BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 51 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 51 / 84 BÖLÜM 28 dk okuma 16,763

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 51. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Aynur abla elinde çay bardağıyla içeri girdi, önüme bıraktı. Tam bardağa uzanmıştım ki kapı açıldı. İçeri Ömer Hoca girdi. Yüzüne bakar bakmaz telaşlı olduğu belliydi; gözleri odanın içinde hızlı hızlı geziniyordu. Kapıda benim arabayı görünce korkmuş belli ki. Bugüne kadar Ömer Hoca’yı böyle paniklemiş hiç görmemiştim. Montunu bile çıkarmadan, doğrudan odaya dalıverdi. Ömer Hoca kapıdan içeri girer girmez bana doğru gelişine söyleyiverdi Ömer Hoca: Ooo Hocam hoş geldin! Ne zaman döndün? Ankara’ya gidecektin, vaz mı geçtin? İnsan haber vermez mi? Daha ben ağzımı açmadan Aynur abla araya girdi Aynur Abla: Ay noluyo Ömer, çocuğu iki dakikada soru yağmuruna tuttun! Şu üstünü başını çıkar önce… Gören de aylardır görmüyor sanacak Bayram Hoca’yı. (Yarı şaşkın yarı gülerek söyledi ama bakışında hafif bir “sende bir işler var” ifadesi vardı…) Ömer Hoca montunu çıkarmak için içeri geçerken Aynur abla arkasından söylenmeye devam etti

Aynur Abla: Bugün hepiniz bir garipsiniz vallahi… Anlamadım gitti. Ömer Hoca üzerini çıkarıp geldi, doğruca yanıma oturup elinin içiyle dizime hafifçe vurdu.

Ömer Hoca: Ee anlat Hocam, Ankara işi ne oldu? Ben de daha önceden hazırladığım bahaneyi sakince anlattım: Ben: “Biraz araştırdım hocam gitmek çok mantıklı gelmedi. Şimdi kazanıp gitsem, sonra normal yerleştirmede tercih yapınca başka yer gelirse, boş yere birinin hakkına girmiş olurum. O yüzden gitmedim.

Ömer Hoca: Anladım hocam… Herkes böyle düşünmez. Takdir ettim seni, bravo. (Aynur ablayla göz göze gelip beni över gibi başını salladı.) Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Ömer Hoca, sanki biraz önce benim evde sevişmemiş gibi, gayet doğal bir tonla konuştu Ömer Hoca: Kiraz’ı gördüm buraya gelirken, senin evde temizlik yapmış sanırım. Eve dönüyordu Aynur abla hemen atladı: Aynur Abla: Aaa çağıraydın ya eve!

Ömer Hoca: Çağırsam ne olacak gelmez ki. Bayram Hocam bilir huyunu, çekinir o şimdi gelmez Kiraz.

Aynur Abla: O kadar yolu yürüyerek mi gidiyor? Arabayla eve bıraksaydın keşke yazık kadına bu karda kışta Ömer Hoca: Teklif ettim, kabul etmedi. Ben de ısrar etmedim. Aynur abla şaşkın şaşkın yüzüme baktı: Aynur Abla: Allah Allah… Hangi ara gitti de temizledi? Hiç geçerken görmedim de. Bayram Hocam sen eve— Cümlesi tamamlanmadan hemen araya girdim. Yüzüme doğal bir ifade vermeye çalışarak…

Ben: Kiraz ablanın eli çabuktur abla, hem ev o kadar kirli değildi. (Konuyu jet hızıyla değiştirdim.) Abla bak aklıma geldi, senle bir şey konuşacaktım! Fadime abla muhtarlığa aday olmuş, haberiniz vardır. Aynur ablayla Ömer Hoca aynı anda “Evet, duyduk” dediler.

Ben: Abla seni de aza olarak yazıyor, ona göre.

Aynur Abla: (gözlerini iri iri açtı) Aza mı? Yooo…

Ben uğraşamam aza maza! Köyün bi dünya adamı var, gitsin onları yazsın!

Ben: Ben orasını bilemem… Yazmış seni. Benden de söz aldı Aynur’u ikna et diye.

Aynur Abla: (elini sallayıp homurdandı) Yok yok anam hiiç kusura bakmayın! Benim işim başımdan aşkın ev çoluk çocuk… Bir de köyün işlerine karıştırmayın beni Aynur ablayla olurdu–olmazdı tartışmasına girince sohbet iyice koyulaştı. Ben ikna etmeye çalışıyorum, o “Ben yapmam!” diye diretip duruyor. Tartışma uzadıkça Ömer Hoca’nın yüzü gevşemeye başladı. Resmen rahatladı adam… Bizim olan bitenden habersiz olduğumuza artık inanmıştı. Aynur abla yanımızda değilken laf arasında alelade bir şekilde ‘’Daha eve de gitmedim, Aynur ablayı görünce doğruca buraya döndüm’’ dedim. Ömer Hoca’nın yüzündeki gerginlik o an tamamen uçtu. Derin bir nefes aldı. Biraz daha oturduktan sonra müsaade isteyip kalktım.

Arabayı getirirken Aynur ablaya “Fadime ablanın yanına geçeceğim” diye yalan söylediğim için de eve gidemeyecektim. Ayrılırken, Aynur abla kapının eşiğinde durup “Fadime Hanım’a gideceğim diye elbiseleri de değiştirmedin tabii…” diye laf sokmayı ihmal etmedi. Ben ise sadece gülümsedim. Artık verecek cevabım kalmadığından, yüzüme meşhur “4 numaralı masum köylü gülüşünü” yerleştirip öylece baktım. O kadar çok yalan söylüyordum ki… Biri ortaya çıksa hepsi çorap söküğü gibi arka arkaya dökülecekti. Aynur ablaların evinden çıkıp arabaya bindim. Köyün dışına doğru sürdüm, kimsenin geçmediği bir yere çekip motoru durdurdum. Bir süre öylece oturup kendime gelecektim. Sonra eve geçecektim sözde… Ama elim telefona gitti. Cebimden çıkarıp Ömer Hoca’nın Kiraz ablayı sikerken çektiğim videoyu açtım. Bir yandan da ister istemez geçmişi hatırladım. Evlerinin çatısı çöktüğü zaman birkaç gün benim evde kalmışlardı ya…

Bir gece Aynur ablayla sevişmelerini anahtar deliğinden izlemiştim. (Bölüm 22/3) O gece gördüğüm Ömer Hoca’yla şu videodaki Ömer Hoca’nın hiçbir alakası yoktu. Resmen iki ayrı adam… “Belki yabancı evde olduğu için çekinmiştir” diyecek oluyorum ama Aynur ablanın zaman zaman imalı şekilde söylediği birkaç cümle geliyor aklıma. Sanki yıllardır evliliğinde bu konular çoktan su koy vermiş gibiydi. Şimdi videoya bakınca… Ömer Hoca’nın Kiraz ablaya karşı ultra performans modunu açtığı apaçık ortadaydı. Evli bir arkadaşım bir ara sohbet ederken buna benzer bir şey söylemişti. “Evlenince insanın gözü daha çok açılıyor” demişti, “Karında yapamadığını gidip başkasında yapmak istiyorsun …” O zaman duyunca garip gelmişti. “İnsan karısıyla her istediğini yapar, siz kendinize bahane uyduruyorsunuz” diye düşünmüştüm hep. Ama işte… Hayat insana gerçekleri bazen beklemediğin şekilde gösteriyormuş…

Bazı şeylerde o kadar da emin olmamak gerekiyormuş meğer. İş işten geçtikten sonra ‘’tabi yaa’’ farkındalığı ortaya çıkar bende. Kiraz abla, Ömer Hoca… Ne yaparsam yapayım bu ikisini yan yana koyamıyordum kafamda. Ama hafızayı biraz kurcalayınca, meğerse sinyali onlar çoktan vermiş de ben görmemişim. Sabah okula gittiğimde çoğu zaman ikisini bir arada yakalamam… Bir hafta sonu Nurettin abiden dönerken yolda Kiraz ablayla karşılaşmam, hemen ardından okuldan çıkan Ömer Hoca’yı bulmam… O gün okulda bir şeyler döndüğüne şimdi yüzde yüz eminim. Sonra bugün evde olanlar… Anladım ki ilk değildi. Bayram dönüşü kapının üç kere kilitli olması, koltuğun örtüsündeki o kalça izi, sonra koltuğun üzerindeki sertleşmiş, kurumuş, kokusu tanıdık gelen lekeler… Ömer Hoca’nın dölleriydi. Bir de tadına bakmıştım belki anlarım diye. İçim kalktı birden. Keşke bu kadar zeki olmasaydım, daha mutlu olurdum.

Keskin zekâmın diyetini ödüyordum resmen. Düşünüp dururken arabanın içinde üşüdüğümü fark ettim. Daha fazla beklemenin gereği yoktu. Arabaya çalıştırıp eve doğru sürdüm. Bavulu kaptığım gibi kapının önüne çıktım. Anahtarı çevirdim… Bir, iki, üç! Üç çevirmede açıldı. Demek ki benim kapı ne zaman üç kere kilitlenmişse, evde benim dışımda kesin bir sikiş dönmüş demekti. Bunu aklımın bir köşesine not ettim. İçeri girer girmez deterjan kokusu çarptı yüzüme. Kiraz abla temizlik yapmış gitmeden. Her taraf pırıl pırıl. Yatağın çarşafları da değiştirilmiş. Kadın… Evet, yiyor ama çalışıyor da doğrusu. Oturma odasının ışığını açar açmaz Kiraz ablanın elbisesi belinde domalıp kendini siktirdiği koltuk karşıladı beni. Ne tarafa baksam, beynim gördüklerimi otomatik oynatmaya başlıyordu. Koltuk… Yatak odası… Antre… İkili koltuğa kıvrılıp uzandım. Ne kızgındım ne öfkeliydim…

Daha çok şaşkındım. İçimde hafif bir hayal kırıklığı vardı, o kadar. Son zamanlarda Kiraz abla bana doğru sol şeritten dörtlüleri yakıp geliyor gibi hissettiriyordu; meğer ben kendi kendime kurmuşum. Sadece temizlik bahanesiyle anahtarı benden alması… Bir tık üzmüştü. Hatta düşününce… İyi bile olmuştu. Çünkü Aynur ablaya karşı hissettiklerim yüzünden Ömer Hoca’ya içten içe mahcup hissediyordum. Artık daha rahat nefes alıyordum. Önümde hiçbir engel kalmamıştı. Derken Kahraman ibnesi geldi aklıma. İnsan görünce sensörlü ışık yanar ya, beynimin sol tarafında adı öyle bir parladı. Mesleklerine saygım sonsuz ama doktorları sevmiyorum. Hipokrat’a da kafam girsin. Sonrası mı? Uyumuşum. * Çarşamba sabahına, alarm çalmadan bir dakika önce kendi kendime uyandım. Kafam sanki biri bütün gece içinden davul çalmış gibi zonkluyordu. İlk iş aynaya koştum; dudağım mı uçukladı diye baktım.

Şükür, yüzümde bir şey yoktu. Gece gördüğüm rüya… Ömer Hoca’yla Kiraz abla tüm bilinçaltıma işlemişti. Rüyamda onları yakaladığım gibi yine eve geliyorum, oturma odasın da Kiraz ablayla Ömer Hoca’yı, Salonda Bekir’le Fatoş Ablayı, yatak odasında Nurettin abiyle Gülşah ablayı yakalıyordum. En sonuna mutfağa gittiğimde Aynur ablayla Doktor Kahramanı görüyordum. Hepsi çılgınlar gibi sevişiyordu. Aynur ablayla Doktor Kahraman’a bile ses etmiyordum. Ben bütün bu hengâmenin içinde gidip küçük tüpün üstünde kaynayan çaydanlığa takılıyorum. “Yahu tüpü açık bırakmışsınız…” Hazırlanıp okula geçince, koridorun başında elinde çay tepsisiyle yürüyen Kiraz ablayı gördüm. Beni görünce yüzünde tanıdık o sıcak gülümseme belirdi. “Günaydın hocam, erken dönmüşsün” dedi. “Günaydın… Evet, öyle oldu abla” diyebildim sadece. Birlikte Ömer Hoca’nın odasına girdik.

Kiraz abla tepsideki iki bardağı masaya bırakıp bana çay getirmek için hemen geri çıktı. Ömer Hoca misafir koltuğuna kurulmuş, sehpanın üzerinde de dün Aynur ablanın yaptığı kekten bir tabak duruyor. Selamlaştık, “Gel hocam” dedi. Ben montu askıya astım, o sırada Kiraz abla çayla geri döndü. Üçümüz oturduk; çay, kek… Her şey normal bir sabah gibi görünüyordu. Gözüm bir yandan Ömer Hoca’da, bir yandan Kiraz ablada. Ben mi kuruntu yapıyorum yoksa gerçekten öylemi anlamadım ama her hareketleri biz gizli gizli sevişiyoruz mesajı veriyordu bana. Kaçamak bakışlar, hafif bir gülümseme, birbirlerinin anlattığı en sıradan şeye bile gereğinden fazla gülmeler… Her şey gözümün önündeymiş de ben yeni fark ediyormuşum gibi bir his çöktü içime. Ama oturup normalmiş gibi davranmaktan başka çarem yoktu. Sabah, son dersten hemen önce Aynur abla okula çıkageldi.

Normalde—okulun bir kısmı Sağlık Ocağına çevrilene kadar—okula bu kadar erken uğradığını pek hatırlamam. Demek ki yavaş yavaş düzeliyorduk diye düşündüm onu görüce. Ama işin aslı başkaymış. Hiç selam sabah demeden, kapıdan içeri kafasını uzatırken “Gece Fadime’nin kahvesinin camı çerçeveyi indirmişler” dedi. Böyle bir haber beklemiyordum. Resmen bir anlığına kalakaldım. “Nasıl olmuş? Kim yapmış?” dedim. “Kimse bir şey bilmiyor” dedi Aynur abla. “Bana da Fatoş söyledi. Fadime’yi aradım, ulaşılmıyor. Sen bilirsin diyordum ama anlaşılan sen de şimdi duydun.” “Haberim yoktu…” diyebildim sadece. Öğle arası olur olmaz Ömer Hoca’yla birlikte Rahmi Hoca’yı da yanımıza alıp kahveye geçtik. Kahveye yaklaşınca manzara içler acısıydı: Cam kapı kalmamış, mavi pencereler yok… Yerlerine alelacele çekilmiş şeffaf naylon, her tarafı bantla sarılmış. Rıza abi elinde süpürge, kalan cam kırıklarını temizliyor.

Fadime ablayı sorduk. Babası Ferdi abiyle Jandarmada olduğunu söyledi. Sonra olup biteni anlattı “Gece yarısı olmuş. Gören eden yok. Bir tek yaşlı ebelerden biri, eski caminin önünden iki kişinin koşarak gittiğini görmüş. Kim olduklarını seçemedim demiş. Taşla kırmışlar camı. Sabah Ferdi Baba gelmişti kahveyi açmaya o görmüş…’’ Oradakilerden birisi parmak izi falan toplanır mı diye sorarken, Rahmi Hoca araya girdi “Uğraşmazlar” dedi. “Büyük bir olay olacak da anca öyle… Bu, klasik köy eşekliği işte.” Doğrusu, bu işin Bekir’in başının altından çıktığına adım gibi emindim. Daha iki gece önce gelip hem beni hem Fadime ablayı tehdit etmişti. “İkinizin de amına koyacam, görürsünüz” diye kudurup durmuştu. Adam zaten kafayı çekince iyice deliye bağlıyor; kahvenin camını kırmak onun için çerez. Fadime abla elbette Jandarmaya söylemiştir diye düşündüm ama bakalım ne çıkacak…

Bir süre kahvenin önünde bekledik ama anlaşılan ifade işi uzayacaktı. Ne Fadime abladan haber var ne ortalıkta bir hareket… Ders vakti yaklaşınca mecburen dağıldık. Ömer Hoca’yla okula döndük, Rahmi Hoca da camiye geçti. Öğleden sonra dersin ortasında, Sağlık Ocağı’nın olduğu odadan bir anda tak tuk sesleri yükselmeye başladı. Merak ettim, kapıya çıktım; bir baktım Ömer Hoca da orada dikilmiş içeriyi kesiyor. Meğer ben ilçedeyken sağlık ocağının içine su tesisatını çekmişler, bugün de lavaboyla aynasını takmaya gelmiş ustalar. Neyse ki çok uzatmadılar. On beş dakikalık bir curcunadan sonra toplandılar, geldikleri gibi çekip gittiler de başımız daha fazla şişmeden kurtulduk. Akşam okul çıkışı önce Aynur ablanın yanına uğradım. “Fadime ablanın yanına geçeceğim, istersen birlikte gidelim” dedim. Aynur abla önce bir durdu… Gözleri hafif kısıldı…

İçinden hesap kitap yaptı. Sonra da “Ben gelmeyeyim. Fadime’yle konuştum telefonda” dedi. Israr etmedim ama dünden beri taktığı o hafif soğukluk yine gözüme gözüme battı. Belli ki ben bu kadınla adam akıllı oturup konuşmadan gönlünü alamayacağım. Kadın resmen içinden “Bayram özür dileyecek” diye bekliyor. Ama neyin özrü? Ne diyeceğim mesela? “Fatoş’la Behiye’yi düdüklediğim için kusura bakma mı?” Doktor meselesinden dolayı bozulduysa o dönem kendisi de bana tripliydi; tek suçlu ben değilim ki! Yemin ediyorum, bu karı beni ya adam edecek ya kafayı tam yedirecek. Ortası yok. Aynur ablanın tavrı yüzünden canım zaten sıkılmıştı. Eve dönmeye niyet etmedim, doğruca Fadime ablanın kahvenin yolunu tuttum. Kahvede Rıza abi, Fadime ablanın babası Ferdi abi ve birkaç da köyün meraklı ahalisi toplanmıştı. Ferdi abi nargileyi yakmış, dumanı üfledikçe sanki düşüncelerini de havaya salıyordu.

Fadime abla ortalarda yoktu. Kahve kapalı ama ön taraf tam tersi; millet iskemleleri çekmiş, çay yok kahve yok ama lak lak tam gaz. Konu da belli, “Bu işi kim yaptı, niye yaptı?” Rıza abi olayı bir çırpıda çözdü tabii kendince. “Muhtarlık meselesi bu! Gözdağı veriyorlar Fadime’ye, aday olmasın diye.” Oradakiler de başlarını sallayıp “Hee hee doğru valla” diye destekledi. Bekir’in adı ağızlara bile gelmiyordu. Hiç kimse de bana senin fikrin ne diye sormadı. Ben de hiçbir şey demeden sadece dinliyordum. Ferdi abinin yanında oturmuş beklerken, beyaz Broadway kahvenin önünde durdu. Fadime abla arabadan iner inmez… …kahvenin üzerine görünmez bir sessizlik çöktü. Kim ne konuşuyorsa yarıda kesti, herkes bir anda sustu. Kadının köyde tuhaf bir ağırlığı var; daha “Ne oldu?” demeden herkes suspus oluyor. Kim ne derse desin, tam muhtar olacak kadın Fadime abla.

O karizma, o dik duruş… Köyün yarısı konuşur, öbür yarısı susup dinler. Yaşlılardan bir ikisi hemen ayağa kalkıp, “Var mı bir havadis gızım?” diye sordular. Fadime abla yüzünü buruşturup, “Yok! Jandarma bakacak bakalım… Ama onlara kalmadan ben bulurum nasılsa” dedi. Ses tonu öyle sertti ki, taş olsa çatlar. Ferdi abiyle benim olduğumuz tarafa yürüdü. “Abla geçmiş olsun” dedim. Beni görünce yüzü bir nebze yumuşadı. “Sağ olasın Hoca, hoş geldin. Görüyorsun halimizi… Nelerle uğraşıyoruz” dedi iç çekerek. O sırada masaların örtülerini toplayan Rıza abi, kendi kendine mırıldandı “Muhtarlık işi yüzünden böy…” Konuştukça sesi hoparlörün düğmesini çevirirmiş gibi kısıldı, cümlenin sonunu duyamadık ama hepimiz anladık ne demek istediğini. Fadime abla anında döndü, bakışı bıçak gibi “Rıza! Milletin içinde konuşturma beni, tüm hıncımı senden çıkarmayayım şimdi!” Rıza abi, örtüyü katladığı gibi sessiz moduna geçti.

Fadime abla sonra babasına döndü “Ben ilçeye gidip camcılarla konuşacağım. Yarına biri gelsin halletsin. Telefonla aradım, hepsi ayrı türkü okuyor. Yüz yüze konuşmadan çözülmeyecek bu iş.” Ferdi abi başını sallayıp, “Sen bilirsin” dedi ve nargilesinden bir nefes daha çekip dumanı göğe saldı. Sonra bana döndü Fadime abla “Hocam sen de soğukta bekleme, evine geç. Geniş bir zamanda oturur konuşuruz.” “Abla ilçeye yalnız gideceksen ben de geleyim, zaten işim yok” dedim. Fadime abla hemen elini salladı “Kendine eziyet etme akşam akşam, evine git. Ben hallederim.” Tabii ki vazgeçecek değilim. “Abla ne eziyeti, hiç değilse bir faydam dokunur” dedim. Cevap vermesine fırsat bile tanımadan kalktım yerimden, “Hatta benim arabayla gidelim, daha hızlı gideriz” deyip aracın yolunu tuttum. Biraz ayak direyecek gibi oldu önce ama benim inadımı fark edince uzatmadı.

Yolda Yasin’i aradım “tanıdık camcı var mı?” diye sordum. “Gardaş hepsi tanıdık” dedi. Adamda özgüven öyle bir seviyede ki sanki camcılar odası başkanı. Olayı kısaca anlattım, “Hangisi düzgün iş yaparsa ona gönder” dedim. Bize bir yer tarif etti “Siz gidin, ben haber veriyorum. Her türlü yardımcı olur” diye de garanti verdi. Nitekim öyle de oldu. İlçeye geçince camcı bizi kapıda karşıladı. Fadime ablanın not ettiği ölçülere baktı. “Normalde bir haftayı bulur ama… Arada Yasin var” deyip iki güne yetiştireceğini söyledi. İlçeden dönerken Yasin’e uğrayıp Fadime ablayla hem teşekkür ettik hem de bir çayını içtik. Fadime abla canı sıkkın olduğundan pek konuşmuyordu ama cam işinin hızlı hallolacağını duyunca yüzündeki bulutlar biraz dağıldı. Yasin’in dükkândan ayrıldıktan sonra bir lokantaya geçtik, yemek yedik. Fadime abla, “Sabahtan beri can sıkıntısından hiçbir şey yemedim” dedi.

Normaldir; insanın canı sıkılınca iştahı kesilir. Belki gerçekten acıktığının o an farkına vardı, belki de benden ötürü masaya oturunca iştahı açıldı... Masadan kalkarken aç kalkmadığına emindim. Klasik erkek taktiğini devreye sokup, “Ben bir lavaboya uğrayıp geliyorum” deyip hesabı erkenden kapattım. Hesabı ödediğim ortaya çıkınca Fadime abla biraz bozulur gibi oldu ama, “Borcun olsun abla, muhtar olunca sen ısmarlarsın” deyince mesele uzamadı. Dönüş yolunda arabada o kadar yorulmuştu ki, emniyet kemerinin oraya başını yaslayıp uyuyakaldı. Evinin önüne gelene kadar hiç dokunmadım, mışıl mışıl uyudu. Uyandırınca mahcup bir yüz ifadesiyle, “Uyuyakalmışım…” diye mırıldandı. Ben de takıldım “bir de cam işini kendim hallederim diyorsun bana…” Güldü “Hakkın var. İyi ki gelmişsin. Yoksa Muhtar Ali gibi beni de dereden toplardınız muhtar olmadan.”

Arabadan inince kapının açık camından tekrar eğildi, önce teşekkür etti, sonra da kendi üslubunca, “İsviçre çakısı gibisin, her işi yarıyorsun” diye övdü beni. Sadece gülümsedim… Hatta biraz fazla gülümsedim. (Aklımdan lise zamanlarındaki “sana bir çakı vereyim” esprisi geçince gülüşüm azıcık büyüdü ama fark etmedi.) Arabayla uzaklaşırken emektar Casio’ya baktım, Ona kırk vardı. * Perşembe sabahı alarm çaldığında tir tir titreyerek uyandım. Kaç gündür biraz yüzünü gösteren sıcak hava, sayın amına koyduğum doktorun geleceği güne denk yine bozmuştu. Adamın uğursuzluğu buradan belli zaten. Giyinip okula doğru yürürken Ömer Hoca da evden yeni çıkıyordu. Daha okulun kapısına varmadan İlçe Sağlık Müdürlüğünün siyah Toros’unu görünce içime öküz oturdu. “Allah’ım sen büyüksün… Beni görünür görünmez düşmanlardan koru… Düşmana karşı yüzümü öne eğdirme…” diye kendi kendime dua mırıldandım.

Sinirden üç Elham, bir Kulhü okumuşum, sonradan fark ettim. Okula girince Sağlık Ocağının kapısının açık olduğunu gördüm; içeriden konuşma sesleri geliyordu. “Aynur abla erkenden gelmiş sanırım” diye geçiriyordum ki, elinde çay tepsisiyle Kiraz abla çıktı içeriden*.* Küçük bir baş selamı yaparak yanımızdan geçip gitti, ben de Ömer Hoca’yla birlikte içeri girdim. Doktor Kahraman önlüğünü giymekle meşguldü. Bizi görünce yüzü bir anda açıldı, hemen yanımıza gelip tokalaştı. Sonra hiç acelesi yokmuş gibi önlüğünün yakasını düzeltti, düğmeleri ilikledi, elindeki stetoskopu bana doğru uzatıp “Hocam, şunu bir tutar mısınız?” dedi. Sabahın köründe ortada hasta yok… Stetoskopu neye takıyorsun amına koyayım diye içimden saydırdım. Adam işini bitirince elimden nazikçe alıp teşekkür etti, sonra büyük bir ciddiyetle boynuna yerleştirdi. İçimden “Doktor olduğun böyle tam belli olmuyor, bir de kalp masajı cihazı verelim tam teşkilat dolaş” diye söylendim sinirimden.

O an bir karar aldım İlk fırsatta o stetoskopu sikime daşşağıma sürecektim. Ayak üstü Doktor Kahraman’la Ömer Hoca yeni takılan lavaboyu kontrol ediyorlardı. Doktor, musluğun altına eğilip bir iki kez suyla oynadı, kafasını memnuniyetle salladı. “Güzel olmuş hocam, elinize sağlık” dedi. Sonra hiç durmadan, sanki zihninde sıra bekleyen tek soru buymuş gibi, Aynur ablayı sordu. Ömer Hoca, “Çocuklarla uğraşıyor… Pek tadı yok bugün” deyince, Doktor Kahraman’ın gözleri bir anda ebesinin kini görmüş gibi açıldı. “Geçmiş olsun, gidip bakayım mı hocam? İyi değilse… Olmadı bir serum takalım, faydası olur” dedi ilgiyle. Doktora bak dedim içimden ‘’Ulan daha neyi var anlamadan dinlemeden serum diyorsun… Demek ciddi bir şey olsa yatırıp sikerek tedavi edeceksin? 2012 Türkiye’sinde hâlâ böyle şeylerle uğraşıyoruz yeminle…’’ Ömer Hoca durumu toparladı “Yok hocam, gelir birazdan.

O zaman kendisi anlatır size derdini.” Bir de gülüyor… Sanki kuzuyu kendi ellerimizle kurda teslim ediyoruz. Elimden bir şey gelmiyordu. Sadece dinliyordum. Kiraz abla o sırada Ömer Hoca’yla bana çay getirdi. Hep beraber oturduk, çaylarımızı içiyoruz. Doktor Kahraman da illa benimle muhabbet edecek ya… Meğer Rahmi Hoca, bizim arada bir yaptığımız PES kapışmalarını buna anlatmış. Üstüne bir de akşam için program yapmışlar. Haber bana en son geliyor tabii. “Akşam Rahmi Hoca beni de çağırdı” dedi. Sonra yine o meşhur hareketini yaptı; gözlüklerini düzeltti, başparmak ve işaret parmağıyla burnunu üstünden sıktı. Arada sırada bu hareketi yapıyor yeni fark etmiştim. Ben içimden söyleniyorum tabii, ‘’Ulan Rahmi Hoca doktorla ne ara bu kadar kaynaştı? Demek ki artık has kankası doktor olmuş… Helal olsun bana da haber veren yok tabii.’’ Aynur ablayı kıskandığım yetmiyormuş gibi şimdi bir de Rahmi Hoca’yı kıskanıyorum.

“Bana bir şey söylemedi, haberim yok.” dedim, Kahraman parmaklarını sırayla masanın üstüne vurup “Bana Bayram Hoca da olacak dedi.” Ulan Rahmi Hoca… Bir zahmet bana da haber verseydin. Bunları düşünürken kapıda bir hareket oldu. Aynur abla göründü. Elinde iki tane porselen beyaz tabakla içeri girdi, hepimize şöyle bir kafa selamı verdi. Ömer Hoca’nın karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Tabaklardan birini doktora uzattı, diğerini bana. “Kiraz’la sana getirdim” dedi. Tabağı alırken sadece “Sağ ol abla” diyebildim. Aynur ablayla klasik “eline sağlık” faslını geçer geçmez doktor, havada kalmış PES mevzusunu yeniden açtı. Akşam için iyice niyetli yani… “Akşam bir yere kaçmıyoruz değil mi hocam? Geliyorsun kesin” dedi. İki elini masaya dayayıp bana doğru uzandı. “Gelmiyorum” desem uzanıp dudaklarıma ikna öpücüğü konduracak gibiydi. Ben de uzatmadan “Bakarız hocam, oynarız…

Allah’tan bir mâni gelmezse” dedim. Doktor hemen yakaladı lafı “Hmmm… Kendimize pek güvenmiyoruz galiba? Böyle olmaz ki ama hocam.” Ben de sakin sakin “Ben oyundan sonra konuşurum” dedim. “Vayyy bak bu güzel cevaptı işte!” dedi dudaklarını bükerek. “Duyduğuma sevindim. Akşam bir yere gitmiyorsun o zaman, ifadeni alıyorum kesin.” kafasını sallıyordu. Gizli bir seni sikecem anlamı çıkardım ben bu tavrından. Normalde Rahmi hocayla aralarında benden habersiz program yaptıkları için pek gitme taraftarı değildim ama “ifadenizi alayım” deyince fikrim değişti. Akşam Doktor’un eline vermeyen Bayram’ın amına koysunlar. Ben de cevap bekler gibi bana bakan Kahraman’a hafif sırıtarak “Son ifademi alanlar şu an içeride müebbet yatıyor hocam” dedim. “Dikkat et, ifademi alayım derken yanlışlıkla benim—” Cümleyi tamamlayamadan Aynur ablanın yalancıktan öhöm öhöm yaptı*.

“Hadi poğaçalarınızı yesenize”* dedi. “Yeni fırından çıkardım, soğumasın.” Konu bir anda dağıldı. Çok geçmeden Doktor Kahraman yine topu kendine çevirdi. İlçede kalp krizi geçiren dolmuş şoförünü nasıl hayata döndürdüğünü anlattı, sonra da bilgisayarın ekranını bize doğru çevirip çoktan açmış olduğu haberi gösterdi. Haberin başlığında kocaman “İsmi gibi Kahraman doktor hayat kurtardı.” İçimden “Ben de gazeteye çıktım ama bir kere bile hava atmadım mk” diye söylendim. Adam resmen bu haberi göstereceği anı beklemiş. Ders saati yaklaşınca Ömer hocayla ben yavaştan müsaade isteyip kalktık. Tam çıkarken gözüm, ayak ayaküstüne atmış, yüzünde yumuşacık bir gülümseme olan Aynur ablaya takıldı. Aslında alıştığım bir ifadesiydi ama… Dünkü mesafeli hali aklıma geldi. “Düzeliyoruz sanmıştım, meğer keyfin doktordan açılmış” diye geçirdim içimden. Ömer hocanın “hasta gibi duruyor” sözü de fos çıktı; taş gibiydi kadın.

Odadan çıkmadan Aynur ablanın az önce bana verdiği tabağı aldım, çay ocağına gidip hiç dokunmadan Kiraz ablaya bıraktım. Sonra da sınıfa geçip dersi beklemeye başladım. Aşırı alınganlık yaptığımın farkındaydım ama elimde değildi. İçimde bir yer, delicesine Aynur ablanın ilgisine ihtiyaç duyuyordu. Saçma sapan düşünceler bile gelmeye başlamıştı aklıma. “Acaba bayılsam mı? Bir yerimi mi kessem? Üzülür bana… İlgilenir…’’ İnsan böyle şeyleri düşünürken kendinden utanıyor ama yine de durduramıyor ya, tam öyle bir kafadaydım. Oturduğum sandalyede duramıyordum, içim daralıyordu. Öğrenciler yavaş yavaş sınıflara dolarken gözüm sobaya kaydı. “Hiç değilse kömürlükten bir kova odun getireyim, bahaneyle hava alırım” dedim kendi kendime. Dış kapının yanında duran biri dolu, biri boş iki kovadan boş olanı aldım. Aklım Aynur ablada, elim kovada, dalgın bir hâlde yürürken okulun yanındaki kömürlüğe varmıştım bile.

Kırmızı boyası yağmurdan, güneşten, soğuktan mosmor olup siyaha dönmüş o ahşap kapının buz kesmiş koluna bastım. Kapı kıpırdamadı. Var gücümle kolu aşağı bastırıp kapıya yüklendim. Kapı, altı yere sürte sürte gıcırdayarak açıldı. İçeri adımımı atmamla birlikte Kiraz ablayla Ömer Hoca’yı görmem bir oldu. Yan yana duruyorlardı; yüzleri odayı neredeyse tavana kadar dolduran odun yığınına ve kömür çuvallarına dönük, kendi aralarında konuşuyorlardı. Ömer Hoca ciddi bir ifadeyle “Rahmi Hoca’ya söyleyelim… Bir ton odun, on çuval da kömür ayarlasın. Bunlar kış sonuna kadar yetmez” diyordu. Kiraz abla da hiç sektirmeden “Olur hocam, olur olur…” diye tekrarlıyordu. Ben de kapının ağzında öylece durup sahneyi izlerken, Şener Şen’in Ne Olacak Şimdi filmindeki o meşhur an gözümün önüne geldi “Yaz kızım… 200 torba çimento, 20 kamyon çakıl…” Aynı sahnenin gerçek hayattaki haline canlı canlı şahit oluyordum.

İşin garibi ikisi de ben orda değilmişim gibi davranıyordu. “Kolay gelsin” deyince ikisi birden aynı anda bana dönüp “Aa hocam… Sen mi geldin hiç farkında değiliz?” diye öyle bir ayak yaptılar ki, Kapının gıcırtısını köyün eşeği duymuştur ama bunlar hâlâ habersiz numarası peşinde. Ömer hocanın gömleğin birazı pantolondan taşmış, Kiraz ablanın eteği kıvırışmış yamuk duruyor. Biraz daha geç gelsem Ömer Hoca kömürlükte verecek odunu. Elimdeki kovayı uzatıp “Odun alayım dedim biraz… Hem sınıfta daraldım, derse başlamadan yürüyeyim dedim” diye açıklama yapıyorum; sanki suçüstü basan ben değilmişim de basılan benmişim gibi. Kiraz abla hemen kovaya uzandı “Ben doldurayım hocam” dedi. Ömer Hoca da bozuntuya vermeden durumu idare etmenin derdinde “Kiraz Hanım’a odun kömür kışı çıkarır mı bir bak dedim… Ona bakıyorduk biz de.” Odun yığınına göz attım, “Baya azalmış hocam” diyebildim sadece.

Ne diyeceğimi bilemiyordum zaten. Kiraz ablanın doldurduğu kovayı alıp Ömer Hoca’yla kömürlükten çıktık. Kiraz abla da birkaç adım arkamızdan geliyor. Ben de hiçbir şey görmemişim gibi, normalmiş gibi konuşa konuşa okula kadar yürüdüm. Resmen rol kesiyorum… Başka çarem yok. Bir yandan Ömer Hoca’nın bu hoyratlığına gerçekten şaşırıyordum. Gündüz vakti, okulun dibindeki kömürlükte gizli saklı işler çevirmek… Garipti yani. Kafamdaki Ömer Hoca profiliyle hiç örtüşmeyen hareketler bunlar. Ama yadırgamıyordum da. İmamın sarığı var da sırığı yok mu misali, sonuçta Ömer Hoca da erkekti. Yıllardır süren, artık bayatlamış evliliğin üzerine belli ki bir fırtına esmiş adama… Heyecan denen o zıkkım gelince karakteri bile bükülüyor insanın. Benim esas derdim başkaydı. Aynur abla bunu öğrenirse ne olur? Doğrusu içimi kemiren bir korku vardı. Öğrenirse çoluğu çocuğu toplayıp çekip gider diye düşünmeden edemiyordum.

Bu yüzden Ömer Hoca’nın yakalanmaması, onun için ne kadar hayatîyse… Benim için de en az o kadar hayatiydi. Sınıfa girerken gözüm Sağlık Ocağı’nın kapısına kaydı. Aynur abla, Doktor Kahraman’la konuşuyordu. Yüzü gülüyordu. Böyle hayatın… Ömer Hoca kömürlükte Kiraz ablayı, Kahraman sağlık ocağında Aynur ablayı… Bana da düşe düşe odun kovası. Doktorun olduğu günler oturduğum sandalyeye sanki götümden çivilemişler gibi kalkasım gelmiyor. Bütün gün otur otur götüm tabak gibi oldu ama biliyorum ki kapıdan dışarı adım atsam canım sıkılacak. O yüzden sınıf, soba, sandalyem… Üçüyle kader birliği yapıp oturuyordum. Öğle arasına çıkmaya daha 10 dakika vardı; dersin son demleri. Kapı tık tık çalındı. “Gel!” dedim. Reyhan kafayı kapı aralığından uzatmış, gözleri telaşlı. Bir şey var belli. Yanına gittim, kapıyı tamamen açınca okulun girişinde dikilen Ekrem abi göründü.

“Rahatsız ettim, kusura kalma.” dedi yumuşak bir sesle. Sonra kulağıma doğru eğilip “Seninle konuşacakmış, ayıp olur dedim, dinlemedi.” diye fısıldadı hızlı hızlı. “Sorun değil.” dedim. Sınıfa dönüp, “Toplanabilirsiniz çocuklar.” deyip kapıyı çektim. Sonra Ekrem abinin yanına gidip tokalaştık. Tokalaşırken Reyhan da yanımıza geldi. “Hoş geldiniz.” dedim. “Hoş gördük Bayram Hoca.” dedi Ekrem abi gülerek. Sonra Reyhan’a hafif bir bakış atarak, “Reyhan’ı hekim beye getirmişken seni de görmeden gitmeyeyim dedim.” “Geçmiş olsun.” dedim önce Reyhan’a, sonra Ekrem abiye bakarak. Ekrem abi eliyle “Boş ver” der gibi bir hareket yaptı. “Şükür hastalık bela yok hoca. Reyhan yüklü galiba.” dedi. Reyhan başını eğdi, utandı. “Hekim baktı, emin olamadı… Test dediği bir şey verdi. Onu yapınca kesin belli olurmuş.” Sonra bir anda yüzü güldü, gözleri ışıldadı.

“Allah’ın izniyle gücüm kuvvetim yerinde. Gönlüme doğdu hoca… Bir uşak daha yakışır haneme.” dedi. Reyhan’ın omzuna da şöyle aferin der gibi iki defa avucuyla vurdu. Kadıncağızın utançtan yüzü pancara döndü ama ses çıkarmadı. Allah hayırlısını versin dedim, yüzüme de sanki onların sevincine ortak olmuşum gibi minik bir tebessüm yerleştirdim. “Sağ olasın Hocam, darısı tez zamanda sana olsun.” dedi Ekrem abi. Sonra Reyhan’a dönüp, “Biz hocayla bi’ hasbihal yapalım, sen burada bekle beni.” deyip koluma girdi, beni okul kapısından dışarı çıkardı. Yine başladık mk… İçimden söylene söylene yürüdüm. Bakalım bu sefer ne çıkacak altından… Okul bahçesinin kenarına, yapraklarını çoktan dökmüş, iskelete dönmüş akasyaların dibine gelince Ekrem abi kolumu bıraktı. İki elini götünün hizasında birleştirip geriye doğru biraz kaykıldı. Gözlerini kısıp beni şöyle tepeden tırnağa süzdü.

Ben de içimden, “Hah… Şimdi kesin Hoca, ben uzatmayı sevmem… Diye başlayacak.” diye geçirdim. “Dediğim gibi hocam, ben uzatmayı sevmem, kısa ve dimdirek konuşacağım sana…” dedi Ekrem abi. Yarra yediğimin resmiydi… Çocukluğundan girer gençlik anılarından çıkar, konu uzar gider. Ekrem abi: Vakti zamanında bu köyün olduğu dağın en ucuna çıkıp şöyle bir bakınca gözün nereye eriyorsa hepsi benim büyük büyük dedem Tozoğlu Veysel Ağanınmış hocam… Veysel Ağa dediğin, atın üstüne bir binişini görürdün bir de arkasından kalkan tozunu… Fişek gibi adammış. Bu toprakların hepsini, ırgatlarının hakkı var diye dağıtmış bir vakit. Eskilere sor, aynılarını anlatırlar sana. İşte o günden beridir bu köyde bir karar alınacaksa önce bize danışılır, efendime söyleyim bir çivi çakılacaksa önce bizden destur alınır, muhtar seçilecekse (parmağını göğsüne şak diye bastırarak) biz kimi dersek o muhtar seçilirmiş.

Şimdi bu vakit ben ne dersem o olacak (Tamam abi, sen seçiciler kurulu başkanısın anladık) Duydum ki, (gözünü kısarak) şu Daş Kafanın (kahveci Ferdi) kızı Fadime, muhtarlığa namzet olmuş. Diyorlar ki, onu Bayram Hoca yüreklendiriyor. Ben sana vaktiyle sordum aklında biri var mı diye, yok dediydin. Onun için senin bu işin içinde olduğuna inanmıyorum. Bu Fadime karısından ayrı, içkici babasından ayrı, huyundan suyundan ayrı hazzetmem! Bu işe kesinkes karşıyım hocam, bilesin. Aklına ne esti böyle bir işe kalkıştı bilemem… Bildiğim bir şey varsa Fadime bu seçime yanaşmayacak! (Bir adım daha yaklaştı) Her zaman olduğu gibi, kim muhtar olacaksa onu ben derim. Sana bunları niye anlatıyorum diyeceksin şimdi… Muhabbetiniz pek sıkı fıkı diye duydum. Kahvenin camının çerçevenin indirildiği vakit yanlarından ayrılmamışsın. Bu dediklerimi aynı şekilde o karıya ileteceksin.

Bu işten vazgeçecek! Yoksa canlarını yakarım.” Derin bir nefes aldı, “Anlaşıldı mı hocam? Okul zili çalmaya başlamıştı. Zaten doktor yüzünden canım sıkkın üstüne Ekrem abiden üstü kapalı kızım sana söylüyorum gelinim sen anla misali tehditlerini çekecek halde değildim. Kedinin bile üzerine gidince bir yerde karşısındakini cırmalıyor. Tam o an gözüm önce karşımızda dikilmiş Reyhan’a kaydı. Kafasını yana eğmiş dikkatle bizi dinliyordu. Sonra merdivenlerde, ellerini önünde birleştirmiş Aynur ablayı gördüm. Bu görüntü biraz gaza getirdi beni.

Ben: Sen böyle anlatırken aklıma Şener Şen’in bir filmi var köylüye kızıp köyü sattığı aklıma o geldi. Şimdi sen diyorsun ki bu köylü yıllardır senin sözünden çıkmamış. Madem öyle, bunu göstermek için en doğru zaman tam da bu seçim değil mi? Koy Fadime Abla’nın karşısına bir rakip… Seçsin köylü kimi istiyorsa.

Zaten dediğin gibi hep senin dediğin olur. Eğer seçimden çekilirse arkandan demezler mi ‘Ekrem kaybedeceğini anladı, zor kullandı, seçimden el çektirdi’ diye? Ben seni severim, sayarım, bir hatam olmamıştır sana (gözümün önünden bir an Reyhan ve Adeviye ablayla sevişmelerimiz geldi geçti) … Ama ben köyün postacısı değilim, öğretmeniyim. Bir şey diyeceksen Fadime Abla’nın yerini biliyorsun. Gider kendisine söylersin. Hem sana yakışan da budur Ekrem abi, söylediklerimi duymayı hiç beklemiyordu belli ki. Kızardı bozardı, yüzü ekşidi, eli götünde duruşunu değiştirerek iki omzunu ileri atarak duruşunu düzeltti. ‘’İsterim ki senle muhabbetimiz baki kalsın…” dedi, sesi hem kırgın hem de tehdit sınırında bir yerde dolaşıyordu. “…ama görüyorum ki beni eziyorsun bu dediklerinle.” (kafasını salladı hızlı hızlı bıyıklarını burdu) “Öyle olsun Bayram Hoca…

Öyle olsun.” deyip döndü kendisini bekleyen Reyhan’ın yanına gitti. Okulun girişine geldiğimde Aynur abla kapının yanında dikilmiş, gözlerini bana dikmiş bekliyordu. Yüzünde merakla karışık hafif bir tedirginlik… “Ne anlatıyor o herif sana?” dedi kaşlarını çatıp. “Derdi neymiş yine?” Ben: Ne olacak… Fadime ablanın seçime katılmasını hazmedememiş. Aynur abla: Eee bunun seninle ne alakası var?

Ben: Ben ikna ettim ya Fadime ablayı… Onun da kulağına gitmiş. Aynur abla: Ah Bayram ah… Karışmadığın bir muhtarlık kalmıştı (kızar gibi kafasını çevirdi, sonra tekrar bana baktı). Hiç hazzetmez zaten Fadime’den niyeyse, takar bu meseleye şimdi.

Ben: Taksın abla, hatta mümkünse direğe taksın… Daha iyi çeker. Aynur abla: Geç dalganı sen. Fadime’nin kahve işinde bile bunun parmağı vardır kim bilir. Kinci adam bu Ekrem. Bak Adeviye’den hâlâ haber yok, öldürdü mü gömdü mü…

Kimse bir şey bilmiyor.

Ben: Abla, alim uçmaz mürit uçurur. Millet biraz fazla pohpohlayınca adam da kendini padişah sanıyor. Bazen dik durmak lazım, yoksa gelen ağam giden paşam… Ne ala memleket. Aynur abla: Bak bak bak, laflara bak (bir eliyle omzumu itti, güldü). Ben bu oyunu bozarım! Diyorsun. Tatar Ramazan mı olacan başımıza?

Ben: (gülerek) Bu laflar… Aza işini kabul ettiğin anlamına mı geliyor yoksa? Aynur abla: Aman Bayrammm… İki laf ettik, konuyu nereye getirdin. Hiç uğraşamam bak. Fadime’yi severim ama başkasını yazsınlar… Gülşah olur, Fatoş olur… Bana dokunmayın.

Ben: Peki madem öyle diyorsun… Aynur abla: Hadi, Gülşah yemeğe çağırdı. “Kahraman’la Bayramı alın gelin, ben aramıyorum diye tembihledi İçimden şuna bak… Önce Kahraman sonra Bayram diyor. Dünkü adamı benden öne yazıyor kadın.

Ben: Ben gelmeyeyim abla. Sabahki poğaçalar çok geldi, canım istemiyor.

Siz afiyetle yiyin, selam söyle Gülşah ablalara. Aynur abla: Diyorsun… İyi! Söyle o zaman… Poğaça neliydi?

Ben: Nasıl neliydi? (Sıçtık.) Beni mi deniyorsun abla? (gülerek) Aynur abla: Kiraz’a sordum, Hiç yemedi dedi. Seni seviyor diye özellikle bol peynirli yapmıştım. Peki gelme sen Bayram! Sen gelme! Aynur abla lafını bitirince hışımla arkasını dönüp evine doğru yürüdü. Ben ise olduğum yerde kaldım, biraz da öyle baka kaldım arkasından. İçime oturan şey, onun sözü değil… Benim hâlimdi. Sanırım gerçekten bazı şeylerin bokunu çıkarmaya başlamıştım. Kendime sinirlenerek sınıfa döndüm, paltomu alıp doğruca eve geçtim. Karnım açtı ama midem almıyordu hiçbir şeyi. Eve girince, Ömer Hoca’nın Kiraz ablayı siktiği o koltuğa uzandım. Okul saatine kadar öylece, tavana boş boş bakarak yattım. Öğleden sonra teneffüslerde çaktırmadan sağlık ocağı tarafını kestim durdum.

Amacım belli: Aynur Abla’yı bir an yakalasam laf atar, iki kelime eder, buzları kırarım belki. Gelen giden çoktu; doktor bile ara ara dışarı çıkıyordu ama Aynur abla ben teneffüsteyken kapıdan bir kere bile görünmedi. Tam “vaz mı geçsem?” diye düşünürken Doktor Kahraman çıkageldi. Yeni yapılan lavabonun duvarıyla arasına silikon çekmek gerekiyormuş. “Hocam siz halleder misiniz, benim elim pek yatkın değil. Aynur Hanım söyledi, sizin eliniz daha becerikliymiş” dedi. Bakarız diyerek geçiştirdim. İçimden de söylene söylene uzaklaştım, Bilgisayarını kur, sobana odun at, silikonu çek… Oldu olacak hastalara da ben bakayım amına koyum. Okuldan çıkarken son bir kez sağlık ocağına baktım ama Aynur abla yoktu. Demek çoktan eve geçmişti. İçeride sadece Doktor Kahraman oturuyordu; beni görünce fırsat kolluyormuş gibi hemen lafa daldı Kahraman: Hocam, Rahmi hocaya birlikte geçelim

Ben: Sen geç hocam, beni hiç bekleme. Biraz işim var Ben: Tamam hocam, mutlaka bekliyorum, kaçmak yok (gülerek) Ağzıma bir şey geldi… Ama yutkundum. Sadece kafa sallayıp “Tamam hocam” dedim. Arkamı dönüp yürümeye başladım. Daha iki adım gitmemiştim ki yine bağırdı: “Hocam, öğlen söylediğim silikon işini ne zaman yaparız?” Ben de aynı tonda “Hallederizzz!” diye karşılık verdim. Eve gidene kadar “Acaba yine arkamdan bir şey diyecek mi?” diye iki üç kere dönüp baktım. Adamın sesi kulağımın içinde yankı yapıp duruyordu. Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #51):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki