile gelmemişti. Bir gün rehberi kurcalasa kesin fark edecekti. “Abla helal olsun, var ya…” dedim gerçekten içimden gelerek. Sonra kötü haberde şu ki diye devam etti Fadime abla; Fadime Abla: Bekir o resimlerle benim alakam yok, biri bana oyun ediyor,” dedi ama inandıramadı. Benim ağzımı aradı; ‘fotoğrafları kahveye kim bıraktı, nasıl birisiydi’ diye… Ben de bir şeyler gevelip savdım başımdan. Sonra Fatoş’un polis akrabası var mı diye sağda solda sormuş.
Siz gelmeden önce buradaydı, bana da geldi sordu hatta. İstanbul’da yeğeni polislik sınavına girecekmiş de, torpil arıyorlarmış da… Yalan yani. Polis meselesini uzatmaz ama bu senin otoşop mu ne karın ağrısıysa artık, o eğip büktüğün fotoğraflar için ‘kim yaptı’ diye döne döne arıyor. Senden de şüpheleniyorlar, yarın bir gün karşına dikilirse haberin olsun.” Ben teşekkür edecektim ki Fadime Abla noktayı koydu: “Anlatıyorum ama can sıkmak yok ona göre.” Elini masada duran elimin üzerine koydu. “Seni üç beş zibidiye yedirmeyiz hocam, bilesin.” “Eyvallah abla, sağ ol,” dedim gülerek. Fazla uzatmadan kalktım, masaya döndüm. Çay taş olmuş. Hoca bir şeyler anlatıyor, anlamıyorum. Dokuz ay öğretmenlik yapıp gidecektim altı üstü… Ama Arka Sıradakiler dizisine üç sezon yetecek atraksiyon yaşadım, yeminle. O an aklımda tek cümle vardı. Bu köy ya beni adam yapacak ya mezar taşıma ‘rahmetli Bayram (kaza)’ yazacak.
* Salı günü sağlık ocağı için yapılan tadilatta sadece boya badana kalmıştı. Gürültü azaldığı için derslerde önceki güne göre daha rahattık. O gün okula uzun zaman sonra Reyhan uğradı; çocukların okul durumlarını görüşme bahanesiyle. Eline yüze kan gelmiş, biraz kilo almış, daha da güzelleşmiş geldi gözüme. “Koskoca biçerci Ekrem’in karısı siz buralara gelir miydiniz?” diye takıldım. “Daha karısı olamadık,” dedi. Meğer kocasıyla boşanalı 1 ay olmuş. Yasaya göre kadınlar 6 ay dolmadan yeniden evlenemiyormuş, prosedürü bekliyorlarmış. Zaten karı koca gibi yaşıyorlar, gerisi kâğıt üstü. “Beni kaçıracaksan 5 ayın daha var ona göre,” diyerek o da takıldı bana. Çay ocağında yalnız başımıza otururken gözlerini odaya gezdirip, “Hatırlıyor musun son seferi?” dedi. Sonra dudaklarını yaladı “Tam şuracıkta seninkini… Ahhh ahh ne heyecandı ama…” kafasını sallayıp hınzırca güldü.
“Hatırlamaz olur muyum… Ama yarıda kalmıştı.” Dedim imalı imalı. Göz göze geldik. Aynı film ikimizin kafasında aynı anda oynadı. Normalde evden pek dışarı çıkamıyormuş. Ekrem nereye gitse onu da yanında sürüklüyormuş, evdeyken de Ekrem’in bacıları yengeleri yetiyor. Bebelerin hatırına çekiyorum dedi Reyhan.
Ben: Bugün hangi dağda kurt öldü de gelebildin?
Reyhan: Aman sorma bugün ortalık karışık kimsenin beni gördüğü yok.
Ben: Hayır mı?
Reyhan: Ekrem’in eski karısı Adeviye evi basmış, Menekşe’yi bi güzel benzetmiş (Ekrem’in bacısı) Ben: Şu akrabasına kaçmış dedikleri kadın mı?
Reyhan: He o. Halasının oğluna kaçmış diyor herkes.
Ben: Eee Ekrem iyi dokunmuyor o kadına.
Reyhan: 2 bebesinin hatırına ellemiyor yoksa çoktan tahtalıköyü boylardı ama halasının oğlu ölümden dönmüş yediği zopadan.
Ben: Bu Adeviye’nin nerden esmiş de gelmiş tekrar?
Reyhan: Orası meçhul.
Menekşe’yi elinden zor almışlar. Hem senin yüzünden oldu diyormuş hem de Menekşeyi halı gibi oradan oraya çırpıştırmış Ben: İyi cesaret valla. Ekrem’le mi barışmak istiyor yoksa?
Reyhan: Bilmem ama işin içinde bir şeyler var orası besbelli. Ekrem Küplere bindi, elime geçirirsem öldürecem diyor Ben: Kadını tanımıyorum ama Menekşe’ye iyi olmuş. Onu sevemedim nedense?
Reyhan: Hakkın var, nedametin tekidir. İki kocayı gömmüş hâlâ koca derdinde. Herkesi de yakıştırmıyor yanına haspam sanki dünya güzeli. Bir aralar Ömer hocaya kafayı takmış, evdekiler anlatıyor; Aynur adamın kıymetini bilemiyor, diye söylenip duruyormuş. Sanki Ömer Hoca boşansa koşup Menekşe’yi alacak Ben: (Gülerek) Aslında huyu kötü olmasa güzelliği fena değil Allah var Reyhan: Sen kudurdun herhalde Ben: Yoo gördüğümü söylüyorum Reyhan: İstersem şimdi ayarlayayım aranızı, koşarak gelir.
Ama önce mezarlıktan güzel bir yer beğen kendine Ben: Sen biraz sinirli gibisin hayırdır(gülerek) Çay tabağını kaldırıp fırlatacak gibi yaptı: “Çükünü keserim senin!” diye söylendi. Gönlünü aldım, konu kapandı. Kiraz abla gelince didişme bitti, normal muhabbete döndük. Ders başlayınca sınıfa geçtim, Reyhan da evine döndü. “Her an gelebilirim, hazırlıklı ol,” dedi giderken. Gel diyemedim, gülüp geçiştirdim sadece. Aklıma Aynur ablayla konuşmamız geldi; yakalanırsak Ekrem’e bırakmadan Aynur abla keserdi çükümü. Bir süre karı kız işlerinden uzak durma kararı almıştım. Tabi bu karardan sadece benim haberim var, ayıp olmasın diye kimseye söylemedim. * Şubatın ortası… Normalde bizim memlekette bu vakitlerde havalar ısınırdı, bahar moduna geçerdik. Ama burası başka. Her yer hâlâ bembeyaz. Dağın doruklarına kar yağmaya devam ediyor; yağan karın ayazı da vurunca ortalık buz resmen.
Çarşamba sabah okula gitmek için hazırlanırken Fatoş abla aradı, açmadım. Çaldı çaldı kapattı. Evden okula geçerken yine telefon çaldı, Fatoş abladır diye kapatmaya yeltendim, tam o sırada ekranda Fadime abla yazıyordu. En son Bekir meselesi geldi aklıma, herhalde onla ilgili arıyordur dedim, ama hiç o konuyu açmadı. “Yeni haberler var,” dedi. Ekrem’in eski karısı Adeviye’nin köye gelip Menekşe’yle kavgaya tutuştuğunu anlattı. Reyhan bahsettiği için biliyordum ama ilk kez duyuyormuş gibi dinledim. Dün tüm sülale köyün içinde saklambaç oynar gibi kadını aramışlar ama bulamamışlar. Ekrem tutturmuş “O kadın bulunacak… Ben de hesabını soracağım.” “Akşamki hallerini görsen,” dedi Fadime abla, “altı üstü köyün dört sokağı var, kaybolacak yer yok, hepsi dedektif modunda.” Konular bittikten sonra Aynur ablayı sordu bana. “3 gündür görmüyorum, pek evden çıkmıyor,” deyince:
“Bayram da olmasa köyde sıkıntıdan patlarım diyordu. 3 gün seni görmeden nasıl durmuş hayret,” dedi imalı bir şekilde. “Akşam kahveye gel, Aynur ablan yoksa ben varım,” diye ekledi. “Olur abla,” dedim. Telefon kapanınca söyledikleri kafama takıldı, 3 gündür sensiz nasıl durmuş hayret! Aynur abla benimle konuşurken renk vermemişti ama önce Fatoş sonra Behiye abla meselelerine bozulduğu çok belliydi. Kendimi nasıl affettirsem diye düşündüm, ama aklıma bir şey gelmedi. İşin kötüsü, daha Hanife ebe, Munise, Feride abla ve Suna’dan haberi bile yok. Onları öğrenirse benzin döker yakar beni. Uzun bir süre karı, kıza ve 31’e tövbe. Fırsat buldukça Aynur ablanın evini gözlüyorum. Konuşmasam bile bir kere görsem yeter. O benden kaçtıkça daha çok çekiyor beni kendine… Ama tık yok, burnunun ucunu bile göstermiyor. Sanki göçü toplayıp gitmiş gibi. Hayır içeri dışarı çıkar bir bahaneyle insan oda yok.
Ömer hocaya sordum en sonunda bir bahane bulup. “Bu aralar keyifsiz,” dedi. “Kadın milleti işte, bir yerden bana suç bulacak diye üstüne varmıyorum.” Öğle arası Ömer Hoca sağlık ocağının tadilatıyla ilgilenirken, ben de cesaretimi topladım Aynur ablanın kapısını çaldım. Uykudan yeni kalkmış gibi açtı kapıyı. Köye geldiğimden beri ilk defa saç baş dağılmış gördüm.
Ben: Abla nasılsın? İyi misin? Kaç gündür göremeyince merak ettim. Aynur abla: İyiyim Bayram, iyiyim iyiyim… Biraz hastayım o kadar.
Ben: Geçen gün seni soğukta beklettim ya, o zaman mı kaptın şifayı? Aynur abla: Öyle hastalık değil… Kadın hastalığı!
Ben: Haa anladım abla. Geçmiş olsun. Aynur abla: Anla yani. O kadar kadınla şeyin var, öğren bunları.
Ben: (Çaktı lafı) Haklısın abla. Ben seni tutmayayım, geçmiş olsun tekrar. Var mı yapacağım bir şey? Aynur abla: Yok yok. Uslu dur yeter sen başka bir şey istemem.
Ben: (2 oldu) Tamam abla, görüşürüz. Aynur abla: Güle güleee. Ulan selam verelim dedik, borçlu çıktık. Normalde “içeri gel, yemek ye” diye yapışırdı… Şimdi “geçmiş olsun” dedim iki kere “sağ ol” bile yok. Başkası olsa fena bozuk atarım ama Aynur abla başkası değil. Hay mk… Hem gençsin şöylesin böylesin diyorsun hem bu trip? Ne alaka? Bu muhabbet tadımı kaçırdı, öğlen eve gittim montu bile çıkarmadan üçlü koltuğa serildim kaldım. Evden çıkarken aklıma düştü. Kadınlar böyle zamanlarda çikolata ister. Eski manitalara da torba torba çikolata taşımıştım vaktiyle. Hemen has kankam Yasin’i aradım.
Ben: Alo, Xhamster Türkiye müşteri hizmetleriyle mi görüşüyorum?
Yasin: Evet efendim buyrun, nasıl bir arzunuz vardı?
Ben: Kararsızım yeni bir şeyler bakıyorum var mı tavsiyeniz?
Yasin: Tabii efendim… Gangbang için 1’e, plumber için 2’ye, cheating için 3’e, vergi borcu için 4’e basın lütfen.
Ben: Hahahahaha, napıyorsun kanka?
Yasin: İyi ya trafikteyim. Sen ne yapıyorsun? Yasin’le ayak üstü biraz daha gırgır yaptık. Çikolata isteyecektim, ilçe dışındaymış. Dayısı pastaneci, ‘’ben söylerim otobüse verir” dedi. Adamın varlığı yetiyor be… Bu sayede Aynur ablanın gönlünü alırım belki. Okula gittiğimde Ömer hocanın odasında Ekrem abinin de aralarında bulunduğu bir kalabalık vardı. Sağlık ocağı için yapılan yeri görmeye gelmişler. Bende yanlarına oturdum birer çay içtik. Gelenler müsaade isteyip kalkarken Ekrem abi biraz uzaklaştıktan sonra aklına bir şey gelmiş gibi dönüp bana seslendi. “Bayram hocam, vaktin varsa seninle bir meseleyi konuşacam,” dedi. Koluma girdi, okulun kenarındaki akasyalara kadar götürdü. “Ne konuşacaksın?” diye soracaktım ki daldı konuya, Ekrem Abi: Bayram Hoca ben laga lugayı sevmem. Sana dosdoğru konuşacam.
Benim bu hayatta en sevmediğim şey yalandır. Sevdiğim birisi silahı çekip anlımın ortasından vursun ama bana yalan söylemesin o kadar sevmem yalanı öyle diyim sana. Bi adam benim hayrıma bile olsa yalan konuşmayacak. Bak sana deyivereyim gençlik zamanında iki adamı haşat ettim, polis aldı götürdü karakola beni. Ortalık curcuna, komiser sordu olayı görenlere yapan bu muydu diye, hepsi de bu değil dediler beni korumak için. Her kim yalan söylediyse polis, karakol dinlemedim bastım tokadı zor tuttular beni. “Komiserim ben yaptım,” dedim. Komiser baba adamdı, “böyle yiğidi içeri atamam,” dedi, kazaya çevirdi olayı. Diyeceğim yalanı sevmem ammaa konuşanı hiç sevmem. Cezasını anında keserim. Hatalı da olsa doğru konuşsun. Sana uzatmadan dimdirek soracam…
Ben: (Allahtan uzatmadı. Cuma hutbesi bu kadar uzun sürmüyor) Buyur abi?
Ekrem: (iki elini götünün üzerinde birleştirdi, hafif geriye doğru kaykıldı, bana bakarak) Kadir olacak it, Reyhan’ı boşandıktan sonra dedi ki bana, Bayram hocayla bunların arası böyle böyle.
Hocaya dikkat et. Şimdi sana soruyom, Reyhan’la aranda bir şey oldu mu? Demek o koca destan boşuna değildi; alttan alttan beni tehdit etmiş meğer.
Ben: Ekrem abi… Sen biraz önce söyledin ya, ben yalanı sevmem, konuşana da anında cezasını keserim diye…
Ekrem: Aynen öyle dedim!
Ben: Abi… Sen bana bu soruyu sordun ya… O bile bana en büyük ceza. Beni kıtır kıtır doğra, şu sorun kadar canımı yakmazdı. Daha da bir şey demiyorum sana. O kadar net konuştum ki kendim bile inandım söylediğim yalana. Zaten “yok abi yapmadım, etmedim” diye kıvırırsan kimse inanmaz, işte o zaman yarrağı yedin demektir. Unutmayın elimizde bu konuda büyük bir koz var ‘’Yalancıyı sikmiyorlar nasılsa’’ Damardan girince Ekrem abinin yelkenler suya indi anında “Ben zaten inanmadım, senin ağzından duymak için sordum,” diye kıvırdı. Sonra “Sen Reyhan’a gıyabında babalık ettin vaktinde, onu unutmadım,” falan savurdu.
Konuyu değiştirip muhtarlık meselesini de açtı. “Ben kimi istersem o seçilir” diye böbürlendi. Bana da “Senin aklında var mı yar diyeceğin birisi?” dedi; “yok” deyip kapattım. Ekrem abi helallik diledi yanımdan ayrılırken, kendini bekleyen adamların yanına döndü. Bir tehlikeyi daha savuşturmuştum. Kendimi Şampiyonlar Ligi’nde Roma’ya karşı oynayan Anadolu takımı gibi hissediyordum. Golü yiyeceğim yiyeceğim de… Ne zaman? Akşam okuldan çıkınca durağa gittim, Yasin’in gönderdiği çikolataları aldım. Dört paket, tam istediğim gibi. Birini Rahmi hocalara bıraktım, en son görüşmemizde “Arayıp sormuyorsun!” diye dertlenmişti, gönül alalım dedim. Bir paketi de eve geçerken Aynur ablaya bırakayım dedim. Kapıyı Ömer Hoca açtı. Ömer hoca: Aynur uzandı, ben de televizyona bakıyordum. Buyur içeri.
Ben: Yok hocam girmeyeyim, işim var. Kendime çikolata istemiştim…
Size de getirdim. Çikolatayı verdim, “Aynur ablaya selam söyleyin,” diyerek eve döndüm. Aynur ablayı göremeyince can sıkıntım arttı. O an aklıma en mantıklı seçenek kahveye gitmek geldi. Aklım bir yandan da Fadime ablanın geçen sefer anlattığı Bekir mevzusunda. Her şey “halloldu” sanmıştık ama Bekir bırakmamış işin peşini; haklı da gerçi… O fotoğraflar gökten inmedi sonuçta, bir el var bu işin içinde. “Yeni bir gelişme var mı acaba?” diye merak içindeyim. Fırsat olursa Fadime ablaya muhtarlık meselesini açmayı düşünüyorum. Çok umudum yok ama deneme yanılma yöntemiyle yaşayan insanlarız. Fadime ablayı aradım, “Kahveye geliyorum,” dedim. “Tadım yok, eve gel,” dedi adres tarif ederek. Bahçeli, iki katlı, yeni yapıldığı belli olan güzel bir ev. Bahçede Fadime ablanın meşhur Broadway’i duruyor. Alt katta babası —köy ağzıyla “daş kafa” Ferdi abi— oturuyormuş, üst katta da Fadime ablalar.
Daha önce kahveye takılanları konuşmalarından anladığıma göre Rıza abi iç güveysi; demek ki ev Ferdi abinin. Kapıyı Fadime ablanın kızı açtı. Bir oğlu bir de kızı vardı, biri ortaokul biri lise çağında. Çocukları annelerinden önce tanımıştım zaten; bilgisayar yüzünden bana gelmişlerdi, yardım etmiştim. “Annem mutfakta, gelir şimdi,” deyip biraz sohbet ettikten sonra beni yanmakta olan sobanın bulunduğu oturma odasında bıraktı. Odanın bir duvarı komple fotoğraf doluydu. Ferdi abi, Fadime abla, çocuklar, bir sürü tanımadığım kişi… Ama bir isim yoktu, Fadime ablanın kocası Rıza abi. Bir tane bile fotoğrafta yok. Şaşırdım. Hatta kendi adıma üzüldüm adamcağız için. Çok geçmeden elinde çay tepsisiyle Fadime abla içeri girdi. Altında koyu gri eşofman, üzerinde açık gri tşört saçları açık. İnsanın gözünü kaçırası geliyor ama kaçırdıkça bakası da geliyor.
Sanki internette tanıştığım kız erkek çıkmış gibi kısa bir şok geçirdim. Bu gördüğüm Fadime ablanın her zamanki Fadime ablayla alakası yoktu. Her zaman kalın hırka, başörtüsü… Genelde kahve ortamında gördüğüm için kafamda sinirli, atarlı, her an birine kızacakmış gibi bir izlenimi vardı. Bana karşı hep iyi davranmıştır ama buna rağmen ben bile çekinirdim kendisinden. Giydiği tişörtten sutyeninin izi belli oluyor, göğüslerinin büyüklüğünü yeterince anlatıyordu. Birden kanım sobanın sıcaklığının etkisiyle de kaynamaya başladı. Benim ufaklık aşağıda kollarını açıp esniyordu, hay amk bir şey düşünmeliyim, bir şey düşünmeliyim ‘’ilk dünya kupasında Arjantin-Uruguay maçında ilk yarı Arjantin’in topu ile oynanmış. İlk yarı Arjantin 2-1 üstün. 2. Yarı Uruguay topu ile oynanıyor. Sonuç; Uruguay 4-2 Arjantin’’ yok olmamıştı başka bir şey düşünmeliyim ‘’1.
Ahmet, 14 yaşında tahta çıktığında sünnetini, meşhur cerrah Mehmet Paşa yapar ve paşanın adı, İstanbul’daki ünlü Cerrahpaşa semtine verilir’’ yok yine olmamıştı. Hemen ayağa kalkıp duvardaki fotoğrafları inceliyor gibi yaptım. Boş bardakların olduğu çay tepsisini masaya bırakan Fadime abla tekrar mutfağa geçip benim getirdiğim çikolata ve birlikte çaydanlıkla geri döndü. “Tadım yok” deyince hastadır falan diye düşünmüştüm ama hiç hasta hali yoktu. İçimden “Herhalde Aynur abla gibi özel günündedir,” diye geçirdim. Fotoğraflara bakışımı fark edince hızlıca kim kimdir söyledi sonra çayları doldurdu. Çikolatayı göstererek ‘’Aklımı okudun Bayram Hoca… Tatlı istiyordum tam da’’ dedi. Yani evrene mesaj bıraktım, o da beni kurye seçti... Bir süre havadan sudan konuştuk. Bekir’i sordum “Bir şey yok, ortalıkta görünmüyor,” dedi. Sonra laf döndü dolaştı Aynur ablanın anlattığı olaya geldi.
Bir anda resmen sorgu odasına düştüm. Fadime abla: Aynur’dan duydum. Cemal’in telefonu aldığın gece Bekirleri gizlice dinlemişsin. Benim hakkımda ileri geri konuşmuşlar. Doğru mu bu?
Ben: Doğru abla. Kahveden çıkınca eski caminin orada ateş yakmış dikiliyorlardı. Yaklaşıp dinledim gizlice. Fadime abla: Eee benim için ne dediler?
Ben: Üzerine kahve döktün ya onun için söylendi Fadime abla: Yok yok başka şeyler de söylemiş. Aramızda gizli saklı mı var hem?
Ben: Yani Bekir işte, ağzı gevşek, değmez, boş konuştu biraz.
Fadime Abla: Olsun sen söyle!
Ben: Sana kızıyormuş benden dolayı, kahveye gelme demişsin benimle arayı düzeltmezse Fadime Abla: Evet dedim.. Sonra?
Ben: Sonra (düşünür gibi yaptım) Kocası yapamıyor dedi, yani senide o yapacakmış Fadime abla: Yeminle bi bok anlamadım hocam, ben kalın kafalıyım biraz açık ol ilkokul bebesi gibi konuşma gözünü seveyim
Ben: Abla… Kocan seni... Sikemiyormuş, ondan dolayı sinirin varmış, Fatoş gibi seni de sikecekmiş diye konuştu işte Fadime abla: Bak bak bak şu götü boklu Bekir’e bak sen. Ulan yavşak sen kendi karını sik önce gavat, önce kendi karını git Tacettin’in altından al ondan sona gel beni... İnna sabirin! Olaylara bak. Bekir başkasının karısına kızana sulanacam derken kendi karısını da dayısının oğlu götürüyormuş. Kavak yelleri dizisinde bu kadar çarpık ilişki yok. Fadime abla öfkesi geçene kadar biraz daha söylendi. Sakinleşince muhtarlık mevzusunu açıp ağzını yokladım. Muhtara Ekrem’in karar verecekmiş deyince küplere bindi. Ekrem’le araları pek iyi değil, hatta birbirlerinden hiç hazzetmiyorlar. Ekrem’de hiç kahveye adımını atmazmış. Damarını bulmuşken “Gel muhtar sen ol, Ekrem de kıskançlıktan ikiye ayrılsın.” diyerek konuya girdim. Önce dalgasına söylediğimi düşünüp “Aslında iyi olur ha…
Ekrem’in burnu sürter, havası söner,” diyerek karşılık verdi. Benim bu konuda ciddiyetimi fark edince bu sefer ayak diredi ben yapamam edemem diyerek. Fadime abla: Sen beni sevmiyorsun besbelli Ben: Ne alakası var abla muhtarlıkla seni sevip sevmememin Fadime abla: Çok alakası var. Son 5 senede 3 muhtar eskitti bu köy haberin yok mu? Ali iyi bile dayandı, ondan öncekiler de seneyi tamamlamadan tahtalıköyü boyladı Ben: İlk kez duyuyorum Fadime abla: Yaa öğren işte. Bu köye muhtar olan çok yaşamıyor. Yani sen bana diyorsun ki öl!
Ben: Fadime abla ben seni akıllı bilirdim, şu söylediğin sözlerin bir aslı astarı yok vallahi. Muhtar oldu diye mi öldü bu adamlar, Allah’ın takdiri işte? Fadime abla: Olsun öyle bile olsa ben istemem. Delirdim mi?
Ben: Deli değil mi zaten lakabın. Bak kendin söyledin tam sana göre bu iş Fadime abla: Laf ebeliği yapma bana.
Hem hadi olmaz da diyelim oldu sen bu köyün karı kısmını başına muhtar yapacağını düşünüyor musun?
Ben: Yapar. Bu köydeki diğer kadınlar bir yana sen bir yana! Fadime abla: (güldü) Beni dolduruşa getirme hayatta olmaz, aha buraya da yazıyorum (parmağını kaldırıp havaya yazar gibi yaptı) Ben: Olur! Fadime abla: Olmazz Ben: Olurrrr. Bal gibi de olur. Bu işi senden iyi kimse yapamaz Fadime abla: Ben aksiyim bi kere Ben: Muhtar dediğin biraz aksi olur Fadime abla: Hızlı kanlıyım hiç bana uygun değil Ben: Ne güzel, Peygamber efendimiz bile faydalı işlerde acele ediniz demiş Fadime abla: Hasbinallahh. Sinirliyim alttan almayı beceremem Ben: İyi ya, yumuşak yüzlü olursan ezerler Fadime abla: her dediğime bir şey bulma. Erkek işi bu iş boşuna zorlama Ben: Abla kahve işletiyorsun, o iş kadın işi mi? Fadime abla: Ee ebenin amı hocam sende Ben: Onu da ihtiyar heyetine yazarsın
Fadime abla: Neyi?
Ben: Ebemin amını Fadime abla: Allah cezanı (gülerek)Ben deliysem sen nesin gerçekten?
Ben: Bu kabul anlamına geliyor o zaman Fadime abla: Düşünecem anlamına geliyor.
Ben: Tamam muhtarım (Gülerek) Fadime abla: Hiçç öyle muhtarım falan deme. Sen sus diye düşünecem diyorum yoksa kararım aynı Ben: ben anlamam bitti o iş. Çok sevindim kabul etmene. Utanmasam sarılıp öpeceğim seni (gülerek) Fadime abla: Demek o kadar lafı beni öpmek için ettin. Az kaldı inanıyordum muhtar olacağım diye. (yalancıktan bozulmuş gibi) Ben: Çok mu belli ettim Fadime abla: (Gülerek) Çookkk!! O anda fark ettim Fadime abla bazı yönlerden Fatoş ablanın kopyası gibiydi. Fatoş ablanın biraz sinirlisi biraz daha ağzı bozuğu. Samimiyet hızlı ilerliyordu; gaza gelmemeye çalıştım. Kendi kendime verdiğim sözü hatırladım: “Bir süre karı kız işlerinden uzak duracaksın.
Unutma!” Saat 10 gibi Rıza abi geldi. Kahveyi yeğenine bırakmış. Gelmez diye rahattım, ama meğer geliyormuş. Fadime ablanın saçı başı açıktı; “yanlış anlaşılır mı” diye içten hafif gerildim. Ama adam kapıdan girer girmez bana güle oynaya “hoş geldin” dedi, Fadime ablaya da “karıcım, bir tanem” modunda iltifat yağdırmaya başladı. Haline bakılırsa bir suçu varmışta kendini affettirmeye çalışıyor gibiydi. Fadime abla başta bir şey demese de Rıza abi iltifatı abartınca Fadime abla daha fazla dayanamadı Rıza Abi: Nasıl oldun karıcığım iyisin değil mi?
Fadime Abla: Rıza defol başımdan söyletme beni Bayram hocanın yanında, (sonra sesini kısarak) ben sana bugün eve gelme kahvede yat demedim mi? Rıza abi: (Bu sözlere bozuldu bana bakıp güldü) Ben seni mahsusçuktan diyorsun sandım hayatım geçmedi mi kızgınlığın? Fadime abla: (Dişlerini sıkıp kafasını büktü) Rıza siktir git!
Rıza abi: Vallahi ayıp ediyorsun Bayram Hocanın yanında oda yanlış anlayacak Fadime abla: Hala konuşuyor! Ulan pezevenk sen Bayram hocaya dua et yoksa ben sana yapacağımı biliyordum Rıza abi: En iyisi ben güzel bir ıhlamur yapayım sende seversin hem (bana dönerek) içeriz değil mi Bayram hocam?
Fadime Abla: İstemem ıhlamur mıhlamur sen şimdi çay gibi ona da karbonat katarsın temelli midem ayağa kalkar. Rıza abi: Aşk olsun sana yapar mıyım öyle bir şey Fadime abla: Ulan kahvede ne demeye yapıyorsun o zaman. Sen dur babama söyleyim artık asar mı keser mi bilemem! Rıza abi: (Fadime ablanın ellerine yapıştı) Karıcığım, bitanem Ferdi babayı karıştırma bu işe vallahi yapmam bir daha. Bir arkadaşın aklına uydum da yaptım, kızacağını bilsem yapar mıydım? Fadime abla: Rıza gözümün önünden kaybol doğru kahveye. Sen kahveye gitmesen ben Bayram Hoca’da gider onda kalırım
Fadime abla ile Rıza abi bir süre daha “gideceksin–gitmeyeceksin” diye tartıştılar. Aynur abla daha önce aralarındaki kavgalardan bahsetmişti ama bu kadarını tahmin etmiyordum. İlişkilerine dışarıdan bakınca, klasik karı koca rollerinin biraz yer değiştirdiği belliydi. Rıza abi söylendiği gibi tam yanardöner, para canlısı bir adam gibi göründü gözüme. Ben acaba beni kıskanır mı falan diye beklerken adamın hiç umrunda bile değildi. Beni karısıyla birlikte olurken yakalasa siktiğim için değil de hamile kalırsa doğum ücretine karışmam diyerek benimle kavga edecek gibi bir hali vardı. Bekir’i sevmesem de o gece ateş başında Fadime abla hakkında söylediklerinde haklılık payı var gibi gelmişti bana. ‘’Rıza Fadime’yi sikemiyor, yanan amcığının hıncını bizden alıyor’’ Mutsuzluk insana bir kere yapıştı mı üzerinden atıp sökmek zor oluyor. Aynur ablayla aram düzelmeden bu durumdan kurtulamayacağım besbelli.
Gece Fadime abladan dönerken Aynur ablaların penceresi hafif aralanıp geri kapandı. Ömer hocanın böyle bir huyu yok muhtemelen bakan kişi Aynur ablaydı. Nereye gittiğimi merak etmiştir. Belki de Behiye Abla’ya gidip gönül eğlendirdiğimi düşündü. Devam edecek