Bugün köyün doktoru geliyor. 2 gün boyunca köyde hastalara bakacak. Doktor yokken olmayan hastalıklar doktorun geleceği öğrenilince birden artmış gibiydi. ‘’heç dadım duzum yoh, yanlarım ağrıyo, böğrümün ağrısından duramıyom, döşüm gicişiyo, kuluçlarıma yel girdi, bizim bebe uyumuyor….’’ Herkesin ağzında kendince bir hastalık bir şikâyet. Diyeceğim doktora Allah kolaylık versin şimdiden Okula gittim Ömer Hoca bahçe de Rahmi hocayla dikiliyor buldum. Üşümüşler, ‘’doktoru bekliyoruz’’ dediler. Oturunca gelmiyor mu bu doktor içerde bekleyin dedim, haklısın dediler. Birlikte içeri girdik oturmuştuk, dışarıdan araba sesi geldi. Oturmak nasip olmadı, yine kalktık çıktık. Okulun önünde ilçe sağlık müdürlüğüne ait eski model simsiyah Reno Toros duruyordu. Kapı açıldı, elinde bir çanta, sırtında başka bir çanta… Genç biri indi. Sarışın, gözlüklü, benden bir karış uzun…
Yürüyüşü, duruşu, çantalarla mücadele edişi falan tam “Yeni mezun doktor ilk görev yerine geliyor” tipi. Kahraman Birol! Doktorun adı Kahraman Birol’muş. Tanışırken Rahmi Hoca dayanamadı, bana dönüp gülerek “Bu da Kahraman Bayram,” dedi. Hırsızlık mevzusuna gönderme yapıyor tabii… Ama doktor olayı bilmediği için ismimi gerçekten Kahraman sandı. Güya şaka yaptı ama ben yine yanlış tanıtılmış vatandaş moduna düştüm. Ömer Hoca’nın odasına geçtik, önce çay ikram edildi. Doktor biraz çözülsün diye sohbet ettik. Sonra sağlık ocağı için hazırlanan yeri gösterdik. Etrafı inceledi, başıyla onayladı, memnun kaldığı belliydi. “Okulda olunca öğrencilere bir zararım, rahatsızlığım olmasın inşallah.” deyince Ömer Hoca’nın hoşuna gitti. “Akıllı adamın hali başka oluyor,” dedi. Yani kısaca: Doktoru daha ilk günden sevmişti. Yaş olarak bana yakınmış. Hacettepe Tıp mezunuymuş.
İlk görev yeri bizim köyün bağlı olduğu ilçe. Üstelik buraya gelmeyi gönüllü kabul etmiş. “Ne kadar çok hastayla ilgilenirsem o kadar kendimi geliştiririm; buralar bizim memleketimiz, buraların insanı bizim insanımız,” diye Hababam Sınıfında Mahmut Hoca gibi konuştu durdu. Ben kuru kuru kafa sallayarak katıldım bütün söylediklerine. Artık insanların söyledikleri değil ne yaptıklarıyla ilgileniyorum. Cuma namazında Cuma mesajı atan arkadaşlarım var sonuçta. Ambalaj değil içi önemli. Dürüst olmak gerekirse doktoru sevmedim. Sebebi çok basit O doktor — ben gariban ücretli öğretmen. O uzun — ben daha espriliyim. O yakışıklı — ben daha espriliyim. Onun vücut kitle endeksi ideal — ben yine daha espriliyim. Bariz fark var arada. Karı olsam ben de doktora veririm şahsen. Çaktırmadan ayaklarına da baktım, 42 gibi duruyor. Ben 41’im. Yani onun dalga benimkinden büyük gibi ama olsun, ben daha…
Neyse. Tek avantajım, bende gözlük yok. Ama ibneye gözlük bile yakışmış. Son kozum espri yeteneğim kaldı, Allah’a şükür orada çakar geçerim. Kadınlar kendini güldüren erkekleri sever. (İçimdeki ses: “Sever de sonunda yine muayene edenlere verir.”) Doğrusu kendimi kasmaya gerek yok. Doktor doktordur mk. Hakkını yemeyelim, ÖSS’de %1’lik dilime girmiş adamla at yarıştırılmaz. Ama sevmek zorunda değilim, kimse kusura bakmasın. Sohbet muhabbet derken Ömer Hoca, Rahmi Hoca sırayla rahatsızlıklarından bahsettiler. En sevmediğim muhabbetti. Ömer hoca da boğaz ağrısı varmış baktı bronşit başlangıcı var dedi. Rahmi Hoca’da ‘’sabahları kalkınca gözlerim çok ağrıyor’’ dedi Ömer hocanın hemen ardından. Sinir oldum bu sorusuna. Bana sorsa ben söylerim sebebi. Sabahlara kadar Pes oynuyorsun göz mü dayanır. Hoca baktı damla mamla bir şeyler yazalım dedi.
Kendi Kendine basit hastalıklarla doktorculuk oynuyor. Benim de 10 bardak su içince çok çişim geliyor neden acaba diyesim geldi vazgeçtim. Rahmi hocadan sonra bana döndü Kahraman Hoca ‘’Bayram hocam senin yok mu bir şikâyetin’’ diye sordu ‘’Yok hocam iyiyim ben’’ dedim. Ama Rahmi Hoca hemen atladı ben yok deyince ‘’geçen akşam otururken sabahları çenem ağrıyor kaç gündür’’ falan demiştin deyince Kahraman Hoca hemen oturduğu koltuktan kalkıp yanına geldi, bir eliyle çeneme yapıştı. Bir an zorla kaldırıp dudaktan öpecek sandım.
Doktor: evli misiniz?
Ben: hayır.
Doktor: ee sevgiliniz var mı?
Ben: (tam bir noluyoruz? Bakışı eşliğinde) hayır, yok.
Doktor: hmm... Peki birlikte uyuduğunuz biri de mi yok yani?
Ben: Nasıı yani? (Kafamda bu muameleye maruz kalmamak için evet demem mi lazım acaba düşünceleri uçuşuyor) Doktor: eski sevgiliniz?
Ben:!??
(Muhabbetin sonu borumbok bir yere gidiyor) Bu noktada endişelendim çünkü doktorun surat ifadesi net bir şekilde '’eski sevgilinizle barışmayı düşünmez misiniz? Şu an indirimli çift kişilik yataklarda kampanyamız var!' diyecek gibiydi. Neyse ki sonradan açıkladı olayı. Geceleri dişlerimi sıkıyormuşum, bu yüzden gece plağı takmam gerekiyormuş ölçü falan alınacak. Ama kardeşim direkt ‘dişlerinizi sıktığınıza şahit olan birileri var mı?' diye sorsana! Neydi böyle mk. Çok geçmeden kapıyı tıklattılar. Okulun içi öğrenciden çok köyün yaşlılarıyla dolmuş. Ben yavaştan başlayım dedi Kahraman Hoca. Birlikte odasına gidip bilgisayarını açtık, daha sonra biz derslere geçerken doktorda sırayla bekleyenleri almaya başladı. Öğlene kadar sınıftan çıkmadım bilerek. Öğlen eve geçerken Rahmi Hoca gelmiş Doktoru eve yemeğe götürecekti. Ömer Hoca’da yanlarında.
Aynur Abla’da çocukların karnını doyurup gelecek sende gel dediler. Memlekettekileri arayacağım gelmeyim diye bahane uydurarak eve geçtim. Doktorla fazla yan yana durup sinir olmaya gerek yok. Okula dönünce baktım Ömer Hoca henüz gelmemiş, demek ki hala yemekteler. Kiraz abla sınıftaki sobalara odun atıyordu ona yardım ettim. Sağlık ocağının sobasını da doldurayım mı diye sordu Kiraz abla ‘’Sikt.. Boşver abla doktor kendisi atar’’ dedim. İşimizi bitirince elimdeki odun kovasını yerine bırakmaya gidiyordum ki okulun kapısından gülerek Kahraman hocayla Aynur abla girdiler. Beni görünce laflarını kesmeden baş selamı yapıp konuşmaya devam ettiler. Ben yanlarından geçerken Kahraman Hoca elimdeki odun kovasını görünce ‘’benim sobaya’da atarmısın’’ diye rica da bulundu. Hay mk. ‘’Atarım!’’ Ben dönüp odaya girince arkamdan Aynur ablayla Kahraman Hoca beni takip ettiler.
Aklımdan Aynur abla da reçete yazdıracak o yüzden geldi sanırım diye geçiyordu. Sobaya odun atma işini yavaştan alıp konuştuklarına kulak kabarttım, ‘’şöyle yaparız böyle yaparız’’ diye konuşuyorlar. Sobanın odunlarını bitirince dayanamayıp “Hayırdır, konu nedir?” diye sordum. Kahraman Hoca ‘’Aynur Hanım bana yardımcı olacak. Sabah yalnız olunca zor oldu biraz da ortalık karıştı. Sağ olsun Aynur Hanım da sağlık okumuş bu işlere aşina, yanıma bir hemşire verilene kadar eşlik edecek bana’’ dedi, sonra Aynur ablaya dönerek “İğne falan yapabiliyor olmanız çok iyi ama onları ben hallederim. Siz daha çok hasta takibi ve düzen konusunda destek olun yeterli benim için” dedi. Beni unutmuş kendi aralarına konuşuyorlardı. Aynur ablanın yüzü gülüyordu konuşurken, bu görüntü beni bir tık kıskançlık krizine soktu. ‘’Hayırlı olsun abla’’ deyip odadan çıkacaktım, Kahraman Hoca arkamdan ‘’hocam Kova’’ diye seslendi, içerde unuttuğum kovayı ima ederek.
‘’Ananın amına girsin’’ diye içimden söverek dönüp kovayı alıp çıktım odadan. Öğleden sonra sabaha göre daha az hasta vardı. Son dersten önce teneffüste çaktırmadan kulak kesildim Aynur ablanın içeriden kahkahası geliyor. Kapı yarım açık olunca çay ocağına gidiyormuş bahanesiyle önünden geçtim, masa da yan yana oturmuşlar sohbet ediyorlar. Kapının önünde iki tane yaşlı bekliyordu oysa. Çayı alıp dönerken çaktırmadan tekrar kestim, neredeyse şaşı olacaktım yan bakmaktan ama olsun ikisi de sohbete devam ediyorlardı. O ara masa da benim dün Aynur abla için aldığım çikolataya gözüm gitti. Gitmiş doktora getirmiş bir de onu. Sınıfa geçip masama oturdum çok sinirliydim. Kapıda iki tane yaşlı hasta beklerken bunlar benim aldığım çikolatayı yiyerek gülüp eğleniyorlar. Videoya alıp Uğur Dündar’a ulaştırmak aklıma geldi vazgeçtim. İnsan utanır yaşlı başlı insanları bekletmeye diye söylendim ama yaşlılar falan sikimde değil doğrusu.
Benim aldığım çikolata ya! En tazesinden olsun demiştim bir de! Daha parasını da vermedim. Ama mevzu çikolata da değildi. Aynur ablanın kahkahası geliyordu kulağıma hala. İnşallah kapıda bekleyen yaşlılardan birisi ölür de görürüm ben gülmeyi. Son dersi nasıl bitirdim bilmiyorum. Okuldan çıkarken Rahmi Hoca doktoru ziyarete gelmiş, beni görünce bir kenara çekip Rahmi Hoca: Akşam bir işin var mı?
Ben: Pes oynamak için mi?
Rahmi Hoca: Yok oyun değil, Ortalık biraz karışık. Dumankaya’da çığ düşmüş Ben: Olabilir hocam her zaman düşüyor zaten Rami Hoca: Köy korucusunun anlattığına göre bir kadın geçiyormuş o esnada, çığın altında kalmış olabilir. Köylü de Ekrem’in eski karısı Adeviye’dir o diyor Ben: Eee ne olacak peki?
Rahmi Hoca: Jandarma geliyor. Köylülerde katılsın hep beraber arama yapalım denildi. İşin yoksa sende gel Ben: Hocam ben biraz hasta gibiyim ya, karnım falan bir değişik (karı gibi bahane buldum mk)
Rahmi hoca: Kahraman’a söyle yazsın ilaç milaç birşey Ben: İlaç falan sevmiyorum Hocam ben. Eve geçeyim, biraz uzanayım, gelebilecek gibi olursam ararım seni Rahmi Hoca: Tamam, en geç 6 da çıkacağız ona göre Hızlıca eve geçtim. Aklım Aynur Abla’da. Bu amına kodumun Kahraman’ı çıktı bir de başıma. Üstümü başımı değiştirip gecelikleri çekip yatağa attım kendimi. Uyku bastırdı, tam dalmak üzereyken telefon çaldı. Ömer hoca arıyor. Kahraman hoca ilçeye git gel yapmayım gece burada kalayım demiş. Akşam yemeğine bize gelecek sende gel dedi bana. Gelemem hocam dedim. Ömer hoca biraz ısrar edecek gibi oldu, aklıma Rahmi Hocanın söyledikleri geldi ‘’Köyde birisi çığ altında kalmış diyorlar onun aramasına gideceğim’’ diye söyledim. Ömer Hoca mevzuyu duymuş olmalı ki bu cevabımdan sonra üstelemedi. Aynur ablanın kıskançlığının bokuna arama işi götüme kaçmıştı.
Karda gezmeyi de hiç sevmem. Üzerime ne kadar kalın elbise varsa geçirip Rahmi Hoca’yı aradım, ’’Bende geliyorum’’ dedim. Yani sözde insanlık görevi, özde kıskançlık krizi… Öyle bir şey. Saat 6 da çığ düşen yere jandarmayla birlikte köylüler araçlara atlayıp gittik. Köyde eli ayağı tutan kim varsa gelmiş. Giderken Aynur abla aradı beni açmadım. Gerçi sonradan pişman oldum ama geri de dönmedim. Lafı geçerse duymadım derim. Neyse, aramaya gittik. Dağın başı, koca yer. El fenerleri dağıtıldı, herkesin yüzü karanlıkta birer çakmak alevi gibi parlıyor. 50 kişiden fazlayız. Kadını, erkeği, genci, yaşlısı. Kadını gördüğünü iddia eden Köy Korucusu hep aynı şeyi tekrarlıyor ‘Bir şeyden kaçıyor gibiydi, arkasından koştum yetişemedim, burası tehlikeli geri dön diye seslendim, şurayı geçti buradan döndü, sonra gözden kaybettim, belki görürüm diye koşarken yamacın başından çığ boşalıverdi’’
Her yerde kar, her adım ayrı bata çıka… 10 kat elbise giydim yine de soğuktan donuyorum. Rahmi hoca yanımda yürüyor, nefes nefese, bir yandan da söyleniyor “böyle dağ başında dolaşıyoruz ya… Samanlıkta iğne aramak daha kolay” Bir süre yürüdük, birimiz “Buraya bakalım!”, biri “Şurayı tarayın!” diye komut veriyor. Telsizden de sürekli “Çığ bölgesi sağ taraf araştırıldı, sol tarafa geçiyoruz” diye anonslar. Ben arada bağırıyorum: “Heeyyy! Sesimizi duyan var mı?” Ses yok. Dağ sadece karı ve sessizliği geri yolluyor. Bir köylü bağırıyor: “Yengeee! Çık ortaya!” Yok! Arıyoruz, tarıyoruz, bağırıyoruz… Ama tek bir iz yok. İki saat boyunca aralıksız arama yapıldı ama sonuç sıfır. Dağ bize “bulamazsınız” diye inat ediyordu sanki. Uzaktan birkaç kurt gördük, o kadar. Hava karardıkça sis de bastı, öyle ki bir metre önümüzü bile zor görüyorduk. El feneri var ama sanki ışık bile sisin içine girince yolunu kaybediyor.
Jandarma komutanı herkesi topladı “Bugün burada bitirelim. Duruma göre yarın devam ederiz,” dedi. Tam toparlanıyoruz, köylülerden biri Rahmi Hoca ile bana laf atar gibi, “Eskiden böyle sisler yoktu…” dedi.
Ben: sis dediğin, tabiat olayı. Her zaman olur.
Köylü: Yoktu yoktu, ben ilk kez sis yüzünden aramanın iptal olduğuna şahit oluyorum.
Ben: (Gülerek) olur mu yav? (Sanki Nasuh Mahruki mk her gün birini kurtarıyor) Köylü: Gülme. Bunların hepsi kürede ısınma dedikleri şeyden oluyor.
Ben: küresel ısınma.
Köylü: bu ısınmalar, sisler... Hepsi onun yüzünden!
Ben: kimin?
Köylü: Obama. Bizimle kobay faresi gibi oynuyor. Adamla boş yere tartışmaya değmez, yorgunluktan nefesimiz buhar olmuş. “Haklısın” dedim, uzatmadım. Köye döndüğümde saat 10’u çoktan geçmişti. O kadar üşümüşüm ki kapıyı anahtarla açarken üç kez denedim zor açıldı. Aynur abla aklıma geldi, geçen sefer elimden anahtarı alıp tak diye açmıştı.
Bu halimi görse üzülür kesin küslüğü bitirirdi kesin. Eve girince doğruca sobanın karşısına geçtim. Donmuş kuş misali dikildim, ısınana kadar kımıldamadım. Montu çıkardım, üstümden buhar çıkıyordu resmen. Aramaya yardıma giderken Aynur abla çaldırmıştı açmamıştım, fazla geçe kalmadan geri döneyim diye içimden geçirirken… Kapı tak tak tak diye çaldı. Aklımdan ilk geçen, ‘’Arabanın geldiğini gördü, Aynur abla geldi kesin’’ kapıya kadar depar attım, nefesimi ayarlayıp kapıyı açtım. Karşımda soğuktan zangır zangır titreyen, yüzü atkı ve bereyle sarılı, sadece siyah gözleri görünen bir kadın duruyordu. Ve dudaklarından şu cümle döküldü: “Bayram Hoca… Kulun kurbanın olayım… Beni içeri al…” Bir şey diyemedim. Kapının önünden çekilmemle kadın içeri girdi, sanki evi daha önce görmüş gibi hiç tereddüt etmeden sobanın olduğu odaya geçti ve üçlü koltuğun üzerine -Vurulmuş numarası yapan Flash tv oyuncuları gibi- Kendini bırakıverdi.
‘’Kusura kalma’’ diye mırıldandı birkaç kez, titreyerek. Üzerindeki kabanın yakalarını refleksle çekiştiriyordu. Ellerine gözüm gitti, parmakları anormal şekilde kızarmış hatta morarmaya başladığını gördüm. Kaşkolunu aşağı çekince yanakları ve burnu da aynı durumdaydı. Hemen bilgisayarı açıp donma durumunda ilk müdahale diye arattım. “Birden sıcak ortama sokmayın” diyordu. Kadının koluna girip daha ılık olan yatak odasına götürdüm. Kuru kıyafet giymesi gerektiği yazıyordu internette. Dolaptan yedek geceliklerden birini çıkarıp “Abla, üstündekileri çıkar, bunları giy. Biraz acele et” diyerek eline verdim. Konuşacak hâli bile yoktu. Ben odadan çıkmadan elbiselerini çıkarmaya başladı. Kapıyı kapatıp dışarı geçtim. On dakika bekledim. Ses gelmeyince kapıyı tıklatıp içeri baktım. Üstündekileri halının ortasına yığıp yorganın altına girip uyuyakalmış.
İnternet sayfasındaki not aklıma geldi. Uyutmamak gerekiyor. Ellerini, kollarını hareket ettirmesi lazım. Yanına gidip dürterek uyandırmaya çalıştım, direnince hafifçe omzundan tutup doğrulttum, sırtını duvara yasladım. Yanına oturdum, ellerini tek tek avuçlayıp parmaklarını hareket ettirdim. Bir süre sonra kendine geldi, gözlerini açtı ve sessizce beni izledi. “Sen devam et, hareket ettir,” dedim, bıraktım. Sobanın üzerindeki güğümden çay demleyip tekrar yanına döndüm. Gözleri kapalı, sırtı duvara dayanmış, kafası hafif düşmüş… Sanki meditasyon yapar gibi dizlerinin üstünde ellerini yavaş yavaş hareket ettiriyordu. O an aklıma doktor geldi. İbne Kahraman! Yanına gidip yatağa oturdum, sakin bir sesle “Nasıl hissediyorsun, biraz daha iyi misin?” diye sordum. Başını hafifçe salladı, “evet” der gibi. “İstersen köyde doktor var, çağırayım mı?” dedim.
Birden gözlerini açtı, panikle değil ama kesin bir tepkiyle “Hayır!” dedi. “İstemez… İyiyim ben.” Neredeyse azarlar gibiydi. “Peki, sen bilirsin,” deyip geri çekildim. Başka bir şey demeden salona geçip koltuğa oturdum. Bu kadın kimdi? Cevabı belli bir soruydu aslında… Günlerdir köyde konuşulan Ekrem’in kayıp eski karısı Adeviye olmalıydı. Köyde herkesi simaen bilirim bu yüzü ilk kez görüyordum. Çayımı içerken kapının aralığından bir göz attım: Yorganın altında girmiş tekrardan uyuyakalmış. Yanına gidip sessizce kontrol ettim, iyi bari nefes alıp veriyor, yaşıyor. İçim rahatlayınca aklıma çorba yapmak geldi. Gece 12 gibi yanına yaklaşıp “Abla, kalk bir şeyler ye.” derken hafifçe dürttüm. Yataktan inmek istedi, “İnme, burada yersin,” diyerek tepsiyi uzattım. İlk geldiği hâline göre daha iyiydi. Ellerinin ve yüzünün kızarıklığı tam geçmemiş ama azalmış.
Kaşığı tutmakta zorlandığını görünce dayanamadım; çorbasını içirdim bitene kadar. Son lokmadan sonra kendini tekrar yatağa bıraktı. Dokunmadım. Dinlenmesi gerekiyordu. O gece ben de oturma odasında uyudum. Sabah bir elin beni dürtmesiyle uyandım. Gözümü açtığımda gece gelen misafir karşımdaydı. Telefonumun alarmı çalıyormuş — duymamışım — bana uzatıyordu. Geç kalmamak için jet hızıyla ayağa kalktım. Yüzümü bile yıkamadan giyinmeye geçtim. Dolabı açmış, bir yandan soyunuyor, bir yandan giyecek gömleğe bakıyordum. Don – atlet hâlinde gömleği sırtıma geçirirken döndüm… Ve yatağın içinde oturmuş beni izleyen kadınla göz göze geldik. Hay anasını… Tamamen unutmuştum bu kadının evde olduğunu! Aynı anda ikimizin bakışı da boxer’a kaydı… 2011’de İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a destek olmak amacıyla inci tayfanın kurduğu, “yalnız değilsiniz orospu çocukları” sloganlı Boz Baykuş taraftar grubu logolu boxer…
Kalkan sikimden dolayı baykuş resmi 3 boyutlu görünüyordu. Dolaptan giyeceğim kıyafetleri kucakladım ve oturma odasına doğru kaçtım. Dün bir, bugün iki… Kadına rezil olduk iyimi. Hızlıca giyinip aynaya bile bakmadan evden çıktım. Haftanın en sevdiğim günü cuma gününe böyle bir başlangıç… Gerçekten harika. Sınıfa doğru yürürken sağlık ocağının kapısı açıktı, içeriden Ömer Hoca ile Doktor Kahraman’ın konuşmaları geliyordu. Doktorun sesi duyuldu önce “Sabah kahvaltı alışkanlığım yoktur, zahmet etmişsiniz, elinize sağlık.” Aynur abla da içeriden “Dağ havası acıktırır, afiyet olsun,” dedi. O cümle içime ince bir sızı gibi dokundu. Ama en azından kahvaltıyı okula getirdiklerine göre doktor gece köy odasındaki misafirhanede kalmış. İyi. Öyle de olması lazım zaten. Ne işi var başkasının evinde? Kapıdan kafayı uzatıp selam verdim. Ömer Hoca’yla Doktor Kahraman selamı aldı, ama Aynur abla bakmadı bile.
O an gece onu aramadığım aklıma geldi. Adeviye meselesi yüzünden tamamen unuttum kadını… Kadına hâlâ “Adeviye” diyorum ama ya başka biriyse? İsmini bile sormadım. Evden çıkarken de hiçbir şey demedim kadına. Durduk yere başıma iş almayayım inşallah. Aynur abla yüz vermeyince sohbeti uzatmadan ayaküstü birkaç söz edip sınıfa geçtim. Masamın üstünde örtüye sarılı bir paket vardı. Açtım, Börek. Hem de hâlâ sıcak. Aynur abla sabah selamımı pas geçmiş ama Doktor Kahraman’a kahvaltı getirirken bana da getirmiş belli ki. Kış günü içimde küçük bir bahçe açtı o an. Çay almaya kalktım. Koridorda Aynur abla, ikinci sınıfa giden oğlu Mutlu’nun üstünü başını düzeltiyordu. Yanından geçerken sadece “Abla, eline sağlık…” dedim. Durmadım, uzatmadım. Doğruca çay ocağına geçtim. Kalbim hâlâ biraz kırgındı… Ama sıcak börekle beraber içimde küçücük bir umut da vardı.
Kiraz abla beni görünce gülerek ayağa kalktı. Günaydınlaştık. Benden önce çaydanlığa uzandı, buharı tüten çaydan bir bardak doldurup bana verdi. “Erken gelmişsiniz, iyi oldu. Börek bıraktım masanıza, soğumadan yersiniz,” dedi gülerek. Elimde çay bir iki saniye öylece kaldım. Kiraz abla “Hocam? Bayram hocam? Bir şey mi oldu?” diye seslenmese kendime gelemeyecektim. “Abla… Eline sağlık,” diyebildim ancak yüzüme zoraki bir gülümseme kondurarak. Amına koyum o kadar KPSS’ye girdim, ÖSS’ye girdim… Sonuç ekranında “Herhangi bir kadroya/ bölüme yerleştirilemediniz” yazısını Allah bilir kaç kere gördüm. Ben deyim yirmi, sen de otuz. Onların hepsinin toplamı şu an yaşadığım hayal kırıklığı yapmazdı. Vay be… Vay ki vay… Dün doktora kahvaltı hazırlayıp ayağına götüren Aynur abla, bugün biz yokmuşuz gibi davranmıştı. Öküz oturdu böğrüme yeminle. Biraz önce içimde açan o küçük bahar dalını saniyesinde kırağı vurdu.
Bu havada çiçek açarsan ebeni sikerler. Bir de gidip “eline sağlık” dedim. Üstüne de gülümsedim. İyice sıvadım mk. Sınıfa geçtim, tek hatırladığım öğrencilerden birisinin ‘’Öğretmenim derse ne zaman başlayacağız?’’ sözü olmuştu. Gözüm masanın üstünde olduğu gibi duran soğumuş börekle çaya gitti. Uzun bir süre boğazımdan bir şeyin geçebileceğini sanmıyorum. Öğlene, cuma namazına gidene kadar sınıftan hiç çıkmadım. Camiye gidince ister istemez gözüm Doktor Kahraman’ı aradı ama yoktu. İçimden, “Allah’ım sen her şeyi görüyorsun… Bana yardım et,” diye bir cümle geçti. Namaz boyunca garip bir ciddiyet vardı üzerimde. Fatihaları ve zamm-I sureleri ağır ağır, tane tane okudum. Rahmi Hoca hutbe verirken dikkatle dinledim, önemli yerlerde başımı hafifçe sallayıp “haklısın” der gibi yaptım. Bir ara Rahmi Hoca'yla göz göze geldik; kısa bir an duraksadı, okuduğu satırı karıştırdı.
Demek ki bende o an hakikaten ciddi bir huşu görüntüsü vardı. İlk sünnet, farz, son sünnet, Zülh-İ ahir… Hiçbirini aksatmadan kıldım. Tesbihatı da yaptım. Doktor Kahraman camiye bile gelmezken, Bayram Hoca bütün namazı tam kadro kılmıştı. Kim daha Müslüman görsün tüm köylü. Cuma’dan çıkarken ise herkesin dilinde aynı konu vardı: Doktor Kahraman. Bir köylü yanındakilere ballandıra ballandıra anlatıyordu, ‘‘Hocam boynumu sola çevirince acıyor dedim… O da bana ‘o zaman sola çevirme, sağa çevir amca’ dedi!” Kahkahalar yükseldi. Adamın anası babası bu kadar övmez doktoru. Bir şey dememek için hızlıca uzaklaştım. “Keşke her zamanki gibi farzdan sonra çıksaydım, bunları duymasaydım,” diye söylendim içimden. Ulan köylü sizinde alacağınız olsun. ‘’Hocam bizim internet çekmiyor, telefonun sinyali yok, uydunun kanallar silindi, bebenin ödevini bulamadık" dersiniz elbet, yapan Bayramı siksinler.
Öğleden sonra, İstiklal Marşı dışında hep sınıftaydım. Doktor ne yapıyor, Aynur abla ne yapıyor umursamadım. İlgilenmek içimden gelmedi. Teneffüste Doktor Kahraman sınıfa geldi, benimle konuştu. Sınıfı gezdi. Telefon numaramı istedi, verdim; kaydedip beni çaldırdı. Duvardaki mevsim resimlerine bakıp “Çocukken bunları çok severdim,” dedi. Tahtaya hayvan resmi çizmeye kalktı, tutmadı, bıraktı. Sık sık benimle ilgili sorular sorup muhabbeti ilerletmeye çalışıyordu. “Hocam ilaç milaç lazım olursa çekinme, istediğin zaman ara, yazarım ben,” dedi. Amk ordan bakınca hapçı gibi mi görünüyorum ne “Sağ ol hocam, ben kolay kolay hasta olmam,” dedim. Akşam ilçe sağlık müdürlüğünün arabası okulun önünde görününce içim biraz ferahladı. Doktor Kahraman gidiyordu. Şükür, gün güzel bitecek gibi. Rahmi Hoca, Doktor Kahraman’ı uğurlamaya gelmişti. Eve doğru yürürken beni kolumdan tuttu “Doktoru uğurlayalım, bekle iki dakika daha,” dedi.
Ben de dayanamadım “Kocaman adam, kendi başına gidemiyor mu?” dedim. Rahmi hoca güldü dediğime. Doktordan pek hoşlanmadığımı anladı anlaşılan, ısrar etmedi. Sonra içini döker gibi konuştu “Akşam yine arama olacak. Dün donduk, bugün gitmeyim diyorum ama eve de kadınlar gelecek, Gülşah Hanım kovdu. Sana geleyim, PES oynayalım.” Normalde sevinirdim ama evdeki davetsiz misafir yüzünden mümkün değildi. Yine de açık açık “gelme” diyemiyordum. İstemeye istemeye “Hocam ben aramaya gideceğim, sen de gel,” dedim. Yüzüme şaşırarak baktı. “Dün zorla gelmiş gibiydin, bugün pek hevesli gördüm seni,” dedi. “Hem bulunacak kadın çoktan bulunurdu. Gitme demem ama… Kadının kocası, çocukları lütfedip katılmıyor, biz niye kendimizi paralıyoruz?” diye ekledi Ekrem’i kastederek. Ben de ciddi bir ifadeyle, ‘’Allah rızası için yapıyoruz hocam, Allah rızası için.
Hem senin benim katılmam diğer köylülere cesaret verir.” Rahmi Hoca dudaklarını birbirine bastırıp başını hafifçe salladı. Beklediği destek benden gelmeyince biraz canı sıkıldı. “Peki öyle olsun bakalım,” dedi, hem bana hak verir gibi hem de içinde bir buruklukla. Ben eve doğru yürürken Doktor Kahraman okuldan çıkmış gidiyordu. Dönüp bakmadım ama arkadan bakıldığını hissettim, insan bazen gerçekten anlıyor. Dün bir gazla aramaya gitmiştik, tamam da… Bugünkü arama tam eziyete dönüşecekti. Kendi evimde sakladığım kadını aramaya gidecektim resmen. Kafam bin türlü düşünceyle dolu. Böyle düşünerek kapıya vardım. Dalgındım, anahtarı cebimden çıkaracağıma alışkanlıkla kapıyı tıklattım. Anında pişman oldum “Gören olursa evde biri olduğunu anlar!” Daha “eyvah” demeye kalmadan kapı açıldı. “Abla ben seni denemek için tıklattım, niye açıyorsun kapıyı?” dedim.
Kadın, sanki özür diliyormuş gibi mahçup bir sesle “Sensindir diye düşündüm,” dedi. Montu çıkarıp askıya asarken arkamda dikilmiş beni izlediğini fark ettim. Sabah yaşanan utanç sahnesi gözümün önüne geldi; umarım hatırlamıyordur diye geçirdim içimden. Montumu astıktan sonra ona dönüp ses tonumu sakinleştirdim “Nasıl oldun bugün? Biraz daha iyi misin?” Kadın başını hafif eğerek “İyiyim… Sağ ol… Sayende,” dedi. Dün geceki hâlinden eser yoktu. Bende fazla uzatmadan “Ben üzerimi değiştireyim,” deyip odama yöneldim, gelme demeden ama gelme mesajı vererek. Odama doğru geçerken kadın ellerini önünde birleştirmiş, hiç kıpırdamadan duruyordu. Dün donmaktan tir tir titreyen hâlinden sonra bugün toparlanmış olduğunu görünce sanki başka biri gelmiş gibiydi. Yüzü yumuşak, hatları yuvarlak; biraz kilolu oluşu ona garip bir sıcaklık katıyor. Siyah gözleri iri, dikkat çekici ama huzursuz; içten içe kötü bir haber bekliyormuş gibi bir tedirginlik var bakışlarında.
Dudaklarını sıkmış, başını hafif eğmiş, güçlü kalmaya çalışan ama yorgun bir hâl. Benden kısa, 155 civarı. Tam bir Anadolu kadını yani. Evin içi tertemizdi. Ortalık toplanmış, camlardan ışık süzülüyor, her şey pırıl pırıldı; annemin bayram temizliği sonrası evi gibi geldi bir an, içeri girer girmez insanın içine ferahlık doluyordu. Mutfaktan yemek kokusu geliyordu, öyle ki bir an “ulan sanki evlendim de karım evdeymiş gibi” diye içimden geçirdim. Üstümü değiştirip odadan çıkınca mutfaktan ses geliyordu. Masa hazırlanmış, kadın ayakta çorbayı karıştırıyordu. “Kendini niye yordun, temizlik yemek bir sürü uğraşmışsın” dedim. “Yorulmadım, otur otur vakit geçmez hem,” dedi, benim bir şey söylememe fırsat bırakmadan da “Yemek hazır, otur istersen” diye ekledi. Sandalyeyi çekip oturdum. Yemeği doldururken konuya girdim, “Adeviye abla…” dedim, kadın hemen başını çevirip baktı.
“Köylünün kaç gündür konuştuğu Adeviye sensin yani?’’ deyince sıkılmış gibi derin bir nefes verip “Benim… Doğrudur” dedi. Yemek bitene kadar tek kelime konuşmadık. Masadan kalkınca yardıma yeltendim ama elini kaldırıp “Ben hallederim,” dedi, izin vermedi. Mutfaktan çıkarken arkamdan “Çay, kahve bir şey ister misin?” diye sordu. “Ben çıkacağım abla, sen içersen kendine yap,” dedim. O bulaşıkla ilgilenmeye koyulurken ben üstüme kalınları giyip hazırlanıyordum. Tam kapı koluna uzanmıştım ki telefon çaldı; Rahmi Hoca. “Herkes toplandı, seni bekliyoruz, neredesin?” diye sitemli bir ses tonuyla. “Geliyorum,” deyip kapattım. Bulaşığı falan bitirmiş Adeviye ablaya dönüp “Ben çıkıyorum,” dedim. Refleksle “Nereye?” dedi sanki kocasına hesap sorar gibi, sonra da sorduğuna utanır gibi sustu. “Seni aramaya, abla” dedim. “Sözde Dumankaya’da çığ düşmeden önce korucu bir kadını görmüş, herkes sen olduğunu düşünüyor” diye ekledim.
Ben cümleyi gülerek bitirdim, o da yüzünü çevirdi ama yanaklarını sıkmasından içten içe güldüğü belliydi. “Kolay gelsin,” dedi sadece. Arama işi yine aynı tas, aynı hamam. Bol bol üşüdük. Herkesin gözünde bin bir umut “Orada biri var gibi!”, “Susun susun! Ses duydum!”, “Burada ayak izi var!”, “Buradan birisi geçmiş!”… Neler neler. Dağın tepesinde izcilik oynuyoruz. Ben ise geziye gelmiş gibi takılıyorum; ağaçların altından uzun bir sopa buldum, karın üstüne BAYRAM yazıyorum falan. Bu gevşekliği fark etmeye ilk Rahmi Hoca başladı tabii. Yanıma yaklaşıp hafif sitemle, “Bu gelen doktor sana yaramadı gibi, hayır mı hocam?” dedi. Bendeki umursamazlık tavrını doktora bağladı yani. Ben de elimdeki sopayı havada sallayarak, “Yok hocam, maaşını ben vermiyorum ya, ne derdim olur doktorla,” dedim. Rahmi Hoca kısa bir süre yüzüme baktı, “Sen öyle diyorsan…” deyip sustu.
Üstelemedi. Aramaya geri döndü, ben de karın üzerine ismimin üstüne bir kalp çizip kendi kendime güldüm. Saat on gibi sis yine bastırınca aramayı yarıda kestik. Kıdemli Üstçavuş “Yarın devam ederiz,” dedi. Dışımdan “tamam” der gibi kafamı salladım ama içimden “sikseler gelmem bir daha” dedim. Tam o sırada önümde yürüyen Rahmi Hoca “Bende,” dedi. Meğer düşündüğüm şeyi içimden değil, ağzımdan söylemişim. Soğuktan beynim donmuş, filtre kalkmış. Köye indiğimizde, elleri arkada, arkasında hısımlarıyla aramaya gidenleri bekleyen Ekrem abiyi gördük. Kalabalığın önünden gidenleri hemen koşup ‘’her yere baktık ama yok’’ diye son durumu yetiştirdiler. ‘’Gebersin kahpe… Gebersin kurtulsun elimden yoksa yapacağımı bilirim dedi’’ sinirli sinirli döndü gitti. Ev yolunda Rahmi Hoca’ya “Bize geçelim hocam istersen,” dedim, ama içimden “inşallah gelmez” diye dua ediyorum.
Neyse ki “Yok, eve geçeyim, ayaklarım dondu,” dedi. İki gündür camiyi köyün yaşlılarından birine bırakıp aramaya geliyordu, belli ki iyice yorulmuştu. Ömer hocaların evinin önünden geçerken ışıkların yanmadığını gördüm. Bu saatte uyumazlar, bir yere gittiler kesin, diye geçirdim içimden. Eve vardım, kapıyı açıp ayakkabılarımı çıkarırken koridorda Adeviye abla göründü. Ben daha içeri adım atar atmaz hızla gelip montumu çıkarmama yardım etti. “Buz gibi olmuşsun,” dedi, sesi sanki halime üzülür gibiydi. O sözleri bana Aynur Abla’yı hatırlattı. Üşüdüğümü bile o an fark ettim. Sobanın karşısına geçip ayaküstü ısınmaya çalışıyordum. Adeviye abla sessizce koltuğa oturdu; konuşmamı bekliyor gibiydi. Ben konuşmayınca sabredemedi, sonunda dayanamadı ve sordu: Adeviye abla: Ne yaptınız?
Ben: Seni aramaya devam Adeviye abla: Zor olmalı (Gülerek) Ben: Sorma
Adeviye abla: Ekrem ne yapıyor, oda geliyor mu?
Ben: Bugün inerken önümüze geldi Adeviye abla: Ne için?
Ben: Bulunursan seni öldürmek için Adeviye abla: Bokumu öldürür (Pişman olmuş gibi sustu birden) Adeviye abla sobanın üstünden güğümü alıp odadan çıktı, birkaç dakika sonra geri geldi. “Su hazırladım, sen yıkan da gel,” dedi. Banyomu yapıp üzerimde bornozla odama geçtim. Yatağın üzerinde iç çamaşırlarım ve geceliklerim hazırlanmış bekliyordu. Sevineyim mi, yadırgayayım mı bilemedim. İç çamaşırlarımı bu kadar rahat karıştırması tuhaf hissettirdi doğrusu. Asıl sıkıntı, aynı çekmecede “harp olur, darp olur, lazım olur” mantığıyla sakladığım prezervatif kutusu vardı, onu da görmüştür kesin. Giyinip oturma odasına geçtiğimde sehpanın üzerinde hazır çay beni bekliyordu. Ben girince Adeviye abla televizyonu izlerken gözlerini ekrandan ayırdı, oturuşunu toparladı, sanki misafir gelmiş gibi.
Televizyona döndüm, Umutsuz Ev Kadınları dizisi açıktı. Konusunu bilmem ama isim, Adeviye ablayı tarif ediyor deseler kimse yalan saymazdı.
Ben: Sen içmiyor musun abla? Adeviye abla: Sen gelmeden içtim, gece uyuyamam fazla içmeyim Ben: Anladım… Bir süre sessizce TV’ye baktım ama daha fazla dayanamadım Ben: Adeviye abla! (Adeviye abla bana döndü) sen kaç gündür nerede saklanıyordun? Adeviye abla: Köyden… Birinde!
Ben: Köyden biri kim işte? Adeviye abla: (Dudaklarını ısırdı) Diyecem ama sır!
Ben: Yani abla sır tutmayacak bir adam olsam şimdiye çoktan bulunurdun! Adeviye abla: Haklısın. Ne bileyim başkası benim yüzümden başı ağrımasın diye dedim Ben: Hiç dert etme, anlattığın her şey bende kalacak. Adeviye abla ne diyeceğini tartar gibi düşündü bir süre sonra anlatmaya başladı Adeviye abla: Esma var, Korucu Sadığın karısı olur. O sakladı beni
Ben: Eee sonra ne oldu da ayrıldın Adeviye abla: Ekrem deyyusu beni bulamayınca Adeviye’yi saklayan olursa kendine mezar kazsın demiş sağda solda. Esma’ya kalsa bırakmazdı ama Sadık götünden korktu, daha fazla kalma başımı yakacan deyince el mahkûm ayrıldım ben de Ben: Bana gelmek nerden esti? Adeviye abla: Esma söyledi Hoca’ya git o iyi adam dedi. Köyde kime gitsem Ekrem’in korkusuna evden biri istese bir istemeyecek, sende yalnızmışsın… Öyle sana geldim Ben: Burada olduğunu biliyorlar yani? Adeviye abla: Sadık bilmiyor, yalnızca Esma ama oda ele vermez hayatta Ben: (Kafam karıştı) Sadık abi iki gündür peşine köyü taktı çığ düştü bir kadın altında kaldı diye dağ tepe gezdiriyor Adeviye abla: O kurmaca iş Ben: Nasıl kurmaca? Adeviye abla: Sadık bana git deyince bende hiç değilse bir iyilik yap ortalık yerde kaçarken gördüm diye söyleyiver, sen korucusun, sen dersen inanıverirler dedim.
Bende o telaşede kaçarım diye oyun kurduk. O gün çığ düşünce Sadık olayı büyütmüş eyice, bi kadın gördüm çığın altında kaldı deyince herkesin aklına ben gelmişim. Köylü aramaya çıkınca da gizlice sana geldim ama evde yoktun Ben: Seni aramaya gitmiştim Adeviye abla: Öyle olmuş. Bende ağaçların altına bir köşeye dineldim seni bekledim Ben: Biraz daha geç gelsem donacaktın yani Adeviye abla: Galiba (gülerek) Ben: Düşüncen ne peki Adeviye abla: Git mi diyon?
Ben: Yok bee bir şey demiyorum da aklında illaki bir şey vardır Adeviye abla: Var bir şeyler Ben: Adeviye abla sen şu meseleyi bana baştan anlatsana Adeviye abla: Hangi meseleyi?
Ben: Niye döndün köye o kadar olaydan sonra? Menekşe’yle kavga etmişsin. Hem (biraz duraksadım) hem senin için başka birisine kaçtı dediler halanın oğlu mu neymiş? Yanlış anlama köy yeri ben seni tanımıyorum ama herkes bir şey söylüyor.
Şimdi böyle bir durum varken köye gelip ortaya çıkman… İyi cesaret valla ama kocanın huyunu biliyorsun … Daha doğrusu eski kocanın işte Adeviye abla: Ekrem’le resmi nikah yok, ilk karısından bebesi olmayınca kuma aldı üzerine beni Ben: Onu bilmiyordum. Her neyse anladın işte kaçtın madem niye döndün, Allah vermesin Ekrem abi seni eline geçirse öldürecek sende bilirsin huyunu? Sağdan soldan duyacağıma anlat da işin aslını astarını senden duyayım hiç değilse. Adeviye abla: Hakkın var. Anlatayım (sıkılmış gibi iç çekti önce, nasıl anlatacağına karar vermek için biraz düşünüp lafa başladı) Menekşenin yüzünden oldu her şey. En başından Halamın oğlunda gözü vardı donsuz orosbunun (sinirle ellerini sıktı sonra devam etti) sen okumuş adamsın, sana soruyom, ben deli miyim iki tane bebem varken, kocamın hali vakti yerinde, bir elim yağda bir elim balda çulsuz bir çobana kuma olarak niye gideyim?
De bana hele akıl karı mı bu iş?
Ben: Değil tabi ama ne bileyim durduk yere de olmadı ya bu kadar laf söz? Adeviye abla: Menekşe’nin bok yemesi hepisi de. O ne şeytandır o, bilsen hak verirsin bana. Bana kaçtı diye laf çıkardıkları halamın oğlu Mesudda asıl Menekşe’nin gözü vardı. Ne oyunlar etti karısından ayırıp kendine koca etmek için bi ben bi Allah bilir. Sonra ben o işi bozdum diye bana düşman kesilip kin güttü.
Ben: Ekrem abi’ye anlatmadın mı bunları? Adeviye abla: Allah onu bildiği gibi yapsın, boyun bosun devrilsin, Ekrem olmayaları ermesin… O dünden hazırmış beni göndermeye hemen kandı. Dinlemedi bile. Karşıma çıkmasın deyip kestirdi gitti, suçsuz günahsız gariban Mesudu hastanelik edene kadar dövdürdü Uzunca bir süre sessiz kaldı Adeviye abla. Sonra kendiliğinden anlatmaya başladı Adeviye abla: Bi gün evdeyim habar geldi Mesut köyde kavgalı olduğu adamla kapışmış, vurulmuş dediler.
Menekşe iyilik yaparmış gibi sen git yetiş deyip elime bir çanta tutuşturdu. Meğersem çantanın içine altın, para sıkıştırmış beni bir arabaya bindirdiği gibi daha köyü çıkmadan arkamdan yaygarayı koparmış, Adeviye ağamı soydu, kocaya kaçtı diyerekten. Mesudun vurulması falan hepsi palavraymış Ben: Çocukların bir şey demedi mi bunlar olurken? Adviye abla: Demediler. Onların kafalarını yıkamışlar, anamız orospu oldu demişler, düşman kesildiler bana. Adviye abla anlattıkça tüylerim diken diken oldu. Empati denen şeyi çok yaparım ben. Haksızlığa uğrayanın, garibin, hastanın, özürlünün, sakatın… Yani mağdur, eksik, gariban kim varsa ‘’yerinde ben olsam, bunları ben yaşasam nasıl hissederdim?’’ diye çok düşünürüm. O yüzden kimseyi kırmamak için çabalarım. İlk kez empati yapamadığım bir durumla karşılaştım desem yeridir. Kadına ne kadar acıyıp üzüldüysem, Ekrem’le Menekşe’ye karşı içimde o kadar nefret birikti.
“Elime geçseler bir bardak suda boğarım” derler ya, tam öyle bir his geldi içimden. Normalde kimseye fenalık düşünmem, ama bu başka bir şeydi; sanki o acıyı ben yaşamışım gibiydi.
Ben: Abla ne desem boş. Allah sabır versin kolay değil şu yaşadıkların. Seni daha fazla konuşturup üzmek istemem ama… Ekrem abiyle konuşup barışmaya geldin desen öyle bir hâlin yok. Çocukları almaya geldin desen o iş de zor. Cevap vermek zorunda değilsin, ama yine de merak ettim… Sen niye geri döndün peki? Adeviye abla: Artık gidecem… Durmam buralarda. Ama gitmeden önce… Beni anaları olarak görmeseler de yavrularımı bir kez göreyim istedim. Menekşe dikildi karşıma, göstermem diye cıngar çıkardı. O yüzden hırpaladım ya zaten. (Gözleri parladı, sesi hüzünle sertliğin arasındaydı) Ahdettim. Elimde Menekşe’nin Mesut’a yazdığı mektuplar var, hepsini Ekrem’e gösterecem.
Yavrularımı son kez görüp… Sonra gidecem buralardan.
Ben: Anladım abla. Sen burada istediğin kadar kalabilirsin. Ama olur da gitmek istersen, ben seni gideceğin yere de bırakırım. Bana söylemen yeterli Saat 1 gibi yatağa geçtim. Adeviye abla “Sen yatağında yat, ben koltukta yatarım” diye ısrar etti ama dinlemedim. Önceki gece nasıl yaptıysak yine öyle oldu; o yatağımda, ben sobanın karşısındaki üçlü koltukta. Gece çayı fazla kaçırmıştım, sabah 7’de koşar adım tuvalete fırladım. Geri dönüp koltuğa kıvrılacaktım ki gözüm benim odanın açık kapısına takıldı. Ne oluyorsa hep meraktan oluyor zaten. Sessiz adımlarla kapıya yaklaştım. Adeviye abla hâlâ uyuyordu. Üzerine verdiğim gecelik yoktu, yorganı da atmış, rahatça yayılmış, kapıya doğru yarım dönmüş yatıyordu. Altında çiçekli paçalı don üstünde atlet. Kadir İnanır’ın oynadığı Yılanların Öcü filminde Serpil Çakmaklının bir yatak sahnesi var.
Kocası giyinirken yatakta yüz üstü dönüyor neredeyse aynısı. Tek fark Adeviye ablanın götü Serpil Çakmaklı’dan daha büyük. Mülteci botu gibi. Kalçasına yapışmış donunda külot izi de yok, işerken kaybettiğim sabah ereksiyonu aniden üzerime geldi. Böyle doğaçlama anlar insana müthiş keyif veriyor doğrusu. Attım hafızaya hemen. Zor zamanlarda lazım olurdu elbet. Adeviye abla yerinde kımıldanır gibi olunca hemen yerime geçip uykuya geri döndüm. Devam edecek