Eve gelir gelmez üstümü bile çıkarmadan kendimi yatağa attım. Ne gündü ama… Gülşah abla, Kiraz abla, bilgisayar, soba, odun, köz… Bu kelimelerle mantıklı bir cümle kur deseler, vallahi kuramam. Yorgunluk beni paketledi. Uykuya dalmamla sabah alarmının çalması arasında geçen süre, muhtemelen beş saniyeden fazla değildi. Gece gördüğüm rüyayı hatırlamaya çalıştım. Hayal meyal… Kiraz abla vardı, yanında Gülşah abla… Aynur ablanın sesini duydum ama kendisi görünmedi; ses var, görüntü yok…televizyon bozulmuş gibi. Sabah pencereden dışarı baktım, kışa göre hava gayet iyiydi. Güneş yüzünü göstermeye çalışıyor, ben de sanki uyku borcumu yeni ödemiş gibiyim. Hazırlandım, çıktım okula. Okulun içine adım atmamla çay ocağından sesler gelince doğru rotayı kırıp çay ocağına yöneldim. Kapıdan girer girmez manzara hazır, Kiraz abla ve Ömer Hoca karşılıklı oturmuş, ortalarında kocaman bir tepsi börek…
İkisinin elinde çay bardakları, Ömer Hoca ne anlatıyorsa, Kiraz abla gülmekten çayını dökecek hâlde. Beni görünce Kiraz abla elini salladı “Gel hocam, gel! Seni bekliyorduk zaten!” Ömer hoca hemen yan sandalyeyi çekti ‘’Gel hocam otur kahvaltını yap sen de (Sonra Kiraz ablaya dönerek) Sayende kilo alacağım Kiraz, eline sağlık, çok güzel olmuş.” dedi. Kiraz abla hafif utanarak gülümsedi. Ömer hoca da masanın yanındaki peçeteyle örtülü tabağı aldı “Ben şunları Aynur’a bırakayım…” Daha kalkmasına fırsat vermeden tabağı elinden aldım “Hocam ben götürürüm, sen otur.” Arkamdan “Hocam sen kahvaltını yapsaydın da…” diye bir şey söyledi ama ben çoktan kapıdaydım bile. Yolda Aynur abla ile Ömer hocanın çocukları Agah’la Mutlu’yu gördüm. Agah servisle ilçeye gidecek, Mutlu da babasının öğrencisi olarak okula geçiyordu. İkisi de anne babasının karışımı, Mutlu’nun yüzünde Aynur ablanın ciddiyeti, Agah Ömer hocanın sakinliğiyle geziyor.
Ayaküstü selamlaşıp geçtim. Aynur ablanın kapısını çaldım. Kapı hızla açıldı ama Aynur abla beni görünce kapıyı hemen geri çekip Sadece başını gösterdi. Üstü başı müsait değildi, pudra renk kısa kollu tişört, pudra renk şort… Belli ki gece kıyafetiyle yakalandı. “Bayram, çocuklar bir şey unuttu sandım…” dedi telaşla. Ben de tabağı uzattım “Kiraz abla yapmış, sana da getirdik.” “Sağ ol, zahmet etmişsiniz” dedi Aynur abla tabağı aldı. “Afiyet olsun abla” deyip okulun yolunu tuttum. Çay ocağına dönünce Ömer Hoca gitmiş, Kiraz abla da benim çayımı hazırlayıp bıraktığım yerde oturuyor, beni bekliyordu. Ömer hocanın kalktığı sandalyeye oturdum. Kiraz ablanın yaptığı börekten bir lokma aldım. Kiraz abla karşımda, beni izliyor. Ben börekten ısırdıkça O’nun yüzünde bir gülümseme beliriyor. Petrol Kralları filminde Zeki Alasya’nın börek yediği bir sahne var ya…
Hah işte, birebir aynısı. Gün derslerle geçti. Öğle arası Kiraz ablayla birlikte bizim eve geçtik. Köy ahalisi sağ olsun; ev yoğurt, süt, peynir… Ne ararsan dolu. Kiraz abla hemen “Yoğurtlu makarna yapalım” dedi. Yemek sırasında ona anlattım “Abla, iki gün yokum ben. Salı ilçede eğitim var, Çarşamba da Ankara’ya mülakata gideceğim.” Kiraz abla hiç düşünmeden “Hocam giderken anahtarı bana bıraksan sen yokken ben gelip biraz temizlik yapsam’’ dedi çekinerek. Önce “Yok abla” dedim, “Olmaz, gerek yok.” Ama ısrar etti. Öyle bir baktı ki, reddetsem sanki gönlü kalacak. Mecburen “Tamam abla…” dedim, “Ben çarşamba sabah giderken okula uğrar anahtarı bırakırım.” Bu aralar üzerime ayrı düşüyor… İçimde bir his var, bu gidişatın sonunu biliyorum ama yine de kendime kondurmuyorum. Akşam okuldan sonra telefon çaldı. Ekranda Fadime Abla. Daha açmadan içime bir “eyvah” çöktü.
Açar açmaz da sitemi yapıştırdı “Nerelerdesin Bayram? Yoksun kaç gündür. Muhtarlık dedin, seçim dedin… Bir fırıttım çevirdin, sonrası yok!” Ben hemen savunmaya geçtim “Abla, o nasıl laf? Olur mu öyle şey… Ben de seni arayacaktım zaten. Akşam kahvedeysen uğrayayım yanına.” Fadime abla “Kahvedeyim. Rıza’nın götü başı tutmuyor, kahveyi bana kitledi iki gündür. Gel sen.” Akşam saat yedi gibi kahveye geçtim. İçeri girince her zamanki gibi duman, gürültü, taş sesi… Bir de kalabalığın ortasında ben. Tüm gözler döndü bana baktı. Masalardan birkaçı seslendi “Buyur hocam! Bi’ çayımızı iç!” Selam verip onları es geçtim doğruca ocakta çay dolduran Mıstığın yanına gittim. Fadime ablayı sordum “Rıza Abi’ye ilaç götürdü, birazdan gelir” dedi. Bende yalnız oturmaktansa içeri girerken beni buyur eden ihtiyar heyetinin olduğu masaya geçtim. Masanın etrafına bakınca tanıdık simalar…
Nurettin Abi’yle telefonda konuşurken lafı geçen Dut Dut Hüseyin, Belediyeden emekli Remzi abi, arkasından herkesin “çürük” lakabını taktığı ama devasa yapısından dolayı yüzüne karşı ballı börekli “Dumrul” diye hitap ettikleri Dumrul amca… (Düz taban olduğu için askere gidememiş çürüğe ayrılmış bu yüzden böyle bir lakabı var) Daha sandalyeye oturur oturmaz Hüseyin amca bağırdı “Ula hocaya bir çay verin!” Çaycı anında masaya bıraktı. Ben çayı karıştırırken bir koku geldi burnuma. Garip bir koku… Tanıdık gibi ama çıkaramıyorum. Tütün kolonyası desem değil; onun daha ağırı gibi. Yani “kolonya demeye bin şahit ister” türünden. Burun çekip etrafa baktım. Kimden geliyor acaba? Tam kokunun peşine düşecekken Hüseyin amca sohbeti başlattı “Hoca, sen toptan anlar mısın?’’ diye sordu bana, bende ‘’iyi anlarım, çok oynadım’’ dedim Hüseyin amcaya. ‘’O zaman sana eskiden bi’ şey anlatayım da gül…” Remzi abi hemen atladı “Hee hee, Dumrul’un ünlü olayını anlat!”
Dumrul amca kaşlarını çattı “Başlamayın lan yine!” diye söylendi ama onu duyan yok Hüseyin amca devam etti “Hoca, biz gençken Dumrul nerden bulduysa bir tane top bulmuş ama top demeye bin şahit, içine saman öteberi ne varsa doldurmuş vuranın ayağı mevta öyle diyim sana. Neyse kendi aramızda tepişiyoruz bizim Dumrul kaleciydi… Ben bunun karşı takımdayım, aldım harmanın ortasından baktım Dumrul’un kafa başka yerde hemen ayağımın ucuyla var gücümle depiverdim topa. Top kaleye doğru giderken düşün, Dumrul topa bakacağına yan tarafta duran kızı kesiyor!” Dumrul amca hemen bağırdı “Kesmiydim lan! Gözüm güneş aldı!” Remzi abi kahkahayı patlattı “Hee hee, güneş almış! O gün hava kapalıydı Dumrul, yağmur yağıyordu!” Masa gülmeye başladı. Hüseyin amca noktayı koydu “He işte hoca… Top havada kaleye doğru gidiyor, bizim Dumrul o sırada hâlâ kıza bakıyor.
En son topu görünce bir telaş yaptı, bir atladı ki… Topu tutacağım derken kalenin arkasındaki fışkı çukuruna şak diye gömüldü!” Ben gülerken çay neredeyse boğazıma kaçıyordu. Dumrul amca ise yüzü kızarmış “Ula tamam! Bir kere oldu o! Bir kere! Millet de unutmuyor ha!” diye kızar gibi söylendi ama çok geçmeden kendisi de gülmeye başladı. Aradan on beş dakika kadar geçti. Fadime abla kahvenin kapısından içeri girdi; yüzüne bakılırsa keyfi pek yerinde değildi. Beni görmedi bile, doğruca ocaklığın yanındaki babasının odasına geçti. Ben masada ihtiyarlarla biraz daha hoşbeş yaptıktan sonra müsaade isteyip Fadime ablanın yanına geçtim. Beni görünce bir an şaşırdı Fadime Abla: Ben görmedim seni, ne zaman geldin sen?
Ben: İçerdeydim abla, ihtiyarlarla oturuyordum. Senin canın sıkkın gibi… Hayırdır, neye kızdın yine? Fadime abla: (gözlerini devirdi) Neye olacak Bayram…
Rıza dallaması canımı sıkıyor durduk yere. Biraz hasta olmasın, görsen ölüm döşeğinde sanırsın. Kendim hasta olsam daha iyi vallahi. Sonra bana döndü, bakışlarında hafif bir sitem vardı.
Fadime Abla: Neyse, Rıza’yı siktir et şimdi. Sen de ne var ne yok? Yoksun ortalıkta kaç gündür. Ben anında savunmaya çekildim. Bahaneleri sıraladım Ben: Aynı, bildiğin gibi abla… Okulun işleri, çocukların sınavları, bir de yemeğe çaya çağıran çok oldu; bu ara müsait olamadım. Fadime abla kısaca bir “Peki öyle olsun bakalım…” dedi. Sonra cebini karıştırıp kırış kırış olmuş bir kâğıt çıkarıp önüme bıraktı. Kâğıdı kendime çekip bakınca anladım. Muhtarlık seçimi için hazırladığı aza listesi. Listenin en başında Aynur ablanın adı yazıyordu. Ben listeye bakarken Fadime abla kollarını masada birleştirip bana dik dik baktı “Bunların hepsini tek tek seninle gezeceğiz.
Seçim bitene kadar okul sonrası benim yanımdasın. Haberin olsun. Sonra su koyuvermek yok!’’ Gülümsedim, ama hafif de bir ciddiyetle “Tamam abla, söz.” Fadime abla birden ciddi bir ifadeyle yüzünü buruşturdu “Bu seçim için kayıt kuyut bi’ şey var mı? Nasıl aday olunuyor, ben bilmiyorum Bayram.” Ben açıklamaya başladım “Abla ben araştırdım. Başvuru falan yok. 25 yaşını doldurmuş, adli sicili temiz olan herkes aday pusulasını bastırıp seçimlere girebiliyor. Senin tek yapacağın, fazla geç kalmadan aday olduğunu duyurmak ve köylüden oy istemek.” Fadime abla hiç düşünmeden ayağa kalktı “O kolay iş. Gel!” O önde, ben arkada tekrar kahveye girdik. Fadime abla ocaklığın önünde durdu, iki kere küçük küçük öksürüp genzini temizledi. Sonra bir anda “Heeey!’’ çekti ‘’Herkes işini gücünü bıraksın, beni iki dakka dinlesin!” Kahve bir anda mezarlık gibi sessizleşti.
Sadece dolabın üstünde kendi kendine dönüp duran gramofondan Gönül Akkor’un sesi ince ince yayılıyordu odaya. Fadime abla kahveyi süzüp herkesin hazır olduğuna kanaat getirince konuşmaya başladı “Biliyorsunuz, muhtarlık seçimi var yakında.” Masa masa, homurdanır gibi onaylar geldi “Evet… Var… Doğru…” Sonra yine pür sessizlik. Fadime abla devam etti “Lafı eveleyip gevelemeye gerek yok. Herkes duysun, bilsin, bu seçimde muhtarlığa talibim. Eğer bana itimadınız varsa desteğinizi bekliyorum. Varın bunu evinizdeki, çevrenizdeki herkese deyiverin.” Bu sözlerin ardından kahvede bir sessizlik daha… Ama çok sürmedi. Bir masadan biri bağırdı: “Fadime, sen yaparsın bu işi!” Başka bir masa: “En iyi sen becerirsin vallahi!” Bir diğeri: “Senden iyi muhtar mı bulacağız?” Derken kahve bir anda koptu; alkış tufanı, gürültü, tezahürat… Fadime abla kıpkırmızı oldu, elini kaldırıp mahcup bir şekilde “Sağ olun, sağ olun, eksik olmayın…” deyip ocaklığın yanındaki boş masaya ilişti.
Ben de hemen yanına oturdum. O gece kahve kapanana kadar kalkmadım. Fadime ablayla birlikte oturup gelen giden herkesin tebriklerini dinledik. Kahveden ayrılan herkes uğrayıp:
- “Hayırlı olsun!”
- “Oyumuz senin!”
- “En iyisini yaptın!” diye konuşup öyle çıktı kahveden.
En sonunda kahvede kimse kalmadı. Ocakçı Mıstık içeriği toparlayıp ışıkları kapatınca koskoca kahvede sadece ben ve Fadime abla kaldık. Fadime abla bana dönüp hafif yorgun bir sesle “Bir işe girdik, bakalım iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum…” dedi. Ben kaşlarımı çatıp “Muhtarım bak böyle olmaz. İyi oldu tabii. Önümüze bakacağız. Kafamızı bunlarla meşgul etmeyeceğiz. Tamam mı Muhtarım? (Muhtarım sözünü bastıra astıra söyledim) Bak sana muhtarım diyorum, benim gözüm de o iş bitti bile” dedim. Fadime abla hafif gülümseyip “Öyle diyorsan… Öyle olsun. Hadi kalkalım, geç oldu. Sen de sabah yola gideceksin madem, uyu dinlen.” dedi. Kahveden beraber çıktık. Gece soğuktu ama içimde hava sıcaktı. Belki de bu köyde ilk kez bir değişim başlayacaktı… Ve ben fark etmeden işin ortasında kalmıştım. Kapıyı kilitleyip arkamızı dönmemizle birlikte, karşımızda Bekir’i dikilmiş hâlde bulduk.
Ağzında sigara, iki eli arkada, karanlıkta poz verir gibi sabit duruyor. Adamın halinden, duruşundan, nefesinden zurna gibi sarhoş olduğu belli. Ama o karanlıktaki poz bir an gözüme güzel geldi… Normal bir zaman olsa Fadime ablaya telefonu verip, “Abla aynısından beni de çek” der Bekir’in dikildiği yere geçerdim. Normal zaman olsa işte… Fadime abla dayanamayıp lafa daldı “Hayırdır Bekir? Gecenin bu vakti beni mi özledin?” Bekir bir süre cevap vermedi. Başını sallayıp sigarayı eline aldı, dumanı yana savurdu. “Şeytan görsün yüzünü… Ne özleyecem seni.” Fadime abla hiç geri basmadı “O zaman ne diye kazık gibi dikiliyorsun karşımda? Siktir git hadi.” Bekir sigaradan derin bir nefes çekti, ucu iyice kızardı. Sonra yere atıp ayağıyla ezdi. Başını kaldırdığında gözlerindeki öfke çok barizdi “İkinizin de amına koyacam.” Ben bir adım ileri çıkıp “Ne diyorsun lan sen?” dedim.
Tam üzerine yürüyecektim ki Fadime abla kolumdan tuttu. “Dur! Baksana, zurna gibi sarhoş. Ne dediğini bilmiyor.” Bekir bu kez bana dikildi. Gözlerini kısarak konuştu “O gün benimle kahve içiyormuş gibi yaptın ya… Telefondan kıvırcık orospunun resmini almaya çalıştın değil mi lan, yavşak?” Sonra aynı öfkeyle devam etti “Kahveden çıkınca telefonda bağlantı koptu yazısını görünce anlamalıydım! Ama kafa işte… Biz de hocayı adam sandık… Meğer alakası yokmuş adamlıkla!” Ben de sert bir sesle “Doğru konuş!” dedim. Fadime abla iyice yapıştı koluma “Bırak… Değmez buna.” Bekir bu defa Fadime ablaya döndü “Sen konuşma amcık ağızlı karı! Senin de sıran gelecek! O gün üzerime kahve dökme ayağına yaptığın oyunu çakozlamadım mı sanıyorsun?” Bir iki adım daha atıp bize biraz daha yaklaştı “Lafta ilçeden biri geldi… Yalanı sıkıp resimleri tutuşturdun milletin eline!
Oh ne ala memleket!” Ardından midesi bulanıyormuş gibi bir duraksadı, ama dili durmadı. “O Fatoş nasıl önümde domaldıysa… Aynısını sana da yapmayan Bekir’in amına koysunlar Fadimee… Deli Fadimee… Orosbu fadimeee!” Tam bu sırada ayakta sendeledi. Bir sağa bir sola yalpaladı, neredeyse devriliyordu. Son anda yana tutunup ayakta kalmayı başardı. Ama öfkesinin sonuna daha gelmemişti “Bir de muhtarlığa aday olmuşsun ha! Seni bu köye muhtar yaptıracak olan… Bekir’in götünü tüm köylü sıraya girip siksin! Aha buraya yazıyorum! Ekrem’i fiş fişleyim de gör sen… Bu köy seni seçiyor mu, seçmiyor mu?” Parmağıyla beni gösterdi “Sonra tokmakçın kurtarsın seni Fatoş’u kurtardığı gibi!” Arkasını dönüp giderken bile yalpalıyordu. Tam uzaklaşıyordu ki Fadime abla dayanamadı, arkasından bağırdı “LAN DEYYUS! Elinden geleni ardına koyma! Başkasının karısına kızına göz koyacağına git kendi karını dürzü arkadaşlarının altından al!
Utanmaz köpek! Gavat oğlu gavat!” Bekir bir anda durdu. Omuzları kasıldı. Başını çevirip baktı… “Sen… Kim… Kimin karısına…” Lafı bitiremedi. Şok mu oldu, alkol mü vurdu, laf mı ağır geldi… Bilemiyorum. Ama konuşamadı. Dili tutuldu sanki. Mırıldanır gibi elini havada sallayarak sendeleye sendeleye uzaklaştı. Biz arkasından bakarken Fadime abla hâlâ koluma sarılmış duruyordu. Soğuk havada nefeslerimiz buhar olup yükseliyordu. Bekir karanlığa karışınca Fadime abla yavaşça ellerini çekti. “Boşver onu… Havlayan köpek ısırmaz. Bir halt yiyemez.” Ben bir şey diyemedim. Zaten kafamda bir dünya dert… Bir de Bekir ibnesi çıktı başımıza. Onca zaman sonra sikilmiş götün hesabını yapıyor amın oğlu. Fadime abla birkaç kez daha “Canını sıkma, bir şey yapamaz” deyip teselli etti. “Yok abla, sorun yok.” dedim ama canım burnumdan çıkmıştı. O gece eve gidince Bekir’le hayali bir kavgaya tutuşmuşum içimde.
Bir tane niye çakmadım? Niye ağzına geleni saydırmadım? Diye kendimi yiyip bitirdim. Fadime abla olmasa sarhoş falan dinlemeden dalardım. Ama iyi ki tutmuş… Yoksa sonunu düşünmek bile istemiyorum. Neyse ki Ankara’ya gideceğim için bavulu erkenden hazırlamıştım yoksa bu kafayla imkânsız uğraşamazdım. Bunları düşüne düşüne yorgunluktan değil, sinirden uyuyakaldım. * Sabah altıda gözümü açtım. Açtım dediysem… Sanki biri içimdeki horozu tekmeleyerek kaldırmış gibi. Apar topar hazırlandım. İlçeye gitmeden önce okula uğrayıp Kiraz ablaya anahtarı verecektim. Yediye on kala okulun önüne vardım; okul kapalı, ortalık buz kesmiş. Kiraz abla evden çıkmış, yolda geliyor olmalı diye düşündüm. Arabadan inmeden onun evine doğru sürdüm. Dediğim gibi yolun yarısında yakaladım. Beni görünce şaşırdı önce yine de bu hareketim hoşuna gitmişti… Arabaya bindirdim, okula bıraktım.
Ben sabahları suratsız olurum, konuşmaya mecalim olmaz. Günaydın dedim, başka da tek kelime çıkaramadım ağzımdan. Okula vardığımızda arabadan inerken Kiraz ablaya evin anahtarını uzattım. O da çantasından çıkardığı yeşil bir örtü uzattı. Resmen el altından değiş tokuş yapıyoruz kapı önünde. Örtüyü elime alır almaz sıcaklığı geçti avuçlarımdan içime. Kim bilir ne yapmıştı yine. İtiraf edeyim benimle ilgilenen kadınlara aşırı zaafım var. Kiraz abla da zorla beni kendisi için hayallere daldıracaktı bu gidişte. O okula girene kadar bekledim, sonra arabayı doğruca ilçeye sürdüm. Daha çok uzaklaşmamıştım ki telefon titredi. Gözümü yoldan ayırmadan hafifçe cebimden çıkardım baktım, Aynur abla yazmış. Demek ki yola çıktığımı görmüş olmalı. “Dikkatli git gel. Mülakatında başarılar.” Mesajı okuyunca içimde bir yer hafifçe kıpırdadı. Derken telefon tekrar titredi, mesaj yine Aynur Abla’dan, “Dikkatli git gel, Mülakatında başarılar.
Sayın GICIK CİNS SİNİR… Şimdi oldu.” Gözlerim bir parladı, bir parladı… Sanki kazma kürekle define bulmuşum gibi! Mesajı üç kere okuyup çaktırmadan gülümsedim. Dayanamadım yazdım, “Emriniz olur.” Yetmedi, hemen ardından gaza gelip bir cesaretle “Emriniz olur Sayın ZARİF HOŞ KİBAR baayan… Şimdi oldu: ))” Gönder tuşuna basar basmaz içim şenlendi. Sabahın köründe aldığım bir mesaj sayesinde tüm uykusuzluğum gitmiş, midemin yanması geçmiş, saç köklerim canlanmış, bizim ele bahar gelmişti. Telefonu tam bırakmak üzereydim yine titredi. “Dikkatli ol diyorum, araba kullanırken mesaj yazıyorsun.” Beni düşünüyor… Aynur Sultan’ın talimatı olduğu için telefonu hemen bıraktım, gözümü yola diktim. Yolun yarısında aklıma Kiraz ablanın verdiği örtü geldi. Açtım baktım, peynirli ve patatesli gözleme. Daha ilçeye varmadan parça parça mideye indirdim. Eğitim dokuzda başlayıp dörtte bitecekti.
Planım, eğitim sonrası memlekete uğrayıp ailemi ayaküstü görmek, oradan da Ankara’ya geçmekti. Bizimkilerin haberi yoktu onlara da sürpriz olacaktı. Eğitim sonrası hemen memlekete gideceğim için vaktim yoktu; o yüzden ne Yasin’e ne de Munise’ye haber etmedim. Eğitimin konusu “İlköğretimin Önemi ve Öğretmen’di.’’ İlçedeki okullardan ve ilçeye bağlı köy okullarından öğretmenler katılmış. 30 civarında öğretmen. Gelenlerin yüzde doksanı kadın. Ben de kalan yüzde onluk azınlığın mağrur bir üyesi olarak sandalyeye iliştim. Sabah eğitimci teorik anlatımı bir güzel uzattı; ben de içimden “Of puf, ne zaman biter bu iş?” diye sayıkladım. Ama öğleden sonra işler değişti, Video, oyunlar, soru cevap derken eğitim beklediğimden eğlenceli geçti. Ta ki “gruplara bölünüp el ele tutuşma” faslına kadar. Bizim gruplaşma sırasında bayan hocalardan birkaçı elimi tutmamak için bildiğin ince ayar manevra yaptı.
Bir an bozulmadım desem yalan olur. Neyse ki anlayışlı olanlar hemen nispet yapar gibi elime sarıldı, “Hocam gel biz tutarız, sen üzülme” der gibi… Böyle ortamlarda şansımdan mıdır nedir bana hep güzel bir orta gelir. Ben de hazır cevaplılığım sayesinde o ortayı çakıp hafif bir popülerlik yakalarım. O gün de tam öyle oldu. Eğitimci, “Burada hiç kimsenin bilmediği herhangi bir bilgiyi bizimle paylaşabilecek var mı? Başarana Mahmut Makal kitap seti hediye edeceğim” dedi. Önce erkeklerden biri atladı:
- “İsmet ve Fevzi Paşaların isimleri de Mustafa aslında” dedi.
Mustafa Fevzi Çakmak, Mustafa İsmet İnönü. Eğitimci katılımcılara sordu:
- “Bilen var mıydı?”
Katılımcılardan bir iki kişi “Ben biliyordum” dedi. Sonra yine katılımcılardan biri (elimi tutmayan kız)
- “Yüz yaşından fazla yaşayanların çoğu Eylül-Kasım aylarında doğmuştur.”
Eğitimci sormadan ben el kaldırıp ben biliyordum dedim. Benim ilginç bilgilere olan merakımı siz de bilirsiniz. Gerçi bunu bilmiyordum ama olsun az önceki el tutma olayının intikamı alınmış oldu. Artık sıra bana gelmişti. Kimse ortaya yeni bilgi çıkaramayınca söz istedim.
- “Serdar Ortaç’ın Karabiberim şarkısında, mankenin göbeğinden yediği zeytinin cinsi Gemlik Kuru Sele’dir.”
Ortam da önce bir sessizlik… Sonra bir gülüşme koptu. Eğitimci bile gülerek:
- “Bunu bilen var mı?” dedi.
Kimse çıkamayınca, “Buyurun hocam” diyerek beni sahneye çağırdı. Bahsettiği kitap setini hediye etti. (Kitap okumayı seven varsa tavsiye ederim, Mahmut Makal köy romanı işinde efsanedir.) Eğitim bitmeye yakın telefonum titredi. Aynur abla mesaj atmış: “Ne yapıyorsun? Bitti mi eğitim Sayın GICIK.” Ben de durmam tabi: “Cık bitmedi HUKELA baayan.” Gönderdim. Hemen dönüş yaptı: “İyi eğitimi dinle o zaman, telefonu bırak. Ankara’ya geçerken haber ver.” Daha gözümü kırpmadan ikinci mesaj geldi: “Ukala sensin ayrıca SİNİR.” O an bir içim geçti mesajı okurken. Telefon elimdeyken Ankara’ya gitmekten falan vazgeçtim. Son aradan önce Yasin’i arayıp “Eğitime geldim” dedim, adresi verdim. Ankara’ya gitmeyeceğim madem gitmeden Yasin’i göreyim diye düşündüm. Eğitim bitti, biz binadan çıkıyoruz… Yasin merdivenlerin önünde kazık gibi dikilmiş, heykel misali beni bekliyor.
Çıkanlar sağından solundan geçiyor ama herif milim kıpırdamıyor. Yanına yaklaşınca “Oğlum biraz kenara geçsene.” dedim. Dinlemedi bile. Gözünü eğitimden çıkan kadınlara dikip “Gardaşım ne garılar var lan öyle! Hiç erkek yok amına goyum… Keşke ben de katılsaymışım.” dedi. Koluna girip çekeleyerek kenara götürdüm, sarılıp tokalaştık. Hemen muhabbeti açtı “Ayarladın mı lan birini? Gerçi bunların yaşı sana göre ecük güccük duruyor.” “Siktir lan.” dedim. Birlikte didişe didişe çay bahçesine geçtik. Yasin’in aklı hâlâ eğitimden çıkan kadınlarda…
Yasin: Lan cidden hiçbiriyle tanışmadın mı?
Ben: Oğlum 5-6 saatte kimle tanışayım?
Yasin: Sen malsın normal. Sonra ciddi bir ses tonu takınarak eğildi: Yasin: Sana en son tanıştığım kızı yatağa atma süresini söyleyim mi?
Ben: He söyle.
Yasin: Kırk beş dakika. Ben bir an yanlış anladım: Ben: Lan ben sure diye anladım…
Dua ismi vereceksin sandım Sözlerim Yasin’i güldürmüştü.
Yasin: O kadar garının arasına bir bok yiyemeden oturup oturup gelirsin anca. Lafa gelince Mercedes, icraate gelince at arabası! (anırarak güldü) Ben: Lan oğlum, eğitimci grup yaptı beşli altılı, elimize ip verdi. El ele tutuşup oyun oynayacağız işte. Kızlardan ikisi elimi tutmadı amına koyayım.
Yasin: Yuh! Gerçek mi diyon lan? Ne alaka mk?
Ben: Ne bileyim oğlum… Şafi’ydi galiba kızlar. Aklıma başka sebep gelmiyor. Eğitimden sonra namaza gideceklerdi sanırım.
Yasin: Ne bahtsız adamsın lan!(gülerek) Sonra ciddiyet takınır gibi yapıp iç cebinden beyaz kapaklı siyah ufak bir şişe çıkardı bana uzattı.
Yasin: Al gardaşım, sana kıyağım olsun.
Ben: Bu ne?
Yasin: (iyice yaklaşıp fısıldadı) Azdırıcı damla gardaşım… Garılar için.
Ben: Hadi lan… Ben ne yapacam?
Yasin: (Kızar gibi iki elini önce havaya kaldırdı sonra tekrar dizlerine koyup) Kulağına damlatacan amına goyum.
Ne yapacam diyon birde. 4-5 damla damlatıyorsun… Sonra yavru TAK! Kucağında.
Ben: Siktir lan Yasin: Lan valla. Dene işe yaramazsa gel beni sik Ben: Senin derdin başka bence damla hikaye Yasin: Yok gardaş götü zor zamanlara saklıyorum. Senin gibi acemiye paketinden çıkaramam (gülerek) Ben: Tam yavşaksın (gülerek) Yasin: Unutma 4-5 damla arası sıkıyorsun, sonra şekilden şekile… Ha aslanım benim! Ha koçum benim! (sırtıma vurdu birkaç kere) Damlayı belli etmeden montun iç cebine attım. Sonra birlikte lokantaya gidip yemek yedik. Yasin’le vedalaşıp köye dönmek üzere yola çıktım. Aynur ablaya küçük bir sürpriz yapacaktım. Köye vardığımda saat yedi olmak üzereydi. Arabayı direkt Aynur ablanın evin önüne çektim, telefonu açıp aradım.
Ben: Abla ne yapıyorsun? Aynur abla: Ne yapayım, çocuklarla evdeyim.
Ben: Ömer hoca yok mu? Aynur abla: O kahveye geçti erkenden.
Akşam yemeğine bile kalmadı. Sen ne yapıyorsun? Ömer hocanın evde olmadığını duyunca daha rahatladım. Arabadan inip hızlıca kapının önüne geçtim. Kapıyı tıkladım birkaç defa.
Ben: Abla Ankara’ya doğru gidiyorum bende. Haber ver demiştin ya. Aynur abla: Gidiyorsun yani… İyi bakalım. Bayram ben seni birazdan arayacağım, kapı çalıyor. Tamam deyip telefonu kapattık. Aynur abla kapıyı açtı… Karşısında beni görünce önce şaşkınlık, sonra küçük bir gülümseme, ardından kızar gibi yüzünü buruşturdu. Aynur abla: Eşek… Tam eşeksin! Bir de beni kandırıyor!
Ben: Valla özlemişim abla. Aynur abla: Neyi?
Ben: Senden eşek lafını duymayı. İltifat olarak kabul ediyorum. Aynur abla: Yüzsüzlüğüne de diyecek yok maşallah. Gel içeri, dikilme öyle.
Ben: Abla eve gidip üzerimi değiştireyim, sabahtan beri takım elbiseyle geziyorum fenalık geldi. Aynur abla: Tamam değiş de gel, yemek hazırlıyorum.
Ben: Yasin’le yedim ben, zahmet etme. Benim evin anahtarını verir misin? (evin bir yedek anahtarı Aynur Ablalardaydı) benimkini temizlik yapayım diye ısrar edince Kiraz Abla’ya vermiştim. Aynur abla içerden anahtarı getirip uzattı ‘’Ben çay koyuyorum o zaman, çok oyalanma.’’ Ben: Tamam abla 10 dakikaya gelirim Arabaya atlayıp eve doğru sürdüm. Bavulu aldım, kapıyı anahtarla açtım. Tek çevirmede açıldı. Kiraz abla temizlik yapmış olmalı, çıkarken kapıyı çekip gitmiş belli ki. Evin kapısını açtım. Antreye adımımı attığım gibi içeriden gelen tuhaf bir ses çarptı kulağıma. Tuhaf değil aslında… Ama birden duyunca insanın içine tuhaf bir şey oturuyor. Bir adım daha attım. Oturma odasının kapısı açıktı. Dikildiğim yerden bakınca gördüğüm ilk şey, bir erkeğin ileri geri seri şekilde hareket eden kıllı götüydü. Pantolonu ve külotu ayak bileklerinde, beyaz gömleği ve baklava desenli kahverengi kazağı hâlâ üstündeydi.
O birkaç saniyelik şok görüntü, resmen beni oracıkta kitlemişti. Yakalanama korkusuyla ne sesim çıkıyordu ne de kıpırdayabiliyordum; sanki biri içten boğazımı tutup sıkarak nefesimi kesiyordu. Bir adım atacak gücü zor bela toparladım kendimde. Bir adım daha attım… Ve evet, oradaydı. En çok oturduğum o üçlü koltuğa dizleri üstünde domalmıştı. Elbisesi beline toplanmış, külotu dizlerinde sıkışıp kalmıştı; nefesi kesik kesik, derin derin inliyordu Kiraz abla. Daha bu sabah beni yolcu eden… Her gün börek çörek yapıp beni güler yüzle karşılayan, kapalı, kendi halinde, yuvasına bağlı bildiğim Kiraz abla… Benim evimde, benim koltuğumda; soyunmaya bile fırsat bulamamışlar belli ki. Kiraz ablayı koltuğa domaltmış amına sertçe girip çıkan Ömer Hoca’dan başkası değildi. “Ohh hadi sik beni, Ohh… Hadi… Daha derine sok… Hepsini sok…” diye inliyordu Kiraz abla; sesi kulağımda, beynimde ve evimin duvarlarında yankılanıyordu.
Gömleğim sırtıma yapışmış, ter içindeydim. Göğsüm daralıyor, nefes almak ciğerime batıyordu sanki. Ne içeri adım atacak halim vardı, ne de geri dönüp gidecek… Kaç saniyedir, kaç dakikadır öylece dikildiğimi bilmiyorum. Ömer Hoca’nın Kiraz ablanın kalçalarına köklerken çıkan şaklama sesi ve Kiraz ablanın aralıklı patlayan inlemeyle karışık konuşmaları hâlâ kulağımda çınlıyordu. Geriye doğru sendeleyerek üç adım attım. Ayağımın altındaki halıyı bile hissetmiyordum artık. Evden çıkarken kapıyı kapatmayı bile beceremedim; şaşkınlıktan elim kolum titriyordu. Merdivenin soğuk basamağına çöktüm. Kafamın içinde hiçbir şey yerli yerine oturmuyordu. Ömer Hoca ve Kiraz abla? Bu ikisi nasıl, ne zaman, hangi ara bu duruma gelmişlerdi? Ve en beterini düşündükçe içim daha da daralıyordu, Nasıl cesaret etmişlerdi benim evimde, benim koltuğumda? Kiraz ablayı evin ortasında domaltıp öylece sikiyordu Ömer Hoca…
Bunun gerçek olabileceğine hâlâ inanamıyordum. Aynur ablanın yanına dönmeye karar verip ayağa kalktığımda üzerimde bir hafiflik hissettim. Bavul! Eve girerken yanıma aldığım bavul antrenin ortasında kalmıştı. Eğer görürlerse, eve geldiğimi anında anlayacaklardı. Mecburen geri döndüm. Kapı hâlâ tam kapanmamıştı; hafifçe itip içeri süzüldüm. Sessizlik vardı. Yerde gelişigüzel atılmış bir pantolon… Yanında Ömer Hoca’nın külotu açık bej rengi, Kiraz ablanın kırmızı, kırış kırış olmuş külotu hemen dibinde. Az önce Kiraz ablayı koltukta domaltıp siktiği yerde duruyorlardı. Belli ki hızlıca soyunup yatak odasına geçmişlerdi. Ankara’ya gideceğimi düşündüklerinden o kadar rahatlar ki hiçbir şey umurlarında değildi. Koridora doğru sessizce ilerledim. Yatak odasının kapısı ardına kadar açıktı. Elbiselerinin geri kalanı da kapının girişine atılmıştı—sanki soyuna soyuna, yolda bıraka bıraka gitmişlerdi.
İçeriden inleme sesleri geliyordu. Anlaşılan, Ömer Hoca şimdi de benim yatağımın üzerinde sikiyordu Kiraz ablayı. Yavaşça uzanıp kafamı kapı boşluğundan içeri uzattım. Kiraz abla yatağın üzerinde sırtüstü yatıyordu. Ömer Hoca ise bana sırtı dönük, Kiraz ablanın bacaklarını omzuna almış, onu ikiye katlamış haldeydi. Ellerini yatağa koymuş, şınav çeker gibi hırsla Kiraz Abla’ya köklüyordu. Yarağını kafasına kadar çekiyor ve var gücü ile köklüyordu. O kadar sert vuruyordu ki, Kiraz abla altında yumuşak yatağında etkisiyle pilates topu gibi esniyordu. Ellerim titreyerek cebimden telefonu çıkardım. Bir planım yoktu. Kime gösterecektim? Ne işe yarayacaktı? Hiç bilmiyordum… Ama o anda, nedense video çekmem gerektiğini hissettim. Belki de beynim, yaşadığımın gerçek olduğuna kendini inandırmak için kanıt toplamaya çalışıyordu. Kayıt alırken gözümün önünde vahşi bir sikiş sürüyordu.
Ömer Hoca Kiraz ablayı yatağa çivilemek ister gibi köklüyor, Kiraz abla da bundan en ufak bir şikâyet etmiyor, aksine her darbede nefesi kesilerek inliyordu. Kiraz ablanın dizleri resmen kafasına dayanmıştı, bu hengâme de dikkatimi çeken başka bir şey vardı Ömer Hoca’nın taşaklarının çarptığı Kiraz ablanın göt deliği! İki buçuk litrelik Coca Colanın kırmızı kapağı gibi görünüyordu durduğum yerden. Bariz bir kırmızılık. Belli ki az evvel Kiraz abla götten yemişti. Başka açıklaması olamaz göt deliğinin bu kadar açık durmasının. Aynur ablanın bir zamanlar Fatoş ablayla yaptığı — benim de tesadüfen şahit olduğum — o konuşma geldi aklıma. Ömer hocayla hiç götten yapmamışlar. ‘’Ben istedim ama Ömer hiç meyletmedi’’ diye sitem etmişti Aynur abla. (Bölüm 16/1) Alakası yokmuş oysaki. Adam gayet hevesliymiş, hem de fazlasıyla. Sadece doğru kapının açılmasını bekliyormuş demek ki.
Bu sert ve hayvani sikilmeye rağmen Kiraz ablanın “durma durma vur “ diye Ömer Hoca’ya gaz vermesine ne demeli. O uslu, o sessiz, o mahcup kadın… İçinden bildiğin bir orospu çıkmıştı. Bu arada Ömer Hoca iyice hızlanıp Kiraz ablanın amını işliyordu. Yatak neredeyse duvara çarpıyordu. Kiraz abla Ömer Hoca’nın boşalacağını anlamış olacak ki “Götüme koy, götüme akıt Ömer” diye inledi. Ömer Hoca ani bir hareketle sikini Kiraz ablanın amından çekip göt deliğine köklemesi bir olmuştu. Tek seferde, durmadan, acımadan dipledi Kiraz ablanın götüne. Kiraz abla önce “Ay” diye küçük çığlık arkasından derin bir “Ohhhhh” çekmişti. Ömer Hoca’nın Kiraz Abla’nın götüne köklemesiyle boşalması bir olmuştu anlaşılan, o anda Kiraz Abla’nın da boşalma çığlıkları ve titremesi Ömer Hoca’nın boşalmasına eşlik etmişti. Onlar boğuşan iki hayvan gibi derin derin solurken ben ne yapacağıma karar vermek için bavulu kaptığım gibi sessizce evden çıktım.
Kapıyı gürültü yapmadan çektim, bavulu arabanın bagajına attım. Tam bagajı kapatacakken telefonum çalmaya başladı. “Kesin Aynur abla arıyor, nerede kaldım diye merak etti” diye düşündüm ama ekrana bakınca arayanın Fatoş abla olduğunu gördüm. O an bir şeylerle uğraşacak hâlde değildim, düşünmeden meşgule attım. Arabanın kapısını açmak üzereydim ki… Aynur abla, evin avlusunu okulun bahçesinden ayıran o boyası dökülmüş kahverengi demir kapının önünde belirdi. Bir an göz göze geldik. Arabaya binmekten vazgeçip ona doğru yürüdüm. Beni görünce, üzerindeki uzun kırmızı hırkasını çekiştirip önünü kapattı; sonra kollarını göğsünde birleştirdi. Kaşlarını hafifçe kaldırıp bana yaklaşırken sitemle konuştu Aynur abla: Neredesin Bayram? On dakika dedin, yarım saat oldu. Dedim herhâlde bir köşede uyuyakaldı bu çocuk… (Yanıma iyice yaklaşınca yüzüme dikkatle baktı) Betin benzin atmış senin, hayırdır?
Bir şey mi oldu? Kulağıma hala Ömer hocanın Kiraz ablaya çakarken çıkan şak şak sesleri geliyor gibiydi. Karşımda, merakla gözlerimin içine bakan Aynur abla… Ona dönüp, “Ablacım, Ömer Hoca Kiraz ablayı çekirdeğiyle götürüyor… Üstelik mevsimi de değil” diyemezdim tabii ki.
Ben: Ablaa… Iııı… Şey ya… Ev soğuktu biraz, ondan sanırım. Bizimkiler aradı, konuşacam derken oyalandım biraz. Kusura bakma Aynur abla: Hani daha üstün başın aynı duruyor? Değiştirmeden çıkmışsın evden Ben: Abla geç kalınca değiştirmeyeyim dedim, seni bekletmeyeyim dedim Aynur abla: Olur mu öyle şey? Hadi değiştir gel, ben bekliyorum.
Ben: Olmaaaz…(Aynur abla şaşkın şaşkın baktı.) Abla doğru düzgün giyecek bir şeyim yok, hepsi yıkanacak. Unutmuşum. Hem böyle grand tuvalet oturayım yanında, kötü mü olur? Aynur abla: Bana hava hoş da, giderken rahat edemiyorum diye kendin dedin.
Kendini niye sıkıyorsun? Git değiştir gel iki dakika Ben: Bir şey olmaz ablaa. Hadi atla arabaya, sizin oraya geçelim Aynur abla: Şuradan şuraya ne arabası? Çalıştırdığına değmez arabayı Ben: Arabayla gidelim, sizden sonra da şeye gideceğim Aynur abla: Neye?
Ben: Fadime… Fadime ablaya. Hem senle de konuşacaklarım var. Atla hadi. (Arabanın yolcu kapısını açtım.) Aynur abla: Alla alla… Yangından mal kaçırır gibisin. Garipsin gerçekten! Arabayı çalıştırıp hemen onların evin önüne çektim. Aynur abla arabadan inerken gözleri hâlâ üzerimdeydi.
Aynur Abla: Var sende bir şeyler… Anlarız elbet (söylenerek) Ben: Bir şey yok abla. Sen de bana hiç güvenmiyorsun Aynur Abla: Sen ne zaman benden bir şey saklasan, böyle elin ayağına dolaşır… Boğazını temizler gibi ıhım ıhım(taklidimi yaparak) yaparsın sürekli. Öğrendik artık huylarını.
Ben: Bunu ben bile bilmiyordum…
Artık dikkat ederim. (Gülerek) Arabadan inip birlikte eve geçtik. Ömer Hoca rahat rahat sikişsin diye atmadığım takla kalmamıştı. Aynur abla yine benden şüphelenmişti ama sağlık olsun… Ne yapayım? Birkaç dakika önce gördüğüm şeyin şokunu hâlâ atlatamamıştım; midem düğüm düğüm, aklım darmadağındı. Ama şu an asıl mesele Aynur ablanın hiçbir şey anlamamasıydı. Resmen evliliklerini kurtarıyordum ve ikisinin de bundan zerre haberi yoktu. Eve geçtik. Aynur abla çayları getirmek için mutfağa yöneldi, ben ise oturma odasında, koltuğun en köşesine sığınıp oturdum. Aklım hâlâ o sahnede… Böyle durumlarda aklıma önce umarım yaşadıklarım rüyadır düşüncesi gelir. Rüya görmüş olsam şimdiye çoktan uyanmış olurdum. Maalesef hepsi gerçekti. Tam o sırada telefon çaldı. Ekranda “Nurettin Abi” yazıyordu. Tam zamanında aradın ha! Derin bir nefes alıp açtım.
Nurettin Abi: Hocam selamın aleyküm.
İşin yok demi? Oyalamıyom seni?
Ben: Aleyküm selam abi, estağfurullah. Müsaitim, buyur.
Nurettin Abi: Kiraz, Ankara’ya gideceğini söyledi. Eğer uygun vaktin olursa ordan bi’ şey isteyecektim Ben: Abi ben Ankara’ya gitmekten vazgeçtim. Köye dönüyorum.
Nurettin Abi: Haaa… Tamam hocam o zaman ben hiç başını ağrıtmayayım Ben: Sen ne isteyecektin ki abi?
Nurettin Abi: Davlumbaz fırının alentriğinde sıkıntı var. Onların sigortasından lazım. Buralarda bulamadım, onu ısmarlayacaktım.
Ben: Tamam abi, sen yarın bana hatırlat. Ben onu bulur getirtirim Nurettin Abi: Sana da ıstırap oluyoz hocam, hay Allah senden razı olsun.
Ben: Estağfurullah abi, olur mu öyle şey? Sen neredesin şimdi?
Nurettin Abi: Evdeyim, iş görüyon ardiyede.
Ben: Kiraz abla nerede? Bu soruyu sorarken boğazımdan kocaman bir taş geçiyormuş gibi hissettim. Ama Kiraz ablanın nasıl bir yalan uydurduğunu merak etmiştim.
Nurettin Abi: Valla hocam, durduk yere darıldı bana. Ben de anlamadım. Bayram hocanın evini paklamaya gidiyom, ben gelene kadar bir yere gitme dedi. Bi öfkeyle çıktı gitti. Sen gelince orada olursa iki çift laf etsen… Uzatmasa. Sanki kalbimin üzerinde biri oturdu. Ah Nurettin abi ah kafanı işten güçten kaldırıp arada karını siksen keşke Ben: Tamam abi, yakalarsam söylerim.
Nurettin Abi: Ben de Kiraz’ın gönlünü yapayım diye davlumbazı onarayım dedim. Ama parçayı bulamadım.
Ben: Tamam abi, Kiraz abla uzatmaz, takma kafana. Parçayı da hallederiz Telefonu kapattığım an, duyduğum cümleler tokat gibi yüzüme çarptı “Bayram hocanın evini paklamaya gidiyorum.” Evet… Pek güzel paklamıştı. Hem de ikisini birden hem evi hem Ömer Hoca’yı. Nurettin abi hâlâ “Kiraz bana durduk yere kızdı” diye düşünüyor… Oysa Kiraz ablanın niye böyle yaptığı o kadar ortadaydı.
Rahat rahat yarak yemek için adamı başından savmış resmen. Adamcağız evde davlumbaz fırının sigortasını dert ediyor bir de haberi yok ki karısının davlumbazında Ömer Hoca’nın altlı üstlü tepsi tepsi börek pişiriyor. Tam bu kara düşünceler zihnimde dolanırken Aynur abla elinde tepsiyle içeri girdi. “Kek yapmıştım” dedi, “iyi denk geldin.” Çayla birlikte tabağı önüme bıraktı. Kek… Üzümlü, içine portakal kabuğu rendelenmiş. Aynur abla gayet masum bir sesle “Ben pek sevmiyorum ama Ömer bayılıyor, onun için yaptım.” Bu cümleyi duyunca ağzımdaki kek bir anda büyüdü, taş gibi oldu. Bir lokma kek, bir bardak çay… Ancak geçirdim boğazımdan. Bir tarafta Nurettin abi… Diğer tarafta Aynur abla… İki tane masum, tertemiz insan. Adalet diye bir şey gerçekten varsa… “Ömer Hoca’yla Kiraz ablaya ceza olarak… Nurettin Abi’nin Aynur ablayı…” Ne düşünüyorum ben ya?!
Hem bu Ömer Hoca’ya değil bana ceza olur. Şaşkınlıktan insanın aklına saçma sapan şeyler geliyor. Aynur abla çayını yudumlarken, sanki lafın gelişiymiş gibi, “Kime köye yeni dönüyorum dedin telefonda?” diye sordu. Aslında konuşmanın o kısmını duyan Kiraz ablanın adını da duymuştur. Nurettin abinin aradığını anlamıştır ama işte… Soru olsun diye soruyor. “Nurettin abi’ye” dedim. Sonra uydurduğum bahaneyi de açıkladım, “Ankara’ya gidersem sipariş verecekmiş o yüzden aramış, şimdi buradayım dersem gel gel diye tutturur. O yüzden dönüyorum dedim.” Sebebini daha fazla kurcalamadı. Eğitimi sordu; kızların elimi tutmadığını anlattım, kitap ödülü kazandığım olayı dinleyince güldü. Ardından Ankara’ya niye gitmediğimi merak etti. “İnternetten baktım, bilen arkadaşlara falan sordum askeriyenin şartları zor, maaş falan da düşükmüş o yüzden” diye geçiştirdim.
O sırada otururken iç cebimde bir şişkinlik hissettim. Elimi attım… Yasin’in verdiği azdırıcı damlayı tutuyordum. Tamamen unutmuştum onu. Aynur abla mutfağa gidince gözüm çay bardağına kaydı. Şeytan sağdan soldan fısıldıyor, “Damlat… Damlat iki damla, nolcak…” Ama düşündüm… Döksem ne olacak? Yan odada çocuklar var. Ben gidince Ömer Hoca gelecek; ilacın etkisiyle bu sefer ona ilişecek. Adam daha yeni performans sergiledi Kiraz abla sayesinde; hap falan kullanmıyorsa kaldırması bile mucize olur. Aile faciası çıkar. Sonra aklıma iki gün sonra Kahraman’ın geleceği geldi. Aynur abla sabah akşam onunla yan yana. İlacın etkisi geçmezse falan bir boşluğuna gelir Kahraman’a verir merir... Töbe töbe! Allah yazdıysa bozsdun. Derin bir nefes aldım, damlayı tekrar cebime tıktım. Devam edecek