BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 49 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 49 / 84 BÖLÜM 28 dk okuma 16,747

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 49. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

28. Bölüm 4 Part halinde paylaşılmıştır. İyi okumalar

- --------------------------------------------------------------------------

Bahçenin ortasında kocaman bir elma ağacı. Gövdesi kalın, dalları geniş… İnsanın çıkıp da bir meyve koparasını getiren cinsten. Ben üstümde takım elbise, ayağımda iskarpin… Beyaz çorapları hiç söylemeyeyim; normalde giymem ama o gün bir tuhaflık çökmüş olacak ki giyip gelmişim. Aynur abla ağacın en tepesindeki elmayı gösterdi. “Ne kadar güzel görünüyor bakar mısın? Kıpkırmızı” dedi. Sadece bu kadar. “Al” demedi ama benim için yeterliydi. İnsan bazen lafın arasındakini duyuyor. Ceketi bile çıkarmadan ağaca doğru atıldım. Aynur abla niye çıktığımı anlamış olacak ki ben birkaç adım yükselmişken aşağıdan, “Bayram düşersin, o elma çok uçta!” diye sesleniyor. Ama dinleyen kim; çünkü o elma benim kaderimde var belli ki. Elma ağacına tırmanmak kolay değil. Dalları kaygan ve sık bir ağaçtır üstüne bir de inatçı. Ayağımda da kızak gibi iskapin ayakkabı.

Kendim için çıkmam normalde. Ama Aynur abla başka. Ağacın yarısına geldim nereden uzansam, hangi dala bassam diye bakınıyordum ki… Bir ses duydum altımdan: Doktor Kahraman. Alt daldan kafayı uzatmış, gayet kendinden emin: “Hocam, benim boyum uzun. Sen yetişemezsin. Ben alayım” diyor. ‘’Bak bak bak… Amına kodumun oğluna bak sen hele’’ diye geçiriyorum içimden ‘’devede de boy var ama eşeğin arkasından gidiyor’’ diye söyleniyorum devamında. Sonra herkesin duyacağı şekilde ‘’Hocam ben köy bebesiyim bu işler boyla olsa oooo’’ diyorum. Ooooo kısmına aklıma küfürsüz bir şey gelmediği için oooo diyorum, yoksa Aynur ablaya dua etsin. Ben yukarı tırmanıyorum, o da inadına arkamdan geliyor. Bir elma için resmen gizli bir yarış başladı. Dallar inceliyor, ağaç içten içe “anam anam anam” diye inliyor sanki. Derken bahçenin sahibi yaşlı bir adam koşarak geliyor ağacın altına, bizi görünce yarı kızar yarı endişeli sesleniyor;

“Hocam etma o meyvayı, yeni ilaçladım’’ diyor. ‘’Koparma, beriki ağaçlardan idelim o elma yasak, Yasak Elma!’’ diye sesleniyor. İçimden, “Yıkayıp yeriz ya, ne olacak?” diye geçiriyorum ama dışımdan ses etmiyorum. Duymamazlıktan geliyorum yaşlı adamı. Adam tekrar tekrar “yasak elma” deyince ister istemez Adem’le Havva aklıma geliyor. Bayramla Aynur diyorum, bizde bu elma yüzünden belli ki bahçeden kovulacağız ama olsun. Kahraman ibnesi çıkamayacağını anladı beni izliyor. Ya yarraaam adama böyle korlar ‘’binim bıyım ızın bin ılıyım’’ diyordun bide. Aşağıda Aynur abla ve bahçenin sahibi bize bakıyor. Aynur ablayla göz göze geliyoruz; yüzünde endişe, gözünde elma. İnsan bazen ne istediğini gözleriyle ele verir. Tam o sırada Ömer Hoca çıkıyor ortaya. Şirinler diye çizgi film var bilirsiniz, bulunduğum yerden bakınca şirin çileği toplayıp gelen Şirine gibi keyifli görünüyor.

Kolunda hasır sepet, içi ağzına kadar kiraz, vişne, kayısı dolu. Geldi, önce sepettekileri Aynur ablaya gösteriyor sonra iki kirazı çıkarıp Aynur ablanın kulaklarına sırayla küpe gibi takıyor. Aşağıda yazlık komedi filmi, yukarıda hayat mücadelesi. Ben kafayı çevirdim, elmaya uzandım. Parmak uçlarım değdi. Aynur abla bana bakıyor. Kahraman ibnesi bana bakıyor. Ben elmaya bakıyorum. Tük dizilerinde süreyi uzatmak için eklenmiş bir sahne gibi sanki. Kahraman bulunduğu daldan beni izlerken bir anda sendeledi. Daha düşmeden düşmüş gibi hareketler… Ama ben elmayı avucuma almıştım bile. O serinliği hissedince içim bir ferahladı. Tam koparacakken… Kahraman iyiden iyiye sallanmaya başladı. Denge sıfır, adam pervane gibi kolları döndürüyor. Ben içimden gülüyorum: “Eee hani boy? Hani yetişirdin? Hani sen alırdın?” Uzandığım elmayı çekip avucumun içine alıyorum.

Tam uzatıp Aynur abla’ya göstereceğim Kahraman düşmeye başlıyor. Düşerken amma bilerek amma gayriihtiyari benim paçaya yapışıyor. İkimiz birlikte tepetaklak aşağı. O sırtüstü, ben kafa üstü. Dallar sağ olsun, ikimizin de ölmesine izin vermedi. Yoksa ben çoktan nalları dikerdim bu yükseklikten. Ömer hoca soluğu benim yanımda almış omuzlarımdan tutup sarsıyor beni ‘’nasılsın iyi misin hocam’’ diyor. Yerde yarı baygın hâlde gözümü açınca ilk Aynur ablayı arıyorum. Başımı çevirince gördüm ki… Kahraman’ın yanında duruyor oda. Düşüşümden çok bu sahne acıtıyor canımı. İşin kötüsü asıl acı bundan sonrasıydı. Ben düşerken elimden kayan elmayı Kahraman kapmış. Sanki evlenme teklifi eder gibi gülerek Aynur ablaya uzatıyor. Ben boş avucuma baktım. Sonra Aynur ablanın parlayan gözlerine… Ben koparmıştım diyorum mırıldanarak, ben koparmıştım… Ama kimse duymadı.

Duyan da umursamadı zaten. …. Hadi gelin köyümüze geri dönelim Fadime’nin düğünün de halay çekelim… 25 Subat 2012 Cumartesi 10:00 * Oldum olası ayakkabı bağlamaktan nefret ederim. Bakın, övünmek gibi olmasın ama ortalama üstü bir zekâm vardır. İlkokul 5. Sınıfta okuma yarışları yapardık; babamdan da, liseye giden dayımdan da hızlı okurdum. Fotoğraf hafıza var bende. Bir şeyi bir kere görsem yeter alırım kafaya. Tamam biraz alakasız ama iş ayakkabı bağlamaya gelince… 12-13 yaşında anca söktüm. Yaş 25, düşüncem değişmedi ayakkabı bağlamaktan nefret ediyorum. Bir keresinde Lisede okul çıkışında çözülen bağcığımı bağlamak için yolun ortasında domalmıştım (güzelce çömelsene mk) arabanın teki gelip tam arkamda durmuş. Şoför de güzel bir kadındı… Kadına birlikte okuldan çıkan tüm öğrenciler bana gülmüştü. O gün nefret ettim bağcıklı ayakkabıdan.

Bu yüzden uzun süredir bağcıklı ayakkabı almam normalde. Ama Yasin, “Gardaşım bu da benden hediye olsun” diye dükkândan bir ayakkabı tutuşturdu. Hediye olunca da “Bu olmamış Yasin, başka ver” diyemiyorsun. Aldık giyeceğim mecbur. Güzel kaliteli de bir şey. İşte bu düşüncelerle eğilmiş ayakkabıyı bağlıyorum. Yanımda Rahmi Hoca bekliyor. Akşam namazından çıktık, beni yemeğe götürecek. Aynur abla, Ömer Hoca, herkes orada. “Gelmeyeyim” dedim ama ısrar etti. Eskiden olsa hemen en kötü bir hastalık bahane ederdim ama şimdi bir bahane uydursam, Kahraman’a söyleyip beni rezil edecek kesin. Mecburen tamam dedim. Eve vardığımızda kapı yarım karış açık. Belli ki gelir gelmez içeri girmemiz için böyle bıraktılar. Ben eğildim, ayakkabının bağcığını çözüyorum. Rahmi hoca başımda, “kaçarsa tutacağım” modunda nöbet tutuyor. Tam o sırada içeriden iki insan sesi geldi; Aynur abla ve Gülşah abla konuşuyor.

Normalde kulağım pek ayar yapmaz ama ismim geçince otomatik olarak açılıyor. Gülşah abla: Doktor kötü bir çocuğa da benzemiyor. Bayram niye sevmedi ki? Hayret. Aynur abla: Ben de anlamadım. Yardım ediyorum diye bana da tavırlı. Kendisiyle mi kıyaslıyor acaba? Boylu poslu, yakışıklı falan ya… Acaba kıskandı mı? Gülşah abla: Birde doktor olunca. Gençlik işte… Ama doktor da yakışıklı Allah için Aynur abla: Öyle… Güzel çocuk. Ayakkabıyı çıkarma tekniğim o anda tamamen değişti. Sol ayağı, sağ ayağın burnuna vurdum: çıktı. Sağ ayakkabıyı kapı eşiğine çarptım: o da çıktı. Normal de yeni ayakkabıyı böyle çıkarsam, ayakkabıcı gelip beni tokatlar. Duyduklarımdan dolayı gözüm ayakkabıyı görmüyor o an. Rahmi Hoca’da benim duyduklarımı duymuş olacak ki benimle göz göze geldiğinde dudaklarını ısırıyordu. Zorla yüzüne gülümseme kondurarak içeri buyur etti beni.

Kafamda bin tane tilki. Fena bozuldum ama ne yapmalıyım? Tepki göstersem “Bayram da ne hassasmış” diye bakacaklar. Hiç bozuntuya vermesem içim içimi yiyecek. En iyisi… Sakin kalıp başka şekilde canlarını yakmak. Kıymetimiz bilinsin azıcık. Hiç bozuntuya vermedim içeri girer girmez ‘’Selamın aleyküm kızlarrr’’ dedim. Yüzümde bir gülüş, bir mutluluk… Bir insan ancak bu kadar yapay neşeli olabilir. Ama olsun, işe yaradı. Aynur abla ve Gülşah abla önce bir irkildi. Sonra benim abartılı neşemi görünce istemsiz gülümsediler. Gülşah abla ayağa kalkarak beni buyur etti. Tekli koltukta oturan Ömer Hoca’nın yanındaki diğer tekli koltuğa oturdum hemen. Gülşah abla yerine oturmadan mutfağa kaçtı. Rahmi Hoca’da oturmadan ben de Gülşah’a bakayım diyerek karısının peşinden mutfağa gitti. Aynur abla ise oturduğu yerde sabitlendi. Kıpırdamıyor. Belli ki, “Acaba duydu mu?” testi yapıyor bende.

Sessizliği bozdum “Eee, ne yapıyorsunuz bakalım?” Aynur abla: Ne yapalım sizi beklerken laflıyorduk biz öyle Ben: Allah muhabbetinizi arttırsın (daha 2 dakika önce benim hakkımda laflıyordunuz evet…) Aynur abla: Sen de ne var ne yok bu aralar ayran içtik ayrı mı düştük hiç görüşemiyoruz.

Ben: Öyle denk gelmiştir abla yoksa isteyerek olan bir şey değil Aynur abla: Hııı… Bana pek öyle gelmedi ama neyse! Keyfin de yerinde gördüm seni, hayırdır? Ömer hoca: Bende fark ettim. Eski Bayram gibi şen şakrak geldin gözüme Ben: Her zamanki halim işte bir farklı bir şey yok Aynur abla: Her zamanki halini de biliyoruz ama öyle olsun bakalım(mırıldanarak) Ömer hoca: Biz seni hep güler yüzlü bildik ya, bazen normal halin bile acaba bize mi kırıldı diye düşündürüyor bana doğrusu Ben: Estağfurullah hocam. Sizle sıkıntım olur mu hiç O sırada Gülşah ablayla Rahmi Hoca tencerelerle içeri geldi, masanın yanındaki sehpaya bıraktılar.

Ben: (Ömer hocaya dönerek) Hocam, Salı ilçedeki eğitimden sonra Çarşamba bir gün izin alsam uygun olur mu? Ömer hoca: Al hocam ne demek sorun değil. Hayırdır önemli bir şey yok ya?

Ben: Askeriye personel alım mülakatı var. Sıralamaya girmişim ona gideceğim Ankara’ya Tam o anda Rahmi Hoca salata tabağıyla dikilip “Gitmem diyordun hani?” dedi.

Ben: Listede 1. Sıradayım hocam şansım var gitmeye karar verdim Gülşah abla: Amaaa! Sen gidince okul ne olacak Ben: Abla daha kazandığımız bir şey yok hadi olsa bile açıklandı etti evrakları başlaması 1-2 ayı rahat bulur hatta geçer Gülşah abla: Inş olur ama ne bileyim sen gidersen de üzülürüm Ben: Gönderirler yerime birini. Hem öyle ya da böyle gideceğim okullar kapanınca. Bakarsınız iyi bile olur gitmem. Bakarsın yerime daha yakışıklı daha ciddi birisi gelir beni hemen unutursunuz (gülerek) Aynur ablayla bu sözlerim üzerine Gülşah ablayla bakışıp ‘’Bak ya, cık cık cık’’ gibisinden kafasını çevirerek tepki verdi.

Gülşah abla: O nasıl laf öyle senin yerini kimse tutmaz. Önceki gelen öğretmenlerin ismini bile hatırlamıyorum ben öyle değil mi Aynur abla? Aynur abla: Öyle ama kendisi için hayırlısı ne ise o olsun yine de(Sıkılmış gibi uflayarak ayağa kalkıp mutfağa gitti) Ömer hoca: Hakkında hayırlısı olsun hocam. Biz seni seviyoruz. Bize yakışıklıdan çok iyi insan lazım. Hem sende gayet yakışıklı adamsın (yan gözle sırayla Gülşah abla’ya ve mutfağa giden Aynur abla’ya bakarak. Anlaşılan ben içeri girmeden konuştuklarını duyduğum belli olmuştu) Yemek boyunca eski Bayram gibi esprili, şakacı, neşeli davrandım. Lafı kimseye bırakmadım. Aynur abla hariç herkesin keyfi yerindeydi. O da istemeden de olsa, birkaç kez güldü. Hatta içinden bana iki kere “eşek” dedi, eminim. Yemekten sonra çay içerken, Doktorun adı geçmeyecek diye beklerken Kahraman mevzusunu sonunda Gülşah abla açtı…

Gülşah abla: Bayram, sana bir şey soracağım… Ama baştan söyleyeyim, yanlış anlamak yok!

Ben: Buyur abla niye yanlış anlayım Gülşah abla: Tamam o zaman soruyorum…(bardağı sehpanın üzerine bıraktı, oturuşunu dikleştirdi) Sen bu doktoru… Neden sevmedin?

Ben: Kim diyor sevmediğimi? Gayet efendi, saygılı, kendi halinde bir adam. Niye sevmeyeyim? Gülşah abla: Valla ben de onu anlamıyorum işte. Böyle diyorsun ama… Biraz soğuksun doktora Ben: Gece koynuma alıp yatacak değilim ya abla birdenbire sıkı fıkı mı olayım. Zamanla tanır severiz işte! Gülşah abla: (Gülerek) E tamam haklısın da… Bilemedim. Belki ben yanlış anlamışımdır diyeceğim ama Rahmi…(kocasına baktı, Rahmi Hoca kaşlarını beni karıştırma der gibi havaya kaldırdı) …neyse işte, boş ver. Ben çayı karıştırıyorum, bir yandan da lafı kıvırmaya çalışıyorum “Abla benim çalışan insana saygım vardır.

Ne güzel gelmiş köye… Kendi halinde doktorculuk oynuyor’’ Gülşah abla: Doktorculuk oynuyor ne demek Bayram?

Ben: Ya ne bileyim… Eczaneye gitsen sorsan onların vereceği ilaçları yazıyor işte… Yani… Gülşah abla: Öyle deme ya ben beğendim gerçekten. Bende omuriliği eğriliği olabilirmiş bakınca anladı onu eczacı nasıl bilecek?

Ben: Kendin dedin abla olabilir demiş. Var ya da yok dememiş. Yani yine gidip ortopediye görünmen gerek. Hem bu muhabbeti biz seninle aylar önce yapmıştık ben de demiştim ortopediye git diye. Değişen bir şey yok yani! Gülşah abla: E Rahmi’nin gözlerine de dinlendirici gözlük yazdı Ben: Bak işte o konuda hakkını yemem. Tıpta zirve teşhis (alkış hareketi yapıyorum) Gülşah abla güldü ama pes etmeye niyeti yok Gülşah abla: Sen hiç adama gitmemişsin, nereden biliyorsun nasıl doktor olduğunu?

Ben: Hasta olmadan niye gideyim abla?

Zaten Rahmi hoca benim yerime anlattı ilk geldiğinde; Kahraman da beni hemen mıncıkladı… Bir de ertesi gün ‘Geçmiş olsun’ diye bakış attı. O kadar yakınlaşmaya gerek yok yani. Gülşah abla: (Gülerek) Allah’ım ya, âlem adamsın! O zamana kadar bizi dinleyip tek kelime etmeyen Aynur abla, en sonunda dayanamayıp küt diye lafa daldı Aynur abla: Bayram… Konuşturma beni şimdi. Çok biliyorsan, doktorun olmadığı günler sağlık ocağına sen bak Aynur ablanın bu sözleri biraz üzdü beni doğrusu ama hiç bozuntuya vermedim Ben: Teşekkür ederim abla, almayayım… Fazla tıp bende akut kronik beyin yetmezliği yapıyor Aynur abla: Sen de bu çene varken hiçbir şey olmaz sana Ben: Diyosun Aynur abla: Diyorum Ben: Peki. Ve çayımdan bir yudum aldım. O sırada içimden geçen tek şey “Allah’ım şu doktor konusunu kapat, kapansın, kapalı kalsın…’’ Rahmi hoca tartışma uzamadan bir laf atıp konuyu Yaşar Nuri Öztürk’e getirdi.

Yaşar Hoca benim zayıf noktamdı. Kendisini çok sevdiğimi bildiği için planı tuttu; konu dağıldı, ortam sakinleşti. Sohbet devam ederken ben çaktırmadan Yasin’e mesaj attım “Beni ara. Acil.” İki dakika geçmedi, telefon çaldı. Açtım telefonu “Hadi yaaa… Tamam, tamam geliyorum! Önceden haber verseydin keşke!” Yüzümde endişe, sesimde panik… Resmen kendime bile inanıyordum. Kapattım telefonu. Aynur ablayla Gülşah abla ikisi birden merakla “Hayırdır, ne olmuş Bayram?” diye sordular. Ben de gayet ciddi bir yüzle “Babaannem…” dedim. Sanki gerçek ölüm ilanı okuyorum. “Babaannemi sezaryene almışlar. Beni bekliyorlar.” Aynur ablayla Gülşah abla önce anlamadılar, şaşkınlıkla bakarken Rahmi Hocayla Ömer Hoca’nın kahkahalarıyla olayın farkına varıp bana yer misin yemez misin giriştiler. Ben ellerinden kurtulup kapıya doğru kaçar adımlarla giderken hafif eğilip gülmemeye çalışıyorum.

Ortam biraz durulunca kapıda ayakkabılarımı giyerken aklımdaki asıl bahaneyi söyledim. “Nurettin abi gelmiş… Tornavida seti alacaktı benden, kapıda bekliyormuş.” Her ne kadar her yalanımda Nurettin abiyi kullanmak içimde ufak bir vicdan azabı oluştursa da… Yalanlar dünyasında en uygun aday yine oydu. Karısı Kiraz Abla’ya bile gece Nurettin abiyle birlikteydim desem yok benim yanımdaydı demezdi. Çünkü Nurettin abi yırtık uçurtma gibi bir adamdı. Bir kere gece 3’te gecelikle benden malzeme almaya geldiğini gördüm. Gecelik. Gece 3. Daha ne anlatayım? Neyse. Elim cebimde düşüne düşüne evi yolunu tuttum. Bu aralar canım çok sıkkın. Benim sıkılmasında kimin sıkılsın? Bir tarafta Doktor Kahraman yüzünden Aynur ablayla aram limoni. Gerçi o da benim için “Bayram bozuldu” diyor ama… Önce o bozdu. Doktor yakışıklıymış da efendiyeymiş de boylu posluymuş da…

E iyi de bana ne? Sonra Adeviye konusu. Bir göründü, bir kayboldu. Ne olduğunu anlayamadan hikâyeden çıktı. Kadın giderayak beni damızlık sığır gibi kullandı bir de. Şikâyetçi miyim? Kesinlikle hayır, bilakis memnunum. Ama olsun kadın kendi yazıp kendi yönettiği oyunda beni konuk oyuncu yapmıştı resmen. Cuma akşamı merak edip yanında götürdüğü numaradan aradım. Açtı “İstanbul’dayız, bir yere yerleştik” dedi. En azından bende saklandığını gören bilen de yok. Esma abla diye birinden bahsetmişti, o sadece. Benden önce de o saklamış zaten. Beni ele verirse, Ben de onu ele veririm. Kimse kusura bakmasın, bu işte herkes eşit günahkâr. Doğrusu… Adeviye meselesinde en büyük sıkıntı şu an Reyhan. Adeviye abla istedi diye Menekşe’nin numarasını Reyhan’dan almıştım. Cuma günü, “Doktora gideceğim” bahanesiyle evden çıkmış yanıma geldi. Bahanesi doktor ama gerçek niyeti belli “Menekşe’nin numarasını niye istedin?”

Daha önce Menekşe için “Güzel kadın falan” diye dalgasına laflar etmiştim ya… Onları da birleştirince, kız resmen benim Menekşe’ye yazdığımı düşünmüş. Haklı olarak düşündü gerçi, çünkü hayatım bu ara komple yanlış anlaşılma fabrikası. Ama işin aslı? Eski ortağın kocandan kaçarken aslında benim yanımdaydı. Bunu Reyhan’a nasıl diyeyim? “Reyhan bak, Menekşe’nin numarasını ben istemedim, Adeviye istedi, neden istediğini de ben bilmiyorum” … Diyemem ki! Ne desem saçma olacak belli. Ben de çareyi Fadime Abla’nın ismini ortaya atmakta buldum. Son zamanlarda resmen dansöz gibi oldum. İbo Show’a Asena yerine beni çıkarsalar yeridir. Bir yerde dur demek lazım. Gerçekten hiç iyi gitmiyor bu iş. * Pazar sabahı uyanır uyanmaz ilk iş pencerenin perdesini aralayıp dışarı baktım. Karlar yavaş yavaş eriyor. Şubat’ın sonu gelince güneş yüzünü biraz daha sahici göstermeye başladı.

Ama köylüye göre bu güneşe güven olmaz “Yalancı güneştir bu, aldanma!” Mart ayı daima soğukmuş, öyle diyorlar. Ben kışı pek sevmem. Soğuğu da sevmem. Ama onlardan daha çok nefret ettiğim bir şey varsa o da çamur. Eriyen kar yüzünden köy şu ara komple çamur deryasın dönmüş. Bu yüzden en güzeli evde oturmak. Pazar günü kahvaltıyı yaptım. Yeni başlayan bir dizi var, “Kardeş Payı”, açtım bilgisayardan izliyorum. Tam bölüme dalmışım, kapı çaldı. Açtım baktım, Gülşah abla. Kesin bir şey var. Yoksa bana tek başına gelmez; kural gibi bir şey bu. Rahmi Hoca dün gece ben ayrıldıktan sonra Ömer hocalarda kalkınca sabaha kadar oyun oynamış. Öğle namazından gelip yine yatmış tabii, uyuyor. Çayı koydum, oturduk karşılıklı. Klasik “ne yaptın, nasılsın?” muhabbeti. Daha dün akşam evlerinde olduğumu unutmuş gibi davranıyor bir de… Sanki 6 aydır görüşmüyoruz.

Köyde kafa yapısı bana en çok uyan kişi Rahmi hocadır. Benden 10 yaş büyük ama yaşıtım gibi. O kadar iyi anlaşıyoruz ki ondan sebep aynı hisleri istemsizce Gülşah abla için de besliyorum. Gülşah abla çok doğal bir kadındır, kasıntı değil; yanında rahat ediyorsun. Hatta ortam içerisin de yaptığım esprilere en çok gülen odur. Arkadaş-Abla karışımı bir duygu var içimde ona karşı. Ama işte… Hem bu sebeplerden hem de Rahmi hocaya olan saygımdan dolayı Gülşah ablaya “alıcı gözle” bakmamışımdır hiç. Gerçi Ömer Hoca’ya da çok saygı duyuyorum ama aynı tavrı Aynur ablaya karşı gösteremiyorum. Ama Gülşah ablanın kocası Hoca! Gerçi Aynur ablanın kocası da Hoca. Bu durumda sonuç net: Demek ki ibnelik bende. Aynur ablayla ilgilenmemek için çok uğraştım ama olmuyor. Bir insanın beyni bazen kalbine “Sus lan!” diye emir veremiyor işte. Neyse ki bunu şu anlık sadece ben biliyorum.

- Umarım! Her neyse. Gülşah abla diyordum. Gülşah abla pek dile getirmesem de itiraf etmek gerekirse hem yüz güzelliği hem de fizik olarak köydeki en güzel kadınlardan birisiydi. Siyah saçları başörtüsünün altında zarifçe toplanmış, siyah gözlerinde her zaman sakin ve derin bir ifade olurdu. İnce yüzünde yuvarlak bir burun ve zayıf hatlarına rağmen dikkat çeken hafifçe şişkin yanakları ona yumuşak, tatlı bir ifade veriyordu. Yüzündeki o ölçülü tebessüm hiç eksik olmaz, konuştuğunda sesi insanın içini ısıtan bir sıcaklık taşırdı. Otuzlu yaşlarının başında olsa da duruşundaki dinginlik onu olduğundan daha büyük gösterir köydeki hemen herkesle yaşıtıymış gibi anlaşabilirdi. Geldiğim güne nazaran Gülşah Abla’da son zamanlarda bir değişim olduğu da gözümden kaçmayan bir gerçek. Önceden daha doğal takılırken şimdi üstüne başına eşarbına gösterdiği özen sonra yüzündeki makyajı…

Bir değişiklik var besbelli. Bunun sebebini kendime falan yormuyorum ama merak da ediyorum. Gülşah abla havadan sudan konuşuyor konuşmasına ama belli ki asıl meseleye gelene kadar lafı ısıtıp ısıtıp çevirecek. Ben de her cümlede, “Kesin yine doktor mevzusuna girecek…” diye içimden hesap yapıyorum. Ama yok, kadın bir türlü söyleyeceğini söyleyemiyor. Ben de çayı yenilemekten çaycı Hüseyin’e döndüm. Kendime o kadar çok çay doldurdum ki, konu dağılmasın diye tuvalete bile gidemiyorum. Az kalsın oturduğum yerde altıma işeyecek noktaya geldim. Neyse, sonunda konu yavaş yavaş kıvama geldi. Demek ki doğru zamanını bekliyormuş. Meğer Rahmi Hoca, dün gece eve girerken duyduğum konuşmaları Gülşah ablaya anlatmış. Gülşah abla “Aynur abla belli etmiyor ama çok içerlemiş. Kadın seni oğlu gibi seviyor, farkında değilsin. Gönlünü al bence” diye hızlıca asıl meseleyi söyledi.

“Oğlu gibi” kısmı tam kalbimin ucuna iğne gibi saplandı. Sevmesi güzel de… Oğlu mu? Bir tık daha üstünü istiyordum ben ama neyse. Gülşah abla devam ediyor “Yani Aynur abla için söylüyorum ama… Ben de ondan farklı değilim. Böyle yapmana üzülüyorum Bayram. Bir de gidecem falan dedin Aynur Abla’nın tümden keyfi kaçtı akşam, gerçekten çok kafaya takıyor kadın sen farkında değilsin ama” Ben çayı karıştırıyorum ama içimden Aynur ablayı düşünüyorum. Sonra Gülşah abla bombayı bıraktı “Mesele doktor diyeceğim ama… Sanki başka şeyler de var işin içinde. Senin hayatında biri mi var? Çok dalgınsın bu aralar.” Gülşah abla elindeki çayı kenara koyup bana dikkat kesildi Konuştuklarımdan çok hareketlerimden bir mana çıkarma çabası içinde gibi bir hali vardı.

Ben: Yok abla, hayatımda kimse yok. Gülşah abla: O zaman kesin sevdiğin biri var.

Ben: Abla nereden çıkardın?

Gülşah abla: İçime öyle doğdu. Bir de sen bu aralar zayıfladın falan… Ben gülerek: Aşk acısından mı yani? Gülşah abla: (muzip bir gülüşle) Artık bilemem… Aşk mıdır, başka bir şey midir? Ben lafı daha fazla uzatmadan konuyu kapatmaya oynadım, yoksa kadın az kalsın içime doğru yolculuğa çıkacaktı. Çayı bitirdik, muhabbeti toparladık. Gülşah abla kapıdan çıkarken, biraz kırgın bir sesle “Sen anlatmak istemiyorsun anlaşılan…” dedi. Ben yalancıktan gülüp geçiştirdim ama içimden ‘’Abla anlatılacak çok şey var da… Hangisini anlatayım? Behiye ablayı mı mu, Fatoş Ablayı mı, Sunayı mı, Adeviye’yi mi, Reyhan’ı mı?” diye sırayla geçiriyordum. Tam kapıdan çıkacağım sırada Gülşah abla bir anda önüme döndü. Bana kur yapar gibi kafasını hafif eğdi, iki elini yüzünden aşağı doğru süzüp “kendini gösterir” gibi yaptı “Hiç yeni tarzım için bir şey demiyorsun…” Bakışı tamamen “Hadi öv beni” der gibiydi.

Ben de hemen devreye girdim Ben: Abla sen her halinle tarz olduğun için… Gülşah abla: Eeee olduğum için Ben: Her halinle tarzsın işte. Köyün modasını sen belirliyorsun zaten (başparmağımla okey işareti yaptım beğendiğimi göstermek için) Gülşah abla: (yüzünü ekşitti) İstediğim cevabı alamadım ama… Olsun. (Bu cümleyle beni resmen ‘zayıf nottan geçirdi.) Kapıdan çıkmadan son kez tekrar tembihledi “Unutma Aynur ablayla arayı düzelt. Kadın çok üzülmüş. Söylemiyor ama ben anladım. Bu konuştuklarımız da aramızda ona göre’’ Gülşah abla resmen “Sen ona soğuk davranıyorsun, kadın kafayı taktı” demeye çalışıyor. ‘’Tamam, abla’’ dedim Gülşah ablaya ‘’Aynur ablanın gönlünü alırım ben’’ Gülşah abla gittikten sonra bir süre oturup düşündüm “Acaba nerede yanlış yaptım?” Tamam… Önce Fatoş abla, sonra Behiye abla olaylarında biraz hatalıyım, evet. Onları kabul ediyorum.

Ama ondan sonrası? Birdenbire muhabbeti kesen Aynur abla… Hem göremeyince merak ettim evine gittim, üstüne hasta diye onu düşünerek çikolata aldım, Kadın bir “Teşekkür ederim” bile demedi. Kolye hediye ettim, bir daha boynunda göremiyorum. Kadın milleti böyledir, tamam. Haklı olup olmamaları onlara göre detaydır; Önemli olan erkeğin gelip özür dilemesi… Ama biz sevgili değiliz ki abla? Ne yaşadık ki ben özür dileyeyim? Kaldı ki Aynur abla da dünkü kız değil. Benim yüzümden niye trip atsın durduk yere? Yoksa… Kıskandırmaya mı çalışıyor? Yok yok, saçmalama Bayram. Belki de Gülşah abla tamamen yanlış anlamıştır. Kısacası kararsızdım. Hem içerliyorum hem merak ediyorum hem de kızıyorum. Kafam çalışsa bile kalbim benimle dalga geçiyor kesin. Ama yine de…Gülşah abla haksız çıkmaz çoğu zaman. Onu dinleyip Aynur ablayla arayı düzeltmeye çalışmak en mantıklısıydı.

Aynur ablayla arayı düzeltmeye karar vermiştim ki… Aklıma dün Rahmi hocalardan kaçarken uydurduğum “Nurettin abi kapıda tornavida seti bekliyor” yalanı geldi. Eyvah. Aynur abla bunu kesin sorar. Bu kadın öyle bir karakter ki, yalanı unutmuyor, arşivliyor. En iyisi, Nurettin abiyle bu işi garantiye almak. Zaten adamın bilgisayarını yapacağım diye almıştım, kaç haftadır köşede duruyor. Madem öyle hem bilgisayarı halledeyim hem de akşam gidip durumu anlatayım. Kırmaz beni gerekirse şahitlik de eder bana. Hemen Nurettin abiye telefon ettim. İkinci çalışta açtı. Sesi nefes nefeseydi. Bir an “Acaba yanlış zamanda mı aradım?” diye düşündüm. Meğer “Dut dut Hüseyin’in et çekme makinası var, ona bakıyorum!” dedi. Adamın nefes nefese oluşu bile sıradan. Ne zaman işim düşse evde değil. Ya da o evdeyse Kiraz abla evde yok. İkisini aynı karede görmeyi nasip etmedi hayat bize.

Ama Nurettin abiyi yıllardır bu hâlde tutmayı başarıyor, helal olsun. Nurettin abi meşgulken lafı uzatmadım: “Akşam evdeysen bilgisayarı getireceğim abi” dedim. “Olur hocam, bir işim yok. Erken gel, yemek de yeriz” dedi. Yemeğe kadar düşündüyse gece orda geçecek demektir. Kapattım telefonu. Hemen bilgisayar kasasını getirdim. Madem adamın adını yalanıma alet ettim, bari bilgisayarını gerçekten yapayım. Gözüme sokmasın sonra. Kasayı açtım. Bakıyorum, hiçbir arıza görünmüyor. Fan dönüyor, ışık yanıyor, ama ekranda görüntü yok…Kendi bilgisayarımdan parçaları söküp sırayla buna takmaya başladım. Bir nevi bilgisayar Frankenstein çalışması. Yine aynı. Ben bakıyorum bilgisayara, bilgisayar bana…İkimiz de sorunun hangimizde olduğunu anlayamıyoruz. Böyle durumlarla birkaç kez karşılaştığım olmuştur. Bir şehir efsanesi olmakla birlikte eğer tüm kabloları söküp yeniden taktıysan, donanımsal bir sorun olmadığını düşünüyorsan bir de bilgisayarın anakartını karton bir kutunun üstünde açıkta bileşenlerini takarak çalıştırmak gerek.

Ben üniversite de çalışırken monitöre görüntü gitmeme sorununu en azından 5-6 makinede bu şekilde çözdüm. Baktığımda hiçbir şekilde donanımsal sorun bulamamıştım her bir parçayı sağlamlığından emin olduğum parçalarla değiştirip denemiştim ama bilgisayarı kasada değil dışarda toplamak sorunumu çözmüştü. Herhangi bir mantığı yok biliyorum ama olmuştu. Statik elektrikle ilgili bir şey olması muhtemel... Nurettin abinin bilgisayarı biraz tecrübe biraz dua… Aynı taktiği denedim uzun zaman sonra. Bastım düğmeye…Oldu. Vallahi oldu. Bilgisayar açıldı, çalıştı, canlandı. Keyfim yerine geldi. Karnım da acıkmıştı ama akşam Nurettin abi “Gel, yemek yeriz” dediği için yemek yemeden bekledim. Saat 5 gibi dolmuşun köye varma saatine yakın arabaya atlayıp durağa gittim. Nurettin abiye elim boş gitmek içime sinmedi. Yasin’in pastaneci dayısına rica ettim, dolmuşla baklava gönderdi.

Tatlı poşetini aldım, doğru Nurettin abilerin yolunu tuttum. Eve vardım. Arabadan inerken dış kapı açıldı. Kiraz abla kapının eşiğinde duruyor… Bana kafayla hafif “hoş geldin” yaptı. Ben de elimi kaldırıp karşılık verdim, elimde tatlı poşeti, arabaya yaslanmış bekliyorum. Nurettin abi gelsin, tatlıyı ona vereyim bende arabadan bilgisayar kasasını alayım birlikte içeri gireyim. Kiraz abla da dikildiği yerden kımıldamadan beni seyrediyor. Ben dikilip durunca dayanamadı “Gelsene hocam, soğukta neyi bekliyon?” Ben de durumu açıklamaya çalıştım “Nurettin abiyi bekliyorum abla. Arabada bilgisayar kasası var, onu da alalım öyle geçelim.” “Nurettin yok ki hocam” dedi Kiraz abla. “Öğlen beni aradı, Bayram Hoca gelecek yemek hazırla dedi. Sonra yarım saat önce yine aradı; köyden birinin arabası ilçeden gelirken yolda kalmış, çalıştıramamışlar. Ona bakmaya gidiyom, zor gelirim geceye, diye haber verdi.”

Kiraz abla bunları söylerken sanki Nurettin abinin yerine özür diliyor gibiydi. Mahcup, hafif utanmış bir hâl… Bende Nurettin abi gelecek diye mal gibi bekliyorum. ‘’Ulan Nurettin abi senin de yaptığın iş mi şimdi, kırk yılın başı bir işimiz düştü’’ diye söylendim kendimce ama Kiraz ablaya belli etmiyorum sitemimi. Hızlıca Kiraz ablaya elindeki poşeti verdim, hemen arabaya dönüp arka koltuktaki bilgisayar kasasını aldım. Sonra Kiraz ablanın arkasından eve girdim. Kiraz ablayı peşi sıra takip ederken ister istemez gözüm kiraz ablanın hemen önümde sağa sola terazi gibi inip kalkan kalçalarına kaydı. Normalde üzerinde uzun yeleği eksik olmazdı ama o gün alıştığım “uzun yelekli” hâlinde değildi. Turuncu çiçek desenli siyah bir basma etek, üstünde yakası siyah, geri kalanı beyaz, kolları bileğe kadar geniş güzel bir kazak giymişti. Başında sade beyaz çiçek desenli siyah eşarp...

Yuvarlak şekilli kalçasından gözümü ayıramadan Nurettin abinin yemek masasından bozma bilgisayar masasına kadar takip ettim. Sabah Gülşah abla için düşündüklerimi bir süredir Kiraz abla için de aklımda dolaşıyordu. Kiraz abla da ilk tanıdığım masum, gözü açılmamış köylü kadını imajından sıyrılmış, geçen zaman onu da değiştirmişti. İlk zamanlardaki çekingenliği üzerinden atmış (arada bir gelip gitse de) artık benim söylememe gerek kalmadan muhabbet açar, hatta arada bana şakayla karışık takılır duruma gelmişti. Makyaj belli belirsiz, ama tamamen kaçınılmış değil… Saçına, kıyafetine özen gösteriyor. Sanki biri “Çalışıyorsun, kendine dikkat et” demiş gibi. Açıkçası bu hali tavrı, duruşu… Biraz cezbedici geliyordu. Bir de Nurettin abinin ilgisizliğini ara sıra şakayla karışık söylemesi… İnsan ister istemez “acaba?” diye düşünmeden edemiyor. Ama ben böyle durumlarda hep aynı kuralı uygularım: Karşıdan net bir işaret yoksa kendi kendine hayal kurmayacaksın.

Yoksa işler gereksiz yere büyür, insan başka kapılara gidiyor sanılır. O yüzden aklımdan geçenleri sakinleştirip eve girdim. Bilgisayar kasasını masaya bıraktım, Bir yandan da iç sesimle pazarlık yapıyorum “Bayram, dikkat et oğlum… Aynur ablaya söz verdin’’ Bilgisayarı masaya bırakır bırakmaz alelacele büyük flat ekranın altına birbirine dolanıp konulmuş kabloları uzanıp aldım ve açmaya başladım. Kiraz abla yanımda durmuş beni izliyordu. Ben böyle yangından mal kaçırır gibi işe girişince şaşkın şaşkın “Hocam önce üstünü başını çıkaraydın… Böyle dalar gibi işe girdin” dedi. Ben de kablolarla boğuşurken, “Abla elim değmişken iki dakika takayım, sonra eve geçeyim… Nurettin abi de gelmeyecekmiş madem” diye cevap verdim. Kiraz abla hemen bozularak “Eve mi gideyim? O nasıl laf hocam? Biz ne oluyoz burda, el değiliz ya? Nurettin’den çok beni görüyon hem…

Gücenirim bak” dedi. Bu esnada eğilmiş hâlde kasanın kablolarını takıyorum, kadın da yüzüme bakmak için resmen benimle beraber eğiliyor. “Haklısın abla” dedim. “Düşüncesizlik ettim… Ne bileyim, erkek evde olmayınca ayıp olur gibi geliyor insana.” Bir yandan da ekran kablosunu vidasını sıkıyorum. Kiraz abla cevabımı duyunca kaşlarını hafif kaldırıp gülümsedi. “Eyi madem… Nurettin’i bulunca sor o zaman” dedi. “Sizin evin eri kim diye. Kiraz deyiveriyor mu, deyivermiyor mu…görürsün.” Kiraz abla o kadar netti ki cevabı almıştım aslında. Hem hoşuma da gitti. Ben de gülerek “Sormaya gerek yok abla” dedim, başımı hafifçe sallayıp “haklısın” der gibi. İşi bitirince doğruldum, kasanın güç düğmesine bastım. O sırada Kiraz abla iki eliyle uzun siyah kaşemin yakasından tutup “Şunu ver sen hele hocam, böyle olmaz” deyip sırtımdan alır gibi yapınca… Ben de işi bozmadım hem kaşeyi çıkardım hem de boynumdaki, ısıtmaktan çok yakıştığını düşündüğüm için taktığım atkıyı çıkarıp verdim.

Kiraz abla odadan çıkınca açılan bilgisayarı son kez kontrol ettim, ses testini yaptım, her şey tamam. Kapatıp ışığı yanan oturma odasına yöneldim. Orada olmayınca, mutfağa doğru ilerledim. Kapıda durup içeri baktım. Kiraz abla ocağın başında yemek karıştırıyordu. Birkaç saniye sessizce onu izledim, farkında bile değil. Sonra o karıştırdığı yemeğin altını kapatıp iki eliyle tencerenin iki sapından tutup tencereyi çevirdiği anda beni kapıdan izlerken gördü. Yakalanmış gibi oldum. Hemen iki adım içeri atıp “Abla yardım edeyim” dedim. O her zamanki nezaketiyle “Hocam sen geç otur, bişey yok zati ben hallederim” dese de duramadım; ocağın üstündeki tencereleri, masadaki salata, ayran, turşuları birlikte oturma odasına kurduğu yer sofrasına taşıdım. Gürül gürül yanan soba, sobanın yanında kurulmuş yer sofrası ve Kiraz abla. Doğrusu, Nurettin abinin son dakika ekmesi içimde hafif bir kırıklık bırakmıştı ama…

Yapacak bir şey yoktu. Hatta belki de… Gelmemesi o kadar da kötü olmamıştı. Kiraz abla da tıpkı Gülşah abla gibi… Bana yakın ama şimdiye kadar en ufak bir cinsel çağrışım bile hissetmediğim kadınlardandı. Tanıdığım ilk günden beri hep anlayışlı, hep kibar, hep sıcak. Reyhan gibi o da sabahları börek çörek getirmeyi hiç ihmal etmezdi. Nasıl beceriyorsa çoğu zaman daha fırından yeni çıkmış gibi sıcacık olurdu. Evleri köyün biraz kıyısında olduğu için bildiğim kadarıyla çok görüştüğü, sohbet ettiği kimse de yoktu. Kocası Nurettin abi zaten sohbet adamı değildi; Lafın yarısındayken bir bakıyorsun başka bir şeye dalmış, anlatacağı şey tam cümleye dökülmeden konu bambaşka bir yere uçmuş. Kiraz ablayı tanıdıkça şunu fark ettim: Kadın konuşulmayı ve dinlenilmeyi gerçekten seviyor. Bir keresinde okulda çay ocağında oturmuş anlatıyordu, ben de dikkatle dinliyordum.

Sözünü bitirince bir an bana baktı ve gülümseyerek “Sen pek güzel dinliyon hocam” dedi. Ardından da hafif bir serzenişle “Nurettin hiç böyle değil…” Yaşayarak öğreniyorsun ki… Hiçbir şey yapmasan bile, sadece oturup derdini dinlemek bile kadınların gözünde her zaman daha kıymetli. Şu da bir gerçek ki ‘’kadınlar için kendisini sikmemiş erkekten daha iyi bir dinleyici yoktur’’ Kesin. Ama yine de hakkımı vermem lâzım: Gerçekten iyi bir dinleyiciyimdir. Sabır desen var, merak desen var; Herkes konuşur, ben dinlerim, yapım böyle. Kiraz abla, ben sofraya oturmuş beklerken mutfağa gidip yuvarlak gümüş tepside patates getirdi. Sobanın kuzinesine attı, dönerken de açıklama yapar gibi “Güccükleri seçtim” dedi. Sonra karşıma oturup bana sormaya bile fırsat vermeden çorbayı doldurup önüme uzattı. Yemeği birlikte yedik. Yemekten sonra sofrayı kaldırmaya kalkınca “Hocam sen oturrr, beni mahcup ediyon” dese de dinlemedim.

Zaten Kiraz abla ister istemez şaşırıyor. Baba evinde de Nurettin abiyle evliliğinde de hiçbir erkeğin elinin hiçbir işe değmediğini çok belli ediyor. Ben bir bardak kaldırıyorum, o içinden “Bizim Nurettin yapmaz…” diyor. Sobaya odun atıyorum, “Bizim Nurettin yapmaz.” Çay dolduruyorum, “Bizim Nurettin yapmaz.” Kuzineden çıkan patatesi soymaya yardım ediyorum, yine aynı laf. Kadın için yaptığım her şey küçük bir sürpriz, hafif bir minnet, biraz da şaşkınlık. Çaylar geldi. Kiraz abla hem getirdiğim tatlıdan koydu hem de kuzinede pişen patatesleri soyup tuzlayarak çayla birlikte yemeye başladık. Kiraz abla normalde pek soru soran biri değildir ama o akşam ilk kez ardı ardına sorular gelmeye başladı. “Baban ne yapıyo?” “Anan nasıl biri?” “Evlenecen mi?” “Bir sevdiğin var mı?” Ben “Yok abla, sevdiğim kimse yok” deyince yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.

“Senin yaşındakiler belik beşiğe karıştı, sen geç kalmış gibisin” diye yarı ciddi yarı alaylı takıldı. Ben de şakayla karışık “Kız bul da evleneyim abla” dedim. Ama hemen eliyle kesip “Yok hocam, benim etrafım hep cahil… Bana benzer. Sen okumuş bilmiş adamsın, sana yakışmaz” dedi. Sohbet samimileşti; ben de bu samimiyete ve Kiraz ablanın anlayışına güvenerek “Önemli değil abla… Ben okumuş aramıyorum. Senin gibi akıllı, becerikli, güzel birisi olsun isterim.” Söylediklerim belli ki hoşuna gitmişti. Kiraz abla dudaklarını sıkıp gülümsemesini bastırmaya çalıştı. Sonra gözlerini tavana dikip düşünür gibi yaptı… Ve tekrar bana dönüp “Aklıma gelen yok… Olursa söylerim” dedi. Bu cümleyi söylerken yüzündeki o hafif tebessüm, herkesin anlayacağı kadar çok şey anlatıyordu. Kiraz abla “Ben biraz odun getirem” diyerek dışarı çıktı. Ben yerimde oturmuş onu beklerken, kısa bir süre sonra elinde eski boya tenekesinden bozma odun kovasıyla içeri girdi.

Hiç vakit kaybetmeden sobanın kapağını açtı. “Soba geçmiş” dedi, sobaya doğru biraz daha eğilerek. O esnada eşarbının uçları öne düşünce, bir eliyle onları tutup geriye aldı; diğer eliyle odunu ittirip közleri canlandırmak için üflemeye başladı. Kiraz abla sobayı canlandırmak için eğilip közlere üfleyince, ben ne kadar başka yere bakmaya çalışsam da gözüm ister istemez kalçasına kaydı. Eteği sobaya değmesin diye iki eliyle toparlayıp bacaklarına doğru bastırdı. Bu hareketi sonrası kalçasının yuvarlak hatları, hatta arası net belli olmaya başladı, bana anlık görsel bir ziyafet sunuyordu. Normalde kalkıp “Abla ben yapayım” derdim ama manzaranın güzelliğinden hem de sabah alarmını duymuş gibi kıpırdamaya başlayan ufaklığın yüzünden buna cesaret edemedim. Kalkıp bana baksa… Gözleri istemeden de olsa aşağı kayarsa, vallahi rezil olurdum. “Tamam Bayram, abartma artık, kendine gel” diye içimden kendime fırça kaydım.

Bir şey düşünmeliyim… Başka bir şey düşünmeliyim… ”Tarihte ilk “kiralık sobalı ev” ilanı 1945’te Kırklareli’nde verilmiş. Yerel gazete de bu ilanla alay eden bir haber yapınca konu ülke çapında yayılmış; o tarihten sonra kiralık ev ilanlarına evin nasıl ısındığı bilgisi eklenmeye başlanmıştır’’ Yok. Bu bana mısın demedi. Bir tane daha denedim ‘’Ortalama bir insan, hayatının iki haftasını trafik ışıklarının kırmızıdan yeşile dönmesini bekleyerek geçirir’’ yine olmamıştı… Kiraz abla nihayet sobayı canlandırıp kapağı kapattı. Tam o anda bana döndü. Ben de refleksle oturduğum yerde ayak ayaküstüne attım. “Tutuştu” dedi. Soba mı, ben mi… Onu bana bırakmış gibiydi. Ben de içimden “Sorma abla, sorma…” dedim ama yüzüme vurmamaya çalıştım. Çaylarımızı içip biraz daha sohbet ettik. Saat 10’a doğru, sabah okul olduğu için kalkmak zorunda kaldım. Gitmeden önce Nurettin abiyi aradım ama telefonuna ulaşamadım.

Arabaya binip köy yoluna çıktığımda, aynadan bir kez daha baktım. Kiraz abla kapının önünde durmuş, ellerini birbirine kavuşturmuş, arabayı izliyordu. Soğuk hava yüzünü bembeyaz yapmıştı ama gözlerinde bir sıcaklık vardı. Arabanın göstergesi –6 dereceyi gösteriyordu ama içimde sanki birileri sobayı kurmuş da Kiraz abla az önce eğilip içine odun atmış gibi bambaşka bir sıcaklıkla yanıyordu. Düşüncelerim karmakarışık, dudaklarımda Sümer Ezgü’nün söylediği yarım bir türkü; Dalları bastı kiraz Gel bize biraz biraz Ben senin aşığın oldum Kalbime gel gir biraz Sözleri değiştirerek söyledim tabii, ama kimse duymadığı için sorun olmadı. Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #49):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki