Hikâyeye devam etmeden önce... Kısaca o dönemden bahsedeyim. Siz Romalı ibneler bilmezsiniz; 2011 senesi, bilgisayarın evlerde yeni yeni yaygınlaştığı, her mahallede internet kafenin mantar gibi türediği, bilgisayarcıların bakkal kadar çok olduğu yıllardı. Bu bilgisayarcılar da sadece format atarak parayı kırıyordu. Sokak aralarında CD’ciler olurdu — kaçak film, oyun, porno CD’si satarlardı. Öyle Steam, Epic Games falan hayaldi o zamanlar. Kolay mı öyle? Şimdiki gibi Google’a “porno” yazınca önüne milyon tane seçenek düşmüyor. O zaman biz kardeşim, tek elle linki harf harf girerdik, yanlış yazsan site değil tarlaya bağlanırdın. Emek var emek anlayacağınız! Öyle zamanlardı işte. Metin belgelerinde link listesi tutardık, isimlerini de kimse açıp bakmasın diye ''Microsoft Office crack yapma, mavi ekran hatası düzeltme, Windows xp serial key'' gibi teknik isimler verirdik.
Ne günlerdi be! Bir sitede video açılınca var ya… Zaferdi o! Emekle bulunan, terle girilen şeyin tadı başkaydı. 4 gb internet, 240p videolar sayesinde hayal gücü geniş bir nesil yetişti o dönemler. Üniversitede çalıştığım dönemde iki tane kankam vardı: Musa ve İbo. Ne öğrendiysem bunlardan öğrendim. Okulun bilgi işlemindeydiler. İbo hem liseden hem yüksekokuldan arkadaşım; askere bile aynı dönem gittik — ben Tekirdağ’a, o Kırklareli’ne. Musa ise tam bir bilgisayar kurdu; bilmediği bok yok. Hâlâ bir şeyde takılsam Google’a sormadan önce onu ararım. İşin hem bilgisini hem piçliğini bunlardan öğrendim. Yakın akrabanın, arkadaşın bilgisayarına bulaşmayı sevmezdim. Çünkü o bilgisayara bir kere el atarsın, istemesen de o insanların gerçek yüzünü görürsün. Site geçmişi, Messenger konuşmaları, silinmiş fotoğraflar... O kadar çok “görmemem gereken şey” gördüm ki anlatamam.
Türbanlı tanıdığın çıplak resimlerini görürsün, sakallı hacı amca dediğinin erkeklerle yazışmalarına denk gelirsin... O yüzden Müge Anlı olaylarına ben daha o yıllarda staj yapmıştım. O zamanlar e-Posta meşhurdu. Herkes birbirine e-Posta atar; cuma mesajları, özlü sözler, “akşam çıkalım mı”, “halı saha var mı” muhabbetleri hep e-Postayla dönerdi. Bildiğin SMS gibi kullanılırdı. Ne anlık mesajlaşma vardı ne de düzgün bir uygulama. Şimdi o e-Postalara dönüp bakmaya elim varmaz. Tabii o dönem kan da hızlı akıyor. Başkalarının hesabını hacklemek, kimle konuşmuş, ne yazmış, ne paylaşmış — tek derdimiz bunlardı. Kaç kişiyi kandırdık, hesabını çaldık, özel konuşmalarına baktık hatırlamıyorum. O zaman internet, MSN, Facebook dünyasına herkes balıklama atlıyordu; haliyle sazan çoktu. Biz de o sularda iyi yüzen çakallardandık. Bu marifetler ileride bazı işlerde çok işime yaradı; bir yandan da şimdi dönüp bakınca “Keşke yapmasaydım,” dediklerim var.
Olan oldu artık. Gelelim asıl meseleye. Şehre dönmüştüm. O zamanlar laptop yaygın değil, herkesin evinde masaüstü var. Dayım çocuklara laptop almış; bunlar düşürüp bataryayı patlatmışlar. “Yap şunu” diye bana verdiler, ben yaptım ama bir daha da geri vermedim. Laptop, kamera, CD, flaş bellek… Hepsini kutuladım. Daha önce çalıştığım üniversitenin bilgi işlemine gittim, oradan da kablo, ağ prizi, laboratuvardan çıkma modem, menteşesi kırık ama çalışan bir laptop aldım. Üstüne elbise, nevresim, kitap, kalem derken üç kutu 2 bavul eşyam çıktı. Recep abi aradı “Ev için soba, vantilatör falan ayarladım. Başka bir şey lazım mı?” dedi. “Bilgisayar var mı abi?” dedim. Çünkü okulda gördüğüm kadarıyla sadece müdür odasında bilgisayar vardı. Derslerde ‘bilgisayar dersi’ geçiyor ama ortada bilgisayar yok. “Projeksiyon da olursa tadından yenmez,” dedim.
Kendisi taşınırcı; Milli Eğitim’in deposundan çekse çeker ama “bakalım” diye geçiştirdi, ben de ısrar etmedim. Babamın amcaoğlunun mavi Ford Transit’i vardı, onu istedik. Dayımla babamla yükledik malzemeleri. Recep abi sobayı, vantilatörü, bilgisayar masa–sandalyesi, bir de flat ekran masaüstü bilgisayarı ayarlamış. Hepsini Transite attık, çıktık yola. Bir saat sonra köye vardık. Caminin önünde kalabalık: meğer cenaze var. Babam, “Önce cenazeye girelim, sonra malzemeyi hallederiz,” dedi. Camiye yakın durduk, abdest aldık, kalabalığa karıştık, başsağlığı diledik. Ömer Hoca ve muhtar Ali Dayı da oradaydı. Namaz, defin derken sıraya girip “Başın sağ olsun” deyip ayrıldık. Eve geçecekken Ömer Hoca, “Anahtarı Aynur’dan alırsınız,” dedi. Biz giderken Aynur abla dışarı çıktı bizi görünce: Aynur Abla: Hoş geldin Bayram, (Babamla dayıma dönerek) siz de hoş geldiniz, dedi.
Ben: Hoş bulduk abla, sağ olasın Aynur Abla: Ömer cenazedeydi, arayayım mı gelsin?
Ben: Gerek yok abla, ben de oradaydım, gördüm. Anahtarı senden alacağım, zahmet olmazsa Aynur Abla: Ne zahmeti canım, hemen getireyim (içeri gidip anahtarı getirdi) “Ben de geleyim, evi göstereyim,” dedi. Çocuklar da çıktı dışarı, hep beraber yürüdük. Babamla dayım arabayla geçti.
Ben: Cenaze kimindi abla? Osman dediler ama genç miydi?
Aynur Abla: Kepçe Osman derler, altmışı vardır. Köy hizmetlerinden emekliydi.
Ben: Kalabalığa bakılırsa seveni çokmuş Aynur Abla: Kendisi gibi ayyaşlar doldurmuştur. Ayının tekiydi, hiç sevmezdim. Allah günah yazmasın, sevindim desem yeridir. Karısına, çocuklarına çok çektirdi. Aynur abladan bunları duyunca şaşırdım. Eve gittik, kapıyı açıp içeri buyur etti. Muhtar evi temizletmiş, pırıl pırıl olmuştu. Üst katta salon, iki oda, mutfak, tuvalet, banyo vardı.
Odaların birinde perdeyle ayrılmış küçük bir banyo, içinde de bakraç. Şofben yok, klasik köy evi. Alt kat bomboştu. Aynur abla çocukları alıp gitti; biz de vakit kaybetmeden eşyaları taşıdık. “Bilgisayarı okula bırakalım,” diye konuşurken muhtarın kızı geldi.
- Öğretmenim, babam sizi yemeğe bekliyor, dedi.
Bilgisayarı alıp Ömer hocanın evine uğradım. Aynur ablaya söyledim:
- Sen uygun bir yere indir, Ömer gelince hallederiz, dedi.
Bilgisayarı bıraktık, sonra muhtar Ali dayının evine geçtik. Kapıda karşıladı, “Buyurun, buyurun,” dedi. Sofra hazırdı. Babamla muhtar konuşunca tanışık çıktılar, lafa daldılar hemen. Laf döndü dolaştı, o gün cenazesi olan Kepçe Osman’a geldi. Muhtar başladı övmeye:
- Aman Osman abim şöyle iyiydi, böyle iyiydi...
Motorola telefonunu çıkarıp eski fotoğraflarını gösterdi. Şişman, kısa boylu, yüzü içkiden kararmış, sevimsiz bir adam. Ama zenginmiş, o ayrı. Muhtara göre “dünya iyisi”, ama Aynur abla tam tersini demişti. Kadının söyledikleri bana daha gerçek geliyordu. Yemek yendi, çaylar içildi. Babamla dayım müsaade isteyip kalktılar. Ben de yeni evime geçtim. Yolda Ömer hocayla karşılaştım;
- Bilgisayarı nereden buldun? Dedi.
- Recep abi ayarladı, dedim.
- Çok iyi olmuş. Ben deyince başından savdılar (gülerek)
Ömer hoca bilgisayar işine çok sevindi. “Derslerde kullanırız,” dedi. Aynur abla “Yemeğe kal,” diye seslendi ama muhtarda tıka basa yediğim için “karnım tok” dedim. Müsaade isteyip eve geçtim. Evde sıcak su yoktu. İbriği doldurup küçük tüpte ısıttım. Bakraçla karıştırıp tasla başımdan aşağı dökerek duşumu aldım. Sonra yatağa uzandım; kafam yastığa değdiği gibi uyumuşum. Gece rüyama Kepçe Osman geldi. Karşılıklı oturduk, sabaha kadar içtik. O içtikçe öksürdü. Tek kelime etmedi, sadece baktı. Sonra “Hadi eyvallah,” deyip kalktı. Yavaşça uzaklaşırken bana döndü,
- Sana emanet, dedi.
- Kim? Dedim.
Cevap vermedi. O kadar da kötü bir herif değildi belki. Belki de Aynur abla biraz abartmıştı.