Güldü. Elimden tutup arabanın yanına götürdü, arka kapıyı açtı. “Benim arabaya geçelim, daha sıcak olur” dedim. Suna “Araba da değil” dedi. Uzanıp arka koltuktan kocaman bir örtü çekti aldı. “Gel ben sana şimdi on numara ortam hazırlayacağım” deyip beni tekrar ağıla götürdü. Hâlâ yem yiyen hayvanların olduğu yerde, bir köşesi telle çevrilmiş boş bir kafes gibi bölüm vardı. İçeri girdik. Suna örtüyü katlarından açtı, yere sofra bezi serer gibi serdi. Uçlarından tutup birlikte düzelttik… Suna, üzerindeki rengi atmış kalın hâkî montu çıkarıp kenara koydu. Ben de ona uyarak montumu çıkardım. Sonra Suna, hiçbir şey demeden belime sarıldı ve ayak uçlarında yükselerek dudaklarıma yapıştı. Bir yandan tutkuyla öpüşürken, diğer yandan ayakkabılarımı birbirine sürterek ayağımdan çıkarmaya çalışıyordum. Ayakkabıları çıkardığımda Suna, dudaklarımı emmeye devam ederken elini pantolonumun üzerinden yarağıma attı ve okşamaya başladı.
Kot pantolonun altındaki yarağım çoktan sertleşmişti. İlk andaki tutukluğum kısa sürdü; sol elimi ensesine atıp onu kendime çektim ve dudaklarına asıldım. Suna gözlerini kapamıştı. Kısa bir süre bu şekilde öpüştükten sonra benden ayrıldı ve üzerindekileri çıkarmaya başladı.
Suna: Bizimkiler damlamadan hızlı olalım Böyle söylenince hafifçe ürktüm.
Ben: Gelirler mi?
Suna: (Gülerek) Gelmezler de... Çok geç kalırsam belli de olmaz. Suna, en son siyah külot ve siyah sütyeniyle kalmıştı. Yanıma gelip pantolonumu ve boxerımı aynı anda aşağı çekti ve ayaklarımdan kurtardı. Elimden tutup beni kendine doğru çekti, ardından sırtüstü uzandı. Ben de üzerine çıktım. Dantelli siyah sütyeninin taşımakta zorlandığı memelerini emmek, öpmek istiyordum. Sütyenini aşağı sıyırdım. Açığa çıkan beyaz, dik memelerinin yukarı kalkık sivri uçlarını emmeye başladım.
Suna, "Ohh, böyle, devam et!" diyerek sağ memesini tutup ağzıma yönlendirdi. Her iki memesini de emiyor, ısırıyor ve yalıyordum. Bu sırada ellerim sırtında ve külotunun üzerinden amının üzerinde geziniyordu. Memelerinden sonra sırayla boynunu, omuzlarını ve kulak memelerini öptüm. O ise benim meme uçlarımı emmeye başladı, tıpkı benim ona yaptığım gibi o da benimkileri emip yalıyordu. Derken Suna altımdan kalktı, beni sırtüstü uzandırdı ve üzerindeki külotla sütyeni de çıkardı. Tamamen çıplak kaldığında gözlerim ister istemez amına kaydı. Vücudu yağ sürülmüş gibi parlıyordu. Amı minik bir çizgiden ibaretti ve bir bakireninki gibi görünüyordu. Yarağımın iyice dikildiğini görünce hoşuna gitmişçesine gülümsedi; üzerime uzanıp dudaklarıma yumuldu. Nefes almadan öpüyordu. Arada duyulan koyun melemeleri arasında, ağılın ortasında, eski püskü bir örtünün üzerinde yaşayabileceğim en büyük hazzı yaşıyordum.
Ellerim, üzerimdeki Suna’nın taş gibi sert ve biçimli kalçalarındaydı. Onları okşayıp sıkıyor, küçük tokatlar atıyordum. Ne olduğunu tam çıkaramadığım ama çok hoşuma giden kokusunu ciğerlerime çekiyordum. Sonrasında onu kollarımın arasına alıp yan döndüm ve altıma aldım. Bu kez ben üstteydim. Dudaklarını emdikten bir süre sonra aşağı indim; sivri ve dik meme uçlarını iştahla emmeye başladım. Pembe uçlar emdikçe şişiyordu. Benden yeniden sırtüstü uzanmamı isteyince dediğini yaptım. Dizlerinin üzerinde domalarak ayak ucuma kaydı ve yarağımı ağzına aldı, saksoya başladı. Başını hızla indirip kaldırıyor, yarağımı ağzının en derinlerine kadar alıyordu. Bir yandan onu sıvazlıyor, bir yandan da taşaklarımı sıkıp masaj yapıyordu. Yaptığı taşak masajı çok hoşuma giderken, diğer yandan gıdıklanıyor ve kendimi sabit tutmakta zorlanıyordum. Suna yarağımı köküne kadar ağzına sokuyor, bir süre öyle bekledikten sonra ağır ağır çıkarıyordu.
Başını yalıyor, tükürüp emiyor, taşaklarımı da ihmal etmiyordu. Yarağım artık demir gibi olmuştu ama kendime hâkim olmaya çalışıyordum. Suna üzerimden doğrulup yarağıma oturmaya yeltenince durdurdum, ‘’dur, biraz da ben seni yalayım hak geçmesin’’ dedim Güldü. İtiraz etmeden sırtüstü uzandı ve ince bacaklarını iki yana iyice açtı. Minik amının yarığı da böylece biraz aralandı. Amı bembeyazdı, hiç kıl yoktu, buraya gelmeden önce tıraş olduğu belliydi. İnce am dudaklarını emdim, ısırdım. Ardından başparmaklarımla ayırdığım amına dilimi soktum. Suna, yattığı yerden derin nefesler alarak zevk aldığını belli eden sesler çıkarıyordu. Yaladıkça sulanmaya başladı. Amının dışı ne kadar beyazsa içi de o kadar kırmızıydı; nar gibiydi. Başımı kaldırmadan uzun uzun emip yaladım. Amının hemen birkaç santim altında minik göt deliği vardı. Deliğin ağzı oldukça dar ve sıkı görünüyordu.
"Acaba istesem götten verir mi?" diye aklımdan geçirdim; bu kadar dar bir götü daha önce hiç görmemiştim. Ellerimi kalçalarına atıp yukarı kaldırdım. Suna da elleriyle destek vererek kalçasını havaya dikti ve bacaklarını iki yana açtı. O an göt deliğini dillemeye başladım. Harika bir duyguydu. Dilimi deliğin ucunda gezdirdikçe Suna’nın neşeyle inlediğini duydum. Bir amını, bir götünü uzun uzun emdim. Suna bir ara olduğu yerde dirsekleri üzerinde geri gidip ayağa kalktı. Ben sırtüstü uzanırken o üzerime çıkıp çömeldi ve yarağımı tuttu. Amına hizaladığı yarağım içine girmeye başladığında, "Of, çok güzel!" diyerek dudaklarını ısırdı. Yarağım tamamen içine girerken dizlerini yere dayayarak ata biner gibi üstüme oturdu. Ellerini göğsüme dayayıp destek alırken ben de bacaklarımı iki yana açtım. Kontrolü tamamen Suna’ya bırakmıştım. Üstümde ileri geri yaylanmaya, kalçalarını oynatarak dans etmeye başladı.
Şişkin ve dik memelerine uzanıp onları sıkmaya başladım. Suna yarağımın üzerinde zıplarken, başından omuzlarına düşen uzun saçları dalgalanıyordu. Zevkten inliyor, gözlerini kapatıyordu. Onu kollarından tutup kendime çektim. Götü havaya kalkmıştı; o sert kalçalarını sıkıca avuçlayıp alttan pompalamaya başladım. Suna bundan büyük keyif alıyordu; her darbemle üstümde hopluyordu. Saçları yüzümü kaplıyor, memeleri göğsüme değerken yeniden dudaklarımız birleşiyordu. Islak dilini ağzımın içinde gezdiriyordu. Hızımı artırdım, var gücümle pompalıyordum. Sert kalçalarından gelen tokat sesleri büyük odanın içini doldurmuştu. Yarağımı çıkarmadan doğruldum ve oturur vaziyete geldim. Sunayı belinden sararak yan döndürdüm; bu kez o altımda kalmıştı. Bu pozisyonda yukarı aşağı yaylanmaya başladım. Yarağım amının en derinlerine kadar işliyordu. Bu sırada sert meme uçlarını dişlemeye, yalayıp emmeye devam ettim.
Suna, "Uh, ah, çok güzel!" diyerek başını geriye atmış inliyordu. Önce gözleri kapandı, sonra elleriyle boynuma sıkıca sarılıp bana yapıştı. Boşalıyordu. Yavaşladım ve bir süre öylece içinde kaldım. On beş saniye kadar sonra gözlerini açıp bana baktı ‘’Çok fenayım’’ dedi gülümseyerek. Amına gömülmüş bekleyen yarağımla tekrar git-Gel yapmaya başladım. Hareket ettikçe "şop şop" sesleri geliyordu. Etrafıma bakınca tellerin arkasından bizi izleyen birkaç koyun ve keçi gördüm. Komik bir andı ama azgınlığın doruğundaydık ve bunu umursayacak halde değildik. Ayaklarımdan destek alarak sertçe pompalamaya başladım. Ben vurdukça Suna, "Oh, çok güzel aşkım, ah!" diyor, aralarda "Vur, vur, kökle!" diye sayıklıyordu. Her abanışımda yarağım en derine ulaşıyordu. Memelerinin sallanışını gördükçe daha da azıyordum. Daha fazla dayanamadım; son bir gayretle yüklendim.
Sesler iyice yoğunlaşmıştı. Tam boşalmak üzereyken amından çıktım ve sarsıla sarsıla karnının üzerine boşaldım. Boşalırken her yanım titriyordu. Bir yandan elimle kendimi tatmin etmeye devam ederken, Suna uzanıp yarağımı kavradı ve o devam etti. Sonunda kendimi üzerine bıraktım. Suna ellerini sırtıma atıp bir süre okşadı, sonra da kalçalarımı sıktı. Sunanın yanına sırtüstü uzandım. Suna kafasını kaldırıp bizi dikizleyen koyunları göstererek güldü. ‘’Şunlara baksana’’ dedi kıkırdayarak. Koyunlara bakıp kafamı tekrar yere koydum. ‘’Evet gördüm’’ dedim. "Hiç utanmaları yok, bunları iyi eğitememişsin," deyince Suna da, "Öğretmen olan sensin, ben değilim" diye karşılık verdi. Kafasını göğsüme koydu. Bir süre sessizce öylece durduk. Elim, göğsüme yaslanmış olan Suna’nın kalçası üzerinde yukarı aşağı gidip geliyordu. Suna kafasını yüzüme doğru çevirdi:
Suna: Gidelim mi?
Ben: Hemen mi?
Suna: (Gülerek) Şartları görüyorsun... Yoksa bana kalsa, sabaha kadar sik beni.
Ben: O zaman gitmeden önce bir kere daha yapalım Suna, "Tamam" diyerek yakındaki montuna uzandı. Cebinden çıkardığı peçeteyle amının üstünü ve göbeğini temizledi. Ardından benim yarağımı ve taşaklarımı silmeye çalışırken, "Hep kurumuş" dedi. Yanıma oturup üzerime doğru eğildi ve dudaklarımdan öptü. "Çok güzelsin!" dedim. Güldü ve tekrar dudaklarıma yapıştı. Elimi amına atıp üzerinde yukarı aşağı gezdirerek okşadım. Suna da uzanıp yarağımla oynamaya başladı. Bir süre sonra dudaklarımdan ayrılıp elinde iyice büyüyen yarağıma baktı. ‘’Hadi gel’ dedi. Bana doğru dönüp domaldı, kollarını yere koyarak üzerlerine kafasını koydu. Arkasına yanaşıp iki elimle beline yapıştım. O mükemmel amcığı ve göt deliği tam karşımdaydı. Onu kendime iyice çekip bir elimle tuttuğum yarağımı am dudaklarının arasına denk getirerek bastırdım.
Yarağımın başı içeri gömüldü. Geri çıkıp yarağımı amcığına vurdum; tekrar başını az bir şey sokup çıkarıyordum. Daha fazla dayanamayıp yavaşça içine sokmaya başladım. Tamamını sokunca bir süre bekledim amının sıcaklığını hissetmek için. Gözüm göt deliğindeydi. Başparmağımı deliğin üzerine koyup okşar gibi yaptım, Suna tepki vermedi. Amında yavaşça git gel yapmaya başladım. Başparmağımla götünü okşamayı bırakıp içine bastırmaya çalıştım; daracıktı. İşaret parmağımın ucunu yavaşça zorladım. Suna kafasını kaldırıp bana baktı. Amı iyice ıslanmıştı, götünü parmaklamamdan hem hoşlanıyor hem de korkuyor gibi bir ifadesi vardı yüzünde. Parmağımı çıkarıp kalçasına bir tokat attım. Of! Dedi. Dizleri üzerinde doğrulur gibi oldu; belinden iki elimle kavrayıp iyice hızlandım. Amının darlığı yarağımın her noktasında bana ayrı bir zevk veriyordu. Keyifli inlemeleri bu hazzı daha da katlıyordu.
İkinci kez boşalmak üzereydim ki benden önce Suna titremeye başladı. ‘’Devam et... Devam et... Of... Sakın çıkma!’’ diyerek önce kollarının üzerine bıraktı kendini, sonra da başlangıçtaki gibi kafasını yere yasladı. Nefes nefeseydi. Nefes alıp verdikçe kalçası da yuvarı aşağı inip çıkıyordu. Yarağımı amından çıkarmadan başparmağımı tekrar götüne bastırdım. Bu sefer parmağım, terleyen götüne gömülüverdi. Suna kalçasını "yapma" dercesine sağa sola oynattı ama bırakmadım. Yarağımı amından çıkarıp kalçalarının arasında birkaç kez sürttüm. Ardından başını yavaşça göt deliğine bastırdım. ‘’Bayram!’’ dedi tekrar, yapmamı istemez gibi. Bırakmadım, biraz daha bastırdım. Suna ‘’Bayram yapma... Şimdi olmaz!’’ diyerek kafasını kaldırıp bana dönmeye çalıştı. Elimle tuttuğum sikimi tekrar yavaşça bastırınca başının yarısı girdi ve çıktı. Vazgeçmedim, yavaş yavaş abandım.
Suna sesini yükseltti ‘’Ne olur yapma!’’ dedi ama söylediklerini dinlemiyordum. Hemen uzanıp montunu kaptım ve Suna’ya uzattım ‘’Bunu ısır! Çok acırsa’’ dedim. Fakat almadı, kafasını çevirip bana bakmaya devam etti. Neyse ki kaçmaya çabalamıyordu. Yarağım girmek bilmiyor, abandıkça abanıyordum, neredeyse götü yırtılacaktı ama yine de tam girmiyordu. Son bir hamleyle yarağımın başını zorla içeri sokabildim. ‘’Ya Bayram, beni birazcık seviyorsan çıkart Bayram ya... Ya Bayram çok acıyor, Allah çarpsın ya...’’ diye acıyla inledi Suna Ben "Biraz daha... Biraz daha..." derken yarağımın üçte birini sokmuştum bile. Onu sakinleştirmek için ‘’Sunaa... Sunaa… Sakin aşkım, bitanem... Böyle kasarsan daha çok acır, kendini serbest bırak!’’ dedim. Bir yandan da yavaşça belimi ileri geri bastırıyordum. ‘’Of... Dur... Dur bi! Of... Tamam, tamam!’’ diye neredeyse bağırıyordu Suna.
Bu sırada çevremizde biriken koyunların sayısı iyice artmıştı. Bir anda dışarıdan “Sunaaa! Sunaaa!” diye bir ses yükseldi. Suna’yla birbirimize öyle bir bakakaldık ki, sanki biri fişi çekti… Suna cin görmüş gibi gözlerini kocaman belertip sadece “Annem…” dedi.. Suna hiç paniklemedi. Olduğu yerde jet gibi kalktı, elbiselerini apar topar üstüne geçirirken bir yandan da “sakın ses çıkarma” der gibi bana baktı. Ben her kriz anında olduğu gibi yine elim ayağıma dolaşmışım. Üstüm başım tamam ama aklım karışık “Nereye saklanayım, hangi köşe beni yutar?” diye ağılda kendime görünmezlik arıyorum. Suna giyinir giyinmez kapıya koştu. Tam annesi içeri dalmadan kapıda yakaladı. “Ne yapıyorsun kızım?” dedi kadın, sesi titriyor. “Çığlık duydum, başına bir şey geldi sandım, yüreğim ağzıma geldi!” Suna taş gibi soğukkanlı “Anne ne gelecek başıma?” dedi. “Hayvanlar yeme saldırınca arada sıkıştım.
Ondan bağırdım biraz.” Ben de o arada giyinmem bitmiş, “içeri girseler beni görmeyecekleri” bir köşe arıyorum. Hemen bir yere sindim. Konuşmalar hâlâ net net geliyordu. Suna annesine “Sen niye geldin bunca yolu yürüyerek?” dedi. “Soğukta…” Kadın üfleyip püfleyerek “Kızım telefonunu aradık açmadın ne yapayım? Merak ettim bende! Tepenin başında gece vakti… Allah vermesin kurt mu gelir, üç harfliler mi musallat olur… Her şey olur! İlerde ana olunca anlarsın beni.” Üç harfliler lafını duyunca ben olduğum yerde bir ekstra küçüldüm. Zaten saklanıyorum, bir de üstüne “musallat” kelimesi… Ağılın içinde bile ürperdim. Suna “tamam anne” dedi, sesi yumuşadı “Sen arabaya geç, ben geliyorum.” Kadın inatçı çıktı “Olmaz” dedi. “İş varsa birlikte yapalım. Yoksa kapıyı kitleyelim gidelim.” Suna “soğukta bekleme, arabaya geç” diye ısrar etti ama kadın dinlemedi.
Suna içeri girdi. Işıkların olduğu yerden gözleriyle beni aradı. Beni görünce eliyle “sakin” der gibi bir işaret yaptı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi çıktı, kapıyı örttü. Ve… Birkaç saniye sonra kilit sesi geldi. Koyunların arasına kilitleyip gidiyordu beni. “Yarra yedin Bayram” dedim içimden. “Şimdi yarrağı yedin işte.” Telefonun ışığını yakıp kapıya doğru yürüdüm. Tam o sırada dışarıdan araba sesi geldi. Suna ciddi ciddi gidiyordu. “Bu kız beni koyunların arasına kilitleyip gidecek” diye bir an kalbim duracak gibi oldu. Bir dakika geçmedi geçmedi… Dışarıdan yere sürten ayak sesi geldi sonra tekrar kilit açılma sesi. Ben refleksle hemen eski yerime koştum. Telefon ışığını kapattım, karanlığa gömüldüm. Suna içeri girdi, ışıkları yakmadan fısıldadı “Bayram… Bayram…” Saklandığım yerden çıktım yanına gittim. “Sen geç, ışıkları yakmıyorum” dedi hızlı hızlı.
“Annem arabada… Bidonları unuttum dedim. Arabayı da uzakta bıraktım.” “Tamam” dedim. O an insanın tamamdan başka kelime bulası gelmiyor zaten. Sarılıverdik. Ama sarılma biter bitmez Suna omzuma sertçe vurdu. Yüzünü buruşturdu: “En son yaptığının hesabını soracağım ama…” dedi. Götü acıyordu belli ki. Ben de boynumu büküp “Özür dilerim” dedim. Suna kızar gibi kafasını salladı “Hadi oyalanma. Annem çıkıp gelir şimdi. Biz gitmeden arabayı çalıştırma.” Arabanın yanına yürüyüp koltuğa oturduğumda nefes nefeseydim. Kalbim hâlâ ağılda kalmış gibi atıyor. Biraz sonra Suna’nın arabayı çalıştırma sesini duyunca içim nihayet yerine geldi. O da arabayı çalıştırıp evin yolunu tuttu. Ben de kendi arabamla usul usul çıktım. Eve vardığımda saat 12:00 olmuştu. İlk iş, bakraçla sıcak suyu doldurup duşa girdim. Su akarken bile aklım Suna’daydı. “Şimdi annesi bir şey dedi mi?
Şüphelendi mi?” diye düşünüp durdum. Yatmadan MSN’yi açtım, mesaj attım “Nasılsın? Durumlar nasıl?” Sonra kafamı yastığa koydum. Bir saniye sonra… Uyumuştum. Gözümü açtığımda pencerenin açık kalmış yerinden sızan ışık tam gözüme vuruyordu. Hani derler ya “sabah güneşi sidikliye vurur” diye… Vallahi haksız da sayılmazlar. Benim sidik meselesi biraz travmatik zaten. On iki yaşıma kadar geceleri altıma kaçırdım. Annem sabah görmesin diye gecenin köründe çarşaf sök, ser, düzelt… Bir ara kendimi otel kat görevlisi sanıyordum. Neyse, şimdi öyle bir sıkıntım yok. Yine de yüzüme çarpan güneş, o eski kötü hatıraları dürtse de doğrusu uzun süredir aydınlık bir sabaha uyanmayı özlemişim. Çalan alarmı kapattım. Gece gördüğüm rüyayı hatırlamaya çalıştım. Aklıma ilk gelen şey, koyun melemeleri eşliğinde birisiyle seviştiğimdi. Gece yaşadıklarım rüyama girmişti ama gördüğüm kişi Suna değildi.
Yüzü aklıma gelmedi. Bir süre zorladım, yok… Gelmedi. “Uzatma Bayram” dedim kendi kendime. “Rüyanın yüzü unutuluyorsa vardır bir hayır.” Hazırlanıp okula geçtim. Okulun önünde egzozundan duman tüten siyah Toros’u görünce anladım, Kahraman Efendi hazretleri teşrif etmiş. Arabanın ön kapısından dışarı çıktı; sırt çantasını omzuna asmış, elinde bir de spor çanta vardı. İlk geldiği günlere göre yanında getirdiği eşyası artmıştı. Adamın köye yerleşme planı gittikçe büyüyor. Köye bırakan Toros uzaklaşırken, Kahraman beni görünce yüzünde gülücük açtı. Ben de yalancıktan yüzüme bir gülüş kondurdum. Yanına gidip kafa tokuşturup selamlaştık, beraber okula girdik. Ömer hoca müdür odasındaydı. Kiraz abla gelmediği için erken gelip sobaları yakıyordu. Kahraman Ömer hocayla otururken ben de çay demledim. Kiraz ablanın yokluğu her anlamda hissediliyordu.
Yaşananlar bir yana, onsuz okulun tadı tuzu yoktu. O an fark ettim… Özlemişim. Biz üçümüz otururken Gülşah abla kapıdan kafayı uzatıp “Günaydın” dedi. Elinde büyük bir çanta vardı, içeri girer girmez de “Çayınız yok mu, kuru kuru oturuyorsunuz” diye takıldı. Çay ocağına geçtik, çay zaten olmuştu. Gülşah ablanın getirdikleriyle kahvaltı yaptık. Kadın takmış takıştırmış, baya şık olmuştu. Yardım için geldiği bu işi ciddiye almış; sanki gönüllü sağlık hizmeti değil de dergi kapağı çekimine gelmiş gibiydi. Ders saati gelince Ömer hocayla ben sınıflara geçtik. Kahraman’la Gülşah abla da sağlık ocağına gitti. Teneffüslerde koridora çıkıyordum; okulun içi sağlık ocağına gelenlerle doluydu. Kiminin elinde kimlik, kiminin elinde çocuk, kiminin elinde “ben zaten iki gündür ölü gibiyim hocam” bakışı… O gün öğlene doğru Fadime abla aradı. Rıza abi kameraları ilçeden almış; “Ne zaman müsait olursun?” dedi.
“Akşam okuldan sonra yaparız abla” dedim. “Kendini sıkıştırma” dedi ama ben “Yok abla, erkenden yapalım da kafamız rahat olsun” deyince sevindi. Öğleden sonra ders arasında ben sınıftayken Kahraman yanıma uğradı. Yoğunluk azalmış belli ki. Önce resim panosunda öğrencilerin çizdiklerine baktı, sonra benimle havadan sudan konuştu. Derken “Akşam mangal yapıyor muyuz hocam?” dedi. Dün söylediğimi unutmamış. “Hocam” dedim, “akşam kahveye gideceğim. Kamera sisteminin montajı falan var, yoksa benimde aklımdaydı” Merak etti, sistem hakkında birkaç soru sordu. Sonra kendisi için yanında taşınabilecek küçük boyutlu ama kaliteli bir kamera tavsiyesi istedi. “Bir araştırayım, dönüş yaparım” diyerek salladım. Ben de konuyu değiştirip “İstersen akşam giderken evin anahtarını bırakayım” deyince, Kahraman bir sustu. Sanki bir şey hatırladı.
Kahraman: O iş yattı ya…
Ben: Aaa hayırdır inş, ne olduki hocam?
Kahraman: Seninle konuştuktan sonra bunun ağzını aradım, hani sana sormamış gibi… Bayram hocanın evi müsait, istesem bırakır dedim. Sakın dedi, orası olmaz diye kızdı. Bir de Bayram hocaya anlatırsan görüşmem dedi.
Ben: Allah Allah, benimle ne alakası var?
Kahraman: Kadın milleti işte hocam, her istediğimiz olsun ama kimse bilmesin derdindeler Ben: Öyleler gerçekten, bakması bedava… Dokunması belediye ruhsatına tabi (gülerek) Kahraman: (güldü) Vallaha iyi dedin. “Bu kadın evli mi?” diye sorunca bu sefer sustu. Cevap vermedi. Sonra topu taca atıp “Ben ortamı kurayım, sana da çevresindeki arkadaşlarından ayarlarım. Sen bu köyün nimetlerinden mahrum kalmışsın, böyle olmaz… Güven bana” dedi bir de göz kırptı. İbnenin şekillere bak… Sanki köyün beyaz kadın ticareti elinden geçiyor. Niyeti bozmuş, tüm köyü elden geçirecek aklı sıra.
Bir de aynı lafı yine etti “Bu köyün kadınları hem güzel hem de yanıyorlar hocam… Bak gerçek diyorum… Sen çoluk çocuktan görmüyorsun, çok fenalar.” Kafasını salladı, o meşhur gözlük düzeltme hareketini de yaptı. Bir an gözümde sapık gibi göründü. İçimden bir öfke dalgası geçti ama tuttum kendimi. Kimle fingirdeştiğini bulana kadar suyuna gitmeye karar verdim. O gün akşama kadar bir daha konuşmadık. Okul çıkışı Kahraman’ı köylülerden biri yemeğe götürmeye gelmiş, beni de davet etti. “Başka bir yere sözüm var” deyip teşekkür ettim. Eve geçip hızlıca arabaya atladım, kahveye doğru sürdüm. Ömer hoca ile Aynur abla evin önünde, arabanın başındaydı. Durdum, yanlarına gittim. “Nereye?” dedim. Ömer hoca Kiraz ablanın yanına gidiyormuş; jandarma birkaç evrak göndermiş imzalaması için. Aynur abla da yemek falan yapmış, onu bırakacak. Aynur abla “Giderken müsaitse doktoru da alsan da Kiraz’a bir baksa.
Hiç beğenmiyorum halini” dedi. Ömer hoca “Tamam” dedi'' Kahraman'ı ararım, müsait olunca alır götürürüm.” Aynur abla bu sefer bana döndü “Sen nereye?” “Kahveye gidiyorum” dedim. “Kamera takacağız, sen de gel.” Aynur abla “Ne yapayım o kadar erkeğin arasında?” deyince “Fadime abla kahveyi kapatıyor, kimse olmayacak” dedim. Ömer hoca da takıldı “Gidersen git… Ne buluyorsunuz diyordun kahvede, ne bulduğumuzu görürsün, hem de yalnız başına sıkılmazsın” Aynur abla “Çocuklar ne olacak?” dedi. “Dururlar… Alışkınlar nasılsa,” dedi Ömer Hoca. Yine de içine sinmedi Aynur ablanın “Gülşah’a bırakayım” dedi. Aradı, Gülşah abla “evdeyiz” dedi. Hazırlanıp çocukları alıp Rahmi hocaların eve geçtik. Gülşah abla kapıda bekliyordu. Olayı hızlıca özet geçince o da meraklandı “Ben de geleyim de göreyim şu kahveyi, Rahmi evde çocuklarla ilgilenir.” “Gel abla” dedim, “sen azası değil misin Fadime ablanın; hem seçim çalışması yaparsınız toplanmışken.” Güldü.
Üstüne bir mont aldı, Rahmi hocaya kısa bir açıklama yaptı, kahveye geçtik. Fadime abla kahveyi kapatmış, içeride sadece kendisiyle Rıza abi var. Ben direkt işe giriştim. Cihazları kutudan çıkardım, çatının üstünden bağlantı ve güç kablolarını çektim. Daha önce anten kablosu çekildiği için içeri taşıma işi de zor olmadı. Fadime abla istediğim her şeyi hazırlamış: merdiven, şarjlı matkap, alet edevat… Kameraları planladığımız yerlere Rıza abinin yardımıyla takıyoruz ama Rıza abinin aklı hâlâ kameraya verdiği parada “Gereksiz masraf oldu… Kırk yılın başı bir kere lazım olsa öp de başına koy” diye söylenip duruyor. Bu sırada kadınlar çay ocağının üstünde yemek hazırlıyorlar. Kahvenin içine takacağımız kameranın duvara montajı için merdivene çıkmışım, Rıza abi yine gereksiz bir şey anlatıyor; merdiven bir kaydı… Ben düşecek gibi oldum. Fadime abla gözünün önünde olunca delirdi “Merdiveni niye tutmuyorsun!” diye Rıza abinin üstüne yürüdü.
Aynur abla araya girmese neredeyse dövecek. Fadime abla Rıza abiyi kahveden kovdu “Hadi dışarı, senin yapacağın iş başından kalsın!” Rıza abi mırın kırın etti ama işten kurtulduğu için içten içe memnun; hiç uzatmadan tüydü. Neyse… İşin çoğu bitmişti. Kablolar hazır, kameralar montajlandı. Kalan son kamerayı da Fadime ablanın yardımıyla taktım. Geriye kayıt cihazına bağlamak kaldı. Yemek hazır olunca birlikte yedik. Kocaman kahvede üç kadın, bir de ben. Kadınların keyfi yerinde; “İş bitsin okey oynayalım” dediler. Yemekten sonra kayıt cihazını ocaklığın yanındaki Ferdi abinin odasına koyduk, kablo bağlantılarını yapıyorum, iş bitince monitörü bağlayıp çalıştıracağım. Odanın içinde kahveye açılan bir pencere var. Puslu camlı, yarım açık. Tam çaprazdan bakınca üçü de zor da olsa görünüyor. Kadınlar gülüşüp durunca merak edip kulak kesildim.
''Benim herifte gram kıpırdama yok'' diyor Fadime abla. “Parayla evli adam, bir kere gelip güzel bir söz söyleyip gönlümü alayım, sarılayım, koklayayım yok!” diye ekliyor. Sonra Gülşah ablaya dönüp, “Senin kocan yine genç, hem de imam. Bizimkiler gibi zorlanmaz, iki dua okur kaldırır” deyince Gülşah abla kahkahayı zor tutuyor, elini ağzına kapatıp titriyor resmen. Lafı bitince Fadime abla, Aynur ablaya dönüp, “Ömer’de iş var mı kız?” diye takılıyor. Aynur abla derin bir iç çekip, “Ömer devlet memuru gibi… Ayın on beşinden on beşine anca” deyince ortam iyice şenleniyor. Fadime abla gözlerini belertip “Kız benimki bile bu sümsüklüğüyle daha iyi… Abooov resmen için için yanıyorsun, senin mayan cımbıldamış gız bacımm!” derken eliyle omzunu dürtüyor diğer yandan. Ardından, “Bak böyle giderse amın kurur kız maazallah’’ deyince üçü birden elleri karnında kısık kısık gülmeye başlıyor.
Gülüşmeler biterken Fadime abla “Ben Bayram’a bakayım” deyip kalktı. Benim aklıma yine Kahraman’ın lafları geldi “Köyün kadınları yanıyor…” Şeytan dürtüyor; “Lan bu ibne Aynur ablayı mı kastediyor acaba?” diye içimden geçiriyorum. Kahraman’ı iyice takip edip öğrenmem lazım, gerekirse telefonunu bir şekilde ele geçirip kimle konuşuyor öğrenmem lazım. Kayıt cihazını çalıştırdım, Fadime ablaya gösterdim. Ekranda kahvenin içini dışını görünce gözleri ışıldadı. “Rahat bir aydan fazla kayıt yapar” dedim. “İnternet alırsan telefondan istediğin zaman bakarsın.” Bu fikir çok hoşuna gitti “Seçimden sonra halledelim” dedi. Sonra yemekte dediğimiz gibi masaya oturduk, okey. Tek erkek olduğum için “kimi eş istersin sen seç” diye tutturuyorlar. Ben “fark etmez” desem de “seç seç” dediler. Ben de Gülşah ablayı söyledim. Aynur abla ile Fadime abla belli etmemeye çalışsa da yüzleri düştü.
Gülşah abla ise seçildiğine sevindi; üstünde gizli bir “kazandım” havası var. Oyun başladı. Çay doldura doldura, muhabbet ede ede bir saatten fazla oynadık. Oyunda en çok Aynur abla bitiyor. Acayip bir bal var kadında, bir seferinde ilk turda bitti, dizili el gelmiş. Üstüne bir de Fadime ablayla çak yaparken bana laf çakıyor “Beni alan kazanır…” Bir ara Fadime abla “Farz et ki üçümüz denize düştük, denizde de köpek balığı var, birimizi kurtarmak zorundasın… Kimi kurtarırsın?” diye sordu nerden aklına geldiyse. Hiç düşünmeden “Köpek balığını” dedim. Önce güldüler, sonra döver gibi kimi kafama, kimi koluma, kimi omzuma vuruyor… Konu evliliğe geldi, tavsiye üstüne tavsiye… Kendine şöyle eş bul… Şöyle yap… Şunlara dikkat et… Gülşah abla “Sen nasıl birisini istiyorsun?” diye sorunca “İdeal eşte beş şey bulunmalı” dedim. Merakla “neymiş?” dediler.
“Birincisi” dedim, “ev işlerinde iyi, güzel yemek yapan bir kadın olmalı.” “Ooo,” dediler. “İkincisi” dedim, “esprili, beni güldüren bir kadın olmalı” “Hadi canım” dediler. “Üçüncüsü” dedim, “zengin, para derdi olmayan bir kadın olmalı.” “Yuuuh” dediler. “Dördüncüsü” dedim, “güzel, manken gibi bir kadın olmalı.” Bu sefer masada neredeyse okey taşları havaya kalktı. En son merakla “Eee beşincisi?” dediler. Bir durdum, suratımı ciddileştirdim: “Beşincisi… Bu dört kadının birbirinden haberi olmamalı.” Önce bir şaşkınlık… Sonra kahkaha tufanı. Fadime abla “yaşaaa!” diye masaya vuruyor, Aynur abla gülmekten gözünü siliyor, Gülşah abla “Allah seni ne etmesin” diye gülüyor. Oyun bitti, Fadime ablanın keyfi yerine geldi “İyi sardı, arada kızlar toplanıp bunu yapalım” dedi. “Sadece Bayram hoca olsun” diye de ekledi. Bana hava hoş. “Kahve yapalım” dediler.
Fadime abla kalktı, ben “Ben yapayım” diyerek cezveyi elinden aldım. Kahveyi kaynatırken ocağın ateşi söndü. Seslendim. Fadime abla geldi “Tüp bitmiş” dedi. “Yedek var ama uğraşmayalım” deyip tezgâhın altından gümüş bir ocak çıkardı “İspirto ocağı… Bununla hallederiz.” Fitili yaktı, “devam et hocam” dedi. Kahveyi pişirirken burnuma o koku geldi. Hani daha önce de aldığım ama adını hatırlayamadığım… Bir anda jeton düştü ispirtoymuş ya! Cezveye bakıyorum ama kafam başka yerde. Beynim görüntüleri geri sarıyor “Bu koku nereden aklımda kalmıştı?” diye düşünürken birden “Bayrammm… Huuu Bayrammm” sesleriyle kendime geldim. Kafamı kaldırıp bakınca kadınların üçü de bana bakıyor. Fadime abla ''kahveyi taşırıyorsun” deyince önüme baktım, kahve taşıyor. Hemen cezveyi kaldırdım. Sonra kadınlara dönüp “Ben galiba bir şey buldum” dedim. “Ne buldun?” dediler.
Aynur abla halimden ürkmüş gibi yanıma geldi, “iyi misin?” dedi. Sandalyeyi çekip oturttu “Şimdi anlat.” “Ben galiba Hüseyin amcayı öldüreni buldum” dedim. “NEE?” dediler üçü bir ağızdan. “Kim? Kim yapmış? Nasıl buldun?” “Kesin değil,” dedim. “Ama bence…” Bir nefes aldım. “Dumrul amca.” Üçü de yarı şaşkın yarı hayal kırıklığı gibi “Hadi canım…” diye mırıldandılar. “Yok” dedim, “dinleyin… Hüseyin amcanın öldüğünde boğuşma izi yoktu değil mi?” “Yok,” dediler. “Dün Ferhat anlattı … Hüseyin amcanın kanında bir madde çok çıkmış; uyku ilaçlarında bulunan. İşte Hüseyin amcayla Dumrul amca sağlık ocağına geldiler… Dumrul amca üç kutu uyku ilacı yazdırmıştı o gün.” Gülşah abla birden “Evettt! Hatırladım! Yazdırdı gerçekten!” dedi. “Doktora ikisi birlikte girdiler. Kahraman sırayla girin dedi de Hüseyin amca ayak diredi, çıkmayınca doktor ikisine birlikte baktı.”
Aynur abla hemen “Sadece ilaç yüzünden suçlu olmaz ki… Belki Hüseyin amcada kullanıyordu” dedi. “Ferhat söyledi hiç kullanmazmış” dedim. “Bir de…” dedim Bir an durdum. Burnuma yine o koku geldi. “İspirto kokusu.” Dedim. Kadınlar yüzüme bakıyor ne alaka der gibi. “Ben bu kokuyu Hüseyin amcayla Dumrul amca sağlık ocağına geldikleri gün aldım. Daha öncesinde kahvede de almıştım ama kalabalıktan kimden geldiğini anlayamadım. Bu ocağın aynısı Dumrul amcada da var; geçen akşam gidince gördüm. Eve girerken Dumrul amca tökezleyip düşünce elindeki gaz lambası da yere devrildi, her yer gaz yağı koktu… Üstüm başım… O koku bastırdı, yoksa hatırlardım.” Kadınlar susmuş dinliyor. “Silah bulununca ispirtoyla temizlendiğini söylediler” dedim. “Köyde kaç kişi var ispirto kullanan?” Kadınlar bir süre sessiz kaldı. Sonra ikna olmuş gibi “Ne yapacağız peki?” dediler.
Hemen Ömer hocayla Rahmi hocayı aradık. Ömer hoca Kahraman’ı almış Kiraz ablanın yanına gidiyormuş. “Acele gel” deyince Kahraman’ı bırakıp geldi. Rahmi hocayla ikisi on beş dakika içinde kahvede oldu. Her şeyi baştan anlattım. Rahmi hoca hâlâ inanamıyordu “Dumrul amcayla Hüseyin amca bebeklikten beri ayrılmamış… Kardeşten ileriler…” dedi. Kadınların ısrarıyla jandarmaya anlatmaya ikna oldu. * Haftanın en sevdiğim günüydü ama içimde garip bir huzursuzlukla uyandım. Hani insanın sevdiği gün gelir de yine de içine bir taş oturur ya… Öyle. Bugün öyle bir gündü. Rahmi hocayla ben jandarmaya gidip bildiklerimi anlatacağız. Sabah sekizde arabaya atladık. Yol boyunca Rahmi Hoca dua eder gibi sustu. Jandarmaya vardık. Komutanın odasına girdik. Ben başladım anlatmaya… Ne biliyorsam ne gördüysem, neyi kokladıysam, neyi bağlantı kurduysam hepsini döktüm ortaya.
Komutan da tek tek not aldı. “Tamam,” dedi sonunda, “Dumrul amcaya bir gidelim. Bir konuşalım.” Ekip arabasına atladılar; onlar önde, biz arkada köye döndük. Köye varınca Dumrul amcanın evini tarif ettik. “Siz gelmeyin,” dediler. “Biz bir yoklayalım.” Gittiler. Aradan bir saat geçmedi, jandarma arabası okula geri geldi. İçinden Rahmi Hoca indi. Daha kapıdan girer girmez yüzü “işler karışık” diye bağırıyordu zaten. Ömer hoca da oradaydı. Arabadan inen bir asker acele acele “Ömer hoca, Bayram hoca… Bir de her ihtimale karşı Doktor da gelsin” dedi. Kahraman’ı da aldık, tekrar yola koyulduk. Arabaya biner binmez Rahmi Hoca anlatmaya başladı. “Dumrul amca jandarmaya silah çekmiş” dedi. “Ne deseler ikna olmamış. Komutan Belki siz ikna edersiniz diye çağırttı.” Dışarıdan bakınca heyecanlı, içinden yaşayınca mide burkan cinsten olay anlayacağınız.
Dumrul amcanın evine vardığımızda komutanla iki asker bahçenin dışında bekliyordu. Çevre evlerden de beş on kişi kenara toplanmış; kimisi meraktan, kimisi korkudan, kimisi de “bir şey olur da ilk ben görürüm” hırsından. Komutan bizi görünce hemen lafa girdi “Elinde tüfek var. Bizim içeri girmemize müsaade etmedi. Belki siz ikna edebilirsiniz ama girmek zorunda değilsiniz; baştan söyleyeyim. Uzaktan konuşun isterseniz önce.” Kahraman’ı askerlerin yanında bıraktık. Rahmi hoca, Ömer hoca ve ben bahçe kapısını açıp içeri girdik. Rahmi hoca daha ilk adımda sesi yükseltti “Dumrul amca! Ben Rahmi… Rahmi hoca! İçeri geliyorum bak, yanımda Ömer hocayla Bayram var!” Cevap yok. Ama biz yine de girdik. Dumrul amca evin dış kapısının önüne bir tahta iskemle çekmiş, oraya oturmuş. Kapıya dayalı tüfek… Önünde ispirto ocağı… Üstünde çaydanlık. Sanki “burada her şey yerli yerinde; sadece akıl yerinde değil” diye sahne kurmuş adam.
Bizi görünce tek cümleyle kesti “Cenderme gelmesin.” Rahmi hoca, “Sadece biz varız” dedi. Yaklaştık. Pencerenin altında, üstünde kırmızı örtü serili sedire oturduk. Dumrul amca “Çay için,” dedi. Rahmi hoca bana dönüp, “Hocam, sen çay doldurur musun?” dedi. Kalktım, içeri girdim. Mutfakta çeşmenin üstündeki raftan üç çay bardağı aldım, dışarı çıktım. O sırada Rahmi hoca başladı “Niye böyle yapıyorsun Dumrul amca? Senin gibi bir adam jandarmaya silah çeker mi?” Dumrul amca sigara yakmıştı. Gözleri kıpkırmızı, ağlayacak gibi… Ama ağlamıyor. Sadece içi yanıyor. “Çekmez,” dedi, o kadar. Ben çayları doldurup dağıttım. Kendi çayımı da aldım, onların yanına oturdum. Rahmi hoca yeniden bastırdı “Gel birlikte çıkalım jandarmanın yanına. Benim hatırımı kırma. Beni seversin, bilirim.” Dumrul amca kafasını salladı. “Severim,” dedi yine. Başka bir şey demedi.
Bir süre öylece uzaklara daldı. Sonra beklenmedik bir sakinlikle konuştu “Ben size bir dökeyim içimi… Siz de varın onlara benim yerime deyiverin.” Rahmi hocayla Ömer hoca birbirine baktı. Benim boğazımda bir şey düğümlendi. Dumrul amca başladı: “Naime… Naime’yi severdim vaktiyle. Allah var… Bilirim, o da beni severdi he mi.” Ben istemsizce çay bardağını daha sıkı tuttum. “Düz tabanım var diye askere gidemedim gari. Hüseyin de çıktı, bana Çürük diye lakap taktı. Naime’nin babası da inat etti; askere gitmeyen adama kız mı verilir dedi, vermedi Naime’yi bana.” Bir an durdu, sigarasından bir nefes çekti. “Sonra ne yaptı ne etti, Hüseyin aldı Naime’yi gitti. Her şeyi de bilirdi ha… Ona rağmen anasını babasını saldı, kızı istettiler. Naime’nin babası da verdi gitti. Ben hiç ağzımı açmadım, lafını etmedim. Düğününe de gittim… Vallaha halay bile çektim, Hüseyin’in elinden tuttum da döndüm.
Demek benim kaderim buymuş dedim, razı geldim gari.” O an Dumrul amcanın çayı bitmişti. Kalktım, bir şey demeden çayını doldurdum. Adam anlatırken çay istemek bile ayıp geliyordu. Dumrul amca kaldığı yerden devam etti: “O gece Hüseyin’le oturduk. Kafası dumanlanınca başladı gene eski laflara… Naime’yi hâlâ seviyon mu? Dedi. Yaşlandı be, güzelliği de kalmadı… Hâlâ gönlün mü var? Diye üstüme geldi. Sarhoştu diye ses etmedim gari. Amma bi de utanmadan Nasıl aldım ama elinden dedi ya… Çürük aşağı, çürük yukarı… Ağzına pelesenk etmiş, her lafının ucuna takıp durdu.” Dumrul amcanın sesi ilk defa titredi. “Sonra gözüme baka baka dedi ki: ‘Senin habarın yok. Meğer Naime ona varmayacakmış. Kendimi öldürürüm yine sana varmam demiş. Hüseyin de Dumrul başkasını seviyo diye yalan uydurmuş. Öyle razı gelmiş evlenmeye. Yoksa ya bana kaçacakmış ya kendini asacakmış…”
Bunu söylerken gözleri iyice doldu. Çevremizdeki hava bile ağırlaştı. “Aradan onca zaman geçmiş… O gece oturup hepsini bir bir söyledi. İşte o an kararımı verdim: Hüseyin’i öldürecektim. İçim kor gibi yandı gari’’ Rahmi hoca “Dumrul amca…” diyecek oldu ama adam eliyle keser gibi yaptı. “Zâti uzundan beri uyku tutmaz benim. Cebimde bi’ uyku ilacı vardı… Hüseyin görmeden içkisine karıştırdım. Sonra da aklına soktum: ‘Bu saatte Nurettin’e gidip de silah milah alamazsın, korkarsın sen’ dedim. Hemen razı oldu gitmeye. Huyunu bilirim ben onun… Bir şeye heveslensin istiyosan, ‘yapamazsın’ diyeceksin gari; inadına yapacağım diye tutturur. Yolun ortasında uyuyakaldı garibim. Atın ardına yükledim, getirdim burdaki avluya. Şuraya, nah şuraya serdim.” Parmağıyla yeri işaret etti. “Kapıya dayadığım tüfeği alıp işi oracıkta bitirecektim ya… Naime geldi aklıma gari.
‘Sonra bana kinlenir, beddua eder’ diye gönlüm razı olmadı. O yüzden öyle kapıda gürültü patırtı etmedim. Sonra bi çareye başvurdum… Nurettin’i evden uzak tutup, elinin altındaki silahı aldım. Elimle koymuş gibi buldum vallaha. Geldim… Burada, şu avluda… O silahla vurdum.” Yine aynı yeri işaret etti. “Bak… Kanı hâlâ toprağın üstünde duruyo. Bilerek üstünü kapatmadım gari. Soran olursa da tavuk kanı deyip geçecektim. Zaten Hüseyin de tavuk gibi korkağın tekiydi… Yüreği yoktu onun.” İşaret ettiği yere baktım. Kahverengi toprağın üstünde koyu bir leke göze çarpıyordu. Dumrul amca son cümlesini de koydu “Hadi siz varın şimdi… Cuma namazı kılınırken teslim olacakmış deyiverin.” Bir şey diyemedik. Yorum yapmadık. Sadece dinledik. Rahmi hocanın yüzü bembeyazdı. Ömer hoca sanki bir anda on yaş yaşlandı. Benim içimde ise tahminim doğru çıktı ama…
Diye başlayan ağır bir boşluk vardı. Dumrul amcanın dediği gibi yaptık. Jandarmanın yanına gidip anlattıklarını bire bir aktardık. Sonra okula döndük. Okula varınca Aynur ablalara her şeyi anlattık. Onlar da bizim kadar sarsıldı. Cuma vakti namaza girdik. Jandarma köylü namazdayken gidip Dumrul amcayı alacaktı. Jandarmanın Dumrul amcanın evine geldiğini duyan çoktu ama kimse işin aslını bilmiyordu. Cuma çıkışında, caminin dışında bizi bekleyen Aynur ablayı gördüm. Buraya kadar geldiyse önemli bir şey söyleyeceği belliydi. Yanına ilk ben vardım. Aynur abla kulağıma eğildi, kısık sesle “Dumrul kendini asmış…” 9 Mart 2012 Cuma 13:48
- -----------------------
13 Ocak Yazar Notu: 24.848 kelime, 175.178 karakter, 65 sayfa… Evet, biliyorum, “bu bölüm değil, belediye zabıt raporu gibi olmuş” diyorsunuz. Haklısınız. Beklentilerin altında kalmış olabilir, çok normal; beklentiyi ben de bazen karşılayamıyorum. Uzun aradan sonra gelmiş olması da benim klavyenin benden soğumasına vesile oldu zaten. Yazarken ben bile birkaç kez içimden “boş ver ya” dedim ama yazı inat etti, bitirdik. Sonuç? Ben yorgunum, bölüm uzun, siz de muhtemelen “hadi görelim” merakıyla buradasınız ve bitirdiniz. Ben ne okudum böyle mk diyorsunuz kim bilir… Hepimiz mağduruz, en azından birlikteyiz. Okuyan gözlerinize, sabırla bekleyen gönlünüze selam olsun. Şimdi hepimiz dağılabiliriz. Tüm Kaynatasızlara sevgiler. İyi okumalar Yo!