29. Bölüm 5 Part halinde paylaşılmıştır. İyi okumalar
- --------------------------------------------------------------------------
2 Mart 2012 Cuma 17:30-(Sağlık Ocağı) Birkaç dakika önce, sağlık ocağında… Bir elinde silikon tabancası omzunu duvara yaslamış Kahraman lavaboyu inceliyordu. İlk bakışta operasyona katılan özel harekât polisini andırsa da alışık olmadığı bir işi yapacak olmanın heyecanı vardı. Görünüşünden, hareketlerinden, elindeki silikon tabancasını tutuşundan anlaşılacağı üzere bu işler ona göre değildi ama iş başa düşmüştü. Üstelik yanında bir bayan varken bu işi olduğundan fazla önemsediği belliydi. Yeni takılan lavaboyla duvar arasındaki boşluk, ince ama sinir bozucu bir çizgi gibi sırıtıyordu. Özenle takılmış lavaboya çekilen gelişigüzel silikon sadece duvara yapışmış, aradaki boşluğu tam doldurmamıştı. Ne zaman çeşmeyi açsa o boşluktan akan su duvarın üzerinden kara betona iniyor yerde bir su birikintisi oluşuyordu. Silikon kartuşu eline alıp tabancaya yerleştirmeden önce refleksle burnuna götürdü, derin bir nefes aldı.
Kahraman: Bunun kokusu… Off… Çok hoşuma gidiyor. Aynur, Kahraman’ın karşısında, lavabonun üzerine eğilmiş, eski silikon artığını bıçakla kazıyordu. Başını kaldırmadan güldü.
Aynur: Bir zamanlar Ömer de bayılırdı buna. Ama elini sürmeyeli kaç sene oldu, şimdi seviyor mu emin değilim. Kahraman, bıçağın sıyırdığı yerleri kontrol etti, parmağıyla boşluğu yokladı. Daha önceden kullanıldığı için uç kısmı kurumuş silikon kartuşu tabancaya yerleştirip tetiğe birkaç kez bas çek yaptı. Acemiliğin getirdiği heyecanla kibarca bas çeke devam ederek kurumuş silikonun inadı bırakıp çıkmasını bekliyordu.
Kahraman: Sertleşmiş… Kurumuş. Biraz ıslatmak lazım yoksa girmez. Silikon tabancasının ucunu çeşmeye götürdü, çeşmeyi çok az açarak eliyle tükürük sürer gibi su serpti. Doğaçlama bir hareketti, işe yarayıp yaramayacağından emin değildi. Aynur bıçağı bırakıp lavabonun kenarına dayanarak doğruldu.
Boşluk dar olduğu için ikisinin de iyice eğilmesi gerekiyordu. Aynur üst gövdesini lavabonun üstüne doğru uzattı, göğsü lavaboya dayanacak kadar yaklaştı. Bir eliyle lavabonun duvara oturan o arka çizgisini yokluyor, diğeriyle tabancanın ucunu tutup dar aralığın tam üzerine getirmeye çalışıyordu.
Aynur: Normal tabii, onca zamandır dokunan olmadı. Dur, ucunu ben tutayım… Sen yavaşça bastır. Tamam deyince dur ama… Buna göre büyük bu! (gülerek) Kahraman tabancayı iki eliyle kavradı, lavabonun arkasındaki ince çizgiye nişan alıp hafifçe eğildi. Aralığı görebilmek için başını yana yatırdı, Aynur’un parmaklarına bakarak hareket etti.
Kahraman: Ben acemiyim bu işte, haberim olsun diye söylüyorum; sen söyle ne zaman ne yapayım.
Aynur: Olur. Hah… Tuttum ben ucundan, sen bastır. Bastır… Bastır… Heh, şimdi girdi şükür! Dur… Of, belimi hissetmedim bir an…
Böyle eğilince zor oluyor. Silikon, lavabonun arka kenarı boyunca duvarla arasındaki çizgiyi doldurmaya başlamıştı. Eğilip kalkmaktan Aynur’un beli sızlıyor, dizlerinin arkası yanıyordu. Saçları hafifçe yüzüne düşmüş, nefes alışverişi hızlanmıştı.
Kahraman: İlk defa yapıyorum böyle bir şeyi, biliyor musun?
Aynur: Bana denk gelmesi de ayrı yazgı oldu yani! (gülerek) Lavabonun arkasındaki aralık bitmek üzereydi. Aynur bu kez hafif yan durdu, sırtını duvara yaslayıp bir ayağını geriye aldı. Böyle olunca hem lavabonun arkasını daha iyi görebildi hem de elini daha rahat uzattı.
Kahraman: İyi ki sen varsın valla… Başkası olsa rezil olurdum.
Aynur: Dur, ben şöyle yan döneyim… Şuraya yaslanayım… Hah, şimdi daha rahat oldum. Tekrar bastır… Yavaş yavaş… Offf dizlerim koptu böyle ama… Devam et. Silikon kartuşunun içi iyice zorlanmaya başlamıştı. Son kısma gelince tetiğe basmak zorlaştı, içerdeki hava sıkıştı.
Kahraman’ın bilekleri gerildi.
Kahraman: Az kaldı… Biraz daha dayan, olacak… Tetiğe biraz daha abanmasıyla birlikte kartuşun içindeki hava bir anda boşaldı; ucundan kocaman bir silikon parçası fırlayıp doğrudan lavabonun arka kenarına “pat” diye yapıştı. Oradan sıçrayan silikon parçaları Aynur’un koluna bulaştı. Aynur refleksle geriye çekilirken dirseği musluğa çarptı. Musluk aniden sonuna kadar açıldı. Çeşmeden tazyikle fışkıran su, lavabonun kenarından sekip ikisinin de üstüne saçıldı. Aynur bir eliyle musluğa uzanıp kapatmaya çalışırken diğer eliyle yüzüne ve gömleğine gelen suyu engellemeye çalışıyordu. Kahraman tabancayı havaya kaldırıp musluğa atıldı, vanayı Aynur’dan önce kapattı Tam bu telaşın, bu hengâmesinin ortasında ağzından şu cümle döküldü, Aynur: Ay! Dirseğim kaydı! Offf… Şuna bak… Her yerim dağıldı! Saçları dağılmış ve alnına yapışmış, gömleği göğsünden aşağıya doğru ıslanmış durumda.
Lavabonun yanındaki askılıktan bir havlu kaptı. Önce yüzünü sildi, sonra boynuna bastırdı. Gömleğinin önü vücuduna yapışmıştı. Islak kumaş, tenini ve hatlarını olduğundan daha belirgin gösteriyordu. Bunun farkına varınca otomatik bir hareketle doktora sırtını döndü. “Ben şunu … Hemen” deyip havluyu göğsünün üstüne çekti. Gömleğinin iki üst düğmesini hızla açıp, boynunun altını ve göğsünün üst tarafını kurularken, aceleden düğmeleri tam ilikleyecek hâli kalmadı. Bir yandan da kendi kendine söyleniyordu. Kahraman ayaklarının altında biriken suya baktı. Elindeki silikon tabancasını sedyenin üstüne bırakıp yerdeki suyu temizlemek için paspasa uzandı. Faydası olacakmış gibi yerdeki suyu ayağıyla itip beceriksiz ellerle paspası çekmeye çalışıyordu. “Hocam dur, ayağın kayacak şimdi” dedi Aynur, havluyla göğsünü bastırmaya devam ederek. Tam o anda, koridordan metal bir şeyin duvara çarpan tok sesi duyuldu.
Arkasından yuvarlanan bir şeyin sürtünme sesi… Kumların yere saçılışını andıran hışırtı. İkisi de aynı anda irkildi. Kahraman başını kapıya çevirdi. “Ne oluyor?” diye fısıldar gibi sordu. Az önceki şakacı hali gitmiş, yüzü ciddileşmişti. Korkudan birkaç adım gerileyip annesinin arkasına saklanan çocuk gibi Aynur’un arkasında kalmıştı. Aynur havluyu göğsünde tutup derin bir nefes aldı. Saçları dağılmıştı, gömleğinin önü hâlâ yarım açıktı, bedeninde su damlaları vardı ama üstüne başına bakacak zamanı yoktu. “Sen dur, ben bakarım” dedi. Sesinde hafif bir titreme vardı. Hızlı adımlarla kapıya yürüdü. Kapıya varınca bir anlığına, elini gömleğinin önüne götürdü. Bir düğmeyi alelacele ilikledi ama düğme yerine oturmadan tekrar çözülünce tekrar iliklemeye eli varmadı. “Neyse” deyip geçirdi içinden. Merak, utancın önüne geçmişti. Kapının kolunu çevirdi, kapıyı açtı.
Koridordan içeri soğuk bir hava süzüldü. Aynur başını kaldırıp kapının önündeki siluete baktı. Karşısında Bayram’ı gördü. Yüzü bembeyaz, bakışları donmuş, dudakları hafif aralıktı. Gizli bir şey yaparken yakalanmış gibiydi. Aynur gözleri büyüdü, kelimeler boğazında düğümlendi. Olanları anlamaya çalışıyordu. İstemeden de olsa ağzından tek bir kelime döküldü: “Bayramm…” 2 Mart 2012 Cuma 23:25-(Fatoş Ablanın Evi) “Bayram… Bayram kalk!” Gözümü açtığımda önce nerde yattığımı çıkaramadım. Tavan yabancı, duvar yabancı, hafızamı yokladım önce yaşadıklarım rüya değil gerçekti. Gözlerim önce emektar saatim Casio’ya gitti. 23:25. Hepi topu 3 saat anca uymuşum iyimi. Sabah oldu sanmıştım oysa. “Bayram… Bayram… Ne düşünüyorsun?” Ses uzaktan geliyormuş gibi… Yorganın altından homurdandım “Ne var abla… Daha sabah olmadı ki…” “Olmadı biliyorum zaten!” dedi Fatoş abla.
Sesi titriyordu. “Kalk, köy karışmış!” Yorganı yüzümden çektim, gözümü araladım. Fatoş abla başımın ucunda, yüzü bembeyaz. Elinde telefon, bir ona bakıyor, bir bana. “Hayırdır?” diyebildim. Sesim, cami hoparlöründeki bozuk mikrofona benziyordu. “Çayın kenarında ceset bulmuşlar Bayram” dedi. “Millet ayakta. Herkes birbirine sorup duruyor. Köy karışmış köy’’ Yutkundum. “Kimmiş… Belli mi?” diye sordum. Sesim bana bile yabancı geldi. “Daha belli değil” dedi Fatoş abla. “Jandarma kimseye yanaştırmamış üstünü örtmüşler. Meryem aradı evi tahta köprünün orada, diyor ki ölen Bayram Hoca olabilir. Aynur, Ömer Hoca hepsi olay yerindeymiş. Aynur ağlıyor dedi.’’ Bir anlık sessizlik oldu. İçimden biri fişi çekti sanki. Akşamki duyduğum o sesler çarşaf çarşaf gelip oturdu kafamın içine. Okulun koridoru, sağlık ocağının kapısının altından sızan ışık, içeriden gelen sesler…
Aynur ablanın dağılmış hâli, kapıda bana bakıp “Bayramm…” deyişi… Sonra benim sığıntı köpek gibi kaçışım. Fatoş abla kolumdan tutup beni çekeleyerek kaldırdı. ‘’Sen geldiğinden beri bir haller var sende. Kalk git çay kenarına, olay büyümesin. Aynur’u kalpten götüreceksin, yazık kadına…” Ayağa kalktım. Yatağa girmeden üstümden fırlatıp attığım gömlekle pantolonu kucağıma almıştım ki Fatoş abla elimden çekip aldı. “Bunları giy” diyerek bir kot pantolon, bir kazak ve mont uzattı. “Kasım’ın oğlunun… İlk eşinden olan” diye de ekledi Ben soyunup giyinirken o, yanı başımda hızlı hızlı konuşmaya devam etti. “Meryem diyor ki, gece vakti köprünün orada beyaz gömlek, siyah pantolonlu biri dikilmiş çayı izliyordu. Şaşırdım bu soğukta bu halde ne ediyor diye… Deli midir, cinli midir dedim kendi kendime. Sonra bu ceset işi çıktı ya…” Durdu, bana baktı, sonra tekrar önüne döndü.
“Her kimse, bu iş onun başının altından çıkmıştır kesin diyor. Jandarmaya da aynen böyle anlatmış hepsini tek tek” dedi. Uyku sersemliğiyle Fatoş ablanın anlattıkları önce kulağıma gayet sıradan gelmişti. Ta ki “Sen buraya gelmeden çay kenarına gittin mi?” diye sorana kadar. O cümlenin ardından anlattıklarının niye böyle üst üste dizildiğini dank diye anladım. Meryem’in tarif ettiği kişi… Beyaz gömlek. Siyah pantolon. Çayın kenarında dikilip duran bir adam. Evet, o adam benden başkası değildi. Beynimde eksik çark yerine takılmış gibi tıkır tıkır ederek çalışmaya başladı. Her şey yerine oturmuştu. Fatoş ablanın neden bana Kasım’ın oğlunun kıyafetlerini verdiği belli olmuştu. Limitless diye bir film izlemiştim. Adamın biri hapı içince beyni bilmem kaç kat fazla çalışıyor; karşısına çıkan her sorunu çat diye çözüp geçiyordu. Kendisinden ev kirası istemeye gelen ev sahibinin genç karısına yapıştırıp gönderiyordu falan.
Neyse… Tam ihtiyacım olan hap anlayacağınız. Ortadan kaybolduğum o iki üç saatte, hem ölmüş hem de öldürmüş biri olup çıkmıştım. Birisi yatırıp siksinde tam olsun mk. Aynur abla, orada yatanın ben olduğumu sanıp ağlıyorsa, ben karşılarına dikilince bir cevap isteyecekti. Jandarmada da sorardı kim bilir. Anlayacağınız tünelin ucu borumbok bir yere çıkıyordu. Aynur abla “Neredeydin?” der. Sonra “Okuldan niye kaçtın?” diye sorar, bir de anlamazlığa vurup. Sanki ben durup dururken keyfimden buhar oldum. Kimse yokken sorsa keşke, yüzüne baka baka, “Sen… Doktorla rahat rahat sikiş diye kaçtım” der geçerdim. Ama Aynur abla akıllı kadın; kesin Ömer Hoca’nın yanında sorar. Beni rahat konuşturmaz. Sustum mu da üstüme basar geçerdi zaten. Bu düşünce içimde yeni bir öfke dalgası yaktı. Daha dün bir, bugün iki… Doktorun altına yatmış kadın. Bir de çıkmış “artık sağlık ocağına yardım etmeyeceğim, zor oluyor” diye oyun çeviriyor bana.
Meğer hepsi tezgâhmış. Hoş… Benim gibi götten bacak tipsizin tekine mi verecekti? Yakışıklı doktor orada dururken… Ben olsam ben de ona veririm, yalan yok. Ama gel bir de bunu içime anlat işte… İçim ayrı söyleniyor, gururum ayrı küfrediyor. Hazırlanıp kapının önüne çıkınca bir an durdum. Buraya gömlek pantolonla geldiğimi hatırladım. Soğuk iliklerime işlemiş, montla bile üşüyordum; ben okuldan taa buraya kadar nasıl gömlekle pantolonla yürüdüm? Kendime hayret ettim. Demek ki insanın aklı bazen kafada değil, sinirde dolaşıyor. Soğuk bir kış gecesiydi. Köy, sessizliğe gömülmüş, yalnızca uzaklardan gelen köpek havlamaları ve soba borularından yükselen hafif tütüler karanlıkta belli belirsiz seçiliyordu. Fatoş ablanın tarif ettiği yer buraya uzak değildi; biraz hızlı yürüyünce, sokak aralarından kestirmeyle en fazla on dakika. Ama ben kestirmeden vazgeçtim.
Yolların arasından, yılan gibi kıvrıla kıvrıla gittim. Ne kadar geç varırsam o kadar iyi diye düşünüyordum; olay yerine yaklaştıkça içim daralıyordu. Ayağım geri geri gidiyor, sanki biri görünmez bir ipten tutup beni geriye çekiyordu. Nedense Aynur ablayla yüz yüze gelmekten korkuyordum. Bir ara, “Keşke ölen ben olsaydım” diye bir düşünce geçti aklımdan. O kadar saçma, o kadar ani… Ama geldi işte. Cenazenin olduğu yere yaklaşınca ilk gözüme çarpan şey mavi-Kırmızı ışık oldu. Jandarma arabasının tepe lambası karanlığı dilim dilim kesiyor, ışık çayın kıyısında sağa sola vurup geri dönüyordu. Çayın kenarı kalabalıktı ama ses yoktu; köy kalabalığı işte, merakını bile fısıltıyla taşır. Soğuktan herkes büzülmüş, nefesler buhar olup havada kayboluyordu. Kimi kollarını göğsüne sarmış, kimi avuçlarını ovuşturuyor, üşüyenlerin dişleri bile konuşuyor sanki.
Çayın hemen kıyısında üstüne büyük mavi bir örtü serilmiş bir beden vardı. Başında komutan dikilmiş, kalabalığı geride tutuyordu. Kahraman da yanında; komutanla alçak sesle konuşuyor ama gözü sürekli örtünün altına kayıyordu. Biraz geride Ömer Hoca ayakta dikilmişti. Yanında Aynur abla… Kollarını göğsüne sarmış, üstünde Ömer hocanın montu. Üşümekten küçülmüş gibiydi. Etrafta on beş, yirmi kişi de toplanmıştı; belli ki civarda oturan köylüler. Geç vakit olduğu için fazla duyan yok yoksa anında dolar taşar burası. Gelenlerde merakla, sessizce izliyorlardı. Çoğu evden üstüne ne geçtiyse öyle çıkmış; kimisinin ayağında terlik, kimisinin başında bere yarım. Bir iki jandarma kalabalığın hemen önüne dikilmiş; biri şeridi tutuyor, diğeri kalabalığı geride tutmaya çalışıyor. “Yaklaşmayın!” diyor Ben yaklaştıkça birkaç köylü beni fark etti. Önce bir durdular; sonra aralarında mırıldanma başladı:
“Bayram Hoca değilmiş…” “Kim dediyse ölen başkasıymış…” “Ulan biz de…” “Kim dedi öldü diye?” Sözler yarım kalıyor, cümlelerin sonu yutuluyordu. Derken yaşlı bir amca yanıma hızla geldi. “Ulan hocam, biz seni yıkayacaktık az kalsın” dedi. “Bir daha böyle kaybolursan, vallahi mezar kazdırırım sana!” deyip iki kolumdan tutup beni gördüğüne sevinir gibi yaptı. Arkasından bir kadın elini göğsüne vurdu “Yüreğimize indirdin hoca… Ağıt yakmaya başlamıştık!” Bir iki kişi de hâlâ şüpheyle bakıyordu, köy yeri işte, emin olmadan inanmaz “İyi de… Sen buradaysan kim o zaman?” diye sordu biri, gözünü yerde yatan cesetten ayırmadan. Ölenin ben olmadığına üzülmüş gibiydi mk. ‘’Kusura bakma ölmediğim için’’ sözü dilimin ucuna geldi vazgeçtim. Sesler artınca Aynur abla ve Ömer Hoca bizden tarafa döndüler. Aynur ablayla göz göze geldik. Jandarma arabasının mavi-Kırmızı ışıkları Aynur ablanın yüzüne vuruyordu; gözlerinden süzülen yaşlar o ışıkta parlıyordu.
İçim cız etti. Oysa on dakika önceye kadar ondan nefret ediyordum. İnsan bazen kendi kalbine bile şaşırıyor. Ömer hoca yanıma geldi, elini omzuma koydu “Bayram… Nerdesin sen? Telefonun da kapalı. Biz burada ne sandık?” dedi. Sesindeki öfke de vardı, rahatlama da. İkisi birbirine dolanmış. Ardından Aynur abla kalktı. Zayıf düştüğü belli; ama yine de geldi ve sarıldı. Bir şey demedi. Sadece sarıldığında o ağlama sonrası gelen iç çekişi—insanın göğsünü delen o yorgun nefesi—hissettim. Ayrıldı, yüzüme baktı. Bakışlarında pişmanlık varmış gibi hissettim … Sanki olayın buralara gelmesinin sebebi kendisi olduğunu biliyor, suçunun farkındaymış gibiydi. Yine de öfkelenemiyordum. “Ölen kim?” diye sordum. Meraktan değil… “Neredesin?” sorusuna verecek cevabım yoktu. Suçu bastırmak, içimdeki gürültüyü susturmak için sordum. Ömer hoca başını salladı. “Bilmiyoruz” dedi.
“Jandarma kimseyi yaklaştırmıyor. Olay yeri inceleme gelecek, bir de sağlık ekiplerini bekliyorlar. Köylüler bir bakalım diye söylenip durunca da sadece Kahraman’ın görmesine izin verdiler.” Tam o sırada Kahraman çıkıp geldi. Beni görünce yüzü aydınlandı; iki elini yana açtı “Hocam… İyi ki geldin. Vallahi ortalık karıştı” dedi. Sonra beni baştan aşağı süzdü, gözleriyle “bu musun sen?” diye kontrol ediyor sanki. Ömer hoca kafasıyla yerde yatan, üstü örtülü bedeni işaret etti “Kimmiş?” Kahraman, sesi düşerek “Ben tanımıyorum. Ama sağlık ocağına gelmişti… Yaşlı bir amca. Yetmiş yaşlarında.” Ömer hoca bir adım daha yaklaştı “Nasıl ölmüş peki?” Kahraman tek cümleyle “Sol taraftan tek kurşun. Jandarma tüfek diyor.” O anda jandarma komutanı yakınımıza gelmişti. Doğruca bana döndü “Bayram Hoca siz misiniz?” dedi. “Evet” dedim. Komutan, yarı ciddi yarı alaycı bir ifadeyle “Biraz daha gecikseydiniz, köylü sizi yıkayıp gömecekti hocam.
Ucuz yırttınız” dedi. Sonra da “Yerde yatan için Bayram Hoca dediler. Ben de sizi yaşlı biri sandım. Alakanız yok. Kim çıkardı sizin isminizi, hayret.” Bir şey diyemedim. Dudaklarımı sıkıp, “bilmem” der gibi kafamı yana büktüm. Ömer hoca hafifçe güldü ‘’Köy yeri komutanım… Canlıyı yer, ölüyü de gömer” dedi. Biraz daha Komutanla konuştuktan sonra olay yerinden ayrıldık. Komutan Kahraman’ın ve Ömer hocanın numaralarını aldı. Sonra Ömer hocanın Doblosuna binip eve doğru yola koyulduk… Arabaya binince direksiyona Ömer Hoca geçti. Kahraman ön koltuğa oturdu; benle Aynur abla arkaya sıkıştık. Yolun yarısına kadar kimse konuşmadı. Hani var ya… Fırtına öncesi sessizlik öyle bir ortam var. Aynur abla başını cama çevirmiş, pencereden dışarı bakıyordu. Ömer hoca bile vitesi değiştirirken sanki ses çıkarmamaya çalışıyordu. Derken Kahraman arkasını dönüp, “Ne gündü be…” dedi.
Sonra ortamı yumuşatmak ister gibi gülerek ekledi “Hocam, bugün iki kere korkuttun bizi. Cezalısın, söyleyeyim.” “İki kere?” dedim, sorar gibi. “Aynen hocam, iki kere. Biri okulda… Aynur hanımla lavabonun silikonunu sıkıyoruz, bir gürültü, bir patırtı… Kapıya bir çıktık, sen! Sonra buhar olup uçtun. Vallahi aklımız çıktı.” “Silikon mu?” dedim, şaşkınlıkla. O sırada dışarı bakan Aynur abla kafasını çevirip bana baktı. Öyle uzun uzun değil; bir anlık. Sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar dışarıyı izlemeye devam etti. “Evet ya, silikon. Sana demiştim hatta lavaboyla duvar arasından su sızıyor silikon çekmek lazım diye ama unuttun sanırım hocam” dedi Kahraman. Hem gülüyor hem de kendini tiye alıyordu “Ha… İyi yapmışsınız hocam” dedim. “Lavabo önemli tabii.” Kahraman devam etti “Zaten acemiyim hocam, pek beceremem. Üstüne bir de birden şangır şungur gürültü gelince boşluğuma geldi…
Vallahi altıma kaçırıyordum korkudan.” Sonra gülerek Ömer Hoca’ya döndü “Hocam, halimizi görsen… Aynur Hanım’ın kolu çeşmeye çarpınca su birden açıldı mı? Ben elimde silikon tabancası, üstümüz başımız battı.” Ömer Hoca gözü yolda, kulağı Kahraman’daydı. Bir yandan başını sallıyor, bir yandan da kendine has o gülüşüyle gülüyordu. Kahraman gülmesi azalınca aynı rahatlıkla devam etti “Sonra kayboldun gittin. Seni ararken köylüler çay kenarında biri ölmüş yatıyor dedi. Oraya gidince de senin ismini attılar ortalığa. Allah var hocam… Çok korkuttun hepimizi.” Konuşma sırası bana gelmişti sanırım. Şimdi sıçtım. Ölme meselesi neyse de… Silikon meselesi… Kafamın içinde bir anda maraton programı dönmeye başladı. Erman Toroğlu’yla Şansal Büyükağa sanki okulun içinde canlı yayın yapıyor. Şansal “Pozisyonu bir daha alalım” diyor, Erman da “Oynat Uğurcum!” diye bağırıyor.
Benim “Aynur ablayla Kahramanı bastım” sandığım sahneyi, görmediğim ayrıntılarıyla birlikte, kafamda çevirip çevirip gösteriyorlar. “O cümleler… O inlemeler… Hepsi silikon muymuş lan?” Eh be Bayram, eh be Bayram… “Acaba beni mi yiyorlar?” diyeceğim ama hiç öyle bir halleri yok. Belli ki ben her şeyi kafamda kurmuşum. Hem de bariz. Duyduklarımdan aklımda kalan kırıntıları toparlayıp hayal meyal kafamda canlandırınca Kahraman’ın söyledikleri cuk oturuyor. Kafamda bir gecede kurduğum senaryo, iptal olmuş dizi gibi çöktü. Şimdi ne bok yiyeceğim? Cevap vermedim. Aynur abla gibi kafamı çevirip camdan dışarı baktım. Etraf zifiri karanlık… Ben de mal gibi simsiyah manzarayı izliyorum. Bir yandan da beynimdeki “bahane” klasörünü karıştırıyorum; hani şu, acil durumlarda otomatik açılan dosya. Bu sefer tık yok. Aklıma bir şey gelmiyor. Normalde böyle anlarda son saniye bir şey düşer aklıma.
Önceden hazırlık yapıp da işe yaradığına pek şahit olmadım zaten. Ama bu sefer olay başka. Ben nelerin üstesinden gelemedim ki… Muhtemelen bunun da üstesinden gelemeyecektim. İçimden sessizce “tamam” dedim. Son dakika kurtardık kurtardık; yoksa ben çoktan kaderime razı olmuştum. Ömer Hocalara vardığımızda kapıyı çocuklar açtı, Agâh’la Mutlu. İçeri girince, Ömer Hoca’nın akşam yemeği için kurduğu masa olduğu gibi duruyordu. Tabaklar, çatal bıçaklar… Her şey yerli yerinde; sadece iştah ortada yok. Zaten kimsenin yemek yiyecek hali kalmamıştı. Aynur abla, “Ben kahve yapayım” deyip mutfağa geçti. Biz de oturma odasına geçtik. Ömer Hoca “ses olsun” diye televizyonu açtı. Haberler… Sanki dünyanın derdi bitmiş de bizimkine sıra gelmiş gibi. Ekranda, “Altı sıfır atılan Türk lirasının simgesini belirlemek için açılan yarışma sonuçlandı” diyordu. Güven ve istikrarı temsil eden simge, 8362 çizim arasından seçilmişmiş.
Amına kodumun kafası beni kurtarmakla ilgilenmek yerine haberde geçen her kelimeyi tek tek kaydetmekle meşgul. İçimden, “Senin de amına koyum’’ dedim. “Tam zamanı yani.” Aynur abla kahveleri getirip dağıttı. Ayak ayaküstüne atıp bana bakışlarını kilitledi. Sorgu modu! “Ulan Bayram! Ulan Bayram! İçimizi dışımıza çıkardın be çocuk!” dedi, ama sesi de hafiften titriyordu. Aynur abla hafif geri çekildi… Yüzü bir anda taş kesildi. Kaşlarını daha da çattı. “Abla…” diye başladım, kelime arıyorum. “Abla deme bana şimdi!” diye sertçe kesti. “Bir gecede sırra kalem basıyorsun, telefonun kapalı, montun, anahtarın bizde kalmış, ceset bulunuyor, jandarma geliyor… Biz seni ölü diye bekliyoruz yüreğimiz ağzımızda! Bir açıklaman vardır herhalde?” Kahraman, Ömer Hoca Aynur abla üçünün de bakışları üzerimde. Üçü de halka gibi çevirmişler beni. Kaçış yok. İçimden “Şimdi anlat Bayram, kariyerinin en rezil yalanı başlıyor” dedim.
Boğazımı temizledim. Yaşananlardan zaten fazlasıyla utanıyordum. Bu rezilliğin üzeri, ancak insanı daha da rezil edecek bir bahaneyle örtülürdü; başka türlü kimse inanmazdı. Aslında rezillik çok da umurumda değildi. Asıl kızdığım, kendi akılsızlığımdı. Akıl olmayınca fikir ne yapsın… İmam eşeği sikmiş, Bayram ne yapsın. Olan oldu artık. Geriye sadece olup biteni sineye çekmek kalıyordu. “Şimdi…” dedim. “Bakın, gülmeyin ama… Mevzu biraz şey…” yüzüme utanır gibi bir ifade kondurarak Kahraman hemen atladı “Hocam, tıbbi bir şeyse en rahatı o. Anlat rahat ol.” Derin bir nefes aldım. “Tam okulda… Şeyin önündeydim ya hani akşam, sağlık ocağının. Ben o sırada… Tuvalete gitmeye çalışıyordum.” Üçü birden kaşını kaldırdı. Aynur abla kollarını göğsünde kavuşturdu, bakışı “devam et bakalım” der gibiydi. “İçim bir anda fena oldu hocam” dedim, Kahraman’a dönüp.
“Mideme bir sancı girdi, hani böyle biri içerden tokmakla vuruyor gibi. Ter bastı, dizlerim boşaldı. Dedim, Bayram ya şimdi tuvalete koşarsın ya da bu köye hatıra bırakırsın.” Ömer Hoca istemsiz güldü, sonra hemen ciddileşti. “Eee?” dedi. “Evin anahtarı montun cebindeydi, mont da sizde kalmıştı. Ben de hızlıca okulun tuvaletine koşayım dedim. İnsan o halde ne yapacağını da şaşırıyor. Okulun tuvaletini Kiraz abla giderken kilitlemiş. Anahtarı da çay ocağına bıraktığını biliyorum. Hemen alır çıkarım dedim. Niyetim size görünmeden sessizce geçip gitmekti ama… Sakarlık bende malum, biliyorsunuz; ayağım burkuldu. Koridorda yangın kovaları vardı ya, hani kum doldurulmuş… İşte birine çarptım, kova devrildi. Sonrasını biliyorsunuz zaten; o patırtıyı da siz duydunuz.” Kahraman başını salladı, “Aynen o sesi duyduk biz” dedi. Ben devam ettim “İşte o an…
Panik oldum. O sesle bir vücut tepki verdi… Seyrek de olsa olur bende. Heyecandan… Altıma kaçırdım.” Kafamı öne eğerek. Kahraman hemen ‘’o yüzden kıyafetlerin farklı’’ dedi doğrular gibi. Anlatacaklarım bitince ortalık bir anda sessizliğe gömüldü. Pencerelerden rüzgârın uğultusu geliyor; ara ara bir köpek havlaması da karışıyordu. Ömer Hoca’nın dudak kenarı seğirdi. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Kahraman gözlüğünü düzeltti, gözlerini kaçırıp yere baktı. Aynur abla ise tek kaşını hafifçe kaldırmış, bana öylece bakıyordu. Sesimi alçaltıp devam ettim “Orada kalıp içeriye geri dönsem… İnanın, rezilliğin kralı olurdu. Tuvalete yetişememiş, üstüne de siz kapının önündesiniz… Ben de ne yaptığımı bilmeden utancımdan kendimi dışarı attım. Üşüyünce baktım en yakında Fatoş ablanın evi var utana sıkıla ona gittim. Kapıyı çaldım, halimi görünce içeri aldı.
Hem üzerimi değiştirdim hem de… Soğukta yürüyünce yorgunluktan sızıp kalmışım.” Başımı eğdim. “Telefon şarjım da bitti. Sonra biliyorsunuz zaten köy ayağa kalkmış. İş işten geçmişti.” Kahraman kafasını kaldırdı. “Yani” dedi, gözlüğünü düzelterek, “Hocam… Dün gece hepimizi yok yere korkuttun ama tıbben baktığımızda… Bu, literatürde akut stres kaynaklı gastrointestinal kriz diye geçer.” Ömer Hoca dayanamadı “Ne geçer ne geçer?” dedi. Kahraman “Bağırsak isyan etmiş işte hocam” diye çevirdi. “Panik artı soğuk artı gün boyu yorgunluk, üstüne bir de çay, kahve… Vücut ben bu yükü taşımam demiş.” “Bir de Cuma’dan sonra yemekte cevizli börekten yedim işte… Biliyorsunuz. Ceviz bana dokunuyor; daha önce de başıma geldi. Biraz da onun etkisiyle oldu” dedim. Der demez yere çakıldım gözümle. Halının desenini inceliyorum; sanki desenin içinde bir çıkış kapısı var da ben onu arıyorum.
“Altıma sıçtım” bahanesiyle ne kadar duygusal olabilirsem o kadar duygusal olmaya çalışıyorum. Sesimi kısıyorum, bakışımı düşürüyorum; üstüne bir de iç çekiyorum ki tam olsun. Yasin görse, hiç uğraşmaz “At yalanı, sikeyim inananı” derdi. Ömer Hoca başını salladı, bana dönüp “Bayram Hocam" dedi, “Senin yüzünden bütün gece içim dışım gitti, meğer senin derdin içten dışa gitmekmiş.” “Hocam…” dedim, mahcup. “Vallahi kusur bende. Bir haber vermem lazımdı. Ama o halde… Yani… Rezil olmamak için rezil ettim milleti.” Ömer Hoca’nın yüzü yumuşadı. Elini omzuma koydu “İnsanlık hâli” dedi. “Ölü sanmaktansa canlı canlı boklu sanalım daha iyi.” Anlaşılan Kiraz ablayla yapılan seks seansları Ömer Hoca’nın espri damarını da açmıştı. Normalde böyle laflara azıcık alınırdım; ama şu an tam tersine, içim ferahlıyor. Dalga geçsinler, gülsünler… Umurumda değil.
Yeter ki asıl sebepten uzak dursunlar. Kahraman kıkırdadı. “Bir dahaki sefere” dedi, “böyle olursa bana söyle hocam. Bağırsak hareketini de kontrol ederiz’’ deyip uzanıp dizlerime birkaç kere vurdu. Üçü az çok ikna olmuş gibiydi. Ama ben hissediyordum, Asıl sınav Aynur ablaya karşıydı. Başımı kaldırıp Aynur ablanın gözlerinin içine baktım. O gülmüyordu. Dudak kenarı hafif aşağı inmişti. Yüzünde çok tanıdık bir ifade vardı “Hadi canım…” “Yani” dedi yavaşça, gözlerini kısmış, “bize diyorsun ki… Korkudan kaçmadın, altına kaçırdın?” Boğazım düğümlendi. “Özetle… Öyle” diyebildim. “maalesef gerçek bu.” Aynur abla gözlerini benden ayırmadı. Bir an sanki içimdeki yalan makinesine ışık tuttu. Ses tonunda alay yoktu ama güven de yoktu. “Peki Bayram” dedi. “Sana şimdilik insanlık hâli diyelim. Ama şunu da bil, bu gece ben seni bi an ölü bildim. Gözümün önünde cenazeni bekledim.
Böyle bir şeyi yine yaparsan… Altına kaçırdığını değil, beni kaçırdığını düşünürüm. Ona göre.” Bu cümle içime oturdu. “Tamam abla” dedim, başımı önüne eğerek. “Yeminle diyorum, bir daha habersiz kaybolmak yok. Ne olursa olsun, önce sana haber vereceğim.” Aynur abla başını hafifçe salladı. “Bakacağız” dedi sadece. Kahraman ortamı yumuşatmak için araya girdi “Ben diyorum ki” dedi, “bu olaydan sonra Bayram Hocama okulda ayrı bir yer tahsis edelim.” Sonra iki elini kafasının hizasına kaldırıp L şeklinde açtı, arayı da iyice büyüttü “Acil durum tuvaleti.” Ömer Hoca hemen atladı “Ben tabelasını yazarım Bayram İçin Ayrılmıştır, Diğer Kullanımlar Hayati Tehlike Arz Eder.” İkisi kahkaha patlattı. Ben de gülüyormuş gibi yaptım ama içimden “Keşke sadece tuvalet mevzusu olsaydı” diye geçiyordu. Aynur abla gülmedi. Sadece hafif bir tebessüm çizgisi dudaklarının kenarında belirdi, sonra yok oldu.
Gözleri hâlâ “Bu hikâyede bir şey eksik” diyordu. Ama en azından, o an için defteri kapatmış gibiydi. Gece, Ömer Hoca ile Kahraman’ın benimle ilgili yapabilecekleri bütün espriler de suyunu çekince ayrılma vaktimizin geldiği anlaşılmıştı. İşin güzel tarafı şuydu: Aynur abla onlara uyup beni ti’ye almak yerine, bildiğin beni savunmuştu. Şeker bu kadının yanında acı kalır… Bir de benim yaptığıma bak… Kadın hakkında kafamda neler kurmuştum. Aynur ablalardan ayrılınca ben evin yolunu tuttum, Kahraman da misafirhanesine döndü. Unutmak isteyeceğim anılar listesine bir tane daha eklendi. Olanları kafamdan geçirirken bile yüzüm kızarıyordu. Lan ben bu kadar mal değildim, ne oldu bana mk? Kahraman “korkudan altıma yapacaktım” demese, aklıma sallayacak bir yalan bile gelmeyecekti. Bu sefer yırttım tamam… Ama bir dahakine de böyle şanslı olur muyum, asıl mesele o.
* Cumartesi sabahı daha gözümü tam açamadan telefon çaldı. Ekranda “Fatoş Abla” yazıyor. “Hayırdır abla, daha horoz bile uyanmadı” dedim. Açtım. “Bayram?” dedi. Sesi hem uykulu hem tetikte. “Ne oldu gece? Sen… İyi misin?” Ben: İyiyim abla, bir şey yok.
Fatoş Abla: Yok mu? Dün gece bir geldin… Hiç normal değildin. Bir hallerin vardı. Ne yaşadın sen?
Ben: (sesi biraz yumuşatıp) Ablacım sonra anlatırım. Şimdilik boş ver. Zaten kafa kazan gibi. Fatoş abla “hımm” dedi. O “hımm” var ya… Kadınların “ben boşvermem” demesinin kibar hali. Fatoş abla: Tamam, Kısaca söyle bari. Olay yerine gittin mi?
Ben: Gittim gittim… Köylü beni görünce şaşırdı. Herkes… Ölenin ben olduğumu sanmış. Aynur abla da… Yani işte. Öyle. Fatoş abla: Aynur nasıldı? Çok mu ağlamış?
Ben: Galiba… Ben gittiğimde gözleri doluydu Fatoş abla: Ben de onu diyorum. Senin üstündeki o hal…
Neyse. Peki… Öleni gördünüz mü siz göstermemiş diyorlar. Bir an boğazım kurudu. Sanki telefondan soğuk hava üflediler.
Ben: Doktora gösterdiler sadece oda tanıyamadı. Sadece silahla öldürüldüğünü birde yaşlı olduğunu söyledi. Fatoş abla: (nefesini verdi) Ölen… Hüseyin amcaymış Ben: Hangi Hüseyin amca? Fatoş abla: Dut dut Hüseyin! Dut dut Hüseyin… Şakacı, çenesi düşük ama zararsız. Kafamın içinde bir şey küt diye oturdu.
Ben: Allah allah… Daha dün Dumrul amca falan sağlık ocağına gemişlerdi… Ava gidelim diyordu bana. Hayret! Fatoş abla: Gecesine av olmuş işte, Jandarma silahı da bulmuş.
Ben: Bulmuş mu? Fatoş abla: Bulmuş, öldüren kişiyi arıyorlar. Komutan sabaha kadar dolaşmış. Herkesi soruşturuyorlar Bayram. Ben “hass…” diyecektim, yuttum. Dilimin ucuna gelen küfür bile uykusuzluktan yorulmuştu. Fatoş abla devam etti “Kendi halinde adamdı ya…
Biraz şakacıydı, biraz çok konuşurdu… Ama kimseye kötülüğü yoktu. Kim niye öldürsün? Köy şaşkın.
Ben: Cenaze ne zaman? Fatoş abla: İkindi namazına müteakip defnedilecek. Bir de… Behiye’nin akrabası oluyor.
Ben: Nasıl akrabası? Fatoş abla: Behiye’nin rahmetli kocası Kepçe Osman’ın teyze oğlu olurdu Hüseyin.
Ben: Haberim yoktu, ilk kez duydum. Tamam abla. Ben de gelirim cenazeye Fatoş abla: Gel ama Bayram… Dün geceki halini unutmadım. Bana anlatırım dedin. Anlatacaksın!
Ben: Tamam abla söz anlatırım. Fatoş abla: İyi, gusül abdesti almayı da unutma gitmeden (gülerek) Ben: Geceden aldım merak etme(gülerek) Fatoş abla: Gavur siker gibiydin… Hala götümün üstüne oturamıyorum Ben: Sende az gavur değilsin abla konuşturma beni şimdi Fatoş abla: (Kahkaha attı) öyle yılbaşı bileti gibi talih bize de vuracak mı diye bekletme bizi. İstediğin zaman gel vur!
Ben: Olur Fatoş aba: Yani Ben: Olur sık sık gelir vururum abla Fatoş abla: Hah şöyle. Hadi sen güzellik uykuna geri dön haşin ve gaddar hocam. Hadi görüşürüz Ben: Görüşürüz Telefon kapandı. Ekran karardı ama içim aydınlanmadı. Dut dut Hüseyin vurulmuş… Silah bulunmuş… Katil aranıyor… Fatoş ablayla da yanlış anlama yüzünden arayı düzelttik. Aynur ablayla aramız nasıl acaba? Birde o mesele var! Altı üstü küçük şirin bir köy okulunda öğretmenlik yapıp gidecektim ama Bir senedir köyde normal bir gün yaşamadım. * İkindiye doğru caminin avlusu dolmaya başlamıştı. Köy cenazesinde kalabalık tek bir yerde durmaz; üçer beşer kümelenir. Herkesin ağzında aynı cümle “Vah vah…” Ama her “vah vah”ın altında başka bir merak. Ben, Ömer Hoca, Doktor Kahraman… Rahmi hocayı bekliyorduk. Cemaat camiden yavaş yavaş çıkıyor. Normalde bahar mevsimine girdik ama soğuktan nefesimiz havada donuyor.
Avlu soğuk, taş soğuk, insanların bakışı daha da soğuk. Herkesin eli cebinde, dili dışarıda. Biz kenarda dururken yakınımızda üç beş köylünün konuşmasına kulak misafiri olduk. Zaten köyde kulak misafiri olmak için çaba gerekmiyor, fısıltılar gelip seni buluyor.
- Ula başımıza gelmeyen galmadı bir senedir.
- Doğru didin la. Camiyi soydular… Muhtar Ali kazada gitti…
- Bir başkası hemen ekledi “Adeviyye de çığın altında kaldı… Bulunamadı.”
- Şimdi de Hüseyin amca (sesi kısılıp sertleşerek) Vurulmuş ulan. Vurulmuş!
- O sırada aralarından biri, sanki aklına yeni gelmiş gibi sordu “Ula… Adeviyye’ye ne oldu harbiden?”
- Karlar erisin, çıkar cesedi.
Öyle rahat söyledi ki… Sanki kaybolan anahtarı konuşuyor.
- Ben o çığ işine hiç inanmıyom ha.
- Niye?
- Ekrem uydurdu bence, kesin öldürdü, gömdü bir yere. Sonra da çığ aldı diye martaval yazdı.
- Adeviyye donuz gibi karıydı. Öyle kolayınan ölmez o. Ben onun çığ altında kaldığına da, imamın kayığına bindiğine de heç inanmıyom.
Biri “donuz gibi” lafına güldü, diğeri “Allah affetsin” diye mırıldandı. Ama kimse gerçekten üzülmedi; köy dedikodusu üzülmeyi de eğlenceye çeviriyor. Ömer hoca bana doğru hafif eğildi, sesini kısarak “Görüyor musun Bayram… Köyde ölüm bile çay sohbeti.” Ben de bir şey demedim. Adeviye ablayla yaşadıklarım gözümün önünden yeni vizona giren film fragmanı gibi geldi geçti. Şimdi ne yapıyordu acaba? Biz konuşmalardan biraz uzaklaşıp boş sandalyelere oturduk. Soğuk demire oturunca insan bir an kendine geliyor ama ben kendime gelemiyorum. Kafam başka yerlerde. ‘’Lan, dedim içimden, acaba uğursuzluk bende mi?’’ Bir senedir köyde yaşamadığım kalmadı. Cami soyuluyor, birisi kaza geçiriyor, tek ben bilsem de biri çığa karışıyor, biri vuruluyor… Ben nereye dönsem, olay da oraya dönüyor sanki. Bir gün de “Bayram hocanın yüzünden yağmur yağmıyor” diyecekler vallahi.
Tam bu düşünceyle boğuşurken camiden cemaat çıkmış cenaze namazı için sıraya geçilmeye başlanmıştı. Rahmi hoca da geldi. Yüzü ciddi, adımı ağır, cenaze yüzü. Cenazeyi kıldırdı. Cenazeler hep garibime gider. Bir telaş vardır, sanki ölenin acelesi varmış gibi. Koştura koştura… Hızlı hızlı… Sırtlanır, taşınır, indirilir. Toprak atılır. Sonra taziye… “başınız sağ olsun”… İki el sıkış… Vınn. Sanki hayat, ölümü bile “hadi hadi” diye geçiştiriyor. O yüzden ölmekten korkarım, Allah var. Devam edecek