Üzerimi değiştirirken telefon çaldı. Ekrana baktım Gülşah abla arıyor. Kısa bir “Nasılsın, ne yapıyorsun?” faslından sonra öğlen gelmediğim için hafif bir sitem, ardından akşam yemeğine davet… Yani gitmek farz olmuştu artık. Ağırdan alıp bir saat sonra çıktım evden. Yakın olduğu için yürüyerek gidecektim. Daha okulun bahçe kapısından çıkmıştım ki telefon yine çaldı. Numara yabancı. Açtım “Buyrun?” Karşıdan ses “Hocam, ben Kahraman. Numaramı kaydetmedin mi?” Gülüyor bir de şerefsiz. “Kaydettim hocam, ilk çalınca isim çıkmadı” deyip anında küçük bir yalan kondurdum. “Hayırdır?” diye sordum. “Arkandayım, bekle” dedi Kahraman. Döndüm baktım… Gerçekten arkamda. Aynur ablanın kapısından çıkmış, bana doğru geliyor. O an Aynur abla da kapının önünde belirdi; bize baktı, bir şey demeden kapıyı kapattı. Kahraman’la yan yana yürüyerek, mecbur muhabbet ede ede Rahmi hocalara doğru gittik.
Eve varınca Gülşah abla kapıyı açtı, daha bizi görür görmez “Ooo maşallah! Köyün iki yakışıklısı hemen de anlaşmışsınız” dedi. Ben sus pus, yüzümde hafif bir tebessüm… Kahraman fırsatı kaçırır mı? “Bayram Hocamı çok sevdim ben!” deyip sırtıma iki üç tokat patlattı. Ben de ayıp olmasın diye kuru bir kafa sallayıp sadece kendi duyabileceğim bir tonda “Ben de hocam…” dedim. İçimden de “Allahım sabır…” Önce yemek, sonra çay derken sohbet iyice uzadı. Saat yatsıya yaklaşınca Rahmi Hoca’yla kalktık, “Hadi hocam, namaza geçelim” dedi Rahmi Hoca. Ben de kapıya yönelirken Kahraman’a döndüm “Hocam, sen de gelsene.” Kahraman hiç düşünmeden elini kaldırdı, “Ben almayayım hocam” dedi. Yahu sanki adama kısa parlement uzattım… “Ben almayayım” diyor, at siki ya. İçimden sövdüm ama dışımdan belli etmedim tabii. Kahraman, Gülşah ablayla salonda oturup çaya devam ederken biz Rahmi hocayla camiye geçtik.
Namazdan dönünce ev sanki küçük bir bayram yerine dönmüştü. Gülşah abla mısırı patlatmış, tatlıları dizmiş, meyveleri yıkamış, üstüne bir de taze çay demlemiş… Kahraman’la karşılıklı muhabbet edip gülüşüyorlardı. Sofrayı gösterip, “Hem oyunuzu oynar hem yersiniz” dedi neşeyle. Benim gözüm masada değil, koltuğa yayılmış, PES açılırken avucunu sıkıp gevşeten Kahraman’daydı. O an içime bir kurt düştü, ‘’Ya gerçekten çok iyiyse? Ya beni pert ederse?’’ Böyle bir durumda bunu yerel gazeteye haber yaptırır sağlık ocağına her gelene gösterirdi bu kesin. Bir anda zihnimde şak diye bir gazete manşeti belirdi: “Kahraman Doktordan Bayram Sefası!” Altında da benim yüzüm limon yemiş gibi buruşmuş, adam da gözlüğünü düzeltiyor, sırıta sırıta poz veriyor… Kahraman bu haberi güle oynaya Aynur ablaya gösteriyor. Aynur abla kahkaha ata ata bana “Bak Bak Bayram, bizim doktor seni ne hale getirmiş!”
Bu hayal bile mideme oturmaya yetti. Durduk yere omuzlarım kasıldı, avuç içlerim terledi, parmaklarım titredi. Oyun oynayacağım sadece… Ama vücudum sanki idam sehpasına çıkıyorum sanıyordu. PES’in müziği çalmaya başlayınca kendi kendime mırıldandım “Haydi Bayram… Ya bu akşam kahraman olacaksın ya da köyün maskarası…” Rahmi hocayla Doktor Kahraman “Nesine oynuyoruz, nasıl olacak bu iş?” diye kendi aralarında plan kuruyordu. Herkes bir takım seçecek, toplamda 5 maç alan şampiyon olacak. Kaybeden iki kişi de havalar düzelince mangalı yakacak. Rahmi Hoca, “Siz misafirsiniz, ilk maçı siz oynayın” diyerek ilk maçı bize devretti. Kahraman, turnuva başlamadan kendini şampiyon ilan etmiş gibiydi. Rahmi Hoca’yla bana bakıp gülerek, “Mangalda kuzu pirzola olsun ha, ona göre…” dedi. Ben de başımı salladım “Olsun, tamam.” İçimden “Adam daha oynamadan menüyü yazdı” diye geçirdim.
Kahraman hiç düşünmeden Real Madrid’i aldı. Ben de her zamanki gibi Roma’yı seçtim. Kahraman dönüp “Vaaay hocam, cesur seçim” falan dedi. Gülşah abla yanımızda oturmuş maçı bekliyordu. Daha oyun başlamadan tarafını belli etti: “Ben Kahraman’ı tutuyorum, o misafir sayılır” dedi. Rahmi hoca yalancıktan kızar gibi “İnsan bir kere de kocasını tutar be kadın!” diyerek takıldı. Bense İçimden “Tabii… Doktor, yakışıklı, misafir… Biz evin ayaklı sehpasıyız zaten.” Diye geçiriyorum. Neyse Kahraman 15 dakika falan taktik ayarladıktan sonra sonun da maça başlayabilmiştik. Topa daha ilk dokunuşumda anladım ki parmağım benden daha heyecanlı. Kareye basacağım, gidip X’e basıyorum; pas atacağım, kaleciye geri veriyorum. Üçüncü dakikada Ronaldo topu aldı, içeri kat etti, ben “taklaya gelme” derken çıt diye uzak köşeye taktı. Maçın geri kalanını anlatmaya gerek yok.
Ben Tottiyle kaleciyle karşı karşıya kaldığım pozisyonda üçgen yerine daireye basınca Totti orta açtı, kale boş, ceza sahasında Roma’dan kimse yok. Maç bitti: 3–0. Kahraman klasik hareketiyle gözlüğünü düzeltti ‘’Hocam… Fena değildin aslında’’ diye bana yalandan ayak yapıyor ama bu laflar bana daha çok batıyor. Kaybeden kalkıyor kuralı gereği kolu Rahmi hocaya devredip kenara oturdum. Rahmi hocanın takımı da Messi’li Barcelona. Kahraman benim gibi Rahmi Hocayı da 3’lük yapıp gönderdi. Gülşah abla hem çay dolduruyor meyve soyuyor hem de Rahmi Hocayla bana takılmadan durmuyordu. Kahraman pek yorum yapmıyor ama ağzı kulaklarında. Arada klasik hareketi gözlüğünü düzeltip burnunu sıkıyor o kadar. Rahmi hoca yerinden kalkarken bana ‘’Vallahi ben hocayı beğendim, çok eli yüzü düzgün yeniyor insanı’’ dedi yüzü kızarmış halde. “Bu sefer farklı olacak” gazıyla çıktım oyuna.
Gerçekte farklı olan tek şey, bu kez 4–1 yenilmemdi. Ronaldo hat-Trick yaptı, benim tek golü de yanlışlıkla kendi kalecisiyle çarpışıp topu içeri soktular da attım. Onu da “psikolojik baskı” diye kendime yazdım. Doktor kahraman oturduğu koltuktan milim kaymamışken Rahmi hocayla ben escort kızlar gibi yer değiştirip duruyorduk. Skor tablosu: Kahraman: 3 Rahmi: 0 Bayram: 0 Gülşah abla keyiften dört köşe, ‘’Bence yeter bu akşamlık. Kahraman Hoca açık ara şampiyon, kapatalım gitsin" diyor gülerek. Sonraki maçta Rahmi Hoca ne yaptı ne etti Kahramanı yenip ilk puanını aldı. Kahraman yerinde ilk kez kalkınca havası söndü kızardı bozardı. Buradan sonrası biraz hızlandırılmış film gibi geçti. Doktorun eli ayağı karıştı sanki. Bende Rahmi Hoca’yı yenince üzerimden hiç puan alamayacağım stresi kalktı. Maçlar ilerledikçe sahneler biraz karıştı; bazen Rahmi kazandı, bazen ben.
Derken ben Rahmi hocayı uzayan maç sonucu penaltılarla zor şer yenince gece bir noktaya geldi, puanlar şöyle dizildi: Kahraman: 4 Bayram: 4 Rahmi: 3 (artık yorumcu koltuğunda) Rahmi hoca kolu bırakıp geriye yaslandı, ‘’ben aradan çekiliyorum. Bu dakikadan sonra olay ikiniz arasında’’ deyip kolu Kahraman’a bıraktı. Son maç öncesi Kahraman yine dakikalarca detaylı taktik yaparken ben ise içimde sanki TOKİ kura çekilişi bekler gibi bir heyecan, içimden dua ediyorum çaktırmadan. Final maçı Elde joystick, içimde gereksiz bir ağırlık. Sanki geri viteste yokuş çıkıyorum. Maç boyunca efendi adam gibi takılan Kahraman arada kendi topçusuna söyleniyor arada kol basmıyor diyor 5 dakika da bir taktiğe girip ayar yapıyor. Kimse gol atamıyor heyecandan. Ben zaten deli gibi defans yapıyorum. Maç uzadıkça, içimden dua repertuarım genişlemeye başladı “Allah’ım isabetsiz şut nasip et, ofsaytta düşür, kolu kaydırt…”
Maç 88. Dakikaya geldiğinde felaket kapıyı çaldı. Kahraman kontra yakaladı. Benim defans ileri çıkmış nasıl olduysa, koca sahada bir tek Ronaldo koşuyor bizim kaleye doğru. O an Ronalda’yı kovalıyorum bende ama Tsubasa’nın çizgi filimi gibi koş koş bitmiyor amına kodumun sahası… Baktım yakalamam imkânsız “Kay lan! Başka çaren yok!” diyerek arkadan kaydım. Hakem düdüğü, kırmızı kart… Ekranda kocaman bir “RED CARD”, İçimde kocaman bir “Sıçtık.” Maç uzadı. Bir kırmızı da uzatmada gördüm. Kaldım mı 9 kişi. Gülşah abla ‘’hadi Kahraman’’ diyor gülerek Rahmi Hoca’da karısına inat ‘’Hadi Bayram hocam’’ diyor. Ben maç penaltılara kalsın derdindeyim top bana geçince pas yapıyorum. “Penaltıda da kader ne derse…” artık. Maç bitti bitecek Kahraman iyice kızardı bozardı. Gol atamamanın gerginliğiyle elleri titremeye başladı. ‘’Bide cerrah olacak amına koyduğum, bu ellerle ameliyat falan yapsa insanın böbreği dalağı keser atar.’’ Bu heyecan yapınca topu kaptırdı orta sahada, tabelaya baktım dakika 122.
Maç bitti bitecek, Totti’yi bulup topu onunla buluşturdum biraz ilerleyip R2+Kare yaptım… GOL! Top filelere gitti. Televizyonda sadece bir yazı belirdi: 90+2' Totti. İçimdeki Ertem Şener ‘’Allah’ım gole baaakk, şapka da çıkartın, önünde de eğilin, ayakta da durun, selam da verin’’ diye bağırıyordu. Dışımdan sessizce ekrana bakıyor bu benim her zamanki halim, olgunlukla ben kazandım rolü kesiyordum. Ben ne kadar sakin kalmaya çalışsam da salonda minik çaplı bir deprem oldu. Gol girer girmez Rahmi Hoca’nın sevinci benimkini solladı. “İşte bu beee! Bayram hocam benim!” diye bağırıp bana sarıldı, bir yandan da sırtıma tokat gibi sevinç tokmakları indiriyor. “O nasıl goldü öyle!” Golü sanki ben değil, kendi atmış. Gülşah abla’da kocasının haline bakıp gülüyor; yüzünde “hay Allah’ın şunların haline bak” diye söyleniyordu…Kahraman kolu yavaşça masaya bıraktı.
Yüzündeki renk uçmuş, hafif solmuş bir kırmızı tonuna dönmüştü. “Tebrik ederim hocam” deyip elimi sıktı. Beyaz girdiği evden akşam kırmızı çıkacağı belliydi. Kahraman’la el sıkışırken, “Kuzular yağlı, az pişmiş olsun hocam” dedim. Bir an yutkundu, gözleri kısacık büyüdü. Sonra kafasını sallayıp, “Tamam hocam…” diye mırıldandı. Sanki el sıkışmıyor, borç senedi imzalıyorduk. İçimden “Son dakika golü… Totti… Roma… Allah’ım sen ne güzel senaryo yazıyorsun” diye geçirdim. Dışarıdan belli etmemeye çalışıyorum tabii… Biraz daha oturup maçın kritiğini yaptık. Kahraman anlatıyor: “Hocam orada son dakika kaymasan, ben şampiyondum…” “Şuraya pas versem gol oluyordu…” Ben içimden, “Koydum mu koydum kardeşim, gerisi hikâye” diye düşünürken dışımdan efendi efendi “Futbol bu hocam, içinde var” diyerek gülüyorum. Evden çıktığımızda saat neredeyse 12 olmuştu.
Kapıda vedalaşırken Kahraman, Gülşah ablaya ‘’sabah görüşürüz’’ deyince bende otomatik olarak ‘’hayırdır inşallah’’ diye sordum. Gülşah abla bana baktı, sanki konudan herkesten önce benim haberdar olmam gerekiyormuş gibi şaşırarak “Senin haberin yok mu?” dedi. “Neyden?” diye sordum. Gayet sakin bir şekilde “Bundan sonra doktora ben yardım edeceğim sağlık ocağında. Aynur bıraktı.” dedi. Bir an gerçekten ne dediğini anlamadım. “Haberim yok… Hiç lafı geçmedi.” diyebildim sadece. Dışarıdan belli etmemeye çalışsam da içimden sirtaki yapıp, yılın on iki ayı yaz tatili yapan şarkıcı Fedon gibi porselen tabak kırıyordum. İyi geceler deyip ayrıldık... Yolda sessizce yürürken Kahraman: Hocam bu köyü sevdim gerçekten Ben: Güzel yer, iyidir Kahraman: Evet. Köyde güzel hem de iyi cogiler var?
Ben: Cogi?
Kahraman: Kadın işte hocam. Bir arkadaştan duydum, ağzıma yapıştı; çıkaramıyorum.
(gülerek) Ben: Doğrudur Kahraman: Senin hiç birileriyle muhabbet falan yok mu?
Ben: Yok (lan acaba Aynur ablayı falan mı ima ediyor) Kahraman: Helal olsun. Köyde bu kadar güzel kadın varken böyle dik durmak… Laf değil ha. İlçe de yok böyle kadro.
Ben: Doğrudur hocam. Ama köy yerinde sıkıntı bu işler. Burada her taşın altında bir çift göz vardır. Sonra laf söz çok olur o yüzden durduk yere başımı ağrıtmaya gerek yok Kahraman: Tabi ki orası da var ama kadınlar pek öyle düşünmüyor gibi geliyor bana Ben: Ne gördün de böyle diyorsun?
Kahraman: Ne bileyim gelenler derdini anlatmadan önce bekar mısın diye soruyor imalı imalı, bugün birisi elime kâğıt tutuşturdu gizlice telefonunu yazmıştı. Garip yani.
Ben: Doğrudur. Sen yine de dikkat et hocam.
Kahraman: Ederim ederim. Bir şey olursa fikrini alırım mutlaka hocam merak etme(gülerek) Ben: tamam.(sanki ben köyün pezevengiyim mk)
Doktor yürürken, “Ben ilçeye Cuma dönmeyeceğim hocam, Cumartesi ya da Pazar dönerim” dedi. “Hafta sonu sağlık ocağına gelemeyecek durumda yaşlılar varmış, onların evde kontrolünü yaparım” diye ekledi ama bana biraz bahane gibi geldi. Normalde böyle bir haber canımı sıkardı; “Aynur ablayla yine dip dibe vakit geçirecek” diye kurardım içten içe. Ama madem Aynur abla artık yardım etmeyecek… Umursamadım bile. Konuşa konuşa doktorun kaldığı köy odasına kadar geldik. Odanın bir kısmı zamanında misafirhaneye çevrilmiş; tertemiz, düzenli, gayet güzel bir yer. Doktoru bırakıp eve dönerken aklımdan “Herkesin efendi düzgün dediği adama bak… Köyün tüm karılarına göz dikmiş, bir de utanmadan bana anlatıyor” diye geçirdim. Aynur ablayı kıskanmakta haklı olduğum iyice belli olmuştu. Eve geçince, akşamın getirdiği rahatlıkla, uzun zamandır ilk kez erinmeden sobanın üstündeki ısınmış güğümden bakraca su döküp şöyle bir duş aldım.
Buz gibi banyo bile bozamadı keyfimi. Bu gece kalorifer peteği gibi içim içimi ısıtıyordu. * Çok söyledim artık, biliyorsunuz: Haftanın en sevdiğim günü Cuma’dır. O sabah uzun zamandır olmadığım kadar dinç, keyifli ve hafif bir insan olarak uyandım. Hem PES’te Kahraman’ın eline vermiştim hem de Aynur abla artık doktorla fazla haşır neşir olmayacaktı. Islık çala çala okula geçtim. Kiraz abla sobalarla boğuşuyordu, hemen yardım ettim. “Keyfin yerinde hocam, hayırdır?” dedi. “Hiiç, öyle işte abla” dedim. Sonra ben sordum, “Senin de yüzün gülüyor abla?” O da benim gibi, “Sebebi yok, öyle işte” diye geçiştirdi. Aramızdaki tek fark ben onun neden mutlu olduğunu biliyordum, oysa o benim neye sevindiğimden bihaberdi. Sırayla herkes gelmeye başladı. Ömer Hoca, ardından Doktor Kahraman ve en son Gülşah abla. Doktor Kahraman’a uzun süredir olmadığı kadar iyi davrandım; PES zaferinin özgüveniyle ondan önce ben konuştum.
“Günaydın hocam, nasılsınız?” Muhtemelen mağlubiyetin utancı hâlâ damarlarında dolaşıyordu; önceki günkü o kendinden emin havası yoktu. Ama yine de aynı sıcaklıkla selamımı aldı, gülerek karşılık verdi. Biz derse geçerken Kahraman’la Gülşah abla sağlık ocağına geçti. Teneffüslerde şöyle bir dışarı çıkıp ocağın önünde bekleyen köylülerle lafladım. Bir ara baktım, önceki gün kahvede gördüğüm ihtiyar heyetinden Hüseyin amca ile Dumrul amca muayeneden çıkmış, kapının önünde birbirlerine söylenip duruyorlar. “Yahu siz buralarda ne geziyorsunuz? Genç delikanlılar için değil ne işiniz olur doktorla falan” diye laf attım. Hüseyin amca lafı duyar duymaz açıldı, geldi sarıldı bana “Delikanlılık dediğin benden geçti hocam, kocadık artık” dedi. Elindeki reçeteyi sallayıp “Bak, bir dünya ilaç yazdı doktor” diye ekledi. Dumrul amca sessiz, dudak kenarı aşağı düşmüş, bizi dinliyor ama muhabbete girmiyor.
Hüseyin amca dayanamadı, onu gösterek devam etti “Bak, söylediğin tarife Dumrul tam uyuyor. Yaşı ihtiyar, huyu delikanlı! İlacı milacı kullandığını bilmem. Geceleri uyuyamıyor diye üç kutu uyku ilacı yazdırdı bu kadar!” Dumrul amca homurdandı “Ne çenen varmış be… Hocayı da oyalıyorsun!” O an tekrardan burnuma kahvede fark ettiğim koku geldi. Taa çocukluğumdan aklımda kalmış bir kokuydu ama bir türlü nerden hatırladığımı hatırlayamadım. Yanlış anlamasınlar diye de soramadım. Demek ki Hüseyin amca ya da Dumrul amcadan birinin üstünden sinmişti. Hüseyin amcanın konuşası vardı. Benim ilgiyle dinlediğimi fark edince konudan konuya atlayarak epey bir şey anlattı. Sonra lafı döndürdü dolaştırdı, ava getirdi “Hafta sonu bununla domuz avına gideceğiz. Geçen köye iki üç tane inmiş, gören olmuş. Eğer niyetin varsa sen de gel hocam.” Ava merakım yok ama teklif güzel, adamların muhabbeti daha güzel…
“Olur aslında” dedim. “Rahmi hocaya da söyleyeyim. O gelirse ben de gelirim.” “Tamam” dediler. “Giderken seni haberdar ederiz” deyip ayrıldılar. Öğlen arası, Cuma vakti… Kahraman’ın iman damarına basmış olacak ki, Ömer Hoca’yla birlikte camiye geçtiler. Bana da “Gel hocam” diye teklif ettiler ama benim başka bir planım vardı. “Eve geçip oradan gelirim” diye bahane uydurup gönderdim ikisini de. Cuma’dan sonra Kiraz abla yemek hazırlayacaktı, okulda hep birlikte yiyecektik. Ben eve geçtim, ezan okunana kadar çıkmadım. Ezan okununca da doğruca Aynur ablaların evine yöneldim. Kapıda beni görünce şaşırdı “Sen namaza gitmedin mi?” diye sordu. “Yok gitmedim” dedim. Kaşları hafif çatıldı. “Niye? Hasta falan mısın? Bir şeyin mi var?” “Yok abla, iyiyim. Seninle konuşmak için gitmedim.” Bu kez gerçekten şaşırdı. “Hayırdır inşallah? Gel” diyerek beni içeri aldı.
Üzerinde kahverengi çizgileri belli olan bir kadife pantolon, üstünde hâkî yeşili uzun kollu bir gömlek vardı. Gömleğin kol uçları hafif kıvrılmıştı. Sade, temiz, kendiliğinden şık duran bir hâli vardı. Ev haliyle bile ayrı güzeldi. Ben koltuğa oturunca, karşıma geçip ellerini birbirine kenetledi “Evet” dedi. “Anlat bakalım.” ‘’Abla dedim seni son zamanlarda üzdüm sanırım biraz…” Söz boğazımdan çıkarken bile utanıyorum. Normalde lafı çevirip şakaya vururum, bu sefer dilim top gibi ağır geliyor. Aynur abla dudaklarını büzüp bana baktı. Bir iki saniye sustu, sonra klasik “hiçbir şey olmamış” tonunu takındı.
Aynur Abla: Yok canım, ne üzeceksin beni? Sen kimi üzmüşsün bugüne kadar? Bir an sessizlik oldu. Salondaki duvar saatinin tik takları bile normale göre üç kat yüksek gelmeye başladı. Sonra derin bir nefes alıp mevzunun özüne girdim.
Ben: Sen sormadan söyleyeyim doktoru ilk başta pek sevemedim ondan dolayı sana da biraz ters davranmış olabilirim.
Aynur abla: Niye sevmedin? Kötü bir şeyini gördün mü?
Ben: Yok… Aynur abla: Sana saygısızlığı oldu mu?
Ben: Yok… Aynur abla: Birine kötü davrandığını gördün mü?
Ben: Onu da görmedim… Aynur abla ellerini açtı. ‘’E daha? Ne? Nesi kötü?’’ Ben: Onu ben de kendime soruyorum zaten. Yani abla… Ben seni kırmak istemem. Tamam Fatoş abla Behiye abla (mırıldanır gibi) sonra bu Doktor mevzusu çıktığından beri içimden Aynur abla beni artık sevmiyor düşüncesi dönüyor. Aynur abla: Kim dedi onu?
Ben: İçim söyledi. Aynur abla: İçin halt etmiş. Bu cevap hoşuma gitti. Ağzımdan istemsiz bir gülüş kaçtı.
Ben: Ama öyle konuşma abla… İçim dediğin senin gibi değil, sus de susmuyor. Aynur abla biraz yumuşamıştı sanki. Yine de tam çözemedim. Aynur abla: Ben seni oğlum gibi gördüm hep, biliyorsun. “Yine oğlum…” Kalbimden bir şeyler sarktı ama bozuntuya vermedim.
Ben: Oğlun gibi görebilirsin abla, eyvallah.
Ama bazen oğluna azıcık haksızlık yaptın sanki. Aynur abla: Nasıl? (Kollarını göğsünde kavuşturdu, geri yaslandı) Bir örnek ver bakayım?
Ben: Bir ara gönül koydun bana. Görüşmedik, eve geldim nasılsın diye sormak için yüzünü asık buldum. Doktoru görünce güler yüzle, beni görünce hadi işine bak modundaydın. Gönlünü alırım diye çikolata aldım senin için hiç lafını bile yapmadın. Aynur abla başını hafif salladı. Hatırladığı belli.
Aynur Abla: Hııı… Devam.
Ben: Ankara’ya bile gitme işini senin için iptal ettim aslında. Sen o gün ilçedeyken bana mesaj attın ya ondan sonra vazgeçtim gitmekten. Sonra geldim bir gün sonra yine soğuk yaptın. Fadime ablaya gidelim dedim geri çevirdin.
Aynur Abla: Abartıyorsun.
Ben: Benim de abartma huyum var, kabul. Ama tamamen de uydurmuyorum abla. Yavaşça iç çekti.
Aynur Abla: Bak Bayram… Doktor geldiğinde sen gerçekten de çok garip davrandın.
Ben: Ne yaptım mesela?
Aynur Abla: Gülşah’ın yanında doktorculuk oynuyor dedin, onu duydum. İnsan sonuçta okumuş etmiş adam.
Ben: Onu ben her doktora derim ama…
Aynur Abla: Sonra, sağlık ocağında adamın suratına doğru “ben sana gitmem” tripleri… Seni tanımasam bu çocuk gerçekten içine kapanık, burnu havada diyeceğim yani.
Ben: Burnum havada olsa Cuma namazına giderdim, bu konuşma da olmazdı. Kafasını yana eğdi, ister istemez güldü.
Aynur Abla: Yine başladın…
Ben: Abla, ben kabahatim varsa kabul edeyim diyorum. Ama sen de “hiçbir şey yokmuş gibi” yapma. Yani bana trip atmanın sebebi doktor muymuş?
Aynur Abla: Trip atmadım ben sana. Kendimi geri çektim sadece.
Ben: Türkçesi trip bu işte abla… Bu sefer kahkaha patlattı. İçim ısınıverdi.
Aynur Abla: Sen de amma laf cambazısın ha!
Ben: İşim bu, sonuçta öğretmenim. Gülüşler hafifleyince tekrar ciddileşti.
Aynur Abla: Bak Bayram… Doktoru kıskanmanı anlarım, insanlık hâli.
Ben: Kıskanmadım ki— Aynur Abla: Kes kes, hâlâ inkâr ediyor. Deli gibi yakalandım.
Ben: Tamam… Belki azıcık.
Aynur Abla: Azıcık diyor ya… Neyse. Kıskançlık olur, normal. Ama ben senden şunu istedim hep, “Bayram, adil davran” dedim içimden. Hata yaptıysa doktora kız, bana değil. Ben ne yaptım sana? Bu cümle koydu. Haklıydı.
Ben: Doğru diyorsun abla. Sen bana bir şey yapmadın. Ben seni boş yere içine kattım bu işe.
Aynur Abla: (Başını salladı) Hah işte, ben bunu bekliyordum. Senden özür falan istemiyorum, kalbini bilirim ben senin. Ama bir daha…
Ben: Doktor mevzusundan dolayı sana küsme yok…
Aynur Abla: Aynen öyle. Doktor gelir geçer, biz kalıcıyız. “Biz…” kelimesi içimde bir yerlerde ışık yaktı. O “biz'in" içinde olmak hoşuma gitti. Şakayı patlattım hemen: Ben: Doktor giderse onun yerine önlüğü ben giyerim abla…
Elindeki yastığı kafama fırlattı. Aynur abla: Bayram!
Ben: Tamam abla, tamam… Şaka yaptım. Yastık kafama çarpıp düşünce ikimiz de kahkaha attık. Kahkahanın içinde sanki son haftaların pası, kırgınlığı, iç sıkıntısı da akıp gitti. Aynur abla kahveyi yaptı getirdi. Fincanları bırakıp yeniden mutfağa geçti. O an, günlerdir ceketimin iç cebinde taşıdığım o lanet azdırıcı damla geldi aklıma. “Acaba denesem mi?” diye geçti içimden. Ev müsaitti. Zaman vardı. Şeytan dürtmeye başlamıştı işte. Cebime attım eli… Şişeyi çıkarıp avucumun içine aldım. Gözüm mutfağın kapısında. İçeriden tabak çanak sesi geliyor; belli ki kahvenin yanına bir şeyler hazırlıyor. Şişenin kapağını çevirdim. Açıldı. Fincana uzatacakken elim birden geri çekildi. Sanki biri bileğimden tutup “Ne yapıyorsun?” diye bağırdı. “Ben ne ara böyle bir herife döndüm amına koyum?” dedim içimden.
Kendimden utandım o an. Şişeyi apar topar cebime geri soktum. İlk fırsatta çöpe atmaya karar verdim. Böylesi bir şeyi düşünmüş olmak bile midemi kaldırıyordu. Aynur abla mutfaktan elinde tabakla döndü. Tabağı önüme koymak için eğildiği anda… Gömleğinin arasından, benim ona hediye ettiğim o kolye kayıp aşağı sarktı, “ben buradayım” der gibi hafifçe sallandı. O da fark etti, doğrulurken göz göze geldik. Kısa bir gülümseme… Ama öyle sıradan bir gülümseme değil; insanın göğsünün ortasında bir düğümü çözen türden. Meğer kolyeyi bunca zaman elbisesinin altında saklıyormuş. Bir anda içimden bir sıcaklık yükseldi. Ufacık bir an. Ama bazen insanın bütün gününü güzel yapan şey tam da böyle küçücük anlar oluyor. Kahveleri içtik, biraz sohbet ettik. Sonra saate baktım. “Ben artık çıkayım abla” deyip müsaade istedim. Kapıya yönelirken Aynur abla arkamdan seslendi:
Aynur abla: Bayram?
Ben: Efendim abla? Aynur abla: Doktoru sevmiyorsan bile… Saygı duy.
Ben: Senin hatırına… Aynur abla: Benim hatırım büyüktür, dikkat et.
Ben: Biliyorum abla… Zaten en çok ondan korkuyorum. Kapı kapanmadan, Aynur ablanın gözlerine bakıp hafifçe gülerek “Barıştık değil mi?” dedim. Aynur abla dudaklarını büküp bir iki saniye düşündü, sonra yarım bir gülümsemeyle “Bakacağız…” dedi. Yine de o gülümseme içimi rahatlatmaya yetiyordu. Doğruca camiye geçtim. Planım netti, Cami çıkışı kalabalığa karışıp Ömer Hoca’yla Kahraman’ın yanında belirecektim. “Niye yoktun?” sorusuna verecek düzgün bir cevap olmadığı için en güvenlisi buydu. Aynur ablayla aramızın toparlanıyor olması beni gerçekten mutlu etmişti. İçimde hafif bir ferahlık… Zamanla her şey daha iyi olacaktı. Bu işin peşini bırakmak yoktu. Şaban'ın Kadın Ayarlama Kitabının 6.
Maddesi der ki; "Kadınlar ısrarcı erkeklerden hoşlanır. Sakın pes etmeyin naz yapıyor, yelkenleri suya indirecektir." Aynur abla’da Viyana kapısı gibi kadın. Önce kuşatıp sonra kapıyı zorlamak lazım… Planladığım gibi, cemaat Cuma’dan çıkmadan caminin önüne vardım. Kalabalık dışarı süzülürken ben de aralarına karıştım. Ömer Hoca’yla Kahraman beni görünce hiç bozuntuya vermeden birlikte okula doğru yürüdük. Öğleden sonra, eski huysuzluğumu bir kenara bırakıp doktorla arayı yumuşatma planımı devreye aldım. Ne de olsa adam köyde kalıcı görünüyordu; sürtüşmenin kimseye faydası yoktu. Teneffüste fırsatını bulunca, Gülşah ablayla Kahraman’a çay aldım, küçük bir “dostluk jesti.” Yanlarına gidip hem havadan sudan konuştuk hem de araya usulca biraz da abartarak şikayetlerimi sıkıştırdım: “Hocam biraz yorgunluk, baş dönmesi var iki gündür…” Kahraman hemen ciddileşti.
“B12 ve D vitamini eksikliği olabilir” dedi. “Bunlar için reçete yazayım. Bir de ilçeye gidince kan tahlili ver, netleşsin.” Beslenme tavsiyeleri, şu kadar su iç, böyle yap, böyle et… Uzun uzun tavsiyeler de bulundu. Şimdiye kadar Kahraman’a haksızlık ettiğimi düşündüm bir an. İçime hafif bir pişmanlık çöktü. İstiklal Marşı’yla beraber okul kapanınca eve doğru yürüyecektim ki telefon çaldı kapandı. Baktım ekranda “Aynur Abla” yazıyordu. Başımı kaldırıp evlerine baktığımda camdan bana el salladığını gördüm. Yanına gittim. Hiç lafı dolandırmadan, “Kahraman yarın da buradaymış” dedi. “Akşam yemeğe gelecek. Sen de bizdesin.” Gelir misin, bir işin var mı, müsait misin… Yok. Kararı benim adıma çoktan vermişti. “Tamam abla” dedim. Ayrılırken arkamdan seslendi “Çok geç kalma, yardım edersin bana.” “Tamam abla” dedim bir kez daha. Eve geçip üzerimi çıkardım, don külot kendimi yatağa bıraktım.
Bunca zamandır kendi salak inadım yüzünden Aynur ablayla muhabbeti boş yere soğutmuşum. Kollarımı başımın altına yastık yapıp tavana baktım. Düşüncelerin içinde gözüm karardı… Fark etmeden uyuyakalmışım. Gözümü açınca bir saatten fazla uyuduğumu fark ettim. Telefonun şarjı bitmiş, kapanmış. Panikle yataktan kalkıp hemen şarja taktım, üzerimi alelacele giyindim. Evden çıkarken şarj daha yüzde üç olmuştu, “idare etsin” deyip çıktım. Yolda açıldı neyse ki. Aynur ablaların evine hızlı adımlarla geçip kapıyı tıkladım. Ömer Hoca açtı. “Hoş geldin Bayram hocam” dedi, içeri buyur etti. Montumu askılığa asarken laf olsun diye, “Ne yapıyorsun hocam?” diye sordum, ardından dayanamayıp Aynur ablayı sordum. “On dakika önce sana bakmaya çıktı” dedi. “Oradan da okulda Kahraman’ın yanına geçecekti, onu çağıracaktı. Bana da fırına bakmamı söyledi, yirmi dakika sonra kapat diye tembih etti giderken.
Ben de onu bekliyorum.” Benim yanıma gelmemişti. Kapıyı çalsa duyardım, o kadar da ağır uykum yoktur. “Tamam hocam” dedim Ömer Hoca’ya, “ben gidip bakayım, benim eve geçmesin boş yere.” Kapıdan çıkıp ayakkabıları topuğuna basa basa hızlıca okula yöneldim. Muhtemelen benim telefon kapalı olduğu için ulaşamamış, önce Kahraman’ın yanına gitmiş, oradan da bana geçecekti. Okula vardığımda dış kapı kapalıydı. Bastırınca açıldı. İçerisi zifiri gibi; tüm sınıfların kapıları kapalı, koridor bomboş. Yalnızca sağlık ocağının kapısının altından ince bir ışık sızıyordu karanlığa. Yaklaştıkça içeriden konuşma sesleri duyulmaya başladı. Kahraman ve Aynur ablanın sesleri… Yan yana oldukları belliydi. Merakıma yenilip kapının yanına çömeldim. Anahtar deliğine gözümü dayadım ama diğer tarafta anahtar takılıydı; hiçbir şey görünmüyordu. Bu sefer kulağımı kapının tam ortasına yasladım.
Nefesimi tuttum. Dinlemeye başladım.
Kahraman: Bunun kokusu… Off… Çok hoşuma gidiyor. Aynur abla: (gülerek) Bir zamanlar Ömer de bayılırdı buna. Ama elini sürmeyeli kaç sene oldu, şimdi seviyor mu emin değilim.
Kahraman: Yine de çok iyi duruyor (gülerek) önce güzelce ıslatmak lazım kıvama gelsin Aynur abla: Normal tabii, onca zamandır dokunan olmadı. Dur, ucunu ben tutayım… Sen yavaşça bastır. Tamam deyince dur ama… Buna göre büyük bu! (gülerek) Kahraman: Ben acemiyim bu işte, haberim olsun diye söylüyorum; sen söyle ne zaman ne yapayım. Aynur abla: Olur. Hah… Tuttum ben ucundan, sen bastır. Bastır… Bastır… Heh, şimdi girdi şükür! Dur… Of, belimi hissetmedim bir an… Böyle eğilince zor oluyor. (Kahraman’dan hafif zorlanma ve inleme arası bir ses) Kahraman: İlk defa yapıyorum böyle bir şeyi, biliyor musun? Aynur abla: Bana denk gelmesi de ayrı yazgı oldu yani!
(gülerek) Kahraman: İyi ki sen varsın valla… Başkası olsa rezil olurdum. Aynur abla: Dur, ben şöyle yan döneyim… Şuraya yaslanayım… Hah, şimdi daha rahat oldum. Tekrar bastır… Yavaş yavaş…Bekle biraz öyle hepsi içine aksın. Offf dizlerim koptu böyle ama… Şimdi devam et.
Kahraman: Az kaldı… Biraz daha dayan, olacak… Bir anda içeride bir pat sesi duyuldu. Aynur abla: Ay! Dirseğim kaydı! Offf… Şuna bak… Her yerim dağıldı! Kulağım kapıya yapışmış, donmuş gibiydim. Sanki biri enseme buz dökmüş gibi bütün damarlarım çekildi. Beynimden vurulmuşa dönmek dedikleri tam olarak böyle bir şeymiş meğer. Kiraz abla–Ömer Hoca yetmemiş, şimdi de Aynur abla–Kahraman… İçeride sevgilim varmış da onları yakalamışım gibi bir hayal kırıklığı oturdu göğsüme. Kapıya vurup içeri dalmak geçti aklımdan. Hatta bir an geri çekilip kapının önünde doğruldum bile. Ama ayaklarım titredi…
Cesaretim kapının altındaki o soluk ışığın bir çizgisi gibi eridi gitti. Yapamadım. O ara gözüm yan koridordaki duvara takıldı: Kazma ve kürek, çapraz şekilde asılı… Altında da üzerlerine kocaman “YANGIN” yazılmış kırmızı kovalar. İçleri ağzına kadar kumla dolu. Ne yaptığımı bile anlamadan kovalardan birini bir hışımla teptim. Metalin duvara çarpan tok sesi koridoru doldurdu. Kova devrilip taklaya geldi, içindeki kumlar saçılmış gibi döküldü yere, yuvarlandı… Kalbim gümbürdemeye başladı, soluksuz kaldığımı hissettim. Ne ileri ne geri gidebiliyor salak gibi olduğum yerde dikiliyordum. Çok geçmeden sağlık ocağının kapısı açıldı. Aynur abla kapıda dikilmiş kapıyı kapatıyordu. Saçları dağılmıştı. Üzerindeki gömlek ıslanmış, göğsündeki iki düğme açıktı; aralıktan sütyeninin beyazı göz kırpıyordu. Göz göze geldik. Korkmuştu, gözleri kocaman açılmış bana baktı.
“Bayramm…” dedi ismimi uzatarak. Okulun dış kapısına kadar hızlıca yürüyerek geçtim. Daha sonra koşmaya başladım. Eve doğru değil aksi tarafa nereye gittiğimi bilmeden epeyce koştum. Hayatımda ilk kez çamurun üstünde böyle umursamazca koştuğumu gördüm. Rüyamda görsem inanmazdım. Demek ki insan, bazı anlarda kendi aklının tasmasını gerçekten elinden bırakıyormuş. Telefon cebimde titredi. Açmadım. Ekrana bakmasam bile kimin aradığını biliyordum. Koştum. Eski değirmene kadar. Çayın sesi şiddetliydi; eriyen karlarla kabarmış su köpüre köpüre akıyor, sesi insanı olduğu yerden alıp bir yerlere çarpıyordu. Değirmenin ilerisinde yay gibi bükülmüş ahşap köprü duruyordu. Üzerine çıkıp kendimi çaya atmak aklıma geldi ama anında vazgeçtim. “Ulan yok. Bu kadar da değil. Can tatlıdır.” Dedim kendi kendime. Olanları düşündüm. İçimde sanki bıçak saplanmış gibi bir acı var.
Aynur ablanın o son bakışı, o dağılmış hâli, kapıda bana söylediği o titrek “Bayramm…” sesi… Hepsi beynimde çınlıyordu. Bir an çocukluğuma gittim. O dönem herkesin izlediği Küçük İbo dizisi vardı. Hani Küçük İbo yengesini amcasının arkadaşıyla basınca yengesi de korkudan “İbooo!” diye seslenmiş bölüm tam orada bitmişti… İşte sahne birebir aynıydı. Sadece isimler değişmişti. 25 yaşındayım, hayatımda hiç sigara içmedim, merak da etmedim. 4 dayım var en küçüğün bir büyüğü Neşet Ertaş hayranı. 97 yılında aldı beni yanına, bastık arabayla Kırıkkale’ye gittik. Neşet ERTAŞ konserine. Kırıkkale cumhuriyet meydanında. Hiç unutmuyorum konserin yarısında Neşet ERTAŞ ‘’Cuvara istiyom yanık bir Cuvara varsa bana verin de bir nefes alayım’’ demişti. Hayatım da ilk kez sigara meylettiğim andır. Yaş 10! Bir de aradan geçen 15 sene sonra Aynur ablayı doktorla bastıktan sonra tam şuan sigara içmek isteği geldi içime.
Ne kadar orada bekleyip çayı izlediğimi hatırlamıyorum. Üşümeye başlamıştım. Paltom, evin anahtarı hepsi Aynur ablalarda kalmıştı. Cebimdeki telefon önce zayıf batarya uyarısı verdi, hemen ardından titreyip çalmaya başladı. Refleksle çıkardım baktım Fatoş Abla arıyor. Açtım. Benim açacağımı pek ummuyormuş gibi, sesi titreyerek “Alo… Bayram ben” dedi. Araya girdim, “Neredesin?” “Evde.” “Kim var?” “Kimse yok. Kızım var sadece. Kasım yola gitti, kaynanam da diğer oğlunun yanında.” “Tamam, geliyorum” dedim. Fatoş abla lafını söyleyemeden telefon bir anda karardı… Şarj bitmişti. Ekran kapandı, ben karanlığın içinde kalakaldım. 10 dakika sonra Fatoş ablanın kapısının önündeydim. Üşümekten çenem kilitlenmiş gibiydi. Kapıyı açınca bir an dona kaldı. “Bu ne hal Bayram?” diye çıkıştı, yüzüme dokundu, ellerimi tuttu. Elleri sıcaktı, benimkiler taş gibiydi.
Beni hemen içeri çekip sobanın yanına götürdü, üzerime bir battaniye bıraktı. Bir şey sormuyordu, sadece arada “Niye böyle geldin, donmuşsun” diye homurdanıyordu. Cevap verecek hâlim yoktu. Titremem biraz durulunca, “Aç mısın?” diye sordu. Başımı sağa sola salladım. “Dur, sana nane limon kaynatayım, hasta olursun böyle” deyip mutfağa geçti. Sobanın yanında bir süre tek başıma oturdum. İçimdeki ağırlık sanki odanın ortasına çökmüştü. Sonra kalkıp mutfağa yöneldim. Ben girince Fatoş abla dönüp gülümsedi. “Nasılsın, biraz daha iyisin ya?” dedi. “İyiyim…” diyebildim yalnızca. Bir sandalyeyi çekip yan duracak şekilde oturdum. O arkasını dönmüş limonları doğruyor, naneleri sudan geçiriyordu. Üzerinde kırmızı–beyaz renklerde ev kıyafeti vardı; belli ki rahat, ev hali. Gözüm şekilli kalçalarına kaymıştı. Zayıfladığı için daha güzelleşmiş gözüme daha hoş gelmişti.
Daha önce de fark etmiştim ama malum sebeplerden uzak kalınca unutmuştum son halini. Bir süre öylece izledim. Sonra yerimden kalkıp, sırtı dönük halde nane ayıklayan Fatoş ablanın beline usulca sarıldım. Önce hafifçe irkildi, başını çevirip bana baktı; ardından hiçbir şey demeden tekrar önüne döndü, elindeki naneleri tencereye bıraktı. Fatoş ablaya sarılınca sikim kalkmıştı, kalçasının arasına denk getirerek sürtmeye başladım. Fatoş abla önce durakaldı daha sonra yaptığı işe devam etti. Ellerimi geceliğin altından sokup memelerini avuçladım. Sütyen yoktu. Fatoş abla önce irkildi ‘’Bayram kız evde’’ dedi fısıldar gibi. Durmadım memelerini sıkmaya devam ederken diğer yandan kalçasının arasına sürttürüyordum. Fatoş abla ‘’Bayram … Bayramm’’ diye mırıldandı, ‘‘Nolur! Dur kapıyı kapatalım hiç değilse kız gelirse fena olur’’ deyince ellerimi memelerinden çektim.
Fatoş abla benden kurtulunca hızlıca önce kapıyı örttü sonra sandalyelerden birini kapı kolunun altına dayadı. İşi bitince yanıma gelip ‘’şimdi oldu’’ dedi. Mahçup bir şekilde bana sarıldı, çene altıma ufacık bir öpücük kondurdu. Elini pantolonumun üzerinden yarağıma attı “seni çok özledim’’ dedi. Omuzlarından bastırıp önümde diz çökmesini sağladım. İtiraz etmedi, dizleri üzerine çöküp bu anı bekliyormuş gibi kemerimin tokasını çözüp pantolonumun fermuarımı indirdi. Turuncu renk garfield logolu boxerımı taşaklarımın altına kadar sıyırıp sikimi avuçladı. Önce hafif dilleme, yalama derken sikimi ağzına aldı ve sakso çekmeye başladı. Kabul etmem gerek ki Fatoş abla çok iyi sakso çekiyor. İster istemez elim saçlarına gitti, gırtlağına tamamını sokmak istercesine bastırıyordum kafasını. Bir süre sonra bacağıma vurmaya başladığında kafasına bastıran elimi gevşettim.
Yarağımı ağzından çıkarıp birkaç kere öksürdü, gözlerinden yaş akıyordu “delirdin mi? Öldürecek misin beni” dedi sinirle. Cevap vermedim. Kolundan tutup ayağa kaldırdım, tekrar mutfak tezgahına dayadım. ‘’Bayram iyimisin ne oluyor sana’’ dedi Fatoş abla ama karşı koymuyordu bana. Tezgâha yaslayınca iki elimle eşofmanını aşağı sıyırdım. Beyaz külotu vardı içinde, külotunun bir kenarı götünün arasına kaçmıştı. Beklemeden dizlerine kadar sıyırıp bıraktım. Belinden sarılıp kalçasını geri çektim ve omuzlarından bastırınca iki elini mutfak tezgahına dayayarak yarım domalır gibi oldu. Gözüm göt deliğine kaydı. Beklemeden tam arkasına yanaşıp yarağımı birkaç kez amıyla kalçası arasında yukarı aşağı yapıp amcığına kökledim. Tek seferde kasıklarım kalçasına yapışmıştı, “Ahhhh… Çok mu azdın sen“ dedi Fatoş abla inlerken, cevap bile vermeden git gel yaparak sikmeye başladım.
Ne kadar sert sikebilirsem o kadar sert sikiyordum. Yavaşlayacak gibi olunca aklıma Aynur abla geliyor daha da hızlanıyordum. Sol elimin işaret parmağını göt deliğine götürüp üzerinde okşar gibi oynamaya başladım. Fatoş abla bana dönüp daha ne oluyor demeden parmağımı geçirdim götüne. Parmağımım yarısı girince istemsiz “ohhhhhh” dedi ve sustu. Boynunu çevirip yandan bana bakmaya çalıştı. Daha önceki iki sevişmemize göre daha sert sikiyor ve göt deliğini parmaklıyordum. Fatoş abla şaşkındı ama yapacağı bir şey yoktu. Ben sertçe amına kökledikçe iki elini mutfak tezgâhına dayamış, kalçasını domalır gibi dışarı çıkartmış Fatoş ablanın göt deliğindeki parmağım rahatça hareket eder hale gelmişti. Aniden durdum ve ikinci parmağımı da götüne geçirdim. Fatoş abla bu hareketim sonrası kaçar gibi kendini ileri çekti ama boştaki elimle belinden sarılıp sıkıca tuttum.
Ben: Birazdan bu götü sikecem alışsın bari. Fatoş abla: an.. Anlamadım (Şok olmuş bir halde) Ben: nesini anlamadın canım götünü sikmek istiyor ‘Fatoş abla: nereden çıktı götümü sikmek, kudurdun sanırım bugün Dedi ama iki parmağım köküne kadar götündeydi. “Çok azdım, canım göt sikmek istiyor ve sikecem” dedim kesin bir ses tonu ile. Fatoş ablanın yüzünde şaşkınlık vardı. Yüzüme bakmaya çalışıyordu. Hem götüne soktuğum parmaklar hem de amına girip çıkan yarağım yüzünden tam odaklanamadığı belliydi. Yarağımı amından çektim ve biraz tükürükledim. Fatoş abla “Bayram bari yağ ya da vazelin kullan” dedi. ‘’Gerek yok tükürük yeter’’ dedim ve yarağımın başını göt deliğine dayadım ve yavaşça bastırdım. Her bastırmam da Fatoş abla küçük çığlıklar atıyor, ben götüne soktukça, "Yavaş sok, çok acıyor!" diyerek bir elini arkaya uzatmış belime bastırarak beni geri iteklemeye çalışıyordu.
Fatoş ablanın götüne yüklendiğimde yarısı girmişti. "Aaah götümün ağzı yandı, ne olur yapma, gel amdan sik beni!" diyerek durmam için yalvarmaya başladı. Aklıma Bekir’le samanlıkta izlediğim gün ‘’Götümden sik’’ diyerek kendi teklif etmesi gelmişti. Şimdi ise tam tersini bana diyordu. Sinirle yarağımı götüne bir daha abandım, yine "Aaah!" dedi ama bu sefer sesi daha yavaş çıkmıştı. Biraz daha durdum ve götünde git gellere başladım. Artık hiç itiraz etmiyordu. Var gücümle canını yaka yaka götünü tokatlıya tokatlaya siktim. Bu arada bir elimle amını da elliyordum. Beş dakika geçmişti ki Fatoş abla zevkten inlemeye başladı. Baldırlarında başlayan titreme tüm vücuduna yayılmıştı. Belinden tutmasam kendisini bırakacaktı. Fatoş abla desteksiz ayakta duracak hale gelince, götünü daha rahat sikebilmem için iki elini arkaya uzatıp kalçasının yanaklarından tutup ayırdı.
Boşalacağım zaman yarağımı çektim götünden, göt deliğinin etrafı kıp kırmızıydı. ‘’Bana dön’’ dedim. Dönünce hızlıca önümde dizleri üzerinde eğilip sikimi yakaladı, yüzüne yaklaştırdı. O kendini hazırlarken yüzüne boşalmam bir oldu. Fatoş abla nefes nefese döl içindeki yüzü ile şaşkınca bana bakıyordu. Zorlukla ayağa kalkan Fatoş abla çeşmeye doğru geçerken, arkasından sadece bakakaldım. Musluğu açtı, avuçlarını doldurup yüzüne su çarptı. Ardından havluyu alıp yavaşça yüzünü kuruladı. Sanki o birkaç saniyede hem nefesleniyor hem de olup biteni kendince tartıyordu. Sonra onu sikmeden önce hazırlamaya başladığı nane limon tenceresini alarak su doldurdu ve ocağı yakarak üzerine koydu. Biraz önce onu izlediğim sandalyeye oturdum. O anların sıcaklığı yavaş yavaş üzerimizden çekilirken, mutfağın sessizliğinde sadece ikimizin nefesi kaldı geriye; ne yaşadıysak orada, o anda kaldı
Ve ben… Bu yaşadıklarım için aklıma benzetme yapacak bir dizi ya da film sahnesi hatırlamıyordum. Ama siz şahitsiniz en azından! 2 Mart 2012 Cuma 19:21 (bu yıl Şubat 29 çekiyor)
- -----------------------
Tüm Kaynatasızlara sevgiler, selamlar. İyi okumalar Yo!