Kafamı biraz kaldırınca yarı erekte sikimi gördüm. Tekrar mermere koydum başımı. Hanife ebe şişenin içinde kalan sarı karışımı omuzlarımdan başlayıp göbeğim kasıklarım ve iki ayağımın üzerine çiğ köfteye nar ekşisi döker gibi gezdirdi. Kollarımdan başlayarak işinin ehli ciddiyetiyle keselemeye başladı. Üzerime eğilince beyaz elbisesinin altından büyük memeleri tam gözümün önündeydi. Hanife ebe kese yaptıkça memeleri keşkül gibi sallanıyor beni tahrik ediyordu. Arada terli alnını, şakaklarını omzunda asılı havluyla kurulayıp keseye devam ediyordu. Son bir ümitle “Hanife ebe…” dedim. Sesim yarım ciddi, yarım utangaç. Hanife ebe: Hmm?” Ben: Şey… Yani… Keşke sen de… Hani… Hanife ebe keseyi durdurmadı bile. Hanife ebe: Bayram. Biraz önce konuştuk.
Ben: Olmaz mı yani…? (mırıldanarak) Hanife ebe: Olmaz. Pes etmeyip konuyu “mantıklı” yere çekmeye çalıştım “Neden…
Günah diye mi?” Hanife ebe bu kez keseyi bir an durdurdu. Öyle bir bakış attı ki aklım anında toparlandı. Hanife ebe: Günah kısmını sen kafanda büyütüyorsun. Aramızdaki meselenin günahlık durumu mu kaldı? Benim meselem başka, bugün olmaz! Sanki anlamış gibi “tamam” dedim… Ama tam anlamamıştım. “Peki” dedim, “bir dahaki gelişte?” Hanife ebe kısa ve net konuştu “Kendi isteğinle gelirsen…” Mesele anlaşılmıştı. “Gönül koymadım” dese de içerlemişti belli. O an hatamın farkına vardım Benimle bir kere birlikte olan artık hep birlikte olmak zorunda gibi saçma bir düşünceye kapılmıştım. Karşımdaki insanın duygusunu, isteğini umursamamışım. Konuyu tatlıya bağlamak için “Tamam Hanife ebe… Sen kazandın.” “Ben kazanmıyorum” dedi, “ben yıkıyorum.” Ve kese yeniden “şak” diye indi. Vücudumun üst kısmı bitti, önce bel kısmım oradan kasıklarıma doğru kaydı.
Kese sikimin etrafında, baldırımda dolandı birkaç kez. Gıdıklanır gibi oldum, her kese biraz daha canlandırdı benimkini. Birkaç saniye geçmeden kafayı koyduğum yerden görünecek büyüklüğe erişmişti. Hanife eve kesinin içindeki elini çıkarıp taşaklarımı avuçlayınca kafamı biraz daha kaldırdım. Sıcağın etkisiyle iyice gevşeyip büyüyen taşaklarımı biraz daha sıkarak ‘’epey yüklü’’ dedi. ‘’Güzel güzel… Gereksiz sarfiyattan kaçın’’ dedi öğüt verir gibi. Avuçları taşaklarımdan yavaşça sikime kaydı. Bir eliyle sıkıca avuçlayıp yukarı aşağı oynamaya başladı. Ellerinin soğuk olması yaptığı şeyin zevkini daha da arttırıyordu. Gözlerime baktı bir saniye sonra bakışlarını avucunda tuttuğu sikime çevirdi. Diş macunu tüpünün dibinde kalan macunu çıkarmak için sıkar gibi sıkarak sikimi dibinden yukarı doğru sıkar gibi oynamaya başladı. ‘’Koy ver kendini tutma’’ dedi.
Uzasa kendisine daha fazla hâkim olamayacak bakışı vardı gözlerinde. Dediği gibi de oldu daha fazla tutamadım kendimi. Uzandığım yerde gözlerimi kapatıp ayaklarımı istemsizce ileri doğru ok gibi uzattım, zevkin en doruğunda olduğum her halimden belliydi. Hanife ebe omzundaki havluyu sikimin üzerini kapadı. Bir eli hala sikimin üzerinde tamamen boşalmam için yukarı aşağı yaparken diğer eliyle havluyu tutuyordu. Boşalmamı bittiğinden emin olduktan sonra havluyu çekip kontrol etti. Küçülmüş sikimi tuttuğu elini çektiğinde dizlerim titriyordu. Hanife ebe derin bir nefes çekti, sanki canı sıkılmış gibi bıraktı. Ardından o sert, kesin sesiyle: “Şimdi bir deva terkip edip hazırlıyorum” dedi. “Bu devayı tamam edip nihâyete erdirinceye kadar, er ile cinsî yakınlık haram kılınmıştır.” Anlaşılmıştı. Havluyu göbek taşına koydu, kurnalardan birinde ellerini yıkadı; yarım bıraktığı işe kaldığı yerden devam etti.
Beş dakika içinde bitirmişti. “Abdestini al, sana havlu getireyim” deyip hamamdan çıktı. Üzerimdeki uyuşukluk geçene kadar bir süre uzandım. Sonra kalkıp abdestimi aldım. Kapıya geldiğimde Hanife ebe kapıda elinde havluyla bekliyordu. Bana uzatıp “Gel” dedi. İki parça havluyu belime ve üzerime dolayıp odaya geçtik. Ben kurulanırken Hanife ebe tekrar çıkıp elinde şişe ve sürahiyle geri geldi. “Kızılcık şerbeti.” Şerbeti bardaklara dökmüştü ki kapı tıklatıldı. Hanife ebe şerbeti bana uzatıp kapıya gitti, kucağında elbiselerimle geldi. “Biraz nemli… Asayım kurusun,” deyip çıktı. Gelince karşılıklı oturduk. Sonra asıl meseleyi açtı: “Ekrem hakkında pekiyi kelam etmiyor kulağıma gelen” dedi. “Yeni avradıyla vaktiyle bir münasebetin olmuş diyesiymişler. Eski kocası, seninle olan husumetinden dolayı iftira atıyor diyorlar kimse itimat etmiyor bu lakırdılara ama…
Ekrem biraz gelgit akıllıdır, bilesin.” Şerbetinden bir yudum aldı. “Sonra gelen kadınlardan muhtarlık meselesini duydum. Ekrem, Fadime’nin akıl hocası sensin diye laflar ediyormuş” deyip gözlerime baktı açıklama bekler gibi. “Doğru duymuşsun” dedim. “Buraya gelmeden bir saat önce Ekrem kahveye geldi. Muhtarlığa talibim deyip aklınca posta koyup gitti.” Hanife ebe: Karın ağrısı neymiş?
Ben: Sözde köyü kadın kısmına bırakmam diyor” dedim. Hanife ebe: Onun derdi muhtarlık değil; derdi Fadime’yle. Kaç senenin davasını güdüyor. Muhtarlık falan onun kalemi değil. Anlaşılan birisi alttan iyi fitfitlemiş. Beni alakadar etmez. Benim dileğim sana ilişmesin. Muhtarlık meselesiyle senin ne alakan var?
Ben: Fadime ablayı ben ikna ettim muhtarlık için Söylediklerime Hanife ebe kızacak diye bekledim ama aksine memnuniyetle başını salladı. Hanife ebe: Adaylığını duydum ama senin parmağın olacağı aklıma gelmedi.
Deli Fadime… (gülerek) Yaraşır deliye. Münasip olmuş. Ben de gelen kadınlara tembihliyorum; umarım yararı olur.
Ben: Sen dersen kesin olur, benim asıl merak ettiğim, Ekrem’in Fadime’yle derdi ne? Hanife ebe: Haberin yok demek Ben: Yok, köy yerinde olur böyle şeyler diye merak da etmedim doğrusu. Hanife ebe elinde tuttuğu boş bardağı sehpaya koydu, sesi ağırlaştı: ''Ekrem’in derdi gönül yarası. Vaktiyle seviyordu Fadime’yi. Hoş Fadime’nin de rızası vardı ama… Sonradan ne olduysa olmadı o iş. Ekrem çok dil döktü ama gönlünü yapamadı. Kendi alamayınca başkasına yar olmasın diye çok kısmetine mani oldu.'' Hanife ebe eski hatıraları hatırlamak için bir süre düşündü ''Fadime güzel kızdı; talibi de çoktu o zamanlar. Ekrem’in korkusuna epeyce kimse yanaşamadı. Sonra babası oğlanları everince kahveyi kapatıp Fadime’yi de alıp köyden gitti. Aradan yedi-Sekiz sene geçti geçmedi…
Fadime kolunda kocası, kucağında bebesiyle çıktı geldi. Sonrası kanlı bıçaklı oldular işte.'' “Vay be…” dedim. Kısa bir şok oturdu içime. Fadime ve Ekrem… Hiç yan yana düşünemiyorum bile. Hanife ebe: Ekrem’in eski haşarılığı yok; duruldu ama kinciliği aynı. Çok fazla dikleşmemek gerek. İtidalli olmak da fayda var Yüzüme baktı, gözümü yakaladı: “Duydun mu? Sözleştik mi?” “Anlaştık” dedim. “Dikkat ederim, söz.” Beni düşünmesi, uyarması hoşuma gitmişti. Elbiselerim kuruyana kadar sohbet ettik. Hüseyin amcanın ölümünü konuştuk. Hanife ebenin neden öldürüldüğüne, kimin yapabileceğine dair net bir fikri yoktu. “Uzun süre oldu köyün erkekleriyle alakayı keseli” dedi. “Gelen kadınlara bile kocasının lafını yaptırmam. Eskiden kimi nasıl bilirsem o var aklımda. Şimdi ne desem boş. Umalım bulunur yapan.” Elbiselerim kuruyunca üzerimi giyindim. Saat on ikiye geliyordu.
Müsaade istedim. Giderken, “Köyde ne kadar vaktin kaldı?” diye sordu. “Üç ay” dedim. “Sayılı gün çabuk geçer” dedi. Dudaklarımda gülümseme vardı ama gözlerinde hüzün. “Allahaısmarladık” dedim, hemen ardına “Geleceğim” diye ekledim, söz verir gibi. Hanife ebe başını salladı. “Beklerim” dedi sadece. * Haftanın ilk günü gözümü açtığımda üzerimde ne uykusuzluk ne de bir yorgunluk vardı. Hanife ebeye yaptığım ziyarete yordum bu halimi. Erkenden hazırlanıp okula geçmek için evden çıktım. Okulun bahçesinden geçerken Aynur abla evlerinin önünde belirdi. Bekliyordu. Öyle gelişigüzel değil, belli ki geceyi sabaha bağlayıp kararını vermişti. “Gel” dedi, “iki laf edeceğiz.” Ses tonu rica değildi. Emir de değildi. Kaçışı olmayan bir davetti. Aynur abla yürürken hiç konuşmadı. Benim ise içim kaynıyordu. Nereye varacağını bilmiyordum ama iyi bir yere varmayacağını hissediyordum.
Anlaşılan Ömer hoca çoktan okula geçmişti İçeri girdiğimizde Aynur abla kapıyı kapattı. Arkasını dönmeden konuştu. “Geçen gece okuldan kaçmanın… Oradan kaybolmanın” dedi “tam sebebini anlatacaksın bana.” Bunu bekliyordum. Mırın kırın ettim. Cümleler ağzıma dolanıyor, bir türlü çıkmıyordu. Aynur abla döndü. “Bak” dedi, “en son konuştuğumuzda ne demiştik?” “Birbirimize açık olacağız.” Bir adım yaklaştı. “Evet,” dedi, “seni dinliyorum.” Sonra gözlerini kısarak ekledi “Gerçekten… Altına yaptığını düşünmemi beklemiyorsun değil mi Bayram?” Yüzüm kızardı. “Herkese yutturursun,” dedi Aynur abla, “ama bana yutturamazsın.” Daha fazla dayanamadım. O geceyi, duyduklarımı, kapının önünde duruşumu, lavabodan gelen sesleri, kafamda kurduğu sahneyi… Hepsini olduğu gibi anlattı. Aynur abla söyleyeceklerim bitene kadar karşımda oturup beni dinledi. “Yanlış anladım” dedi sonunda.
“Kapıdan duyduklarımı… Yanlış anladım.” Aynur abla sustu. Sessizce dinledi. Canı sıkılmıştı Offf çekti. ‘’Bayram sen niye böyle oldun Bayram’’ dedi mırıldanarak. Sonra sakince sordu “Yani biz lavaboyla uğraşırken sen kapıda durup dinledin… Benimle Kahraman’ın seviştiğini düşündün… Doğru mu anladım?” Başımı eğdim “Evet.” Dedim. “Sonra” dedi Aynur abla, “hiçbir şey sormadan, anlamadan… Sinirlenip sağı solu dağıttın, kaçıp gittin.” “Evet, öyle yaptım.” Aynur abla birden güldü. Kahkaha değil. İnsanı yerin dibine sokan cinsten bir gülüş. “Ben çocukken” dedi, “babannem bardağı duvara dayar, kulağını da öbür tarafına koyardı. Yan dairedekilerin kavgasını dinlerdi.” Bana baktı. “Aklıma babannemi getirdin.” Sonra sesi sertleşti. “Madem öyle düşündün” dedi, “pat diye içeri girseydin. Bassaydın bizi.” “Sana niye girdin diyemezdik.” Bir an durdu. “Hadi diyelim kapı kilitli o da zaten malumun ilanı olurdu.”
Oturduğu yerden bana doğru yaklaştı. “Böcek gibi dinlemeyi mi yakıştırdın kendine?” Bir şey diyemedim, başım önüne düştü. “Kendi kafanda kurdun, oynadın, bize rolleri dağıtıp, Aynur orospu doktor genç aşık...’’ Aynur ablanın sesi yükselmedi ama her kelime tokat gibiydi. “Sonra” dedi, “yaptığın aptallık ortaya çıkınca ‘altıma yaptım’ deyip sıyrılmaya çalıştın.” Oturduğu koltuğa yaslandı. “Artık büyüme vaktin gelmedi mi Bayram?, Bu kafadan çıkma zamanın gelmedi mi?” Ben sustukça daha çok sinirleniyordu Aynur abla. “Hadi diyelim yaptım. Sanane bundan?” “Anan mıyım, baban mıyım, karın mıyım? Benim kimin altına yatıp yatmayacağım sana mı kaldı? Senin kırdığın fındıklar kaç oldu kendine bak önce benim ayıbımı arayacağına” Bir an durdu. “Ömer’i mi düşünüyorsun?” dedi. “O yüzden mi böyle davrandın? Söyle, bileyim.” Cevap veremedim. Aynur abla nefes aldı.
Bana bak dedi. Kafamı kaldırdım. Omzunu silkti. Gözlerini gözlerime dikti. “Sana bir şey soracağım, net ol. Sen bana âşık mısın yoksa?” Uzun bir sessizlik oldu. Aynur abla bekledi. Acele etmedi. Dudaklarımı ısırdım sonra başımı iki yana salladım. “Hayır” dedim yavaşça. “Âşık… Değilim.” Aynur abla nefes aldı. “Peki ne?” Yutkundum. “Ben sana hayranım. Nasıl durduğuna. Kimseye eyvallahın olmamasına.” Aynur abla başını salladı. ‘’Öyle olsun’’ dedi sadece uzatmadan. Ayağa kalkıp kapıya yöneldi. “Şimdi git” dedi. “Biraz daha düşün.” Dışarı çıktığında okul yolu hâlâ sessizdi. Ama kafasının içi… Ana baba günüydü. Tam aramızı yeni yeni düzeltmişken, bir çuval inciri berbat etmiştim. Üstelik kendi ellerimle. Geriye dönüp toparlayacak tek bir kelime bile kalmamıştı. Tam bir aptaldım. Hatta aptalın daniskası. Anştaynın aptallık aynı şeyleri tekrar tekrar deneyip farklı sonuç beklemektir diye bir sözü var.
Keşke adımı yazsaydı böyle uzun uzun cümle kurak yerine. Asıl kötüsü, Aynur ablanın sorduğu o soru takılıp kalmıştı zihnime. “Bana aşık mısın?” “Hayır” derken, göğsümün tam ortasında bir şey kırıldı sanki. Kelimeler süslü dursun diye söylemiyorum. Mübalağa da değil. Bildiğin, açık seçik bir acıydı bu. Nefes alırken bile yerini belli eden cinsten. O an anladım. Aynur ablaya aşık olmuştum galiba. Ve bunu en geç fark eden de yine bendim. Okula girdiğimde çay ocağından, uzakta çalan bir radyonun cızırtılı sesi gibi, Ömer Hoca’yla Kiraz ablanın konuşmaları geliyordu. Kelimeler seçilmiyor; sadece tonları belli. İkisi de sakin… Hatta fazla sakin. Yanlarına gitmek içimden gelmedi. Rahat rahat otursunlar. Şu an Ömer Hoca Kiraz ablayı çay ocağında yatırıp siktiğini görsem, vereceğim tek tepki “Abla çay hazır mı?” olurdu. O kadar yani. Bazı şeyleri insan bir yerden sonra yadırgamayı bırakıyor.
Hocanın sarığı varda sırığı yok mu? Yakalanmadığı sürece yapsın gönlünden geçeni. Hayat, insanı tuhaf bir olgunluğa getiriyor. Öğrenciler yavaş yavaş sınıflara doluşurken telefonum çaldı. Ömer Hoca arıyordu. Açtım. “Efendim hocam?” dedim. Okula geldiğimden haberi yok. Uyuya kaldığımı sanmış. “Sınıftayım” deyince şaşırdı; on saniye sonra koridorda ayak sesleri… Bir baktım kapıda. Arkasından Kiraz abla da geldi. Ömer Hoca şöyle bir tepeden tırnağa süzdü beni. Bir şey söylemeden elinin tersiyle alnıma dokundu. Hasta mıyım, ateşim var mı? Doktor gibi. “Niye gelmedin yanımıza?” dedi. “Rengin bembeyaz olmuş. Ateşin var gibi… Hasta mısın?” “Aynur abla içimi yaktı” diyemedim tabii. “Biraz halsizim” dedim, geçiştirdim. “Önemsiz.” Kiraz abla yüzüme bakıp neyim olduğunu anlamaya çalışarak, “İstediğin bir şey varsa yapayım” dedi. “Yok abla… Öyle çok bir şeyim yok” dedim.
Ömer Hoca omzuma dokundu. Sesini yumuşattı “İstersen izin al. Birkaç gün memlekete git, aileni gör… İyi gelir. Okulu dert etme, ben idare ederim.” Güzel teklif. Normalde “tamam” der, gider valizi toplardım. Ama gidersem Aynur abla bunu kendine yorar, mesele büyür. Bir de seçim var, Fadime abla var… Ben gidersem ortalık bana kalır. “Yok hocam,” dedim. “Derslerin en yoğun zamanı… Bir de seçim öncesi Fadime ablaya söz verdim, yardım edeceğim.” Ömer Hoca “peki” dedi, uzatmadı. Ama yine de açık kapı bıraktı “Fikrin değişirse çekinme, söyle.” Teşekkür ettim. Sonra ikisi de çıkıp gittiler. Ben yalnız kalınca fark ettim: verdiğim cevap Ömer Hoca’yı azıcık hayal kırıklığına uğratmıştı. Onun planı beni memlekete postalayıp evde sabah akşam Kiraz ablayla pompa yapmaktı; plan suya düşmüştü. İlk zamanlar yadırgamıştım; şimdi o kadar olumsuz düşünmüyordum.
İlgisiz bir koca, bana Aynur ablanın kapısını açabilirdi… Ama benden önce o kapıyı bir başkası açmazsa. Aklımdan Kahraman’ın silueti geçti. Bir gelip bir gitti. “Ulan,” dedim içimden, “yine mi?” Ders başladı. Aklımı Aynur abladan uzaklaştırmak için çocukların hepsiyle tek tek ilgilendim; defter düzelt, soru sor, tahtaya kaldır… Kendimi oyalıyorum, beynimi meşgul ediyorum. İkinci ders başlayalı on beş dakika olmuştu ki kapı çalındı. Ömer Hoca kafasını uzattı ‘’Bayram hocam… Bir bakar mısın?” dedi. Koridora çıktığım dış kapının önünde, merdivenlerin başında iki asker dikiliyordu. Arkalarında bahçede jandarma arabası… Öyle böyle değil, bildiğin “köyde kıyamet” arabası. Şu araç bir görünür, köyün nabzı değişir. Tavuğun bile yumurtası ters çıkar. Ömer Hoca hızlıca müdür odasına geçti, ben de peşinden. İçeride masanın önündeki koltuklardan birinde Kiraz abla oturmuş, hüngür hüngür ağlıyordu.
Yanında rütbesinden kıdemli üstçavuş olduğu belli bir komutan, eğilmiş, sert ama “ikna etmeye çalışır” bir tonla konuşuyor. Ben bir açıklama beklerken Ömer Hoca Kiraz ablanın yanına oturdu, ben de komutanın yanındaki koltuğa iliştim. Komutan hiç bana dönmeden konuştu “Bizimle karakola kadar gelmeniz gerek. Orada ifadeniz alınacak. Eşinizi yarım saat önce sevk ettik.” Kiraz abla yüzünü iki elinin arasına almış ağlıyordu. Arada bir nefesi kesile kesile “Nurettin’in bi suçu günahı yok… Burda bi yanlışlık var…” diye sayıklıyordu. Komutanın yüzünde “anlatıyorum ama duvara anlatıyorum” ifadesi. Sonunda Ömer Hoca’ya baktı. Ömer Hoca hemen atıldı “Ben de sizinle geleyim. Çok korktu… Yanına biri lazım. Faydam dokunur.” Komutan “olur” der gibi başını salladı, ayağa kalktı “Sizi bekliyoruz hocam. Çok oyalanmadan gelirseniz sevinirim.” Çıktı. Ömer Hoca Kiraz ablanın yanına eğildi “Kiraz…
Kiraz, böyle yapma. Bırakma kendini. Ortada daha bir şey yok. Gidelim öğrenelim. Kendini bırakmak sana yakışıyor mu?” Kiraz abla hem ağlıyor, hem konuşuyordu; burnunu çeke çeke “Nurettin yapmaz… Ben kocamı bilmem mi…” Ben meraktan ikiye ayrılacaktım ama bir şey de soramıyordum. O an herkesin cümlesi eksik, nefesi eksik. Ömer Hoca baktı ki işe yaramıyor, kalktı; bana kaş göz yapıp köşeye çağırdı “Nurettin’i jandarma almış,” dedi kısık sesle. “Hüseyin amcayı vuran silah Nurettin’e aitmiş. Almışlar. Jandarma ifadesini alır, savcılığa sevk edilir. Kiraz’ın da ifadesini alacaklar. Ben onunla gideyim… Hâlini görüyorsun, tek başına korkmasın.” Tam o sırada Aynur abla içeri daldı. Bize kısa bir bakış attıktan sonra ağlayan Kiraz ablayı görünce doğruca ona gitti “Hayırdır Kiraz? Ne oldu?” Kiraz abla sadece “Nurettin…” diyebildi. “Nurettin…” Devamı gelmedi.
Aynur abla bize döndü; gözleri kocaman “Ne oldu?” dedi. Ömer Hoca kısaca olanı anlattı. Sonra Aynur ablaya “Ben Kiraz’ın yanında gideyim. Bu halde bi başına göndermek olmaz. Ben gelene kadar öğrencilerin başında dursan. Öğrenciyi eve göndermek olmaz, olay iyice duyulur.” Aynur abla olur der gibi kafasını salladı “Ben hallederim. Sen Kiraz’la git.” Ben “ben yaparım” diyecektim ama Ömer Hoca hiç fırsat vermeden “Sen hasta hasta yorulma, Aynur halleder.” Askılıktan montunu aldı, giydi. Çay ocağından Kiraz ablanın montunu getirdi. Kiraz ablayı kolundan tutup kaldırdı; Kiraz abla kalkarken bile “yanlışlık var” diye ağlıyordu. Ömer Hoca Jandarmayla konuşup Kiraz ablayla birlikte kendi arabasına bindiler. Jandarmanın arkasına takılıp gittiler. Aynur abla, Ömer Hoca’nın arabası gözden kaybolana kadar bakakaldı. Jandarma arabasını gören köylü milleti, on saniyede okul bahçesine doldu.
Sanki “duyuru” yapılmış.
- “Aynur, hayırdır?”
- “Jandarma niye geldi?”
- “Ömer Hoca nereye gitti?”
- “Kim alındı?”
- “Yine mi bir şey oldu?”
Aynur abla paniklemedi. Sesini ne çok yükseltti, ne de ezildi. Tam “köy kalabalığını dağıtma” tonunda konuştu “Bize bir şey söylemediler. Önemli bir şeyse zaten duyarız. Hadi evinize… Burası okul. Siz hele bi dağılın, ayak altında kalmayın.” Köylüler homurdanarak, birbirine bakarak dağıldı. Dağılırken de dedikodu zaten yürümeye başlamıştı: “Kesin filanca… Yok yok falanca…” Aynur abla bana dönüp “Nurettin’in yaptığını sanmam. Bu işi akşama salarlar,” dedi.
- “İnşallah abla” dedim.
Okula girdik. Sınıflara girecekken Aynur abla bir an durdu “Ben evden ağrı kesici içip geleyim… Migrenden düşüp bayılacağım yoksa.” Öğlene kadar ikimiz de sınıflardan çıkmadık. Ben ders anlatıyorum ama kulağım kapıda. Arada bir Aynur ablayı gizlice gözledim; masaya başını koymuş, sanki taşın üstüne yatmış gibi duruyordu. Migren onu olduğu yere çivilemişti. Öğle arası yanına gittim. Oğlu Mutlu’ya anahtarı veriyordu “Eve geç, ben geliyorum” diyordu. Beni görünce fısıldar gibi “Gözümü açamıyorum Bayram… Bir de şu Nurettin işi canımı sıktı, daha beter oldum.” Koluna girdim, kaldırdım; birlikte evlerine geçtik. İçeri girmiştik ki dışarıdan Ömer Hoca’nın arabasının sesi geldi. Kapıyı açtım. Ömer Hoca Kiraz ablayı koluna girmiş getiriyordu. Aynur abla Kiraz’ı görünce kendi acısını unuttu. Kolundan tuttu, koltuğa oturttu; kendi de yanına çöktü. Kiraz ablanın gözleri şişmişti; ağlamaktan nefessiz kalmış gibiydi.
Ben Ömer Hoca’yla mutfağa geçtim. Sandalyeleri çekip oturduk. Ömer Hoca bir süre konuşmadı. Düşünceliydi. Haberlerin iyi olmadığı yüzünden belliydi; ben de “nasıl olsa anlatır” diye soru sormadım. Beş dakika sonra Aynur abla geldi “Kiraz ağlaya ağlaya uyudu” dedi. “Yorgunluktan gitti kadıncağız.” Masaya oturdu, kollarını üst üste koyup üzerine yaslandı. Ömer Hoca’ya baktı “Durum ne Ömer? Kiraz nezarete attılar falan dedi…” Ömer Hoca başını salladı “Evet. Öğleden sonra savcılığa gönderecekler. Muhtemelen tutuklanır.” Aynur abla uzun bir “uff” çekti “Jandarma ne diyor peki? Kesin mi Nurettin’in yaptığı?” Ömer Hoca: Kesin değil ama deliller onu gösteriyor. Hüseyin amcayı öldüren silah onun. Silahın kendisine ait olduğunu kabul ediyor ama ben yapmadım diyor. O gece evdeymiş. Kiraz da aynı şeyi söylüyor. Sadece birisi yardım için çağırmış sonra gerisingeri hallettim diye haber verince Nurettin yarı yoldan geri dönmüş…
15-20 dakika anca ayrılmış evden anlatışına göre, o kadar.
Ben: 15-20 dakikada adam öldürülmez ki… Nurettin abi yapmamıştır Ömer Hoca: Hüseyin amcanın evi Nurettinlerin evine yakın. Komşular. Yürüyerek beş dakika. Bu da ayrı şüphe uyandırıyor.
Ben: İyi de, Hüseyin amca çay kenarında bulundu. Oranın Nurettinlerle alakası yok.
Ömer Hoca: Sırtında sürüklenme izleri varmış.
Ben: Silahtan parmak izi alsalar belki Nurettin abinin yapmadığı çıkar.
Ömer Hoca: Komutan ispirtoyla silinmiş dedi, sanki silah atılmadan önce temizlenmiş gibi… Ama jandarma bulduğu haliyle muhafaza etmiş. Aynur abla başını iki elinin arasına aldı, saçlarını toplar gibi yaptı “Kiraz ne olacak şimdi? Kimsesi yok garibin. Hüseyin’in iki oğlu var… Bir şey yaparlar mı?
Ömer Hoca: Sanmam, mazlum çocuklar. Acele etmeye gerek yok, herşey belli olsun bir hal çaresine bakılır elbet
Ben: Bence de en doğrusu o Öğlen olunca Ömer Hoca’yla okula geçtik. Kiraz abla ve Aynur abla evde kaldılar. Aynur abla çıkarken beni tembihledi “Akşam bize gel. Bir yere gitme.” Akşamüstü okul sonrası Rahmi Hoca paltosunun cebine ellerini gömmüş bahçede bizi bekliyordu. Çocuklar dağıldıktan sonra Ömer Hoca’nın odasına geçip oturduk. Rahmi Hoca’ya göre köyde Nurettin’i jandarmanın götürdüğünü duymayan kalmamıştı. Vurun abalıya misali… Herkes kendince Nurettin’in Hüseyin amcayı öldürmesine “mantıklı” sebep üretiyordu. Jandarma öğleden sonra köyü gezip Hüseyin amcayı, Nurettin abiyi iyi tanıyan birkaç kişiden bilgi almış. Hüseyin amcanın eli sıkıymış; Nurettin’e borcu varmış diyenler olmuş. Rahmi Hoca da konduramıyor ama olayın olduğu gün Nurettin abi biraz sinirliymiş. Kahvede birkaç kişiden alacağını istemiş, alamamış. Hüseyin amcadan istediğini gören yokmuş ama “borç vardı” diyen çokmuş.
Rahmi Hoca anlatınca olay “alacak verecek” diye şekillenmeye başladı. Ben hâlâ “Nurettin abi yapmaz” tarafındaydım. Okuldan doğruca Ömer hocalara geçtim. Kiraz abla uyanmış, sessizce düşüncelere dalmış oturuyordu. Bizi görünce Ömer Hoca’ya “Beni eve bırakır mısınız?” diye diretti. Ne kadar dil döksek de dinlemedi. Kararlıydı. En sonunda “hiç değilse yemekten sonra gidersin” diyerek ikna ettik. Akşam yemeğini hazırlarken Aynur ablaya yardım ettim. Sabahki konuşma hiç yaşanmamış gibiydik ikimiz de. Nurettin abi için üzülüyordum ama bütün bu olanlar Aynur ablayla aramın bozulmasına fırsat vermemişti. En azından benim açımdan… Kötü günün içinde küçük bir “iyi haber”. Yemekten sonra Ömer Hoca Kiraz ablayı arabayla evine bıraktı. Ben de kendi evime geçtim. Eve gidince üzerimi değiştirip koltuğa uzandım. “Bir dakika gözümü dinlendireyim” dedim komple dalmışım.
Sobanın çıtırtısı bile ninni gibi geliyordu. Telefon çalınca irkilerek uyandım. Arayan Fadime ablaydı. Uykudan uyandığımı çaktırmamak için sanki okuldan gelmişim gibi canlı bir sesle “Alo abla!” dedim. O daha konuşmadan ben daldım “Ne yapıyorsun, neredesin?” Fadime abla iç çekti. Sesinden anladım, kahvedeki havayı ciğerine kadar solumuş belli ki keyfi kaçık. “Ne yapayım Bayram… Kahvedeyim. Köyün delileriyle uğraşıyorum” dedi. “Nurettin’i almışlar, ortalık yıkılıyor. Kahvede iğne atsan yere düşmez’’ Sonra benim halimi sorar gibi yaptı “Sen ne yapıyorsun?” Ben de sanki az önce uyanmamışım gibi “Hazırlanıyordum abla, yanına gelecektim.” “Sen hiç gelme” dedi. “Burda kafam şişti yeterince. Sen suyu ısıt, ben oraya geliyorum.” “Tamam abla” dedim. Telefonu kapatır kapatmaz kendime geldim. Elimi yüzümü yıkadım, üstüme adamakıllı bir şey giydim. Saçımı başımı düzeltip ocağa çayı koydum.
Daha çaydanlık tıslamaya başlamıştı ki kapı tık tık… Fadime abla. İçeri girer girmez kapının ağzında bir titreyip “Üüüüüşş!” dedi. “Dondum bayram dondum sobayı kucaklasam anca ısınırım.” Gocuğunu çıkarıp doğruca sobanın başına dikildi, ellerini uzatmış ısınmaya çalışıyordu. Ben odaya girince koltuğun üstündeki dağınık battaniyeyi gösterdi. Yüzünde benden kaçmaz gülüşüyle “Ben arayınca uyandın değil mi?” dedi kafasını sallayarak. “Yok be abla” dedim önce refleks olarak. Yalanı bile kötü söylüyorum. “Biraz uyku bastırdı dalmışım. Ama uyanınca yanına gelecektim gerçekten.” Dedim sonrasında. Sanki suç işlemişim de affettirmeye çalışıyorum. Fadime abla elini salladı “Üff sen de… Bir şey demiyorum hemen açıklama yapıyorsun. Latife yapıyorum” dedi. Koltuğa oturdu. Yanaklarıyla burnunun ucu soğuktan kızarmıştı. Bir tuhaf yakışmıştı. Ben öyle bakınca fark etti; elini yüzünde gezdirip alay etti “Hayırdır?
Yüzümde bir şey mi var?” “Sevaba giriyorum abla ya, dur iki dakika” dedim gülerek. Hoşuna gitmiş gibi güldü, sonra birden yapıştırdı “Kartlaştık be oğlum. Benimle girsen girersin anca kurbanlık danaya girersin.” Kahkahayı bastım. O da kahkahayı görünce daha da keyiflendi. “Su kaynamıştır, çayı demleyim” deyip mutfağa kaçtım. Çayı demledim, tam altının seuyunu eklemiştim ki kapı yine tıklandı. Fadime abla ‘’ben bakarım” deyip benden önce açtı. Aynur ablanın sesi geldi. Ben mutfak kapısından karşılayıp hoş geldin dedikten sonra “siz içerde oturun ben geliyorum” dedim. Üniversitede Yasin’le aynı evde kalan bir arkadaş vardı; Tavada ıslak kek yapardı… Öğrenci evi işte, fırın falan yok. Ama efsane olurdu. Yumurtayı, yağı, sütü, şekeri tavaya dök… Karıştır… Unu kakaoyu ekle…iki salla bir bağla bayram namazı gibi sonra kapağını kapat… Başka bir tavada da üst sosun çikolatasını erit…
Yirmi, yirmi beş dakikada ıslak kek. Belki 10 kere yapmışızdır. Hemen hazırlamaya başladım. Kek pişerken içeri geçip hanımların yanına oturdum. İkisi de dertliydi. Konu Nurettin abinin jandarma tarafından tutuklanması. Aynur abla sesi kısık “Nurettin tutuklanıp cezaevine gönderilmiş. Az önce Ömer’e haber geldi” diyerek beklenen haberi verdi. İçimizde yine de “belki bırakırlar” diyen bir taraf vardı ama kendimiz bile inanmıyorduk. Fadime abla zaten kahveden gelmiş, sabahtan beri aynı muhabbeti dinle dinle siniri hâlâ üstündeydi “Siz kahveyi göreceksiniz” dedi. “Sabah ben yaparım, Nurettin yapmaz diyen adamlar akşam niye böyle bir şey yaptı? Diye konuşuyor. Milletin fikri gece değişiyor, sabah kimse hatırlamıyor.” Sonra bir an durup iç çekti “tamam… Neler gördük, neler yaşadık; kimseye kefil olunmaz, insanoğlu çiğ süt emmiş derler… Ama Nurettin yapacakmış bunu?
Yok canım, benim kafam basmıyo vallaha. Diyelim ki etti bi delilik… Para için edecek adam değil o, gene de içim elvermiyo.” Aynur ablada bende hak verdik Fadime ablanın sözlerine ama elde bir şey yok. Lafın ucu döndü dolaştı Kiraz ablaya geldi.
Ben: Baba evine dönse daha iyi mi olur? Aynur abla: Evlenmeden baba evinde de çok çekmiş. Bence burada kalsa daha iyi. Okulda çalışır, kendine yeter. Bu lafın içinde Ömer Hoca’nın fikri de var gibiydi, belliydi. Aklıma ister istemez başka şeyler geldi ama… Şu an sırası değildi. Fadime abla da Aynur ablayı destekledi. Sonra birden kadın dayanışması moduna geçti “Kimse Kiraz’ın kılına dokunamaz” dedi. “Ben arkasındayım. Yaptıysa bile kocasının hatasını karısına çektirecek adamın alnını karışlarım!” Aynur abla geldiğinden beri ilk kez güldü “Yaşa kız Fadime…” Ben onları odada bırakıp mutfağa döndüm. Kek mis gibi kokuyordu.
Sosunu döküp çayı da alıp geldim. Aynur abla elimde tepside keki görünce “Ben de diyorum evde güzel bir koku var… Neymiş bu?” Tavayı görünce ikisi de şaşırdı. Tabak falan uğraşmadık. Ortaya sofra bezi serdik, tavadan çatallayarak yedik. Açlığımıza mı denk geldi ne oldu… Bir oturuşta bitirdik. Fadime abla çok yedim der gibi karnını ovaladı sonrada ‘’Ben yapıyorum, bu kadar güzel olmuyor. Akşam akşam bek hora geçti” dedi, kendince beni övüyor. Aynur abla: Eline sağlık, çok güzel olmuş. Bir daha ki yapışına ben de seyredeyim… Fırında bu kadar güzel olmuyor Ben: Afiyet olsun. Meslek sırrı… Herkese veremem. Aynur abla: (gözlerini devirdi) Bak bak bak eşeğe bak! (uzanıp bacağımı çimdikledi) Ben: Abla sen herkes misin? Senin yerin ayrı Bir an bir şey diyecek gibi oldu, sustu. Sonra lafı toparlayıp Fadime ablayı yokladı Aynur abla: Ee, senin muhtarlık meselesi ne durumda?
Fadime abla: Amann gız bacım… Beleş verseler çekilecek çile değil de iş inada bindi artık. Aynur abla: (merakla)Hayırdır, sıkıntı mı var?
Fadime Abla: Ekrem Aynur Abla: Ee ne olmuş Ekrem’e?
Fadime Abla: Muhtarlığa aday o da. Aynur abla: (şaşırdı) Aaa… Hiç haberim yok! Ben de seni tek aday sanıyordum. Fadime abla: (başını iki yana salladı) Yok bacım yaa… Sen öyle san. İş onla da kalsa iyi. Fadime abla dün Ekrem’in kahveye gelişini anlattı. Sonra asıl bombayı patlattı. Ekrem, Fadime ablanın sekiz azasından ikisini kendi tarafına çekmiş, bir tanesi de korkmuş azalıktan vazgeçmiş. Aynur abla: (sinirlendi) Bak sen şu akılsızlara ya! Fadime abla: Ne yapacan Aynur… Akıl sik değil ki sokasın. Bakalım ne olacak hâlimiz. Diyerek taşı gediğine koydu. Sessizlik çöktü. Sobanın çıtırtısı bile duyulur oldu bir süre. Derken Aynur abla birden önce bana sonra Fadime abla’ya dönüp “Tamam kabul, beni yazın listeye” dedi.
Fadime abla: Nasıl yani? Aynur abla: Aza listesine diyorum. Yaz beni. Kabul ediyorum teklifin hala geçerliyse. Fadime abla: (gülerek) Gız bacım o nasıl soru! Geçerli tabii. İstersen gel yerime sen muhtar ol. Aynur abla: (hemen eliyle kesti) Aman aman aman… Kalsın. Akşamları Show’da Reha Muhtar’ı izliyorum, yetiyor bana başka muhtar istemem ben Ben bu espriye gereğinden fazla güldüm. Espri Aynur abladan gelince, insanın içinde ayrı bir sevinç oluyor. Aramız düzelmişti ya… Ben de fark etmeden yağ çekmeye başlamıştım. İnceden, sessizden. Aynur abla da bana sıcaktı. Arada göz göze geliyoruz, gülümsüyoruz… Sonra ikimiz de gözümüzü kaçırıyoruz. İki çocuk gibi. Koskoca insanlar, hâlimize bak. Gece böyle geçti, Kah Nurettin abi konuşuldu üzüldük, kah konu değişti gülüştük… Derken ayrılacakları sırada Kahraman beni aradı. Açtım, lafı uzatmadan Aynur ablayı istedi.
Meğer Aynur ablayı aramış, telefonu yanında olmadığı için Ömer Hoca açmış, benim yanımda olduğunu söyleyince oda beni aramış. Yani zincirleme bir mış mış mış… Aynur ablayı aradığı yetmezmiş gibi beni de sekreter yaptı bide amına koduğum. Aynur abla telefonda uzun uzun dinledi. Hep “Hı hı… Tamam… Anladım” deyip, “ben yarın öğrenir dönüş yaparım” dedi. Telefon kapanınca Fadime abla hemen takıldı “Hayırdır kız, ne iş doktor falan?’’ Deyip muzip bir şekilde göz kırpınca daha çok canım sıkıldı. Aynur abla: Köyde aşı vakti gelen iki çocuk varmış. Doğum tarihleri ondakilerle sağlık ocağındakiler birbirini tutmuyor. Yanlış aşı olmasın diyor. Öğrenir misin diye rica etti o kadar. Fadime abla: Helal olsun. Görüyon mu hocayı, neyi dert etmiş Ben bir şey demedim ama içime bir taş düştü yine. Aynur abla sağlık ocağına yardımı bırakmıştı… Gülşah ablayı aramak varken neden Aynur ablayı arıyordu?
Aynur ablayla Fadime ablayı gönderdikten sonra biraz düşününce kendi kendime “abartıyorsun” dedim. Kötü niyeti olan adam benim telefonu arayıp istemez. Hem Kahraman’ın şimdiye kadar bir falsosunu görmedim. Rahmi hocalarda pes attığımız gece evlere dönereken laf arasında köyün kızları güzel falan demişti… E o kadar da olur. Haksız sayılmaz ayrıca. Boşuna kafaya takıp duruyorum. Hem iyi tarafından bakmalıydım, sabah kaybettim dediğim Aynur ablayı, akşamına geri bulmuştum. Bundan sonra kendi salaklıklarımla tekrar kaybetmenin âlemi yoktu. Keyfim az biraz yerine gelmişti. Hemen bilgisayarı açtım; bir film, bir dizi… Ne varsa izleyeyim dedim. Bilgisayar açılır açılmaz otomatik açılan Messenger’ı görünce aklıma Suna düştü. Ne zamandır doğru düzgün görüşemiyoruz. En son Kahraman’la yanımda, telefondan reçete işi konuşurken içime bir kıskançlık oturmuştu.
Dayanamadım; ben de bir bahane uydurup mesaj atınca iki satır laflamıştık, o kadar. Hemen MSN’den mesaj attım; ‘KAYIP İLANI: 1.60 boylarında, renkli gözlü, kapalı, çıtı pıtı; güzel mi güzel ama biraz hayırsız bir bayan kaybolmuştur. Bulanların, bulan olmasa bile görüp de içi sızlayanların, en yakın köy okuluna müracaat etmeleri önemle rica olunur. İhbar edenin duası alınır.’ Bakalım… Film falan hikâye oldu. İzlemekten vazgeçtim; uzandım, uyudum Devam edecek