30. Bölüm 4 part halinde paylaşılmıştır.
- -----------------------
Nikâh memuru dosyayı önüne çekti, boğazını temizledi. Mikrofonu düzeltmeye çalıştı, cızırtı geçti “Yapılan araştırmalara göre evlenmenizde bir mahsur görülmemiştir. Bana verilen yetkiyle nikâhınızı kıymak üzere buradayım.” Salona şöyle bir baktı, sonra bana dönerek Nikâh Memuru: Siz, Ramazan oğlu Bayram; Murat kızı Aynur’u hastalıkta, sağlıkta, iyi günde, kötü günde, memeleri sarkıncaya, geceleri sürekli olarak başım ağrıyor diyerek seni "Elizabet"le baş başa bırakıncaya, dırdırından durulmayıncaya ve artık yüzüne bile bakılmayacak duruma gelse bile sevip ayrılmayacağınıza; bu ne idüğü belirsiz şahitler huzurunda yemin edip evlenmeyi kabul ediyor musunuz?
Ben: Ne diyon lan sen? Nikâh Memuru: Vay, kaçıyorsun bakıyorum! Yani memeleri sarkınca sevmeyecek misin bunu? Niye yemin etmiyorsun? Kız bak, ben sana diyorum; bu herifin gözü dışarıda, aha buraya yazıyorum bak!
Ben: Şerefim üzerine, hatta anam babam üzerine yemin ediyorum ve kabul ediyorum! Seninle de çıkışta görüşeceğiz, buna da yemin ediyorum. Nikâh Memuru: Görüşelim. Hehe. Peki, siz Murat kızı Aynur; bu "Allah bir" dese gidip müftülüğe sorulması gereken kişiyi, hatta Mevlana’nın bile "sen gelme, git" dediği bu adamı; hastalıkta, sağlıkta, iyi günde, kötü günde, otuz yaşında kuşu kalkmasa bile, durmadan içse, eve iş getirse, her akşam o bar senin bu pavyon benim gezip tozsa, tüm özel günleri unutsa —ki bu gün de dahil— ölünceye kadar sevip ayrılmayacağınıza bu meymenetsiz, yalancı şahitler huzurunda yemin eder misiniz? Ki ben olsam suratına tükürürüm. Aynur abla: Ya Bayram, ne diyor bu adam? (Ağlamaklı bir sesle) Nikâh Memuru: Zırlama kız zırlama! Aa, bu da mıymıntı çıktı... Bak Bayram, sonra demedi deme; bu karı senin çok başını ağrıtır, böyle mıy mıy...
Zaten dikkatimi de çekmedi değil, iki saattir şu öndeki adamı kesiyor. Allah muhafaza; bugün bu adam, yarın sütçüsü, tüpçüsü derken ev Manukyan’ın evine döner. Sizin evin adresi neydi? Hehe, neyse... Kabul ediyor musun kız zilli?
Aynur Abla: Allah’ım yarabbim çattık... Evet, kabul ediyorum. Nikâh memuru: Ben de sizi, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin vermiş olduğu sınırsız, ulu ve bir o kadar kutsal yetkiye dayanarak karı koca ilan edecektim ama mesaim bitti; siktirin gidin şimdi! Hehe, şaka lan şaka... Hürriyet’in sarı sayfalarına ilan ediyorum. Gelini sikebilirsin. Nikâh defterini önce ben ve Aynur abla, bizden sonra da şahitler Behiye abla, Fadime abla, Yasin ve Fatoş abla imzaladılar. Ön sırada Kiraz Abla, Ömer Hoca’nın koluna girmiş, gözleri dolu dolu bakıyordu. İkisi de fazlasıyla mutluydu. Kiraz Abla’nın karnı iyice belirgindi, hamile olduğu her hâlinden belliydi.
İmzalar atıldı, kalemler masaya bırakıldı. Her şey tam bitti derken Kiraz Abla öne doğru eğildi, Aynur abla’ya doğru hafifçe sokulup aceleyle fısıldadı: “Bas ayağına… Ayağına bas… Sonra sözün geçmez!’’ Aynur abla bir an duraksadı. Sonra ayağını kaldırdı. Sivri topuk, milim şaşmadan ayağıma çat diye indi. “Materazi misin be kadın” diye geçirdim içimden, “bu ne insafsızlık.” Kalabalığın ortasında ses edemedim. Sanki bu ayağa basma işi olmazsa nikâh eksik kalacak. Ayağımdaki acıyı cebime koyup ayağa kalktım. Aynur ablanın yüzünü örten duvağı kaldırdım, alnından öptüm. Tam o sırada orkestradan anons geldi “Evet, mutlu çiftlerimizi ilk dansları için sahneye alıyoruz.” Alkışlar eşliğinde sahneye çıkıyorduk. Gözüm nikâh memurunu arıyordu, o yavşak ortadan buhar olmuştu. Tam müzikle salınmaya başlamıştık ki ses bir anda kesildi. Sahnenin ortasında bizden başka biri daha dikiliyordu.
Siyah takım elbiseli, boynunda stetoskop… Doktor Kahraman. “Bu nikâh kıyılamaz!” diye bağırdı. “Yarrama bak hele” dedim içimden, “nikâh kıyılamazmış.” Erken olmadı mı bu işe taş koymak için gerdekten sonra gelseydin. “Geç kaldın aslan parçası” dedim yüksek sesle, “çoktan kıyıldı bile.” Aynur abla nispet yapar gibi gülerek bana sarıldı. Kahraman’ın gözleri kızardı birden, ağlayacak gibi oldu. Boynundaki stetoskopa takıldı gözüm. Her ortamda doktor olduğunu belli etme çabasında 657 sine çaktığım. Tamam en doktor sensin.. Dokdoktor sun.. Biraz daha geç doğsan direk stetoskop olarak çıkacakmışsın ananın amından hatta... Kahraman delirmiş gibi derin derin nefes alıp veriyordu “Aynur’u sana yar etmem” dedi. Omzunda asılı olan tüfeği indirip ellerine aldı. Titriyordu. Bahçe hortumu gibi tüfeği de tutuyor yarak kafalı. Doktor olacak birde, bu beceriksizle bir sikim olmaz senden.
Tüfeğe gözüm kaydı. Tek kırma, on iki kalibre, ahşap kundak, magnum yatak. Aynur ablayı hedef aldı. “Ya benimsin ya kara…” derken tetiğe bastı. Refleksle kendimi Aynur ablanın önüne attım. Mermi, klasik Türk filmi sahnesinde olduğu gibi göğsümün soluna saplandı. O an aklıma düğün salonunun kalan ücreti geldi. Düğünden sonra verilecekti. Hem ölür hem de salonun kalan ücretini verirse bizimkiler koyar. Daha pasta da kesilmedi. Sözleşmede ne yazıyor acaba keşke hepsini okusaydım… Ben yere serilince önce oyun alanında dolaşan bebeler yere para saçıldı sanıp tepeme üşüştü. Babam bir ikisini gelişigüzel tokatlayıp açılın mk bebeleri deyince birden çil yavrusu gibi dağıldı hepsi de. Herkes olayın şokunda. Aynur abla yanıma çömelmiş bir yandan ağlaması yüzünden makyajının dağılmasını engellemeye çalışırken diğer yandan, “Bayram! Bayram!” diye yüzüme tokat atıyor.
Yok, bu sefer iş ciddi. Gidiyorum ben. Kalabalık etrafımda yuvarlak olmuş, herkes ağlıyor. Takı töreni bari yapılsaydı hiç değilse. Ben ölüyorum. Kalabalığın arasında kel birisi gözüme çarpıyor. Yüzünde hiç üzgün, endişeli bir ifade yok hatta neredeyse mutlu bile denilebilir. “Kelleri boşuna sevmiyorum” diye geçiriyorum içimden. Başımı çeviriyorum, Yasin’i görüyorum. Diğer yanıma çömelmiş, ağlıyor. Onu ilk kez ağlarken görüyorum. “Gardaşım ölme sakın” diyor. Sanki manitaya feysin şifresini veriyorum da yapma diyor. “Elimde olsa ölmem zaten” demek istiyorum, ‘’deli miyim ben mk sanki hobi olarak ölüyorum.’’ Yasin’e göz kırpıyorum, “yaklaş” der gibi. Yaklaşıyor, kulağını ağzıma getiriyor. Son nefesimi ayarlıyorum: ‘’Laptop… Şifre 3169…’’ diye mırıldanıyorum Kafasını kaldırıp yüzüme bakıyor ‘’Toplamı yüz yapıyor’’ diyor. Hay çenenin yayını sikiyim Yasin.
Keşke daha hızlı ölebilsem de kurtulsam! Kızdığımı anlamış uzatmıyor tekrar yaklaştırıyor kulağını dudaklarıma. “Bilgisayarım…” “D…” “Programlar…” “Office…” “Crack dosyasını sil…” “Hepsini mi?” diyor. Ya Yasin siktirme belanı ölür ayak. Ölmeden önce bile kendine sövdürtmeyi başarıyor ama kızmıyorum. Kafamı hafifçe sallıyorum “Hepsini…” Ve ölüyorum. 9 Mart 2012 Cuma 16:20 * “Bayrammm… Bayrammm…” Gözümü bir açıyorum, tepemde Aynur abla. Eğilmiş, uyanayım diye omzumu dürtüyor. Ama gel de uyan... Gözüm daha tam açılmadan, gidip o kahverengi elbiseyi gerdiren memelerine takılıyor. Manzara güzel… Ama zamanlama rezalet. Beynim ilk birkaç saniye rüyadan gerçeğe geçemediği için aklımdan geçen ilk düşünce “Düğün bitti… Gerdekte miyiz acaba?” Ağzımdan da o anın heyecanıyla, sanki çok normal bir şey söylüyormuşum gibi “Gelinliği çıkarmışsın…” sözleri çıkıveriyor.
Hem de fısıltı sandığım şey, meğer köy meydanına anons seviyesinde. Aynur abla bir anda geri çekiliyor, kaşlar havada “Ne yapmışım? Ne yapmışım??” diyor. O an jeton düşüyor, can havliyle toparlamaya çalışıyorum: “Abla şey... Uyku sersemiyim, ne dediğimi bilmiyorum inan ki.” Aynur abla bir iki saniye yüzüme bakıyor, devamını kurcalamıyor. Allah razı olsun. Sağ olsun, üstüme gitmiyor. “İki dakika uzanayım dedin, daldın gittin” diyor. Karşıdaki koltuğa geçmiş, sehpanın üzerindeki boş kupadan anladığım kadarıyla ben rüyalarda gerdek hayalleri kurarken kadın burada sessizce kahvesini içip bana nöbet tutmuş. Ben hâlâ beynimdeki uyuşukluğu atmaya çalışırken Aynur abla anlatmaya devam ediyor: “Yoruldun kaç gündür, kıyamadım kaldırmaya. Ömer camiye gitti, cemaat dağılmak üzeredir. Kalk, cenaze namazına yetiş istersen... Köylünün çoğu gelmiyormuş, Rahmi hoca arayıp tembihlemiş Ömer’e, mutlaka gelin diye.”
“Tamam abla, gideyim ben de” diyorum sadece. Kalkıp banyoya geçiyorum. Yüzüme çarptığım soğuk su bile o utancı soğutmuyor. “Gelinliği çıkarmışsın...” Lan Bayram, tam dayaklıksın! İşim bitip banyodan çıkınca Aynur ablayı kapı eşiğinde beni beklerken buluyorum. Yüzünde o muzip gülümsemeyle soruyor “Sen uyanınca sahiden ‘gelinliği çıkardın mı’ diye mi sordun, yoksa ben mi yanlış anladım?” Hemen "saf ayağına" yatıyorum; gülersem her şey biter çünkü. Hâkim karşısında ifade verir gibi ciddileşip, “Hatırlamıyorum ki abla... Rüya herhalde” diyorum. Aynur abla dudak büküp, “İyi bakalım...” diyor sadece. Ama o bakışı yetiyor da artıyor bile. Olaylar malumunuz… Sabah Rahmi hocayla jandarmaya gitmemiz, fitili ateşleyen kıvılcım oldu. Dumrul amcayla ilgili şüphelerimi anlattım; jandarma köye çıktı, Dumrul amcanın kapısına dayandı. Derken olan oldu, Dumrul amca jandarmaya silah çekti.
Bunun üstüne jandarma bu sefer bizi çağırdı. Ömer hoca, Rahmi Hoca ve ben… “Bir ihtimal siz ikna edersiniz” diye tekrar Dumrul amcanın yolunu tuttuk. Ve Dumrul amca, bize olan biteni hiç eğip bükmeden, bütün çıplaklığıyla anlattı. Yanından ayrılırken “Teslim olacağım” dedi. Biz de ne yalan söyleyeyim o cümleye tutunup biraz nefes aldık. Ama Cuma namazı kılınırken… Kendini asmış. “Ben biliyordum” demek doğru değil. Sonradan kahramanlık gibi oluyor. Ama aklımın bir köşesinden geçmedi de değil, “Bu adam teslim olmaz… Olamaz.” Belki de böylesi “daha iyi” oldu diyeceğim geliyor bazen… Ama sonra duruyorum. “İyi” kelimesi bu işin yanına yakışmıyor. Bilemiyorum. Dumrul amcanın anlattıkları aklımda dönüp durdu uzunca. Eskiyi düşündüm… Yeniyi düşündüm. Hep televizyonda izleyip “şükür benim ya da bir yakınımın başına böyle şeyler gelmiyor” dediğim o enteresan olaylar…
Meğer bir bir gelip bizi buluyormuş. Hüseyin amcanın Dumrul amcayı sözleriyle nasıl lime lime ettiğini, Dumrul amcanın da Hüseyin amcayı silahla nasıl öldürdüğünü öğreniyoruz. Herkesin “kardeşten öte” bildiği o dostluğun arkasında, meğer nasıl da “vay anasını” dedirtecek bir hikâye varmış onu öğreniyoruz. Hikâye diyorum ama lafın gelişi… Biz başkalarının gerçeğini dinleyince, sanki masal gibi geliyor. Oysa masal değil; bildiğin hayat. Sadece bizim başımıza gelmediği için “hikâye” diye dinliyoruz. Olanlar ortaya çıkınca köy tabii ki karıştı. Savcı geldi, başka başka jandarma ekipleri geldi. Savcı oracıkta ifademizi aldı. Dumrul amca bize ne anlattıysa, biz de olduğu gibi anlattık. Jandarmanın yaptığı tahkikatla bahçeden alınan kan örnekleri, üstüne bir de bizim ifadeler birleşince Dumrul amcanın suçlu olduğu kesinleşti. Adam arkasında köylüye yıllarca unutulmayacak bir şey bıraktı; hani anlatılır anlatılır da her anlatanın ağzında başka bir ağırlık kalır o cinsten.
Olan en çok Hüseyin amcanın ailesine oldu. Acıları bu olayla bir daha tazelendi. Zamanla geçecek türden değil; şokla birlikte yeniden yanan bir acı. Şimdi geriye dönüp düşünüyorum da Dumrul amca, Hüseyin amcanın arkasından herkesten çok dövünmüş, herkesten çok üzülmüştü. Kendi gözlerimle görmüştüm o halini. Belki o günkü gözyaşları yaptığı şeyin pişmanlığıydı, belki de Hüseyin amcanın son nefesinde anlattığı o bitmek bilmeyen sancının, gençliğinde sevdiği kadına kavuşamamanın yüküydü... Kim bilir. Köy küçük, laf büyük. Gerçek ağır. Birinin “hikâye” diye dinlediği şey, başka birinin ömrüne yazılmış en kanlı sayfa çıktı. Her şey bu kadar açık seçik ortada olunca, savcı hiç vakit kaybetmeden Dumrul amcanın o gün gömülmesini istedi. Nedendir bilinmez; birisi ölüp de toprağın altına girdi mi, insanın içindeki o harlı öfke de ağır üzüntü de yavaş yavaş külleniyor.
Savcı da kurdun kurduydu belli ki; “Dışarıdan gelecek kardeşi var, bekleyelim” laflarına hiç kulak asmadı. “Beklemesin, bugün defnedilsin” dedi, kestirip attı. Köylü cephesinde ise durum farklıydı; onlar her şeyi jandarma çözdü sanıyordu. Biz de Ömer Hoca’yla ve Rahmi Hocayla aramızda sözleşmiş gibi meselenin o kısmını hiç kurcalamadık, suyu bulandırmadık. “Bu işi ben çözdüm” diye ortaya çıkmanın kimseye bir faydası olmayacaktı, biliyordum. Köy yerinde bugün “Aferin” diyenler, üçüncü gün “İyi halt ettin, ortalığı karıştırdın” diye arkandan kuyu kazar. Hiç gereği yoktu. Bunları düşünürken camiye varmıştım bile. Aynur ablanın dediği doğru çıktı, köyün çoğu yoktu cenazede. Normalde şu avlu, düğün yeri gibi dolar taşar; bugünse bayram sabahı terk edilmiş köy kahvesi gibi ıssızdı. Dumrul amcanın üç beş uzak akrabası, bir yanda da köyün ihtiyarlarından birkaç kişi...
Hepsi o kadar. Olan bitenden sonra millet tepkisini koymuş belli ki. Haksız da sayılmazlar. Bir de kimse Hüseyin amcanın ailesiyle kötü olmak istemiyor tabii… Bana hava hoş. Ben zaten iki gündür “kader beni nereye sürüklerse oraya gidiyorum” kıvamındayım. Gelenlerle saf tuttuk, cenaze namazı kılındı. Namazın ortasında uzaktan bir bağrış çağrış yükseldi bir ara. Sesi duyunca boşluğuma geldi içim ürperdi birden. “Allah belanı versin Dumrul! Toprak seni nasıl alacak Dumrul! Bu adamın cenaze namazı mı kılınır be!” Feryat figan, beddua kıyamet... Ses yaklaştıkça saflar bir dalgalandı, herkes birbirine baktı. Ama sonra ses yavaş yavaş boğuldu, uzaklaşmaya başladı. Anlaşılan köyün aklıselimlerinden biri ya da jandarma, feryat eden o her kimse, koluna girip meydandan uzaklaştırmıştı. Dumrul amca zaten kalıplı adam… Tabuta zor sığmış, bir de ağır.
Cenazeye katılanlarla harmanda top oynayalım desek iki takım çıkmıyor. Hal böyle olunca mezarlığa kadar da traktörün arkasında, römorkun üstünde götürdük. Hani bazıları “son yolculuk” der… Bu bildiğin “son nakliye” oldu. Mezar yeri kazılmıştı ama Dumrul amca mezara da sığmadı. “Bu mezar küçük mü kazıldı, yoksa Dumrul amca büyük mü yaşadı?” tartışmasına girmeden kazma-Kürek tekrar işe koyulduk. Baştan sondan biraz daha kazdık; mezarı büyütmeye çalışıyoruz, sanki oda genişletiyoruz. Genç de pek yoktu zaten. Millet “elimde belim var” diye kenarda duruyor, kazmayı görünce gözleri bozuluyor. Kazması, gömmesi derken işin çoğu bana kaldı. Bir ara kendi kendime “Ben öğretmen miyim, belediye işçisi mi?” diye söyleniyorum ama dinleyen kim… Defin işi biter bitmez doğruca eve vurup kapıyı kapattım. Kafayı koysam üç gün kalkmam… Öyle bir hâl. Daha pantolonun kemerini çözerken aklıma Fadime abla geldi.
“Lan” dedim, “bugün hiç görüşemedik.” Normalde bugün seçim pusulalarını ayarlayacak, şu meşhur "meydan konuşması" meselesine son noktayı koyacaktık. Vakit kaybetmeden aradım. Aramamı bekliyormuş; daha telefonu çalmadan açtı neredeyse. “Ben kahvedeyim” dedi. “Rıza’yla eve geçeceğim. Kafam beynim patladı.” Haklı. Ortalık karışık olunca köy kahvesi dolup taşıyor zaten; millet dert anlatmaya yer arıyor, kahve de doğal afet toplanma alanı gibi. Ben lafı uzatmadan konuyu seçim hazırlıklarına getirdim. “Yarın hallederiz” dedi Fadime abla. “Bugün bende hâl kalmadı.” Sonra da Ekrem mevzusunu anlattı. Ekrem’le konuşmuş ben aramadan önce; “Dumrul amcanın olaylardan dolayı meydandaki konuşmayı iptal mi etsek? Bu kadar şey varken seçim derdine düşmek bize yakışmaz” diye yoklamış. Ekrem bunu duyunca keyif olmuş tabii. İnsanlık falan hikâye… “Arkadaşını öldüren adam için hiçbir şey iptal edilmez” demiş.
“Diyorsan Ekrem ben korktum yapmayalım… O zaman iş değişir, kabul ederim.” diyerek iyice Fadime ablayı çileden çıkarmış Fadime abla bunu anlatırken sesinden bile sinirin buharı çıkıyordu. “İyice cinlerim tepeme çıktı” dedi. “Eve gideyim, sakin kafayla düşüneyim. Şu seçim zırıltısı için esaslı bir konuşma hazırlayayım.” “Yardım lazım mı abla?” diye yokladım. “Ben hallederim” dedi. “Sen yapacağını yaptın şimdiye kadar.” Üstüne bir de kendince son noktayı koydu “Okulda kompozisyonum iyiydi. Yarın bakarsın yazdığıma; olursa bir fikrini ekleriz yine.” “Tamam abla” dedim. “Yarın bakarız.” Telefonu kapattık. Ben de kemeri elimde tutup bir süre öyle kaldım. Daha pantolonu bile çıkaramadan köyde gündem yine değişmişti. Seviyordum bu kadını gerçekten. Fadime ablanın o kendine güvenen, kimseye eyvallahı olmayan şahsına münhasır tavrı hoşuma gidiyordu.
Lafı gediğine koyarken de sanki “al bunu cebine koy, lazım olur” der gibi söylüyordu. Üstümü başımı çıkarıp, burada bulunduğum sürede beni hiç yalnız bırakmayan bakraca sarıldım yine. İçine döktüğüm sıcak suyla mis gibi bir yıkandım. Hem üzerimdeki toprağı hem de günün ağırlığını akıttım. Yorulmuştum… Öyle “biraz dinleneyim” yorgunluğu değil; insanın içine çöken, göz kapağını bile ağırlaştıran cinsten. Saate bile bakmadım. Kafayı koydum… Uyumuşum. * Buz gibi bir sabaha uyandım. Martın 15’i yaz, 15’i kış derler ya; valla ben “kış” tarafına gözümü açtım. Tarih 10 Mart Cumartesi. “Soğukların sonu artık” diye kendimi kandırıyorum, başka da bir şey yaptığım yok. Bugün önemli gün. Seçimin kaderinin belli olacağı gün. Köydeki olaylar yüzünden seçim meselesine doğru düzgün odaklanamadım ama işin acı tarafı şu, olayların buralara kadar gelmesinde benim de payım var.
Yani “ben olmasam da olurdu” diyemiyorum; bildiğin fitilin ucuna ben de dokunmuştum. Yaşım 25… Bu sürede üç tane seçim gördüm; oy verdiğim parti ve adaylardan kazanan olmadı. Bende bir şans var… Ben kime oy versem, adam sanki “tamam Bayram verdi, bitti” deyip kaybediyor. Bu sefer dedim ki, Fadime ablayla şeytanın bacağını kıracağım. Eminim. (Eminim derken de içimden “inşallah” diye dua ediyorum tabii.) Üstümde stres var, yalan yok. Stres olunca da kahvaltı falan gözüm görmüyor. Mide “bir şey ye” diyor, beyin “sus, şimdi sırası mı” diye bağırıyor. Ben de hiç uğraşmadım; doğru kahveye geçtim. Kahvede Rıza abi vardı, Fadime abla daha gelmemiş. “Okul talebesi gibi sabaha kadar masanın başında bir şeyler çiziktirdi durdu” dedi Rıza abi. “Kalem kâğıt bitirecekti az daha.” Tonundan anladım hem söyleniyor hem de içten içe gurur duyuyor. Rıza abi zaten öyle, söylene söylene destek olur, destek olurken de insanı delirtir.
Fadime abla gelene kadar kahve neredeyse doldu. Gündem desen… Bir masada Hüseyin amca, öbür masada Dumrul amca, arada seçim, üstüne bir de bugün meydanda yapılacak konuşma… Millet öyle bir anlatıyor ki sanki sabah haberleri burada çekiliyor; birazdan spor haberleri için tayyare Hüsnü’ye bağlanacağız diye anons geçecek neredeyse. Ben Rıza abiyle ayaküstü hoşbeş ederken kapı bir açıldı… Fadime abla içeri girdi. Yemin ederim ilk anda “kahveye yabancı biri geldi” sandım. Sadece ben değil; kahvedekilerin yarısı bir an sustu, diğer yarısı da göz ucuyla süzdü. Tanımakta zorlandım. Bugün üstünde eski günlerin o salaşlığı yoktu. Belli ki aynanın karşısına geçilmiş, “ne giysem” savaşı verilmiş, karar verilmiş… Hatta karar verilirken bir iki kere de “hayır bu olmaz” diye geri asılmış. Başında eşarp yoktu; saçlarını açmıştı. Düz, omuzlarından aşağı dökülen saçları vardı…
Rengi tam kahve de değil, sarı da. Hani güneş görünce “ben aslında başka renktim” diye ortaya çıkan mat bir ara ton. Yüzünü olduğundan daha belirgin yapıyor, yeşil gözlerini de daha net gösteriyordu. Üzerinde koyu lacivert, boydan bir elbise vardı. Belden hafif oturuyor, aşağıya doğru da sade bir dökümlülükle iniyordu. Ne süsü fazlaydı ne rengi abartı. Üstüne de gri düğmeli, sade ama şık siyah kaşe montu çekmiş. Ayağında siyah, alçak topuklu ayakkabılar… Yüzünde hafif bir makyaj; dudaklarında belli belirsiz bir renk, kaşları düzenli. Soğuktan kızarmış teniyle o makyaj garip durmuyor, aksine “ben toparlandım” diye kendini belli ediyordu. Görünce içimden: “Sen neymişsin Fadime abla…” cümlesi döküldü. Meğer kadın göründüğünden daha güzelmiş de belli etmemiş. Hani bazıları var ya, güzelliğini saklıyor; Fadime ablada resmen yıllardır “bana bakmayın, işinize bakın” diye dolaşmış.
Kahveye girer girmez ihtiyarların oturduğu masadan İdris dede gözlerini kocaman açtı, dili de zaten fren tutmuyor: “Vayy vayy vayy gız Fadime! Başbakan olsan sırıtmazsın vallaha!” diye lafı yapıştırdı. Fadime abla gelince kahvenin sesi bir tık değil, iki tık yükseldi. Sanki kapıdan içeri “seçim zili” girmişti de herkesi aynı anda çalıştırdı. Bir anda konuşulan tek konu seçim oldu; Hüseyin amca, Dumrul amca falan rafa kalktı. Milletin hafızası da sandık gibi, kapağı kapandı mı içi görünmüyor. Fadime abla montunu çıkarıp askıya astı, geldi karşıma oturdu. Daha çayı ağzına götürmeden kahvedekiler, akıllarına gelen ne varsa vaat diye Fadime ablanın önüne dökmeye başladılar: “Sağlık ocağı yaptıracam de, onu unutma…” “Postaneyi de getir, bak postane şart!” “Köyde bir bakkal az… Büyük market olmalı!” “Cami keşke çift minareli olsaydı ha…” Kimisinin derdi köy falan değil, direkt kendisi.
“Avradı ölenlere yeni karıyı ben bulacam de, garanti kazanırsın” diyen mi dersin… “Benim karıyla beni boşa, ben de sana atarım oyu” diye pazarlık açan mı? “Benim bahçenin sınır meselesini çözersin gayli” diye işi kadastroya bağlayan mı? “Benim de… Bizim de…” derken uzadı gitti. Her kafadan bir ses. Normalde benim bildiğim Fadime abla bu kadar sabırlı değil, bir yerde dayanamaz patlar, iki kişiyi paket yapar, üç kişiye de ayar verir, kahvenin içini bir silkerdi. Ama belli ki bugün kaşı gözüyle birlikte sinirine de makyaj yapmış… Son gün kimsenin kalbini kırmak istemiyor. Herkese aynı yerden gülümseyip, hiç mimik bozmadan “Bakarız.” dedi geçti. “Bakarız” kelimesi var ya… Seçimde tamamdır’ın köylü versiyonu. Hem söz vermiyorsun hem de millet kendini kazanmış sanıyor. Fadime abla ortalık bir nebze sakinleşince, askıdaki montunun cebinden inci gibi el yazısıyla tüm gece hazırladığı konuşma kağıdını önüme koydu.
Kâğıt daha elime değer değmez belli, oturmuş, uğraşmış, “iki dakikada karaladım” işi değil. Okudum, bir daha okudum. Yalan yok, hakkını vermiş; derli toplu, akıcı, ölçülü… Köy meydanında okununca insanın kulağını tırmalamaz.
Ben: Çok güzel olmuş çok beğendim abla Fadime abla: Var mı ekleyelim diyeceğin bir şey? O sırada gözleri yüzümde, sanki sözlü sınava girmiş de “pekiyi” bekliyor. Daha önceden internette araştırırken bulduğum Avrupa birliği ve Tarım bakanlığının destekleri hakkında fikir vermiştim onları unutmamış, eklemiş. Ekleyecek başka bir şeyim yoktu.
Ben: Yok, gayet muntazam olmuş Fadime abla: Essah mı diyon?
Ben: Valla çok beğendim, içinde gizli Tansu Çiller varmış abla senin. Başta bir güldü; hoşuna gitti belli. Sonra hemen yüzünü ekşitti, kendini toparladı: Fadime abla: Hiç de hazzetmem kendisini…(gülerek ekledi) Mesut Yılmaz’a şaşırdı da iktidarsız dediydi bir seferinde.
Ben: Oooo, Tansu Çiller’in gafları meşhur abla… Daha neler var neler. Devamını getirmedim. Çünkü benim aklıma bir anda Erzurum mitingindeki o meşhur cümle geldi “Bacınızın pıttığı size kurban olsun…” Ekrem’le konuşma için saat iki diye sözleşmişler. Biz kahvede otururken camiden de birkaç kere anons geçti; “meydana bekleriz” minvalinde. Anons üstüne anons… Benim de gözümün önüne ister istemez Çiçek Abbas’taki İlyas Salman’la Şener Şen’in atışması geldi. Hani ortalık daha başlamadan “şimdi burada bir curcuna kopacak” diye insanın içi kıpırdar ya, aynısı. Köy meydanına geçmeye yakın, Fadime ablanın aza listesinde bulunan marangoz Salim abi göründü. Doğruca yanımıza gelip Fadime ablanın önüne bir kâğıt bıraktı. “Ekrem’in aza listesi.” Fadime abla listeye baktı. Bir şey söylemedi. Yani söylemedi ama bakışıyla “hmm” dedi resmen. Yanında oturan Rıza abi de dayanamadı, uzanıp kâğıdı eline aldı.
Listeye bakarken rengi değişti. Dışarıdan gören kâğıtta ‘’renk değiştirme büyüsü yazıyor’’ sanır. Rıza abi kâğıda gömülmüş hâlde, kafasını bile kaldırmadan üç ismi okudu “Cevher… Dilaver… Rüstem…” Sonra da sanki ölüm fermanı açıklıyormuş gibi, “Onları aza yaptıysa işimiz zor” dedi. “Niye?” dedim. İsmen duydum hepsini ama Bayram’da seyranda “merhaba merhaba” dışında hiçbiriyle uzun uzadıya muhabbetim yok. Ben hâlâ mevzuyu çözemeyince Rıza abi sabırla anlatmaya başladı; “Cevher Almancı… Köyün kaşında büyük beyaz villa var ya, onun. İstese köyü beş kere satar, beş kere geri alır. Bu köye ilk arabayı, motoru getiren adam odur, para babası yani, Allah ne verdiyse vermiş. Dilaver’e gelince o da karıdan yana şanslı dürzü. Deri ticareti yapardı vaktiyle; İran–Irak savaşı zamanında bi battı… Sonra kayınpederinin hatırıyla kurtuldu, üstüne bi de parayı kaça katladı Allah bilir.
Bi ara ilçe belediye başkanlığına adaydı; sonra ne olduysa, bi anda vazcaydı.” Ben daha “hımm” diyecekken üçüncü isim geldi. “Rüstem de…” dedi Rıza abi. ‘’Rahmi Hoca gelene kadar köyün imamlığını o yaptı… İyi kirli çıkıdır. Sözde vaktiyle bi mezar kazmış da mal bulmuş; oda dolusu altını var diye yemin billah eden var. Doğru mu, yalan mı? Allah bilir’’ Rüstem ismi duyulur duyulmaz Fadime ablanın yüzü bir anda değişti. “Çakma Hoca o” dedi dişlerinin arasından. “Bakma imam dediğine…” Bir an durdu, sonra siniri iyice kabardı “Karısını dayakla öldürdü… Sonra da karısının yeğenini karı diye aldı kendine. Gudurmuş köpek!” Rıza abi Fadime ablayı hiç duymadı bile. Aklı hala listedeydi. Rıza abi: Tüh tüh… Hiç iyi olmadı, işimiz zor.
Ben: Niye ki? Zengin olunca ne oluyor? Bence tam tersine daha iyi. Zengin adam köyün işiyle mi uğraşır? Rıza abi: (hafif öne eğildi) Öyle deme…
Köylü uğraşıp uğraşmasına bakmaz ki. Onlara daha fiyakalı gelir, basar oyu geçer. Hem Cevher’le Dilaver camiyle, hoca evini tiko parayı basıp altı ayda bitirdiler. Ondan sebep havaları var köyde. Ben daha “e tamam işte, hayır yaptılarsa…” diyecektim ki, Rıza abi iç çekip devam etti “Ekrem aza bulamaz, kendi çevresini yazar diyordum… Bu hiç iyi olmadı.” Fadime abla o ana kadar dinledi, dinledi… En sonunda sabrı bitti. “Ne tantana yaptın Rıza?” Rıza abi “ama Fadime—” diyecek oldu, Fadime abla kesip attı “Parayla seçim kazanılsa Cem Uzan kazanırdı zamanında. Hani nerde? Adam ülkede bile yok.” O cümleyle konu resmen mühürlenip kapandı. Rıza abinin diyecekleri vardı besbelli ama bir daha gıkı çıkmadı. O sırada kahveye girenlerden biri, meydandaki hazırlıkları anlatmaya başladı “Meydana sandalye dizmişler, karşısına da kürsü koymuşlar. Sazcı Yaşar da mikrofon kuruyordu.”
Ben de otur otur sıkılmıştım “Ben… Şu meydana bir bakıp geleyim” dedim, kalktım. Köy meydanı kahveye yürüyerek iki dakika mesafede. Eski caminin, köydeki tek bakkalının olduğu yerin önü… Düğün, eğlence ne varsa ya burada olur ya da okulun bahçesinde. Köyün “toplanma alanı” yani. Meydana vardığımda ortalık kaynıyordu: bir yanda sandalye taşıyanlar, bir yanda ses sistemi kuranlar… Bir de hiçbir şeye elini sürmeyip olup biteni seyreden meraklı kalabalık. Ben de elim cebimde, sanki organizasyonun baş sorumlusuymuşum gibi dikilmiş izliyordum. Tam o sırada biri gelip omzuma hafifçe dokundu. Menekşe. Ekremin kız kardeşi. “Senle bir şey konuşacam hoca… Gel iki dakika” dedi. Öyle rica eder gibi değil, “gel” dedi mi gidiyorsun, o ton. “Konuşalım abla” dedim. Önüme düştü. O önde, ben arkada eski caminin avlusuna girdik. Kalabalığın içinden geçtik ama kimse bizi fark etmedi, herkesin gözü kürsüde, mikrofonda.
Eski caminin girişinde bakımsızlıktan insan boyunu aşmış mazıların arasından geçtik. Avluda kare bir şadırvan vardı; her kenarında bir çeşme… Çeşmelerin önü ağaçlardan dökülen yaprakla dolmuş. Menekşe abla tam oranın yanında durdu. “Burası uygun” der gibi etrafına bir bakındı, sonra döner dönmez hiç dolandırmadan, direkt lafa girdi, gözümün içine baka baka konuştu. Öyle “hoca nasılsın” falan yok. Direkt dosyayı açtı. Menekşe abla: Hoca… Yanlış yapıyon, bilesin.
Ben: Ne konuda abla? Menekşe abla: Sen Fadime karısının götünden ayrılmıyon. Bir de bu muhtarlık meselesini de sen aklına sokmuşsun diye kulağımıza çalındı. Ben (hiç kıvırmadan): Doğru duymuşsun abla. Ben ön ayak oldum. Yakışır Fadime ablaya Menekşe abla: Hiç iyi yapmamışsın. Kaybedecek bilesin.
Ben: Olabilir. Seçim bu abla… Kazanmakta var kaybetmekte… Menekşe abla: Ağam da sana kırgın benden duy istedim.
Ben: Olabilir. Bundan dolayı kırılacaksa kendisi bilir. Hem sizin bu meseleyi bu kadar büyütmenize de şaşırıyorum. Menekşe abla dudak büktü. “Sen bilmezsin” der gibi. Menekşe abla: Fadime’yle ağamın meselesi çok eskiye dayanır.
Ben: Abla her ne olduysa olan olmuş. Pireyi deve yapmanın gereği yok. Sen şimdi bana ne diyeceksin… Bunun için mi çağırdın? Menekşe abla sesini hafifçe kısıp etrafı bir kolaçan etti. Menekşe abla: Akşam ağam, köyün erlerini köy odasında toplayacak… Yarınki seçim için.
Ben: Haberim yok. Menekşe abla: Diyesim o ki… Sen de gel. Ağamın yanında olduğunu belli et. Ağam seni yanında görürse küslüğü uzatmaz. Hâlâ sever seni. Yoksa…
Ben: Eee? Nolmuş yoksa? Menekşe abla: Ne laflar geldi… Kulak asmadı. Kadir var ya… Reyhan’ın eski kocası… Senle Reyhan hakkında neler neler dedi. Sonra bir de ekledi, çaktırmadan zehrini akıtarak ‘’Ha bana sorarsan…
Bence hepsi de doğru.’’ Ben: Ekrem abi kendisi sordu bana cevabını verdim. Sanada söyleyim madem konuyu açtın. Kadir kendisini okulda yakalatmamın kinini güdüyor, bana iftira atıyor… Menekşe abla: Abim uyanık adamdır ama sevdiği insanlara kolay kolay toz kondurmaz… Bir de kötü bir huyu var karıdan hiç anlamaz. Nerede işe yaramaz, beş para etmez, kapının önünde geçirilmeyecek karı varsa eliyle koymuş gibi gider bulur. Fadime… Adeviye… Şimdi de Reyhan. (bak ben boş konuşmam bakışı çaktı.) Diyeceğim, ağamı kandırabilirsiniz ama ben… Adım Menekşe olduğu gibi biliyom ki Reyhan’la senin aranızda zamanında bir şeyler olmuş. Kocası bunu bırakıp gittiği vakit okulda iş görürken girmiştir aklına muhakkak… 10 sene de 4 tane bebe kurnamış dek durmamıştır muhakkak, yaraksız duramaz o amcığı gidişir. Bulmuş yumurta gibi saf çocuğu, kanına girmiştir senin.
O ne şeytandır o… Kısa vakitte öğrendim huyunu suyunu.
Ben: Abla bana bunları anlatacağına git, abine Adeviye’ye nasıl oyun edip evden kaçırdığını anlat. Menekşe abla: (Gözleri büyüdü, sanki bakkalda veresiye defterini açmışım gibi.) Sen… Sen nerden biliyon Adeviye’yi de konuşuyon?
Ben: Herkesin konuştuğunu diyorum ben. Menekşe abla: Hoca, bilmediğin işlere yorum yapma. Ben buraya seni tehdit etmeye gelmedim. Abimden öncesi beni ilgilendirmez. Olan olmuş, geçen geçmiş. (Bir adım yaklaştı, sesi düştü.) Ben salak değilim Reyhan’la adını çıkarıp abimin götünü açayım. Ben sana bildiklerimi deyiveriyom… Hemen öfkelenip suç bastırma. Ben olmasam abim bu meseleyi kolayınan yutmaz, başını ağrıtırdı. Ben senden yanayım, onu da bil önce.
Ben: İyi o zaman konuşacak bir şey kalmadı. Akşam odaya gelmem. Son dakika taraf değiştirmek bana yakışmaz. Ekrem abiye bir kinim düşmanlığım yok.
Kendisinin bana varsa bilemem. Benim ona saygım sevgim baki. İki ayım kaldı şurada… Giderken kimseyle kötü gitmek istemem. Menekşe abla: Peki… Sen Fadime orr…” (lafı tamamlamadı, yuttu.) Fikrin değişirse beni ara. Gelmesen bile ben abimle konuşurum aradaki kırkınlık biter. (Çantasından telefonu çıkarıp önüme uzattı.) Numaranı yaz, bulunsun. Telefonu aldım, numaramı yazıp kaydettim. Menekşe abla telefonu eline alır almaz çaldır tuşuna bastı. Elimde tuttuğum telefonum çalınca da, ekranda “Menekşe” yazısını görür görmez çat diye kapattım. Menekşe abla: (Şaşkın, kaşlar havada.) Numaram sende kayıtlı mıydı?
Ben: … İçimden “Hay mk… Ağzıma sıçayım’’ anında dilim damağım kurudu, yalan arıyorum ama 404 not found mk. Tam o sırada, “Menekşe… Bayram…” diye bir ses geldi. Başımızı çevirdik… Birkaç metre ötede bizi izleyen Reyhan. Menekşe abla Reyhan’a dönüp tam bir şey söyleyecek gibi oldu ama Reyhan önce davranıp lafı ağzına tıktı.
“Ekrem seni arıyor ne zamandır, git bul çabuk!” dedi; rica değil, bildiğin emir. Menekşe abla da diyeceğini yuttu, bana döndü. Sadece benim duyacağım kadar yaklaşıp, “Dediklerimi iyi düşün hoca” deyip çekti gitti. Reyhan’ın yanından geçerken ikisi birbirine öyle ters ters baktı ki… Hani araya bir tencere yoğurt koysan ekşir. Birbirlerinden nefret ettikleri her hallerinden belliydi. Reyhan, Menekşe’yi boyası dökülmüş yeşil metal cami kapısından çıkana kadar gözünü kırpmadan takip etti. Sanki Menekşe dışarı çıkınca kapıyı kilitleyip üstüne “şükür” diyecekti. Sonra birden bana döndü, “Ne oldu, artık Menekşe’ye mi yavşıyon?” O an sinirim tepeme çıktı. Dilim frene basamadı. “Doğru konuş, sikerim belanı” dedim öfkeyle. Reyhan da iyice yanıma sokuldu. Sesini kısacak yerde bir de üzerine basa basa konuşarak “Yalan mı konuşuyom Bayram? İki hafta evvel arayıp numarasını istemedin mi?
Ondan sonra sesin soluğun çıkmadı ne zamandır. Senin ne işin olur şu kart sürtükle… Şimdi de bi bakıyom cami avlusuna geçmiş, gizli saklı pısır pısır konuşmalar…” diye sıraladı. Kızın cümleleri bir yerden sonra “iddianame”ye bağladı. “Reyhan iyice saçmalıyorsun” dedim. Reyhan lafı yine ağzımdan aldı, kafasını sallaya sallaya “Tabi tabi… Saçmalıyorum” dedi. “Biraz daha gelmesem sikecektin kim bilir Menekşe’yi? Taş koydum demi işinize? Ondan böyle bozuk atıyorsun demi bana?” diye peş peşe dizdi. “Sen kafayı yemişsin vallahi… Kafayı yemişsin” dedim. Reyhan hiç yükselmeden, hiç bozulmadan “Ben kafayı yedim doğru” dedi. “Sayende yedim…” Reyhan: Menekşe’nin numarasını durduk yere benden niye istedin? Onu deyiver o zaman!
Ben: Adeviye, Ekrem’in eski karısı Adeviye… Bir gece vakti bana geldi, Ekrem’den kaçıyormuş. O rica etti, çok önemli deyince aklıma sen geldin
Reyhan bir an durdu… Sonra kahkahayı bastı.
Reyhan: İlahi Bayram! Bir de bana kafayı yemişsin diyorsun, Adeviye eşşekler cennetini boyladı çoktan! Ekrem kendi söyledi. Hiç değilse adam akıllı bir yalan söyler insan!
Ben: Ölme mölme yok yaşıyor kadın… İstanbul’a kaçtı halasının oğluyla. Ekrem çocuklar doğunca buna orda arsa mı ne vermiş, onu satacaklar. Reyhan yüzünde dalga geçer gibi gülümseme, inanmaz gözlerle bana bakmaya devam ediyordu. Sonra gülmeyi kesip, Reyhan: Köylüden duyduğun lafları bana satma. Senden daha usturuplu bir cevap beklerdim, (kafasını sallayıp) hadi ona inandım, Adeviye yaşıyor diyelim… Şimdi burada gizli saklı ne konuşuyorsunuz? Ona cevap ver Ben: Menekşe kendi çağırdı, Fadime’yi destekleme, abimi destekle diyor. Akşam köy odasında toplantı varmış, ona gel dedi.
Reyhan: (kaşını kaldırdı, inanmaz şekilde kafasını salladı) Ha…
Onun için böyle soteye geçtiniz yani. Telefonla iki dakika aramak aklına gelmedi de bu kaltağın… Böyle gizli saklı söylemek işine geldi, sabah akşam elinden telefonu düşürmeyen Menekşe orospusunun, öyle mi? ‘’Reyhan adamın asabını bozma… Sana hesap mı verecem? Zaten inanmayacaksın, ne diye soruyorsun?” dedim sinirle, tam ben lafı uzatmadan toparlayacağım, Reyhan birden vitesi değiştirdi “Hem senin ne işin olur seçimle, muhtarla? Okuluna, talebene baksana sen!” Orada bir şey koptu bende. Sesim de bir tık yükseldi “Sanane lan, sanane! Aklın çoksa kendine sakla!” Reyhan da sanki eline mikrofon vermişler gibi kaşını kaldırdı “Haksız olunca sesin çıkmaya başlıyor bakıyorum da…” dedi. “Ben şu halimle bile seni düşünürken senin ettiğine bak.” Sonra başladı… Gıybet bülteni gibi. Bir yandan “banane” çekiyor, öte yandan beni delirtmek için en dibinden kazıyor.
Reyhan: Reyhan kim ki zaten… Dört bebesiyle babası yaşında adamın birine karı yapılmış, beş para etmez karının teki. İstediğini yap, banane. İstediğinle gönlünü hoş et… Ama şunu bil, Menekşe sana dad vermez. Konaktakiler diyor ki; Menekşe azgınlıktan eşeğe siktirirmiş kendini. Mağara gibi olmuştur onun kara amcığı! Kocası bunu o halde yakalamış da adamcağız kahrından ölmüş... Reyhan Gözlerini kocaman açmış, dediklerine beni inandırmak ister gibi gayet ciddi bir ifadeyle anlatıyordu.
Ben: Sana ne başkasının amından götünden? Bekçisi misin sen? Nereden biliyorsun, açıp baktın mı?
Reyhan: Ben bakmadım ama sen baktın galiba... Bu kadar savunduğuna göre?
Ben: Baktım, var mı bir diyeceğin?
Reyhan: Siktin yani?
Ben: Siktim!
Reyhan: Beni kızdırmak için yapıyorsun değil mi?
Ben: Yooo, gayet ciddiyim. Siktim... Hatta sen gelmeden hemen önce, bir daha ne zaman buluşuruz diye konuşuyorduk.
Reyhan: Yalan konuşuyorsun.
Ben: Yoo. Yalan borcum mu var sana, doğru konuşuyorum. Reyhan birden bana sarıldı; az önceki öfke yok, kıskançlık var. “Yalan söylüyon…” dedi. “Seni kızdırdım diye diyon bunları… Menekşe’yi falan işin olmaz senin biliyom. Bana bunu yapma. Ben seni çok seviyom, her şeyden çok seviyom…” Ben zaten sinirden nefes alamıyorum, bir de sarılınca kafam iyice karıştı. Üstüne Reyhan etrafına bakınıp, “Şuraya… Girelim şu camiye… Kimse görmez, istediğini yap” Orada kendime geldim. Zorla ellerini ayırdım üzerimden. “Kafayı mı yedin sen?” dedim. “Gören eden olacak! İkimizi de vurduracaksın!” Reyhan tekrar hamle yaptı, yine engelledim. “Bundan sonra görüşmeyelim Reyhan” dedim. Bir şey diyecekti ama fırsat vermedim. Kaçarcasına caminin arka girişine yürüdüm. Reyhan’ın arkamdan baktığını hissediyordum. Dönüp bakmadım. Durduk yere sinirimi tepeye çıkarmıştı…
Hem de tam meydanın ortasında. Devam Edecek