Cenazeden sonra doktor Kahraman, “Köyde birkaç yere uğrayacağım, sen de gelir misin hocam?” diye teklifte bulununca kıramadım. Sabah tek başına köyü dolaşmaya çalışmış. Köyü bilmediği için yolu yordamı karıştırmış, bir yerde köpekler önüne çıkınca da epey tırsmış belli. Anlatırken güldü ama gözlerinde hâlâ o köpeklerin dişleri duruyordu. Ben de kabul ettim, birlikte çıkalım dedim. Bu aralar aramız iyiydi. Köy Hüseyin amcanın cenazesi yüzünden yarı yarıya boşalmıştı. Evlerin çoğunda kapı açılmadı elimiz boş döndük. Ben arabayı sürerken diğer yandan da bildiğim kadarıyla köyü anlatıyordum. “Şu ev falancanın, bu ev bunun. Bunun oğlu yurtdışında, yazın gelir. Şuradaki evi kimse kullanmaz, kışın kapalı durur.” Kahraman şaşırdı. “Beş altı ayda köyü baya baya öğrenmişsin hocam” dedi. “Ben bu kadar sıkı fıkı olamam asla.” Ben gülümsedim. Köy insanı, bilmeden tanıtmaz kendini.
Kahvenin önünden geçerken durup birer çay içelim dedik. Fadime abla yoktu, Rıza abi ocağın başındaydı. Çaylar yeni gelmişti ki jandarma da geldi. Komutan beni ve Kahraman’ı geceden bildiği için hiç yabancılık çekmeden yanımıza oturdu. Çay söyledik, sohbet açıldı. Konu ister istemez Hüseyin amcaya geldi. Komutan rahat konuşuyordu. Bildiklerini saklama gereği duymuyordu. “Hocam” dedi, “köyde neredeyse herkeste bu tür tüfeklerden var. O yüzden işimiz zor. Ama kullanılan tüfek bildiklerimizden değil.” Bir yudum aldı, devam etti “Namlusu uzatılmış. Tetik tertibatında oynama var. Ben böyle bir şeye pek rastlamadım.” Sonra bir de ekledi. “Garip olan ne biliyor musunuz? Cesette boğuşma izi yok. Hiç. Genelde sırtı dönükken yada kafasından yediği kurşunla gerçekleşen ölümlü vakalarda rastladığımız bir durumdur” diyerek fikrini belirtti. Bir süre kimse konuşmadı.
Biraz daha sohbet ettikten sonra komutan ve yanındaki askerler kalktı. Hemen arkalarından biz de kahveden çıktık. Arabaya binip birkaç eve daha uğradık. Sözde sağlık ocağına gelemeyenlerin derdini dinlemekti amacımız ama iş daha çok bayram gezmesi gibi bir hal almıştı. Kimse pek derdini sıkıntısını anlatmıyor daha çok bizi ağırlamakla bir şeyler ikram etmekle uğraşıyordu. Kahraman ayrılmadan önce her eve kartını bırakıyor istediğiniz zaman çekinmeden arayabilirsiniz diyordu. İlk başta pek haz etmesem de sanırım Kahraman’a karşı ön yargılı davranmıştım. Dümdüz iyi niyetli efendi aklı başında çalışkan bir insandı. Bir evde yaşlı bir amca kapıyı aralayıp, “Ben iyiyim ama hanımın tansiyonu bozuk,” dedi. Hanımı kapının arkasından bağırdı “Bozuk olan tansiyon değil, senin huyun!” diyerek takılmadan duramadı. Zorla gelinlerine ayran yaptırıp içmeden göndermediler.
Kahraman giderken her evde yaptığı gibi telefon numarası olan kartını yaşlı çiftin gelinlerine vermeyi ihmal etmedi. Arabaya atlamış yolda giderken Kahraman’ın telefonu çaldı. Kulağıyla omzu arasına sıkıştırdı telefonu, bir yandan konuşup bir yandan ajandasına not aldı. Reçeteler, ilaç isimleri, kimlik numaraları… Konuşmayı kapatırken gülerek “Tamam Suna Hanım,” dedi. “Reçete numaralarını size arayıp haber veririm.” O an başımdan aşağı kaynar su döküldü. Suna… İçimde sakladığım, kimseye belli etmediğim yerden vurulmuştum. Telefonu kapatır kapatmaz ben sormadan anlatmaya başladı. “Sabah uzakta bir eve gittim… Mezarlığı geçince var ya, hani iki üç ev anca… Yolu karıştırdım, geri de dönemedim” diye anlatırken hemen araya girip “İsmail abinin evi var orada” deyince birden hatırladı, “Hah evet! İsmail’di ismi. Sağ olsun çok ilgilendi adam. Karısı, annesiyle babası için ilaç yazdırmak istedi.
Düzenli şeker-Tansiyon ilaçları varmış. Yazayım dedim ama ilaç isimleriyle kimlik bilgileri lazım olunca numaramı kız kardeşine kaydettirdi. Sonra kimse yokken kız kardeşinden açtı konuyu. Okuyor falan… Eşinden boşanmış yeni ama çok sürmemiş… Laf lafı açtı anlattı da anlattı'' Lafı bitince de“Güzel kız” dedi. “Belki bilirsin sen de.” “Biliyorum,” dedim. “Açıktan liseyi bitirmek için sınavlara giriyor. Birkaç kez ders çalıştırdım.” Kahraman hiç durmadan devam etti “Evet onları da anlattı. Ablası da kardeşiyle aramı yapmaya çalışıyor anlayacağın.” İşte o cümle canımı daha çok sıktı. Benimle görüşmesine taş koymak için çırpınan ablası, Suna’yı doktora kendi elleriyle teslim etmeye çalışıyordu. Kahraman bunu dünyanın en normal şeyiymiş gibi anlattı geçti. Suna’yla ilgilenir gibi de değildi. Ya da bana öyle gösteriyordu, emin olamadım. İçimde bir yer “Ara Suna’yı” dedi.
“Bir ara, ağzını yokla.” Ama o an değil. O an sadece canım sıkıldı. Ablasının derdi belli, Suna bir evlensin de o da kurtulsun, biz de kurtulalım. Anlıyorum. Ama ben doktorun böyle bir niyeti olacağını sanmıyorum. Evleneceğini bilsem hiç itirazım olmaz; aksine mutlu bile olurum. Ama işin sonu sadece pompayla biter, mal batıya kayarsa… İşte o koyar bana. Birkaç kapıdan daha elimiz boş döndük. Sonra Kahraman’la eve geçtik. Bilerek onu yalnız bırakmak istemedim; Suna tekrar ararsa yanımda kalsın istedim. Kahraman’ı ne zaman yalnız bıraksam, benim canımı sıkacak bir şey oluyordu zaten. Birlikte yemek yaptık, yedik. Çay içtik. “Ne zaman döneceksin?” dedim. Kararsızdı. Sağlık müdürlüğünün göndereceği aracı istememiş; “Ben dönerim” demiş. Bir süre daha oturduk. Sonra, “Ben biraz dinleneyim… Hem de çalışmam lazım” deyip misafirhaneye geçmek için izin istedi.
Ben de onunla çıktım. Köy odasındaki misafirhanesine bırakıp kahvenin yolunu tuttum. Köy, akşamüstü sessizliğine bürünüyordu. Ama içimde hiç sessizlik yoktu. Kahraman’ı yerine bıraktıktan sonra kahveye gidecektim ama yolda fikrim değişti; “dur” dedim, “taziye evine uğrayayım.” Sonuçta köyde yok yazılmak istemiyorum, hele böyle günde hiç. Hüseyin amcalara vardığımda kapıda Hüseyin amcayla hiç ayrı görmediğim arkadaşı Dumrul amca ile Behiye ablanın oğlu Ferhat, gidenleri uğurluyordu. Dumrul amcayı ilk kez bu kadar yalnız gördüm. Hüseyin amcayla birbirlerinin promosyonu gibiydiler; biri varsa öbürü de olurdu. Şimdi yanındaki boşluk, sanki üçüncü bir kişi gibi duruyordu. “Buyur hocam” dediler, içeri aldılar. Erkeklerin sıkış tıkış oturduğu salona girdim. Rahmi hoca da içerideydi. Hemen yanına buyur ettiler. Ferhat da uğurladığı misafirlerden fırsat bulup gelip yanıma sıkıştı.
Sessizce konuştuk. “İşten izin aldım” dedi. “Bir hafta buradayım. Gitmeden oturalım mutlaka.” “Olur” dedim. İçimden de “tam da Behiye ablayla bir şeyler yaparız” diye geçiriyordum; sonra hemen toparladım kendimi. Kötü günde bile aklım kayıyor, diye içimden sövdüm. Bir hafta eskisi günlerdeki gibi, “merhaba merhaba” takılmaktan öteye gitmeyecekti el mahkûm. Ortam tam taziye evi havası: Biri işten konuşuyor, biri bitmeyen kıştan. Derken siyaset, spor, ekonomi… Herkes bir yerinden tutup katılıyor. Sonra bir anda konu bitiyor; yeni, alakasız bir şey açılana kadar salona derin bir sessizlik çöküyor. Sanki herkes ölümün yüzüne bakmaktan kaçıyor. Ölümü konuşmayınca ölüm yok sayılacakmış gibi… İnsanlar ölüme değil de havaya, maaşa, maça tutunuyor. Rahmi hoca da klasik “hoca muhabbeti” yapıp dini konuları açıp çene çalacak, nasihat verecek biri değil.
O sustukça, odada en net duyulan şey çayın içinde dönen kaşığın sesi oluyordu. Bir de arada boğaz temizleme… O kadar. Bir ara Dumrul amca gözlerini bana dikti. Dertli dertli başını salladı. Nerden aklımda kaldığını hatırlamadığım bir söz aklıma geldi ‘’Ölüm bir eve girdiyse sağ kalanları da bir nebze öldürür’’ “Rahmetli hayatta olsaydı” dedi, “bugün ava gidecekti. Seni de götürmeye çok meraklıydı.” Bunu dedi, sustu. Ben çıkana kadar başka da bir şey konuşmadı. Sanki bir cümle yetmişti hem rahmetliye hem bana hem de kendi içine. Akşam namazı için Rahmi Hoca müsaade isteyince ben de onunla kalktım. Çıkarken mutfaktan çıkan Behiye abla ile Hüseyin amcanın karısı Naime ablayla kapıda karşılaştık. Baş sağlığı diledim. Behiye ablayla kısa bir an göz göze geldik. Ben bakışlarımı kaçırdım. O an özlediğimi hissettim. Daha fenası… Behiye ablanın bakışında da aynı şey vardı.
Öyle uzun uzun değil; ama insan bazı şeyleri bir saniyede bile anlıyor. Rahmi hocayla arabaya binecekken Ekrem abi geldi. Yanında kadınlı erkekli on beş yirmi kişilik bir kalabalık… Geldikleri gibi durmadan, selamı bile kısa kesip doğruca Hüseyin amcanın evine girdiler. Aralarında Reyhan’ı göremedim. Fazla da dikkat etmedim; bakarsam beynim yine film çevirir diye korktum. Rahmi hocayı önce camiye bıraktım. Oradan da kahvenin yolunu tuttum. * Kahveye varınca anladım ki taziye evinden çıkan erkekler hanımları eve savlayıp doğruca buranın yolunu tutmuş. İçerisi ana baba günü. Gören “çay bedava mı amına koyum?” der. Köylüye bahane de yok; köyün gündemi zaten yeterince meşgul. Bir hafta sonra yapılacak seçimi unuttu herkes anında. Hüseyin amcanın ölmesi, üstelik silahla vurularak ölmesi… Köyün belki on yıllık dedikodu malzemesi. Her masada ayrı bir fikir var.
Şeş kaza jandarma gelip konuşulanları not alsa, kafası karışır, bu işin içinden sıyırıp faili meçhule götürürler olayı. Kimisi “bahçenin sınırı yüzünden falancayla kavgalıydı, o yaptı” diyor; kimisi “elli yıl önce filancaya bacısını istemişlerdi de Hüseyin taş koymuştu, o yaptı” diyor. Bir başkası “bilmem neredeki hazine arazisi ekiyor diye dilekçe vermişti, onlar yapmıştır” diye tutturmuş… Her kafadan ayrı bir ses yani. Fadime abla bir masaya oturmuş; bir yanında kocası Rıza abi, öte yanında köyün marangozlarından Mükremin abi. Ben yanlarına varana kadar beni fark etmediler. Gittim, Fadime ablanın karşısındaki boş sandalyeyi çekip oturdum. Kısa bir hoş geldin faslından sonra kahvenin kalabalığını gösterip gülerek “Bugün çaylar şirketten sanırım” dedim. Fadime abla ağzını açmadan ben hızlıca ekledim “Yakışır muhtarıma.” Fadime abla güldü.
Sonra elini hafifçe sallayıp “Millete konuşacak yer lazım” dedi. “Baksana… Herkes suçu, hazzetmediği adamın üstüne yamamaya çalışıyor” Kadının tespiti, rapor gibi. Fadime ablanın eli kolu uzundur; köyde haberi olmadığı iş pek olmaz. O yüzden fikrini merak ediyordum.
Ben: Sen ne diyorsun abla bu işe? Fadime abla: (Dudaklarını büktü) Bir şey diyemiyorum. Herkes gibi ben de kafadan kuruyorum anca.
Ben: Kafandan geçen ne peki? Fadime abla: (çay bardağına baktı) Yani… Hüseyin emminin bilinen öyle büyük bir hasmı yoktu. Ufak tefek, dişe dokunmayacak sınır-Tarla davası falan… Bu sebepten adam öldürülse köyde adam kalmaz.
Ben: E ne o zaman?
Fadime Abla: Birinin damarına dokundu, boşluğuna geldi vurdu. (Bir an durdu, sanki rahmetlinin hatırına biraz yumuşattı) Hüseyin emminin çenesi düşüktü. Alayı da severdi. Akranlarının çoğunun lakabını o takmıştır.
Alınır mı, gücenir mi demez… Yapıştırır geçerdi. Rıza abi: Mesela Musa’ya Götü Çürük Musa derdi, iş ciddiye binince bir anda geri vitese takar, benim işim var diye sıvışırdı, rahmetli de bunu affetmezdi. Dursun’a Cırt Dursun takmıştı; adam konuşurken hep araya cırt diye girer, lafı keser… Hüseyin emmi de cırtlamadan duramaz derdi. Mükremin abi: Benim hala oğlu Mustafa’ya da kafası kocaman, inadı ondan da kocaman diye Çiftekafa Mustafa’yı yapıştırmıştı. İki lafın birini ben bilirim diye bitirince rahmetli iyice keyiflenirdi. (Yan masalardan birini gözüyle işaret edip) Muharrem’e de İşibozuk Muharrem… Başladığı işin sonu gelmez ya bozar ya yarım bırakırdı. Fadime abla: (Rıza abiyi göstererek) Bizim herife de emsüz derdi Ben: Emsüz mü? O ne demek? Fadime abla: (gülümseyerek) Beceriksiz Rıza abi bu lafa biraz bozuldu ama sesini çıkarmadı. Kafasını çevirip ocakta çay dolduran ocakçı Mıstığa göz atar gibi yaptı.
Fadime abla: Öyle işte, Allah affetsin, Rahmetlinin dili frensizdi… İyiydi hoştu ama bu konularda feraseti yoktu işte. Bir dedi mi, adamın üstüne yapışırdı lakap Vallahi o ana kadar duyduğum en doğru tahmin buydu. Kadın bir kere daha “ben niye muhtar olmalıyım” dosyasını önüme koydu. Hüseyin amca muhabbetini uzatmadan, önümüzdeki pazar yapılacak seçimi sordum.
Ben: Gezelim diyordun ya… Nasıl yapalım? Fadime abla: Cenazeden dolayı gezmek yakışık düşmez, ben listeye yazacağım azaların hepsiyle konuştum. Bir tek Aynur ikna olmadı. Onun yerine Rahmi hocanın karısı Gülşah’ı ekledim. Kırmadı, kabul etti sağ olsun. (Sonra bana doğru eğildi hafifçe) Bir akşam kahvede toplanırız. Sana zahmet sen de gel, birlikte hasbihal edelim. Sonrası Allah kerim. Atla deve değil sonuçta. Çaylar geldi. Rıza abi de sanki Fadime abla kazanacağı garantiymiş gibi heyecanlı; kendi kendine liste yapmış, kim oy verir, kim vermez, kimin kapısı çalınır…
Saydı da saydı. “Muhtar kocası olacam haftaya” dedi gülerek. Fadime abla da güldü. İlk kez kocasının dediğine gülerken gördüm; o bile “tarihi an” gibi geldi gözüme. Tam o sırada kapı açıldı. Önde Ekrem, arkasında sülalesinin erkekleri… Kalabalık bir grup kahveye girdi. Ekrem içeri adım atar atmaz sınıfa öğretmen girmiş gibi bir sessizlik çöktü. Adamın Fadime ablayla, bir de Fadime ablanın babası Ferdi abiyle sebebini tam bilmediğim bir husumeti vardı. Bu kahveye yıllardır adımını atmamış—ta ki bugüne kadar. Haline tavrına bakılırsa gelişi hayra alamet değildi. Kahvenin ortasında durdu. İki elini arkada birleştirdi, götünün üstünde kilitledi. Öyle bir dikildi ki, sanki kahve değil meydan. “Ben! Ahanda bu köyün sahabı Tozoğlu Veysel ağanın torunu Ekrem” dedi. “Muhtarlığa talibim.” Bu kadar. Ne süs var ne dolambaç. Uğultu yükseldi. Birisi çayını yanlışlıkla masaya döktü, biri sandalyeyi gıcırdattı.
Sonra Ekrem gözünü gezdire gezdire bizim masaya yürüdü. Sandalyeyi çekti. Oturdu. Fadime abla dik duruyordu ama çenesi kilitlenmişti. Ben içimden “İşte şimdi sıçtık” dedim. Ekrem abi oturur oturmaz sırayla bana ve Fadime ablaya baktı. “Bakıyorum da aranızdan su sızmıyor,” dedi gülerek. Sonra Rıza abiye döndü, yüzündeki gülümsemeyi bozmadan “Rıza… Çayın çorban yok mu? O kadar sene sonra gelmişim.” Rıza abi heyecanla kalktı “Çay kahve ne istersen hemen getireyim. Kusura bakma… Uzun zaman sonra gelince şaşaladım.” Ekrem abi, “Çay kâfi,” dedi. “Kahve hatırı olacak olanla içilir.” Laf soktu. Üstüne bir de cilaladı. Rıza abi çayı getirene kadar kahvede çıt çıkmadı. Çay gelince Ekrem abi bir yudum aldı, çayı tabağına bıraktı. “Hüseyin’i de gömdük… Vay be” dedi. “Hey gidi dut dut Hüseyin…” Sonra tesbih tuttuğu elini bilek güreşine hazırlanır gibi masaya koydu.
Fadime ablaya baktı “Bak Fadime” dedi, “ben bu işe karşıyım, biliyorsun.” “Kadından muhtar olmaz” demedi. Ama demediği şey, kahvenin tavanına çarpa çarpa bağırdı zaten. “Madem vazgeçmeye niyetiniz yok” diye devam etti, “o zaman bir şartım var.” Sustu. Çayı ağzına götürdü. Höpürdeterek bir yudum aldı. Kimseden çıt çıkmadı. Sonra devam etti. “Seçimden önceki gün köy meydanında açık konuşma yapılacak. Her aday… Herkesin önünde. Kadın, erkek, genç, yaşlı…” Bir an durdu. Sonra bana baktı. “Bu fikri kim verdiyse” dedi, “o da orada oturacak.” İçimde bir şey buz kesti. “Kaçan kaybeder” dedi. “Konuşamayan da.” Sonra üstüne bir şart daha bindirdi. Yüzü hâlâ gülüyor ama gülüşü bıçak gibi “Eğer gelip konuşursan, seçime de girersen… Bir şartım daha var. Seçimi kaybeden bu köyde kalamaz. Aha burada, herkesin ortasında söz vereceğiz. İkimiz de.” Gözlerini Fadime ablaya dikti.
Fadime abla yeşil gözlerini Ekrem Abi’nin üstüne kilitledi. Hafif hafif kafa salladı. “Konuşma işini iyi düşünmüşsün” dedi. “Güzel olur. Kabul.” Bir saniye durdu; sesi daha da sertleşti “Ama diğer şart… Ona aklım ermedi. Benim kimseyle derdim yok, husumetim yok. Götü boklu bir muhtarlık için sidik yarıştırıp kaybettim diye köyden gidecek halim de yok.” Sonra o meşhur cümleyi çaktı “Bakıyom da sen böbreğindeki taşı düşürmüşsün ama kafandaki dağı taşı atamamışsın Ekrem.” Ekrem abinin gülüşü bir an dondu. Fadime abla devam etti; ‘’Sen beni kadın diye hafife alıyon Ekrem. Mesele kadınlık erkeklik değil; mesele akıl, vicdan. Köyü korkutmayla değil, kafayla idare ederiz. Sen meydanı tehdit sanıyon, ben meydanı hesap yeri bilirim. Ben çıkar konuşurum, kaçmam. Ama kaybeden köyden gitsin diye oyun kuracaksan, git o oyunu evde çocuklarla oyna. Bitti.’’
Fadime abla bardağın dibinde kalan çayı tek seferde kafaya dikti. Gözleri Ekrem’in gözlerine kilitliydi. Öyle uzun baktılar ki, kahve bir an daha soğudu sanki. İlk gözünü kaçıran Ekrem oldu. Meşhur kafa sallamasını yaptı. “Öyle olsun bakalım… Öyle olsun kahveci Fadime” dedi küçümser gibi. Sandalyeyi geri itti, ayağa kalktı. Sesini yükseltti, kahveye ilan gibi bıraktı, “Bizim aile yıllardır bu köyün yükünü çekti. Şimdi de çekmeye hazırız. Muhtarlık angarya iştir, şanımıza yakışmaz ama köyü karı milletine bırakacak da değilim. Bırakırsam atalarımın kemikleri sızlar. Görüyorum ki Muhtar Ali’den sonra köpeksiz köy bulmuş da çomaksız geziyorlar. Biz daha ölmedik bu böyle biline” Kapıya yönelirken arkasını dönmeden ekledi: “Meydanda görüşürüz.” Gittiler. Kahve bir süre daha sessiz kaldı. Fadime abla uzun süre ağzını açmadı. Sonra kalktı: “Ben eve gideyim…
Uşaklara erken gelirim demiştim” dedi. Ben de onunla kalktım. İçimden gaz verecek, rahatlatacak bir şey söylemek geliyordu ama ne benim ağzımda söz vardı ne Fadime ablanın o sözleri dinleyecek hali. Kuru bir hayırlı gecelerle birbirimizi uğurlayıp eve geçtik. Saate baktım: 20:20. Birisi beni düşünüyor, dedim içimden. Yoksa benim kafam yine mi film çekiyor? Gecenin ayazında arabayla eve vardığımda avluda at üstünde bekleyen birini gördüm. Reyhanın boşandığı kocasından beridir birisini gece vakti beni bekliyor görünce hafif tırsıyorum yalan yok. Birde at üstünde falan görünce aklıma Kara Murat filmleri geldi. “Ekrem atlılarını gönderip beni okla vurduracak herhalde” diye kısa bir film geçti zihnimden. Altı üstü “seçime gir” diye Fadime ablayı ikna ettim diye bana cozlayan Ekrem, Reyhan’la ve eski karısı Adeviye ablayla yaşadıklarımı öğrense ne yapardı acaba?
Çakır’ın tombalacıya yaptığı gibi sopayla mı indirirdi, yoksa Yusuf Miroğlu'nun Turgay Atacan'ın pekmezini akıttığı gibi silahla mı indirirdi… Daha fenası yakın zamanda izlediğim yabancı bir film geldi aklıma (İçinde Yaşadığım Deri), kızına tecavüz eden adamı ameliyatla karısına benzetip sikerek intikam alıyordu adam… Allah korusun. Ölmek daha iyiydi. Sonra arabayı biraz daha yaklaştırınca gördüm, bekleyen Köse Şakir’di. Hanife ebenin kocası diye bildiğimiz. Köse Şakir, ben arabadan iner inmez atı üzerime doğru sürdü. Refleksle bir adım geri çekildim. En son karşılaşmamızda üzerime silah doğrulttuğu an hâlâ gözümün önündeydi; o yüzden bu tipini siktiğime çok fazla güvenmemek gerek. İki elinin de atın yularında olduğuna emin olunca ben de ona doğru birkaç adım attım. Adamın hâlinden epeydir orada beklediği belliydi, atın üstünde taş kesilmiş gibi, suratının bir kısmı da soğuktan dolayı örtüyle sarılı…
Sadece gözleri görünüyordu ama çirkinliği şu haliyle bile ben buradayım diyordu. Ağzına sardığı örtünün üstünden buhar buhar nefes çıkıyor; ayazın içinde duman gibi yükseliyordu. Atın yularını çekerek, “Hanife seni çağırıyor” dedi. “Şimdi mi?” diye sordum otomatik olarak. “Hemen” dedi. Atıyla kendi etrafında döndürüp tekrar bana bakarak, “Gelirken evden bir taş getirsin dedi” diye ekledi. “Taş mı?” dedim, tam anlamayarak. Köse Şakir, “Taş” dedi; kesin ve net. Sanki taş değil de nüfus cüzdanı istiyor. “Ne alaka…” diye iç geçirdim ama bir şey sormaya da hevesim kalmadı. Şakir’le muhabbet uzadıkça insanın ömrü kısalıyor. “Üzerimi değiştirsem de öyle gelsem olur mu?” dedim, izin alır gibi. “Çok vakit oldu geleli, daha fazla oyalanmanın zamanı değil,” dedi. “Törene gitmiyorsun, halin münasip. Sen taşı al gel, tez vakitçe yola koyulalım.” “İyi bakalım” dedim.
Olduğum yerde iki saniye durdum. Böyle durumlarda son karar bana kalınca nutkum tutuluyor. Desene bana “şu taşı getir” diye be amına kodumun oğlu. Keşke Allah beni kartal yaratsaydı da ananın amına doğru süzülseydim, orospu çocuğu… Gece vakti canımı sıktı. İçimden saydırıyorum ama yüzümde “tamam” ifadesi. Köyde hayatta kalma sanatı bu zaten. Aklıma samanlıkta, Hanife ebenin gençliğinde kullandığı “Şifahane” yazan oda geldi. “Bekle geliyorum” deyip oraya indim. Samanlığın bir kenarı sağlık ocağı için boşaltılan odadan gelen malzemelerle doluydu. Cami kapısı gibi girişi olan şifa odasının kapısından geçip içeri girdim. Telefonun ışığını açtım; sırayla masaya, raflara, köşelere tuttum. Taş arıyorum ama sanki cin çıkaracağım. Raflardaki küpecikler dikkatimi çekti, böyle brşey olur mu acaba dedim kendi kendime ama anında “Hediyelik eşya gibi olur” dedim, sonra “ulan kadın taş istemiş, ben küpecikle gidersem güler” diye vazgeçtim.
Kararsızlığım iyice artmıştı bekledikçe. Gözüm duvara takıldı. Duvarı oluşturan her taş çekiçle düzeltilip dümdüz yapılmıştı. Telefon ışığını yaklaştırıp göz gezdirdim. Büyük taşların dengesini sağlamak için araya sıkıştırılmış küçük taşlardan birini gözüme kestirdim; tek elimle sağa sol yaptım yerinden bile oynamadı. Hemen başka bir taşa geçtim onu da hareket ettiremedim. Böyle böyle 4-5 tane denedim sonunda bir tane gevşek bir taş bulmuştum. Oynata oynata çıkarttım. Ön yüzü tozdan kirden grileşmişti, arkası bembeyazdı. Avucuma alınca “tamam” dedim, “sen iş görürsün.” Yukarı çıktım. Köse Şakir bıraktığım gibi duruyordu. Aynı mendeburluk aynı suratsızlık. At da adam gibi; “ben niye buradayım” der gibi duruyor. “Düş önüme” dedi. Arabaya atlayıp çalıştırdım. “Düş önüme” diyor amına kodumun oğlu. Seni düdüklü tencereye koyar öttüre öttüre sikerim sikmesine de Hanife ebeye dua et sen.
Hanife ebe ilk seviştiğimiz gece atla gelip beni evden almıştı. Şimdi de Köse Şakir atla gelip… Lan acaba? Kaderin küçük bir cilvesi mi bunlar? Gözümü kapatınca Köse Şakir’le yatakta seviştiğimi düşündüm; içim ürperdi mk. “Yok yok” dedim kendi kendime, “aklıma bile getirme.” Böyle bir şeyi düşmanım bile hak etmez. Arabayı çalıştırıp hızlıca bildiğim yoldan sürdüm. Aynadan baktığımda Şakir görünmüyordu. Yetişemesin diye gaza yüklendim. Karlar eriyince yol açılmış; Hanife ebenin evinin önüne kadar arabayla geldim. Ben vardığımda Köse Şakir ahırdan geliyordu. Adam benden önce gelmiş, üstüne bir de atı bağlamış… Erenlere mi karıştın, bu ne hız amına kodumun götvereni. Yan koltuğa koyduğum taşı elime alıp arabadan indim. Kafamı kaldırınca evin üst katının asma balkonunda, kapının önünde arz-I endam eden Hanife ebeyi gördüm. Bembeyaz giyinmişti.
Saçları daha öncekilerin aksine açıktı. Hemen tepesinde yanan ışık sadece kendisini aydınlatıyor; tiyatro sahnesindeymiş gibi bir görüntü oluşturuyordu. Hızlıca yanına çıktım. Açıkçası uzun süredir onu ihmal etmiştim; içimden “acaba bana kızgın mı?” diye düşünmüyor değildim. Merdivenleri çıkıp yanına varınca yüzünde bir gülümseme belirdi. İlk ergenliğe girdiğim zamanları hatırlıyorum: gece yorganın altına girip hayaller kurardım. Bazen ünlü bir futbolcu, bazen sinema oyuncusu, bazen hayat kurtaran bir polis ya da doktor olduğumu düşünürdüm. Ünlüleri, şarkıcıları, komşu kızlarını, öğretmenlerimi (özellikle Sibel Can’ı ve Türkçe hocası Birgül hocayı) götürdüğümü hayal ederdim. Son birkaç ayda hayatımda çok enteresan gelişmeler olmuştu. Bir elin beş parmağından fazla kadınla yakınlaşmıştım. Hemde dağın başında bir köyde. Bütün bu yaşadıklarım rüya çıksa yadırgamam; “hassiktir hepsi rüyaymış” der, iki gün üzülür sonra devam ederim o derece.
Bu köye geldiğim günden itibaren yaşadıklarım ergenliğimin başında kurduğum hayallerin “gerçek olmuş ama ayarı kaçmış” hâli gibiydi. Ama itiraf etmeliyim ki aralarında en enteresan olanı kesinlikle Hanife ebeyle yaşadıklarımdı. Birdenbire. Aniden. Yaşadıklarım o kadar aniydi ki acaba ben kafamdan mı uyduruyorum diye düşünmeden edemiyordum. Beni çağırmasa, ben onun yanına gidecek cesareti bulabilir miydim? Bilmiyorum. Karşımda bana gülümseyen Hanife ebenin gözlerine bakıp ben de gülümsedim. “Hayırlı geceler” dedim. Hanife ebenin cevabı “Aleyküm selam, hoş geldin” oldu. Gözleri elimdeki taşa kaydı. Taşı unuttuğumu o bakınca hatırladım, hemen uzattım. Gülümsemesi büyüdü. Doğru seçim olduğu belliydi hâlinden. “İyi bari baltayı taşa vurmamışım” dedim içimden. O önde, ben arkada içeri geçtik. Geçen zamanda yüzü zihnimde puslanmıştı; karşılaşmamız bana onu yeniden hatırlatmış gibi hissettirmişti.
Muhtemel ki isminin sonundaki “ebe” lakabı zihnimdeki görüntüsünü normalden daha yaşlı hissettiriyordu görmediğim her vakit. Tam yaşını bilmiyorum ama altmışın üzerinde olduğu kesin. Saçlarındaki beyazlar dışında yaşını ele veren tek kanıt nüfus cüzdanı olabilirdi. Önümde yürürken beyaz elbisesi altındaki vücudunu baştan aşağı süzdüm. Yapmasam şaşarım. Zihnim, bu evde kaldığım iki gün boyunca yaşadığım sikişlerden kısa bir hatırlatma sundu. Hayalimde hep bir kadına duvardan duvara vurarak çakmak vardı. Öyle böyle değil, işim bitince kadın odadan koltuk değnekleriyle çıkmalı (hiç olmadı tek ayaküstünde sekerek) Öyle hayvani bir sikiş olmalı. Sonrada o şanslı bayan her kimse bunu herkese Bir Demet Tiyatrodaki Feriştah gibi ‘’Bayram o edeleleriyle benimle öle bir sevişti ki aman Allahım.. Gadınlığımdan ilk kez bu gadar randıman aldım’’ diye ballandıra ballandıra anlatmalıydı.
(Pornoyu azaltmam gerek sanırım) Nasip olmamıştı ama istesem seviştiklerimin çoğuna hayallerimdeki kadar aksiyonlu olmasa da en azından indir, kaldır, evir çevir, iç kazık, el else, künde gibi şeyleri rahatça yapabilirdim. Hanife ebe hariç. Onun la yatakta işler rica minnet usulü yürüyordu. Domalır mısın? Bacaklarını açar mısın? Üstüme çıkarmışın? Benden bir karış uzun 80 kilodan fazla. Naim Süleymanoğlu olmam gerek ona istediğim şeyleri yapmak için. Onu takip ederken kalçalarına o kadar odaklanmıştım ki neredeyse odanın girişindeki çifte kapıya çarpacaktım. Kendimi hızlıca toparladım. Her zaman oturduğum yeşil sedirin en köşesine iliştim. Sedirin bittiği yerde yuvarlak fiskos masasının üstünde benim hediye ettiğim plakçalar ve radyo duruyordu. Hanife ebenin tamir olduğunu düşündüğü, benim aynısından çalışanını bulup içini değiştirerek yaptım diye küçük bir yalan uydurduğum radyo.
Odanın ortasında, Hanife ebenin karışımları ve merhemleri hazırladığı masanın üstü her zamankinden fazla kalabalıktı. Hanife ebe elinde benim getirdiğim taşla yanıma oturdu. Taşı inceler gibi göğüs hizasına kaldırıp epeyce baktı. Sağına soluna çevirdi, tekrar baktı. ‘’Şifa odasından almışsın, gönlümden geçeni okumuşsun’’ dedi sonra kaldırıp öptü, kokladı… Yerinden kalkıp masanın üstüne bıraktı ve dönüp aynı yerine oturdu.
Hanife Ebe: Baba evini özledim. Epey vakittir burnumda tütüyordu. Sayende gidemesem de yel esti kokusu geldi. Taşına yüzümüzü sürdük bunca sene sonra Ben: Şakir abi hiç ayrıntı vermeden taş istedi deyince şaşırdım önce Allah var. Neyse ki doğrusunu seçmişim Hanife ebe: Öyle olmuş (gülerek) İşin doğrusu kendim gelmeye niyetlendim ama yarı yoldan döndüm. (Derin bir iç çekti) Şakir’i gönderdim. Seni de böyle alelacele getirdim ama bir meşguliyetin yoktu inşallah?
Ben: Müsaittim, bir işim yoktu. Kahveden dönüyordum. Yalnız kahve biraz duman altıydı. Ondan… (refleks olarak elbiselerimi koklar gibi yaptım) üzerime sinmişse rahatsız edebilir (utana sıkıla) Hanife ebe: Mühim değil, gelmişsin ya Ben: (bir anlığına sessizlik oldu) Eeee… Kızgın mısın bana? Hanife ebe: Neden kızgın olayım?
Ben: Epeydir arayıp sormadım ya… Hanife ebe: (anlayışla kafasını salladı) Vardır bir sebebi elbet. Ama özlettin kendini. Çağırdım geldin… Hem daha ne olacak… (Beni bir süre süzdü) Ömrümün kışında açan bir çiçeksin… Soldurmamak gerek. Hem çok muhabbet tez ayrılık getirir böylesi daha makbul Utanıp dudaklarımı sıktım, ne diyeceğimi bilemedim.
Ben: İyi gördüm seni… Daha bir gençleşmiş, güzel geldin gözüme. Maksadım hem iltifat, hem gecenin devamına yol yapmak. Hanife ebe niyetimi anlamış gibi gülümsedi “Sağ olasın, şad oldum.
Hanife ebe: Soğuk havalar kadın kısmını daha alımlı gösterir, ondan olsa gerek Ben: Senin soğuk havaya ihtiyacın pek yok ama Hanife ebe: Sağ olasın, sağ olasın, Slav hatunları bu yüzden daha gösterişlidir. Hava ve iklim yüzünden güneşi pek görmezler; ekseriyetle beyaz tenlidir. Benleri, çilleri pek olmaz. Bizim buralarda ise tenler çil, ben, güneş yanığı derken karmakarışık hâl alır Laf arasında genel kültürümü geliştirmişti. Aramızda yaşananlar sonrasında onun ziyade fiziksel özelliklerine daha çok odaklanıyor olsam da Hanife ebe bilgili kadındı, beni çoğu kez etkilemeyi başarmıştı. Hanife ebe: Aç mısın?
Ben: Değilim, Hanife ebe: Bitkin bir halin var Ben: (Derin bir nefes alıp bıraktım) Bu aralar işler biraz karışık, Hanife ebe: Besbelli Sebebini soracak diye bekledim ama sormadı. Hanife ebe: Aslında seni birazda o yüzden çağırttım buraya.
Kulağıma birkaç laf çalındı, kaygılandım (gözlerini üstümde gezdirip) Ama konuşacaklarımız şimdilik beklesin. Bu hâlinle sedire oturulmaz. Giysilerini çıkar da şu tütün kokusundan kurtulalım sonrada bir hamam yapalım sana. İşime gelirdi ama birden “soyun” deyince garip hissettim. Durgunluğumu görünce, “Çekinme, çıkar… Göreceğimizi gördük vaktiyle” diye teşvik etti Hanife ebe. Üzerimde Fatoş ablanın Gürcistan’dan gelirken hediye getirdiği, daldan tutmuş, İiiiiiuuuuaaahhhh diye bağırarak sallanan Tarzan ve Tarzan’ın sikinden tutmuş Jane’nin karikatürünün olduğu boxerım kalana kadar çıkardım. Hanife ebe oturduğu sedirden kalkıp çıkardığım elbiseleri iki elinin arasına aldı. Ben de hızlıca altımdaki boxerı çıkarıp uzattım. Elim istemsiz sikimin taşağımın üzerine gitti; kapatmak ister gibi… Halbuki kadın benden çok elbiselerle meşguldü. Bir şey demeden aldı, odadan çıktı.
İki-Üç dakika sonra geri geldi. Beni bıraktığı gibi ayakta dikilir görünce gülümsedi. “Ne duruyon eloğlu gibi öyle?” dedi gülerek. Önüme düştü, yatak odasıyla hamamın bulunduğu koridora açılan kapıyı araladı. Hanife ebe önde, ben arkasında yürüdük. Aklımdaki tek soru “O da soyunacak mı?” Soyunması gerekiyordu… En azından benim kafamda öyleydi. Yürüdükçe benim ufaklık sağa sola sallanıyor her adımda biraz daha büyüyordu. Ben içimden ‘’bir kere daha yüzümü öne eğme edebinle otur amına koduğum,” diye sövdüm kendime. Beni dinleyen kim? Kendi içimde kavga ediyorum. “Şimdi değil… Şimdi değil…” diye mırıldandım. Kendimi ağırdan satmak niyetindeydim. Bir şeyler düşünmeliydim; kafamı dağıtacak, nefes aldıracak bir şey… “Tarihte kullanılan ilk hamam tası bakırdan yapılmış, kalaylı hamam tası olup Paganlar tarafından kullanılmıştır…” dedim içimden.
Olmadı. Hiç işe yaramadı. “Amerika tarafından Küba’da kurulan Guantanamo cezaevinde 11 Ocak 2011’den itibaren duş esnasında sabunun yere düşürülmesi yasaklanmıştır…” O da olmadı. Sikim beni kurtarmakla ilgilenmiyor, aksine daha da rezil etmeye çalışıyor gibiydi. Önceki günlerin verdiği alışkanlıkla hamama girince göbek taşına sırt üstü uzandım. Sıcaklık anında tüm vücudumu sardı. “Yatsam uyusam saatlerce uyurum,” dedim içimden. Hanife ebe kurnalardan birinin çeşmelerini açıp eliyle suyun sıcaklığını kontrol etti. İstediği sıcaklığa ulaşana kadar sıcak-Soğuk ayarıyla oynadı. O sırada aklıma lisedeyken sobalı evimizin banyosunda bir seferinde sıcak-Soğuk su ayarını yapayım derken polis telsizine bağlandığım an geldi, “5556 Merkez…” Ben bunları düşünürken Hanife ebe kurnanın başından ayrılıp hamamdan çıktı. O çıkana kadar gözümle takip ettim.
Sonra hamamın tavanına daldım, cami kubbesi gibi, turuncu-Yeşil-Siyah ağırlıklı desenlerle döşenmiş, usta işi bir tavan… Köse Şükrü ve ölen abisinin eseri. Selçuklu döneminden kalmış desen kimse yoo demez öyle güzel, baktıkça “helal olsun” diyordum. Hanife ebe hamama geri girdiğinde elindeki sarı-Yeşil şişeler gözüme çarptı. “Üzerini çıkarır, hiç değilse peştamal falan giyer” diye ümit etmiştim ama beklentim suya düştü. Kurnanın çeşmesini kapatıp yeşil şişeyi suya döktü, bakır tasla karıştırdı. Sonra bana dönüp kısa kesti: “Gel.” Uzandığım yerden kalkıp kurnanın yanına oturdum. Hanife ebe üstüme yavaş yavaş su dökmeye başladı. Sıcacıktı. Kemiklerim saniyesinde ısındı. Kurnadaki suyun yarısı bitince kafamı dikip ona baktım; gözümü kaçırmadan. Hanife ebe bir süre bakıştan kaçındı ama sonunda dayanamadı: “Hayrola?” dedi. “Hiiiç,” dedim omuz silkerek.
“Kafanı eğ, sırtına dökeyim,” dedi, elindeki dolu tası göstererek. Dediğini yaptım. “Sen…” dedim; devamını getiremedim. “Bana ne olmuş?” dedi Hanife ebe. Başımdan dökülen suyun mermere çarpışını izliyordum. Suya karıştırdığı şey mentollü nane gibi bir his bırakıyordu, yanma ile rahatlama arası… Garip ama güzel. O rahatlamanın verdiği cesaretle ağzımdan kaçtı: “Böyle mi duracaksın?” “Böyle… Nasıl böyle?” dedi. Ne demek istediğimi anladı ama ağzımdan duymak istiyordu. “Böyle… Giyinik halde” dedim. “Bir mahsuru mu var hâlimin?” dedi. “Yok da… Yok da…” diye gevelerken beynim uygun cevap arıyordu. Sonra ağzımdan ramazan davulcusu gibi, “Her hâlin güzel de… Ben süsü değil, özü severim. Müsaitsen en çıplak hâlini seçerim.” Sözcükleri döküldü. Hanife ebenin başıma döktüğü su bir anda kesildi. Kafamı kaldırıyordum ki tası kafama indirdi. “Bakıyorum da çenemiz açıldı…
Şapşal” dedi. Sessiz sessiz güldüğünü duyuyordum. Kurnadaki su azalmıştı. Ayağa kaldırdı; kalan suyu belimden aşağı sikime taşağıma, bacaklarıma, kalçama ayrı ayrı döküp göbek taşına uzanmamı söyledi. Sırt üstü uzandım. Girişin yanındaki raftan parlak gümüş renkli bir bakraç aldı. Omzuna beyaz bir havlu astı. Çeşmeden yarısına kadar su doldurup geldi. Elini keseye geçirdi. Sarı şişenin kapağını açarken: “Yüz üstü dön,” dedi. Gözüm sarı şişeye gitti. Yeşilden sonra sarı… Trafik lambası gibi oldu “O ne?” dedim şişeyi incelerken “Hızır Tiryakı” dedi. “E… Ne işe yarıyor?” “Senin gibi fazla konuşanı susturuyor.” Şişenin kapağı “çıt” diye açıldı. Sarı şişeden döktüğü şey suya karışınca bambaşka bir koku yükseldi; daha yağlı, daha “temiz” bir koku. İlk temas soğuk gibi başladı, bir saniye sonra ateşe döndü. Refleksle gerildim; titreme geldi üstüme.
Hanife ebenin kıkırdaması duyuldu.
Ben: Hanife ebe… Bu yanıyor. Hanife ebe: Yanması iyi, içindeki bezginliği ikna ediyor.
Ben: İkna mı? Bu bildiğin tehdit! Hanife ebe: Sen de hemen büyütme (gülerek) Keseyi geçirdi. Şak! “hazır mısın” demeden ilk hamleyi yaptı.
Ben: AAAA—! Hanife ebe yavaş! Hanife ebe: Yavaş yıkarsak kirler nasıl olsa sonra çıkarız diye yerleşir.
Ben: Kir bile benden daha rahat yani! Hanife ebe: Sen de rahat ol, işimi yapıyorum. Az konuş. Derine işlemesi lazım.
Ben: Bu derine işlemesi… Biraz fazla derine işliyor! Hanife ebe: Demek ki bayağı kir varmış. Kese her geçtiğinde cildim yanma ile ferahlık arasında gidip geliyordu. Koku burnu açıyor, sıcaklık kası gevşetiyor ama derim “ben bunu not ettim” der gibi sızlıyordu. Hanife ebe ikinci tası doldurdu, bu kez daha yavaş döktü. “Bak,” dedi, “ilk tas korkutmak için. İkincisi terbiye etmek için.”
Başımı salladım. “Üçüncüsü de…?” dedim. “Üçüncüsü konuşanı susturmak için.” Bir süre böyle devam etti: tas, buhar, bakraç… Ben bir yandan rahatlıyor, bir yandan aklıma gelen saçma düşünceleri kovalamaya çalışıyordum. Hanife ebe ise işinin ustasıydı: ne acele, ne gevşek. Tam ayarında. “Haydi” dedi sonra, “yüzünü dön.” Sırt üstü dönünce sıcak taş tüm sırtımı sardı. Ağzımdan istemsiz bir “ohh” kaçtı. Başımı tekrar mermere koydum. Devam edecek