BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 56 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 56 / 84 BÖLÜM 28 dk okuma 16,741

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 56. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

O sabah uyandığımda içimde garip bir boşluk vardı. İyi miyim, kötü müyüm karar veremediğim türden… İnsan bazen başına kötü bir şey gelince ya da çevresinde bir fırtına kopunca sabahları gözünü açtığında küçük bir umutla bekliyor “Belki rüyaydı?” diye. Ama değildi. Hepsi gerçekti. Okulun kapısından içeri girerken kulaklarım, çay ocağından gelecek o tanıdık sesleri aradı. Kiraz abla ile Ömer Hoca’nın o neşeli gülüşleri… Ama içerisi sessizdi. Müdür odasının kapısını tıklayıp içeri girdim. Ömer Hoca yazıcının başında, gözlüğünü burnunun ucuna indirip çıktılarla uğraşıyordu. Günaydınlaştık. “Kiraz gelmeyecek bir süre” dedi kısa ve yorgun bir sesle. Aramış… İyi değilim, bu halde gelirsem sizin de canınızı sıkarım, demiş. Ömer hoca da anlayışla ‘’Nasıl istersen’’ demiş. Ucu açık izin vermiş. İyi de yapmış. Dersler işlendi, zil çaldı, çocuklar bağırdı çağırdı ama hiçbir şeyin tadı yoktu.

Kiraz Abla olmayınca Ömer Hoca da ben de çay koymaya üşendik. Zaten koysak içecek halimiz var mıydı, ondan da emin değildim. Akşamüstü okul sonrası Ömer hoca eve geçmemiş müdür odasında oturuyordu, ben de karşısındaki koltuğa oturdum. Ömer hoca laf olsun diye okuldan, öğrenciden konuştu bir süre. Sonra kapı gıcırtıyla aralandı. Aynur abla belirdi. “Ben sizi bekliyorum,” dedi. “Hadi… Sofra hazır.” Dediğini yaptık, birlikte yemeği yedik. İnsan böyle zamanlarda yalnız kalmakta istemiyor, başkasıyla bir sessizce oturmak iyi geliyor. Bizde de durum aynısıydı. Yemekten sonra kimse konuşmak istemiyordu. Konuşsak da kelime bulamayacaktık zaten. En sonunda Ömer Hoca, gözlüklerinin üstünden Aynur ablayla bana bakıp içini çekti. “Ben hâlâ Nurettin’in yaptığına inanmıyorum” dedi. “Birden oldubittiye geldi her şey. Hem… Kiraz’ın halini gördünüz. İnsan perişan oluyor onu böyle görünce.”

İçimde bir sıkışma. “Hocam” dedim, “Biz bir şey yapamaz mıyız? Saçma olacak belki ama… Hüseyin amcanın karısıyla konuşsak? Öldüğü gece neler olmuş anlatsa… Sonra Hüseyin amcanın bulunduğu yerdekilerle konuşsak gören eden vardır (Gerçi o gece beni çay kenarında görenler var oynarken çulumu yırtacam bu gidişte) Belki bir yol çıkar önümüze.” Ömer Hoca önce başını salladı “Jandarma çoktan konuşmuştur. Biz gidip sorguya çeker gibi davranırsak ayıp olur. Yarası taze kadının. Bulunduğu yerdekilere gidip sorarsak bu sefer Nurettin’i aklamaya çalışıyoruz gibi olur yanlış anlaşılır’’ dedi çaresizce. Bir süre sessizlik oldu. Aynur abla ‘’ Hadi Naime ablaya(hüseyim amcanın eşi) gidelim bende geleyim, beni sever başınsağolsuna gitmiş gibi yaparız. Oturur çay içeriz. Kadın anlatmak isterse anlatır zaten.” Öyle de yaptık. Hüseyin amcanın evine vardığımızda gece ayın ışığı eşiğe vuruyordu.

Kapıyı açan Naime teyzenin yüzünde, insanın içini acıtan o yorgunluk vardı. Gözleri ağlamaktan küçülmüş, sesi incelmişti. Bizi görünce zoraki bir gülümseme belirdi yüzünde. “Hoş geldiniz… Gelin, içeri gelin.” İçerisi kalabalıktı. Çocukları gelinleri torunları derken hemen hepsi evdeler. Ben tanımıyorum ama Ömer hoca hemen hepsini tanıyor. Kadın erkek ayrılmadan hepimiz bir odaya geçtik. Çay geldi kapalı pide yaptırılmış ondan ikram ettiler. Otururken bizim sormamıza gerek kalmadı. Naime teyze konuşmaya hazırmış meğer. Çay bardaklarının birincisi bitmeden başladı anlatmaya. Sanki içi dolmuş da yıllardır susmuş, şimdi fırsat bulmuş da döküyor gibi… “Gece keyfi yerindeydi” dedi. “Dumrul’la oturup rakı içtiler. Ben kızdım, Cuma gecesi olacak iş mi? Dedim. Güldü sadece. Hüseyin’in huyudur, çok içmez ama içince de şişenin dibini görmeden tövbe bırakmaz.”

Sonra bir anda sesi titredi. “Hafta sonu ava gideceğiz diyorlardı. Hatta Nurettin’den tüfek isteyecekti. Ah Nurettin… Boyun posun devrilsin!” dedi, dişlerinin arasından dökülen lanetle. Yutkundum. İçimden “Nurettin abi öyle adam değil…” demek geldi ama kelime boğazıma düğümlendi. Biz sadece dinledik. “Dumrul atıyla atlayıp giderken” diye devam etti, “Hüseyin de, Ben de Nurettin’den tüfeği isteyip geleyim, dedi. Bu saatte gitme, dedim. Dinlemedi. Dumrul da aynı şeyi dedi; Tüfeğin acelesi yok sonra alırız dedi ama dinletemedi. Baktı vazgeçmeyecek sen gitme, ben giderim dedi ama Hüseyin tuttu kafasına koyduğunu…” Bir süre susup gözlerini yere indirdi. “Gidişi o gidişmiş… Meğer Nurettin kıymış Hüseyin'ime. Üç kuruş için… Allah canını almasın emi!” ‘’Sarhoş kafa ters bir şey mi söyledi Nurettin’e diyeceğim sizde biliyorsunuz öyle bir huyu da yoktur.

Para meselesi muhakkak, gelenler anlattı hep Nurettin sıkışıkmış dediler, bebeleri olmuyor diye karısıyla iyi değilmiş dediler…’’ Evin içi sessizleşti. Sadece duvardaki saat tıkırdıyordu. Biz de sustuk. Çünkü bazen söz söylemek, yangına benzin dökmek gibi olur. Biz daha yeni “hadi kalkalım” diye toparlanıyorduk ki Rahmi Hoca çıktı geldi. Namazdan sonra uğramış. Rahmi Hoca gelince mecbur biraz daha oturduk. Birer bardak çayı da içtik mi, hep birlikte kalktık. Çıkarken kapının önünde kırık dökük bir et çekme makinesi gözüme ilişti. Avlunun ortasına atılmış. Sağı solu eğrilmiş, dişlileri yamulmuş. Naime abla fark edince başını çevirmeden konuştu: “Nurettin yaptıydı onu geçen hafta. Bu olaydan sonra dayanamayıp fırlattım buraya. Sinirim geçene kadar sopaladım Allah var. Alamadı ya içimdeki hıncı… ‘’ Biz oradan uzaklaşırken aklımda tek bir şey kaldı, Bir yerde bir şeyler hâlâ yerine oturmuyordu.

Evlere yürürken Rahmi Hoca’ya dürüstçe söyledim “Hocam” dedim, “biz aslında Hüseyin amcanın karısının, çocuklarının ağzını aramaya geldik. Hani olur ya… Konuşurken aklına bir şey gelir, bir faydası olur diye düşündük.” Rahmi Hoca boşa uğraşıyorsunuz der gibi baktı, köy muhtarlığına vekalet ettiği için Jandarmayla görüşüyor sürekli olarak, konuya hakim ‘’burdan dönmesi zor ama gün doğmadan neler doğar, Allah büyük’’ dedi Bizimki zaten umut dünyası. Böyle şeyler filmlerde olur, polisin, askerin göremediğini esas adam görür pat diye olayı çözer falan. Yoksa bizde farkındayız. Maksat Nurettin abiyle Kiraz abla için kendi çapımızda bir şeyler yapmak. Rahmi Hoca umutsuz konuşunca bizim üzüldüğümüzü fark etti; biraz da mahcup olup, aklına gelen fikri hemen söyleyiverdi “İsterseniz bir de Dumrul amcaya gidelim. Hüseyin’le öldüğü gece birlikte içmişler.

Belki onun diyeceği bir şeyler vardır.” Ömer Hoca’yla göz göze geldik. “Gidelim” dedik. Aynur ablayı eve bıraktık. Ömer Hoca’nın arabaya atlayıp Dumrul amcanın evine doğru sürdük. Ev… Etrafı ağaçlarla dolu, tek katlı kibrit kutusu gibi. Farlar vurur vurmaz perde aralandı. Dumrul amca “gelen kim?” diye bakıyor. Bizi görünce elinde gaz lambasıyla dışarı çıktı. Evde elektrik yok. Tam halis muhlis köy evi… “elektrik mi? Hee, duymuştum” tarzı. “Buyurun hocam” dedi, içeri aldı. İçeri girerken bir an ayağı sendeledi, dizlerinin üstüne pat diye düştü. Elindeki gaz lambası da yere düşüp yuvarlandı. İçimden “tamam, şimdi köyü yakıyoruz” dedim. Hemen kolundan tuttuk kaldırdık. Rahmi Hoca da hâlâ yanan gaz lambasını alıp kenara koydu. Ara odadaki muşambanın üstünde lambadan dökülen gaz yağı birikmiş, parlıyor. “Dumrul amca bez var mı?” dedim. “Şurayı sileyim iki dakika”

Adam elinin içiyle duvarı işaret etti, “Sergen’den al hocam.” Sergen dediği duvardaki sarıya boyanmış tahta rafı diyor. Dediği yerin üstündeki katlı bezi aldım. Gaz yağını sildim. Sonra bezi kapının önündeki çeşmede, telefon ışığıyla yıkadım. Üstüm başım buram buram gaz yağı kokuyor. Ev zaten baştan aşağı aynı koku. İçeri girince insanın burnu bir süre sonra “tamam, ben yokum” diye çekiliyor. Tekrar odaya geçtim. Dumrul amca bana baktı “Bunlar içmiyor,” dedi Ömer Hoca’yla Rahmi Hoca’yı gösterip, “bari sen çay iç.” Dedi yanına eşlikçi arar gibi. “Dumrul amca” dedim, “benim için demleyeceksen demleme. Hazır varsa içerim. Naime teyzelerden geliyoruz, orada da içtik.” “Hah, hazır hazır” dedi. “Siz oturun.” Kapıdan geçerken kafasını eğmek zorunda… Neredeyse iki metre, pehlivan gibi adam. Odanın içinde iki gaz lambası yanıyor. Ben Rahmi Hoca’ya eğilip sordum “Hocam Dumrul amcanın karısı çocuğu var mı?”

Rahmi Hoca da kısık sesle “Karısı vardı” dedi. “On seneye yakın oldu öleli. Ufak tefek bir kadındı, Dumrul amcanın tam aksine.” Bir de ekledi “Çocuk yok.” İçim burkuldu. Evlilik zor karar falan ama… Sadece yaşlanınca yalnız kalmamak bile benim için tek başına yeterli sebep. Evin düzenine bakınca Dumrul amcanın tertipli biri olduğu belli: Odanın üç tarafı sedir. Duvarın birinde tek kırma silah, yanında fişeklik. Bir köşede ocaklık. Ortada yanması geçmiş, eskimiş yuvarlak-Uzun soba. Eski köy evi düzeni… Ama “dağınık erkek evi” değil; her şey yerli yerinde. Çok geçmeden Dumrul amca elinde gümüş renk bir ocak ve ayaklıkla geri döndü. Ocağı sönmüş sobanın üstüne koydu. Kibriti çaktı, tepesinden sarkan fitili yaktı. Ayaklığı üstüne geçirip çaydanlığı oturttu. “Çay biraz ısınsın,” dedi bana. Dumrul amca oturur oturmaz Rahmi Hoca hemen lafı attı, sesini az yükselterek: “Ne yapıyorsun, nasılsın Dumrul amca?” Dumrul amca gözünü kırpmadan “Ne yapayım…

Azrail gelse de canımızı alsa diye nöbet bekliyoruz. Ahanda burada” dedi. Rahmi Hoca hemen ciddileşti “Öyle deme. Elin ayağın tutuyor, sağlığın sıhhatin yerinde. Allah c. C. Lokman suresinde ne buyurmuş… Hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah hayırlı ölüm versin.” Üçümüz de “amin” diye mırıldandık. Dumrul amca zaten konuşkan biri değil, Hüseyin amcanın ani ölümü de üstüne binmiş… Adamı iyice susturmuş. Biz bir şey söylemesek onun da diyeceği yok. O sırada evin köşesinde yere serili kahverengi post gözüme çarptı. “Dumrul amca,” dedim, “bu ne postu?” “Karaca,” dedi. Sonra ekledi “Hüseyin’le birlikte vurmuştuk. 2007… Mazgir Tepesi.” Birlikte posta bakakaldık. Bir an odanın içi daha da sessizleşti. Dumrul amca kalkıp çay doldurdu; bana da kendine de. Oturduk. Rahmi Hoca lafı açtı, kırmadan “Dumrul amca… Sen Hüseyin amcanın kardeşi gibiydin.” Dumrul amca yavaşça başını salladı.

“Şimdi kızmazsan” dedi Rahmi Hoca, “müsaadenle sana birkaç şey soracağız.” “Estağfurullah hocam” dedi Dumrul amca. Rahmi Hoca güzelce döşedi, ‘’Allah rahmet eylesin… Mekanı cennet olsun… Hepimiz severdik… Güler yüzlü, muhabbetli adamdı… Alkolü vardı o da kendi bileceği iş… Dostluğunuz bizim yaşımızdan fazladır belki… Bize öyle geliyor ki bu işi Nurettin yapmamıştır… Elimizde bilgi yok ama maksat suçsuz günahsız adam içerde yatmasın…’’ Dumrul amca tespihi çeviriyor, gözleri yerde, sessizce dinliyor. Rahmi Hoca bitirdi “O geceyle ilgili, öncesiyle ilgili aklına gelen bir şey varsa onu sormaya geldik.” Dumrul amca dudak ucuyla gülüp takıldı “Cendermelik yapıyonuz yani.” “Est” dedi Rahmi Hoca. “Olur ya… Sonradan aklına bir şey gelmiştir. Hüseyin’e üzüldük ama Nurettin de bu köyün adamı… Hakkı geçmiştir.” Dumrul amca çayını içti. Bir süre öyle, göz kırpmadan sessizce oturdu.

Sonra anlatmaya başladı “Gece bi tutturdu, içeceğiz diye. Naime de söylendi durdu, içme dedi… Dinlemedi gari. Ben anca bir bardak içtim. Hüseyin’in çetelesini tutmadım amma… Üç dört bardak götürdü he mi. Zaten dayanamaz o, hemen kafa gidiverir. Ondan çoğu vakit engel olurum, bir iki kadehten fazla içmesine. Evinde içiyo diye ses etmediydim. Bileydim vallahi billahi müsaade etmezdim” Bir nefes aldı. “Ben kalkayım dedim mi, o da nerden esti bilmem, Nurettin’e gidip silahı alacam dedi. Keçi inatlıdır ya… Bildim bileli bu da öyle. Gitme dedikçe inada bindi. Gidecem! Diye tutturdu gari. (Derin bi nefes alıp koyuverdi.) Sabahına haberi geldi zaten. O arada ne olduysa… Siz ne bilirseniz ben de onu bilirim.” Ömer Hoca sordu “Peki Nurettin’le aralarında sıkıntı var mıydı?” Dumrul amca tespihi biraz daha hızlı çevirdi “Nurettin daralmış… Para istemiş.

Vaktiyle Hüseyin’in bi iki işini görüvermiş ya, ondan kelli Nurettin'e borcu varmış. Hüseyin de üç aylık yatınca veririm diye sallamış… Onu biliyom ben. Şimdi Nurettin yapmıştır desem boş… Yapmamıştır desem gene boş.” Ömer Hoca son bir ümit “Peki Nurettin değilse kim yapmış olabilir?” Dumrul amca boş boş baktı, tespih çekti. “Canı sağ olsun” dedi. “Çenesi yüzünden çok adamla kafa kafaya gelirdi amma küslüğü uzatmazdı gari. Uyumuşun Ahmet’le de eskiden beri selamı sabahı yoktur… Ama cenazesine kalkıp geldi, Allah var; küsüz müyüz değil miyiz demedi. Bir de Kör Osmangilin Recep’le tarla tapan meselesinden ötürü aralarında bi anlaşmazlık vardı. Onlardan cenazeye gelen olmadı… Ama kimsenin de günahını almayım he mi.” “Recep” dediği an, benim kafamda “Bekir” diye şimşek çaktı. Kavgalı olduğum Bekir’in babası. Sülale baştan aşağı rahatsız. Tüylerim diken diken oldu.

Yapar mı? Yapar. Hatta içimde bir yer “bu işte onların parmağı var” diye bağırdı ama mesele bağırmakla olmuyor ki… Nasıl çıkacak ortaya? Biraz daha oturduk. Sonra müsaade isteyip kalktık. Üzerimde buram buram gaz yağı kokusu… Evde otura otura alışmışım, ama arabaya biner binmez koku suratımın ortasına çarptı. Ne Hüseyin amcanın karısından bir şey çıkmıştı, ne Dumrul amcadan… Ama “Recep” lafı bile beni ufaktan heyecanlandırdı. Ömer Hoca’yla Rahmi Hoca’ya baktım, onlar da kararsız. Ömer Hoca “Jandarma komutanıyla aram iyi” dedi. “Bir çıtlatayım. Bakayım ne diyor.” Bir umut işte… Umut dünyası. Evlere geçtiğimde ilk iş duşa girdim. Elbiseleri de yıkadım. Gaz yağı kokusundan nihayet kurtuldum. Bilgisayarı açtım. Suna mesajımı hâlâ görmemişti. Kafamda o fikir yine lamba gibi yandı: “Kahraman’la mı konuşuyor?” Sonra kendime kızdım “Lan Bayram, boş yere sıkıyorsun kendini.

Arasan on dakikada ulaşacaksın.” Ama işte… İçimde bir taraf da onun beni aramasını istiyor. Gurur mu, inat mı, delikanlılık mı… Karışık. Msn’den mesaj attığıma bile pişman oldum. Kendi kendime artistlik yapıp “Arayan olursa buradayız,” dedim. “Yerimiz yurdumuz belli. Kimseye üzülüp ağlayacak değilim…” …derken bile içimde bir ses, “tabii tabii” diye güldü. * Çarşamba sabahı uyandım. Üstümü başımı toparlarken telefon çaldı. Hayrolsun inşallah… Gecenin geç vakti, sabahın köründe çalan telefondan ödüm kopar benim. Bir baktım ekranda Kahraman yazıyor. “Kargalar bokunu yemeden rüyanda mı gördün beni?” diye içimden geçirdim, açtım.

Kahraman: Hayırlı sabahlar hocam, dedi. Neşeli neşeli.

Ben: Hayırlı sabahlar hocam, nasılsın? Ben “nasılsın” dedim ama adam sorumu falan siklemeden lafa daldı Kahraman: Cuma günü çay kenarında bulunan adamı öldüren kişi Kiraz Hanım’ın kocasıymış

Ben: Öyle diyorlar ama daha kesin değil… Dedim temkinli Kahraman: Kesinmiş dediler bana da, dedi anında. Bir de “bana da” diyor, sanki Genelkurmay’dan mesaj geldi.

Ben: Kim dedi?

Kahraman: Köyden birkaç kişi… Diye geçiştirdi. “Ulan köyden birkaç kişi” dediğin kim? Köyde birkaç kişi dediğin bazen bütün köy, bazen de kahvede iki adamın uydurması. Adam bir yandan “Kiraz Hanım’a üzüldüm, iyi biriydi” diye vicdan kasıyor, bir yandan da olayı sanki TRT belgeseli anlatır gibi, benim zaten bildiğim şeyleri uzun uzun sayıyor. Ben de “hmm… He… Anladım…” diye dinliyorum. Bir yandan gözüm saatte. Baktım susmayacak.

Ben: Hocam acil değilse ben seni sonra ararım, okula geçeceğim, dedim mecburen.

Kahraman: Kusura bakma hocam, senin de vaktini aldım Tam “oh kapatıyoruz” diye içim rahatlayacakken kapatmadan önce boğazını temizler gibi bir şey yaptı, Kahraman: Sana bir şey soracağım ama beni yanlış anlama…

Diye baştan tembihledi. “Ulan” dedim içimden. “Kesin borç isteyecek’’ Ben: Söyle hocam, niye yanlış anlayayım? Bir kem küm başladı. Sanki yan odada biri var da onu duymasın istiyor.

Kahraman: Hocam… Ben köye gelince… Şey… Senin evde… Diye girdi, devamını getiremiyor. Ben de dayanamadım, Ben: Hocam söyle, niye çekiniyorsun?

Kahraman: Köye gelince senin ev birkaç saatliğine bana lazım hocam… Müsaade edersen? Dedi en sonunda. Bir an içime incecik bir bıçak girdi. Böyle “acıttı mı?” diye soracak kadar değil ama “haa…” diye kendini belli eden cinsten. ‘’Ev mi lazım? Ne yapacaksın ki hocam?’’ dedim, salağa yattım. Maksat daha açık konuşsun. Kahraman sanki biri dinliyor gibi sesini daha da kıstı Kahraman: Birisi var da… Köyden… Onunla buluşacağız Ben: Senin misafirhane?

Kahraman: Hocam orası köyün tam ortasında. Bir tarafı köy odası bir yanında cami var sende biliyorsun.

Köyün yarısı önünden geçiyor… Uygun olmaz, diye sıraladı.

Ben: Kız kim? Dedim dayanamayarak Bir süre sustu. Bilerek. İnsanı delirtmek için eğitilmiş gibi.

Kahraman: Hocam şimdilik isim vermeyeyim. Sana uygun bir zamanda her şeyi anlatırım, söz.

Ben: Ben tanıyor muyum bari?

Kahraman: Uygun zamanda hocam… Hepsini anlatırım, diye yine savuşturdu. Sonra işi bağladı: Kahraman: Ee hocam, cevabın ne? Yardımcı olur musun? Ben de sanki kırk yıllık pezevenkmişim gibi, Ben: Tabii hocam. İki saat değil istersen iki hafta kal. Sorman hata.

Kahraman: (Sevinçle) Süper!. Sen yabancı değilsin hocam… Sadece şimdilik aramızda kalsın. Daha çok yeni.

Ben: (gülerek) Tamam hocam hiç sıkıntı yok biz genç girişimcinin her zaman yanındayız (çiftçiye kredi veren devlet bankası gibi) Kapatma faslına geçiyoruz sandım… Adam sabah sabah beynimi ele geçirmeye yemin etmiş:

Kahraman: Fırsat bulabilirsem bugün akşam geleceğim. Yarın sabahı beklemeyeceğim. Kahraman'ın gönlünü yapıp telefonu kapatınca hızlıca evden çıktım, okula doğru yol aldım. Zaten olmayan keyfim iyice kaçtı. “Doktor değil, Mekkeli müşrikler sanki…” diye söyleniyorum içimden. “Hangi vakit kimle konuştun da boş ev lazım diyecek seviyeye geldin mk…” Adama insan gibi davranalım, sevelim diye uğraşıyorum; bir hafta sürmedi, yine kendine ana avrat sövdürecek kıvama getirdi beni. Aklımda tek soru: Eve hangi kadını getirecek? Aynur abla ihtimalini silikon muhabbetinden sonra otomatik eliyorum. Sonra birden Suna aklıma geliyor. İki gündür MSN’den yazdığım mesaja cevap vermeyen Suna… Kafamda ihtimaller dönüyor ama mantıklı bir isim oturmuyor. Doktor hastaları alırken ben çoğu zaman dersteyim; geleni gideni göremiyorum. Adam bir de gelene gidene kart dağıtıyor “İstediğiniz zaman arayabilirsiniz.” Doktor değil, çağrı merkezi sanki ibine.

Belki de boşuna hüsnükuruntu yapıyorum. Köyde yüz tane kadın var; o kadar kişinin arasından gelip benim çevremden birini denk getirecek değil ya. Göreceğiz. Köye şifa olsun diye gelen adam bana dert oldu. Bu dallama yüzünden anksiyetem çıkacak. Ama gel gör ki kafa durmuyor. Adam gözünü kapatmış, sikini kaldırmış, kendi etrafında dönüp duruyor; ben elimde mısır sinema izler gibi izliyorum. İlk dersten sonra çocuklar teneffüsteyken telefon çaldı.

Arayan: Suna. ‘’Hele şükür” dedim. Açar açmaz patlattım; Ben: Oooo! Hangi dağda kurt öldü Suna Hanım? Suna hiç beni dinlemeden: Suna: Şu an teneffüstesin değil mi? Dedi. Sesi keyifli. Lan acaba benim ses mi gitmiyor? Niye kimse benim dediğimi sikine takmıyor?

Ben: Evet, teneffüsteyim. Yeni çıktık Suna: Nasıl bildim ama teneffüste olduğunu? “Okula geldi de beni mi yiyor?” şüphesiyle kalktım, pencereye gidip bahçeye baktım.

Suna: Şimdi de kalkıp pencereden bakıyorsun değil mi?.

Ben: Evet... Bir de kapıya çıktım, sağa sola baktım. Yok.

Ben: Neredesin?

Suna: (Gülerek) Evimdeyim, odamda oturuyorum. Nasıl bildim ama değil mi? Gidip yerine oturdum.

Ben: Aferin müneccim hanım. İyi bildin. Bu lafım hoşuna gitti; uzun uzun güldü.

Suna: Gerçekten kalkıp baktın mı? Dedi gülmeye devam ederek.

Ben: Evettt. Aferin seni. Geç dalganı bakalım Suna: Güldane’den öğrendim teneffüs saatlerini. O yüzden bu saatte aradım. MSN’yi açmıştım, mesajını gördüm çok güldüm yazdığına. Fırsat bulunca arayayım dedim Biraz “ne var ne yok” muhabbeti yaptık. Ben hafiften imalı konuşuyorum, Suna tavrımı sezdi: Suna: Annem geldi. Bir haftadır köyde yanımızda. Pek müsait olamadım. Birde İsmail eniştemle ablam yatak döşek hasta. Üç gündür hayvanlara ben bakıyorum, diye bahanesini ekledi. Bu cümleyle ben hemen yumuşadım.

Ben: Kolay gelsin. Yardım lazım olursa çağır, tek başına yorulma, dedim takılarak.

Ben: Tamam Kapatınca içim biraz rahatladı. Sunanın sesini duymak iyi geliyor bana, yapacak bir şey yok. Öğle arası olunca Osmanca’nın babası, Behiye ablanın oğlu Ferhat oğlunu öğle yemeği için almaya gelmiş. Benim yanıma da uğradı. Ayaküstü konuştuk, sonra beni akşam yemeğine çağırdı. “Gitmeden oturalım” diyorduk, fırsat olmamıştı. Olur gelirim dedim. Ömer Hoca’yla Aynur abla arabaya atlamışlar Kiraz’ın yanına gidiyoruz, bir bakalım dediler. Selam söyleyin dedim. Benim niyet eve geçip azıcık uzanmaktı ki… Tam kapıyı açıyorum, Fadime abla aradı. Bugün de telefonun götü soğumadı, kerhane telefonu gibi arayan arayana. Fadime abla: Öğle arası oldu mu?

Ben: Oldu abla.

Fadime Abla: Hadi saç kavurma yaptım. Kahveye gel! Ben “yok” falan dedim ama dinlemedi. Fadime abla: Başka işimiz daha var.

Onu konuşacağım seninle Böyle deyince arabaya atlayıp gittim. Kahveye vardım; Fadime abla, kocası Rıza abi, babası Ferdi abi ve ocakçı Mıstık… Masa kurmuşlar, ortada koskoca saç kavurma. Yanında salata, ayran… Benim gelmemi bekliyorlar. Ceketi sandalyeye astım, daldık. Yedik, içtik. Çay geldi, Fadime abla mevzuyu açtı: Fadime abla: Gece yine kahvenin camlarını indireceklerdi. Rıza şans eseri görmüş, topuklamışlar!

Ben: Kimmiş abla? Gördünüz mü? Rıza abi: Görmedim, iki kişi olduklarını gördüm. Beni görünce korkudan arkalarına bakmadan tüydüler.

Ben: Kaç gibi oldu? (Sanki sorguya çekiyorum bende) Rıza abi: Saatine bakmadım, üç dört falandır. Helaya kalkmıştım, baktım kapı önünde bir ses var. Uyku sersemi olmasam yakalardım, kollarını bacaklarını kırardım. Fadime abla anında yapıştırdı, ‘’Bok kırardın. Sen bardak kırınca korkan adamsın, Rıza.

Benim canımı sıkma’ Ben “Rıza abi niye kahvede uyuyor” diye soracak gibi oldum, vazgeçtim. Belli ki Fadime abla eve koymamış adamı. Kaderine kahve. İkisi sürtüşecek diye Ferdi abi araya girdi, ‘’Çocuk gibi didişmeyin. Hocayı bekletiyorsunuz burada’’ dedi. Tam o sırada telefon çaldı. Suna arıyor. ‘’bunu açmam lazım, hemen geliyorum’’ dedim. Dışarı çıktım. Suna direkt lafa girdi, Suna: Akşam ne yapıyorsun?

Ben: Ferhat yemeğe çağırdı, oraya gideceğim.

Suna: Ferhat kim ya?

Ben: Behiye ablanın oğlu Suna: Hımm tamam. Kaçta çıkarsın?

Ben: On—on bir gibi.

Suna: İyi. On biri geçmeden çık ama Ben: Eee sonra? Dedim.

Suna: Sonra benim yanıma geleceksin, dedi.

Ben: Senin yanına mı? Gizli saklı eve mi alacaksın? Dedim.

Suna: Yok be, açık açık alacağım. Heyecan yapma. Evin karşısındaki ağılı biliyor musun? İsmail abi ilk geldiğimde göstermişti.

Ben: Evin karşısında, tepede olan yer mi?

Suna: Evet. Bizimkiler hasta. Bir kaç gecedir hayvanların yemini ben veriyorum. Sıcak su götürüp yalaklarına döküyorum donmasın diye. Gel de yardım et. Öyle sıcak sınıflarda ders anlatmaya benzemez Ben: Bak bak bak… İki gün hayvan baktın diye Nene Hatun triplerine girmişsin. Kızım benim ömrüm köyde geçti; az döl davar gütmedik biz Suna: Heyt bee… Gel de görelim maharetini(gülerek) Ben: Anlaştık.

Suna: Ben çıkınca ararım, sen de gelirsin. Yolu tarif ederim Telefonu kapatıp içeri girdim. Fadime abla yüzüme baktı, ‘’Yüzün gülüyor hocam. Haberler iyi sanırım’’ dedi imalı. Ben sırıtmayı durdurmaya çalışıyorum ‘’Eh… İşte’’ dedim. Sonra lafı değiştirip Ben: Abla sen kahveye gelmişler diyordun… Fadime abla: Diyorum ki hocam şu kahveye bir iki kamera taktırsak. Sizin okulda da görmüştüm. Caydırıcı olur. Elini kolunu sallayıp cam çerçeve indiremez

Rıza abi atladı ‘’Boşuna masraf. Gelen adam yüzü gözü kapalı geliyor. Kamera ne yapacak?’’ Ben ikisi tekrar birbirine girmeden girdim araya: Ben: Kamera caydırıcı olur abla. Hatta bazıları “yalancı kamera” takıyor. Görüntüsü gerçek gibi, ışığı yanıyor ama kayıt yok. Sırf caydırıcılık. Rıza abi: Bak bu olur! Gerçeğine dünya parası dökmeye gerek yok. Fadime abla alttan Rıza’nın dizine bir vurdu. ‘’Anamm!’’ diye ses çıktı adamdan. Fadime abla bana döndü ‘’Sen devam et hocam, bakma bu pintiye. Para sorun değil’’ dedi Ben: Bence gerçeğini alalım. Yüzünü kapatsa bile boyundan, kilosundan, yürüyüşünden kendini ele verir. Herkes tornadan çıkmış gibi tek tip değil Fadime abla Rıza’ya döndü ‘’İyi dinle’’ Ferdi abi: Hocam, bu işi nasıl yaparız? Ne alınacaksa, kim yapıyorsa buluversen de kurtulsak. Yoksa bize dirlik yok, kahveyi kapattıracaklar yine bana.

Ben: Yapması kolay, ben zamanında çok yaptım. Malzeme alalım yeter Rıza abi derin nefes aldı; işçilikten kurtuluyor. Kahvenin içinde şöyle bir baktım ‘’ Ön tarafa iki tane… İki yana birer tane… Bir tane de içeriye, ocağın üstüne… Hem dışarıyı hem içeriyi görsün’’ dedim Ferdi abi: Olur, sen nasıl dersen Ben: İlçede arkadaş var, sorarım. Varsa yarın okuldan sonra gider alırız Fadime abla: Çok iyi olur, ne kadar hızlı o kadar iyi Kısacası kahveye kamera işi bana kaldı. Çıktım. Okula geçerken Yasin’i aradım.

Ben: Ne yapıyon lan dana, nerdesin?

Yasin: Telefondayım gardaşım.

Ben: Lan olum onu mu diyorum. Hiç arayıp sormuyorsun; ne yapıyon, nasılsın?

Yasin: Çok hastayım gardaşım la, yatıyorum.

Ben: Hayırdır neyin var?

Yasin: Başım ağrıyor iki gündür.

Ben: Baş ağrısından hastalık mı olur oğlum ya?

Yasin: Ya ne oluyor mk… İki gündür gece yatınca bir şey yok, sabah başlıyor; alnımdan kafamın arkasına kadar ağrı var.

Ben: O zaman çektirip kurtulacan.

Yasin: O nasıl oluyor la?

Ben: Lan dişi ağrıyınca çektirip kurtuluyorsun ya, sen de kafayı çektirecen kurtulacan. (Kahkaha) Yasin: İbine yaa. Senin yapacağın espiriye.

Ben: Şaka lan şaka. Geçmiş olsun. Git doktora göster, evde yatıp durma.

Yasin: Bugün gidecektim; arabanın lastikler yazlık. Gece don vardı, kaydırmayım diye gözüm kesmedi çıkmayı.

Ben: Sebastian Vettel dört tekeri 7.2 saniyede değiştiriyor; sen iki senedir yazlıkları değiştiremedin.

Yasin: (Gülerek) Doğru diyon. Sen niye aradın?

Ben: Senin bilgisayarcı akraban vardı ya… Onda kamera var mıdır? Köyün kahvesine takacağız.

Yasin: Yoksa da getirtir. Numarasını atayım ara, benim selamımı söyle yardımcı olur.

Ben: Tamam, mesaj at bana. Yasin’le konuşup telefonu kapattım. Bir yandan kahvenin camı, diğer yandan doktorun boş ev meselesi, sunanın ‘’ağıla gel daveti’’…

Bir de Aynur abla var dertlerin en büyüğü! Köy küçük, dert büyük… Ben orta boy hocayım. Okula geçmeden Yasin’in gönderdiği numarayı arayıp kamera ve kayıt cihazını sordum. Elinde güzel bir makine varmış ama sadece dört kamera olduğunu söyledi. “Olsun, yeter! Sonra ekleriz” dedim. “Sen onu ayır, biz gelip alırız” diye sözleştik. Ardından Fadime ablaya haber verdim. “Ben Rıza’yı gönderirim, gider alır. Sen adamın numarasını bana gönder” dedi. Okul çıkışı Aynur ablayı görünce içim bir an rahatladı, sanki gün boyu bir taş taşıyıp da birine “şunu bir tut” demişim gibi. Yanına gidip doğrudan sordum “Kiraz abla nasıl abla, nasıldı?” Aynur ablanın cevabı yüzünden belliydi zaten. Kaşlarını bir kaldırdı, dudaklarını büzdü. “Nasıl olsun… Hiç iyi değil” dedi. “Hâlâ Nurettin yapmadı diye tutturuyor. Jandarma yapanı bulur mu diye sorup duruyor.” İçim parçalandı.

Kiraz abla zaten ince, zaten kırılgan; üstüne bir de bu işin ağırlığı… Kadın resmen sürükleniyor. Aynur abla birden sesini düşürüp daha fenasını patlattı “Daha fenası var” dedi. “Şu Bekir denen şerefsiz var ya…” dedi dişlerinin arasından. “Ee ne olmuş ona abla?” dedim. İçimde bir şey gerildi. Bu köyde “Bekir” ismi geçince insanın ensesi kaşınır zaten. Aynur abla öfkeyle “Karısını yengesini göndermiş Kiraz’a. Nurettin bu saatten sonra içerden çıkamaz demişler. Hüseyin’in ailesi sana dirlik vermez, bir başına kurtlara kuşlara yem olursun diye gözünü korkumuşlar. Sonra da utanmadan babası Recep’e istemişler!” Gözleri sinirden büyümüş, sesi titriyordu. Aynur abla devam etti “Yetmiş yaşındaki köpek oğlu köpek babalarına! Utanmaz ahlaksızlar!” dedi. “Daha ortada fol yok yumurta yok… Nurettin yatacak mı çıkacak mı belli değil… Nasıl insanlar bunlar böyle.” Diyerek lafını bitirdi.

İlk kez bu kadar sinirli görüyordum Aynur ablayı. “Demek ki’’ dedim bende ‘’kendilerinin başına böyle bir şey gelse, kendi karılarını elleriyle başkasının koynuna sokacaklar abla. Baksana çok meraklılar…” Aynur abla uzun zaman sonra ilk kez bir konuda bana katıldı, “heh, aynen” der gibi kafasını sallayıp “Çok iyi dedin. Bunlardan her şey beklenir. Utanma arlanma yok bunlarda.” ‘’Ömer Hoca’nın haberi var mı bunlardan peki’’ Diye sordum merakla. “Ömer de çok sinirlendi” dedi. “Yemeği bile beklemeden şimdi jandarma komutanının yanına gitti. Hüseyin amcayla şu Recep denen ahlaksız kadın düşkününün husumeti varmış diyecek.” “İyi olmuş abla” dedim. “Bu işte onların parmağı var bak… Demedi deme.” Aynur abla başını salladı “Benimde aklıma gelmedi değil…” Bir nefes aldı. Sonra bana döndü “Üzerini değiştir, bize gel. Ömer de yok. Çocuklar arkadaşlarına gidecekmiş…

Bana eşlik edersin.” İçim parçalanarak “Abla, Ferhat yemeğe çağırdı, istersen sen de gel.” dedim “Yok” dedi Aynur abla. “Sen git. Ömer’in işi erken biter belki.” Eve geçtim, üzerimi değiştirip hazırlandım. “Behiye ablalara erken gideyim; yemekten önce otururum, akşam da erken sıvışırım,” dedim içimden. Arabayı okulun bahçesinden çıkarırken gözüm istemsiz Aynur ablanın evinin penceresine kaydı. Işıklar açık… Perde arkasında silueti seçiliyor. O an aklıma Kahraman’ın “Belki akşam gelebilirim” lafı düştü. “Sıçtık!” dedim. “Bu yavşak çıkıp gelirse Aynur abla evde yalnız!” Hemen telefonu çıkarıp Kahraman’ı aradım. Sanki eli telefonda bekliyormuş gibi, ben daha ara tuşuna basmadan açtı neredeyse.

Kahraman: Hocam?

Ben: Neredesin, geliyor musun?

Kahraman: Hocam iş yattı ya… Akşama bir arkadaşın veda yemeği var, ona katılacağım. Sabaha gelirim artık.

Ben: (yalancıktan) Tühh bee…

Kahraman: (merakla) Ne oldu hocam?

Ben: Seni gelecek diye mangallık malzeme çıkarmıştım tam da Kahraman: Hadi ya, hiç çıkarma hocam, yarın yaparız. Artistlik yapacağım derken götüme mangal kaçıyordu. Hemen toparladım, Ben: Yarın başka bir yere sözüm var, iptal olursa yaparız hocam Kahraman: Tamam hocam Kapattım. Kafam rahatlamıştı. En azından bu gece Aynur abla tarafında “beklenmeyen misafir” yoktu. Behiye ablalara vardım. Ferhat’la Osmancan dışarıda köpekle oynuyordu. Ben arabadan iner inmez Osmancan koşa koşa geldi; kucağında yavru köpek. “Öğretmenim! Babam bunu bana getirdi!” Köpeğin sırtı simsiyah, altı kahverengi, güzel, tatlı bir köpek.

Ben: Çok güzelmiş gerçekten, cinsi ne?

Ferhat: Alman kurdu Ben: Oooo… İsmi var mı?

Ferhat: Daha karar veremedi beyefendi, isim beğenmiyor. Osmancan gözlerini kocaman açtı “Öğretmenim, adı ne olsun?” diye sordu, benden yakışıklı bir isim bekliyor belli.

Ben de ilk aklıma geleni söyledim.

Ben: Çarşaf.

Osmancan: (güldü) Çarşaf diye isim mi olur?

Ben: Olur tabii, benim köpeğim olsa Çarşaf koyarım.

Osmancan: Cık. Ben biraz daha düşüneyim. Olmadı dedemin adını koyarım… Kepçe Osman olur. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Ferhat da benim gibi içten içe gülüyordu; oğluna “hadi eve geç eşşoğlu” deyip şakacıktan bir tekme savurur gibi yaptı ve Osmancan’ı içeri yolladı. Ferhatla biraz dışarıda dikildik, lafladık. Sonra Ferhat’ın eşi balkondan seslendi, “Yemek hazır!” Behiye ablayı sofraya oturana kadar göremedim. Çorbalar doldurulurken geldi; soğuk bir “Hoş geldin” deyip yerine oturdu. Benimle ilgilenmiyor gibi davranıyordu. Ferhat yanımda olmasa yadırgardım; Ferhat varken “misafirlik adabı” diye kendimi kandırdım. Yemek bitene kadar daha çok Ferhat’la konuştuk. Bir ara Ferhat annesine döndü “Neyin var anne?

Hasta mısın? Çok durgunsun.” Behiye abla “Yoo, iyiyim” dedi. O kadar. Derken Osmancan masaya bomba gibi girdi “Babanne babanne!” Behiye abla: Buyur yavrum?

Osmancan: Babam sana anne istersen evlen, yalnız kalma dedi ya… Ortam bir anda sessizleşti. Osmancan devam etti.

Osmancan: Sen Bayram öğretmenimle evlensene! Ben onu çok seviyorum. Hem bilgisayarıma oyun da kurar! İçime doğru sıçacaktım neredeyse. Alnımdan bir ter önümdeki tabağa şıp diye düştü. Ferhat’ın eşi fırladı, Osmancan’ı masadan kaldırıp odasına yolladı “Senin karnın doydu sanırım.” Çocuk masada 5 dakika daha otursa kafaya koymuş beni Behiye’yle gerdeğe sokacak. Ferhat “Kusura bakma hocam, çocuk işte…” diye geveledi. Ben de “Biliyorum biliyorum… Her gün yan yanayız, sorun değil” deyip konuyu kapattım. Osmancan fikrini söyleyince, çocukların yanında daha dikkatli olmam gerektiğini de o an fark ettim.

Yemekten sonra Ferhat’la oturma odasına geçtik. Behiye ablayla Ferhat’ın hanımı hiç yanımıza gelmedi. Çay tazelenirken Behiye abla çaydanlığı getirip sobanın üstüne bıraktı, çıkacak gibiydi. O sırada Ferhat’ın eşi kapıdan Ferhat’a telefonu gösterdi “Seni arıyorlar.” Ferhat’la beraber çıktılar. Behiye abla bana ayıp olmadın diye odada kaldı. Bir an yalnız kalınca ben de yokladım Ben: Hayırdır abla, küsmüyüz? Hiç pas vermiyorsun. Behiye abla: (kaşlarını kaldırdı) Değiliz. Küsecek ne olmuş?

Ben: Ne bileyim… Hiç konuşmuyorsun, söylemiyorsun Behiye abla: Ferhat’ın yanında nasıl davranacağımı bilemedim. Dilim sürçer, yanlış bir şey derim…

Diye Ben: Anladım Elimdeki boş bardağı, çay ister gibi uzattım. Behiye abla sobanın üstündeki çaydanlığı alıp yanıma geldi. Ben de yan gözümle kapıyı kesip, siyah eteğinin altında yuvarlak hatları belli olan kalçasına usulca bir tokat kondurdum.

Behiye abla kısa bir şok yaşadı. Gözleri kocaman açıldı “Bayram!” dedi. İki elinde çaydanlığın parçalarını ayrı ayrı tutmuş, “Napıyorsun?” diye fısıldadı. Ben elimi tekrar kalçasına götürüp bir de sıktım “Seni görünce ne yaptığımı biliyor muyum ben?” dedim Behiye abla refleksle kapıya döndü, yokladı: “Gelen var mı… Gören olursa kötü olur” deyip çayın kalanını hızlıca doldurdu. Sonra da sobanın yanına doğru çekildi yakalanacağız korkusuyla. Bir iki dakika sonra Ferhat geri geldi. Ben de konuyu toparlamak için Hüseyin amcayı açtım: “Ne diyorsunuz siz?” dedim. Behiye abla: Ben Nurettin’in yaptığına hiç inanmıyorum. Herkes kesin diyor bak… Ferhat daha netti. Sanki taşlar yerine oturmuş gibi konuştu “Görünen köy kılavuz istemez; Nurettin’in yaptığı neredeyse kesin gibi. O yüzden fazla duygusallaşmanın da âlemi yok. Benim kafama takılan tek şey, otopside kanda yüksek melatonin çıkmasıydı.

Sorduk; uyku ilaçlarında sık geçen bir madde olduğunu söylediler. Oysa Hüseyin amca böyle bir şey kullanmazdı. Bir de jandarma, cesette kavga ya da boğuşma izi olmadığını, sanki adam hiç hareket etmeden, olduğu yerde vurulmuş gibi göründüğünü anlattı. Demekki önce uyutacak bir şey verilmiş, sonra öldürülmüş olabilir.” Muhabbetin devamında Nurettin abinin iyi insan olduğunu onlar da söylüyor ama bir yandan da “insanoğlu… Hiçbir şeye yapmaz demeyeceksin” diye altını çiziyorlardı. Saat on buçuk gibi olunca müsaade istedim. “Daha erken değil mi?” dedi Ferhat. “Gideyim” dedim. “Ben de beklerim bir gün… Hep ben geliyorum.” Ferhat “Bir dahaki gelişimde de ben gelirim” dedi. Arabaya atlayıp İsmail abilere giden yol ayrımına kadar gittim. Orada koltuğu yatırıp uzandım; Suna’nın aramasını bekledim. İçim geçmiş… Bir an uyuyakalmışım. Telefon çalınca uyandım.

Arayan Suna.

Suna: Geçiyorum ben… Sen neredesin?

Ben: Yol ayrımındayım “Aferin” dedi gülerek. Sonra yolu tarif etti, ama bir şart koydu “Tepeye çıkmadan farları kapat.” Ben: Sen nasıl geliyorsun?” dedim.

Suna: Eniştemin arabayla.

Ben: Hadi ya, sende şoförlük var mıydı?

Suna: Akıllım… O kadar yolu bu saatte yürüyerek mi geleceğim? O kadar yük var birde Ben: Ne bileyim eşekle falan gelirsin diye düşündüm(gülerek) Suna: Ha eşek ha kartal ne farkı var!! Haklıydı. Araba kullandığını bilmiyordum. Dediği gibi farları kapatıp ay ışığında ağır ağır çıktım. Tarif ettiği ağılın arkasına çekip durdum. Karşıdan görünmek imkânsızdı; ağılın bir kısmı tepe oyulup toprağın içine gömülmüş. Suna benden önce varmış, ağılın yanına çektiği arabadan bir şeyler indiriyordu. “Geleyim mi?” diye seslendim sessizce. “Gel tabii” dedi. “Orada mı bekleyeceksin?” dedi bir taraftan arabadan bir şey indirdi.

Gittim. Arabanın arkasına dört büyük bidon su koymuşlar; birini indirmiş, diğerleri duruyor. Hemen uzanıp bir tanesini indirdim. İçine sıcak su konmuş büyük bidon. “Bu bayağı ağır… Sen bunu nasıl indirdin?” dedim. Suna bidonu çekerken lafı soktu “Akıllım… Kaç gündür ben indirip içeri taşıyorum birde yalaklara(Hayvanların su içtiği uzun tahta suluk) döküyorum’’ Şaşırsam da belli etmedim. Bidonları birlikte indirip koyunların olduğu ağıla taşıdık. Kaç hayvan var diye sordum “Üç yüz koyun” dedi Suna. “Elli kadar da keçi.” “Bu kadar su kime yeter?” dedim. “Yetsin diye değil” dedi. “Suları var zaten. Bunlar donmasın diye.” Yalaklara baktım; uzun tahta olukların içindeki su buzlaşmaya başlamış. “Sabah hava fena değil” dedi Suna “ama akşam ayaz olunca donuyor. Hayvanlar susuz kalmasın diye sıcak su döküyoruz. Sabaha kadar yetiyor” diye açıklamasını yaptı.

Yalaklara sıcak suyu boşalttık. Sonra samanlıktan balya taşıdık, iplerini çözüp yemliklere paylaştırdık. Samanlıkta dizili ekin çuvallarından iki tanesini getirip teneke teneke ekini samanların üstüne döktük. İş tamamlanır tamamlanmaz hayvanlar girişti; 300 tane hayvan aynı anda saman çiğneyince ortalık değirmen gibi oldu, canım çekti bir ara Ben de merak edip sordum “Evin yanındaki ağıla niye koymuyorsunuz? Niye buraya getiriyorsunuz?” “Orada sütten kesilen kuzular var sadece” dedi Suna. “Bir de ablam çok pire oluyor diye istemiyor. O yüzden burayı yaptım İsmail eniştem.” Ağılın içine göz gezdirdim. Ortada direklere asılı koca kaya tuzları vardı. Hayvanlar yalasın diye. Aralarda beş altı koç gözüme çarptı. Boyunlarında ve belinde kalın bir ip… Daha önce görmemiştim.

Ben: Bu ne?

Suna: (güldü) Bir de ben köy bebesiyim diyorsun… Çiftleşme kemeri.

Ben: Ne işe yarıyor?

Suna: Koç atlayınca kemerin önündeki boya dişinin üstüne iz bırakıyor, böylece gebe kalacakları ayırıyoruz. Dikkat edince bazı koyunların sırtında kırmızı izler seçiliyordu.

Ben: Vay be, ilk kez görüyorum.

Suna: Sizde nasıl ayırıyordunuz?

Ben: Biz modern hayvancılığa geçtik. Düzenli doğum kontrolü için hastaneye götürüp ultrason çektiriyoruz. Suna kahkahayı bastı: “Delisin ya!” Sonra ellerinin tozunu çırptı “Gel.” dedi Ben: Nereye?

Suna: Sana da çiftleşme kemeri takacağız Ben: Ben seni komple kırmızıya boyarım Devam edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #56):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki