Kahveye varınca Fadime abla beni görür görmez, “Yüzünün hali ne… Pancar gibi olmuşsun” dedi. “Yok bir şey abla” dedim. Önemsizmiş gibi davranıp, “Ben bir yüzümü yıkayıp geleyim hemen” diye kestirip tuvalete kaçtım. Musluğu açıp yüzüme suyu çarptıkça aynadaki aksime sövüyordum. Reyhan mevzusu elbet bir yerde patlayacaktı da bula bula bugünü, bu saati mi bulmuştu? Krizi yönetmek şöyle dursun, resmen elime yüzüme bulaştırmıştım. “Ulan Bayram” dedim kendi kendime, “az daha alttan alsan ölür müydün?” Aynadaki kıpkırmızı suratım sakinleşene kadar tuvaletten çıkmadım. Dışarı çıktığımda kahve boşalmış, ekip kapıda toplanmıştı. Rahmi hoca, Ömer Hoca, Gülşah abla... Herkes oradaydı. Fadime abla ile Aynur abla kafa kafaya vermiş, fısır fısır bir şeyler kaynatıyorlardı. Bir ara ikisi birden gözlerini kısıp bana baktı; kesin benden bahsediyorlardı. Ben yanlarına varınca, kafile halinde meydana doğru yürümeye başladık.
Yolun yarısında Aynur abla vites artırıp yanıma sokuldu. Sesini sadece benim duyabileceğim o ayara çekip, “Hayırdır aslan parçası, ne bu hal?” dedi. “Ne varmış halimde abla?” diye salağa yattım. “Fadime dedi; kahveye kıpkırmızı gelmişsin. Biri bir şey mi dedi, birine mi daldın yine?” “Yok abla ya, öyle kendi kendime...” Aynur abla yemedi tabii. “Bir şeyler olmuş ama sen anlatmamaya yemin etmişsin gibi duruyorsun” dedi. Hafifçe gülümsedim, verecek cevap bulamadım. “Neee?” dedi Aynur abla, cevapsız kalmama takılarak. “Hiç... Beni iyi tanımışsın abla, ona gülesim geldi.” “Ha şöyle, şunu bileydin!” dedi ve iyice yanıma yaklaştı. “Kim canını sıktı senin, dökül bakayım?” Aynur ablanın o korumacı ama bir o kadar da meraklı tavrı kalbimi yumuşatıverdi. Kendimi tutamadım, “Reyhan...” diye fısıldadım. Aynur abla duraksadı, kafasını salladı. Olayın aslını astarını merak ettiği her halinden belliydi ama sağ olsun, kalabalığın içinde beni darlamadı.
Sadece, “Konuşuruz sonra” dedi kısa ve net. Meydana varana kadar da bir daha ağzımızı açmadık. Meydana bir vardık ki, sanırsın köyde Hollywood filmi çekiliyor. Köylü ne kadar plastik beyaz sandalye varsa ortaya dizmiş, çekirdeğini alan sinema izler gibi kurulmuş. Kalabalığın tam karşısına da her muhtar adayı ve azası için ayrı masalar atılmış heyecanla programın başlamasını bekliyordu. Biz vardığımızda, düğünlerin vazgeçilmez sazcısı elinde mikrofonla hoparlörleri test ediyordu “Sesss, cık cık, ses bir ki üç...” Ben de hızlıca ortama göz gezdirdim. Kalabalığa gelişigüzel bakarken gözüm önce Menekşe ablaya takıldı. Göz göze gelir gelmez, sanki suçüstü yakalanmışım gibi hemen kafamı başka tarafa çevirdim. Ama kaçış yok; üç dört metre yanında Reyhan dikiliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, Menekşe abla gibi o da pür dikkat beni izliyor...
Görmemiş gibi yapıp kafamı çevirdim ama bakışlarını ensemde hissedebiliyordum. O an bu tarz programlarda güneş gözlüğünün ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunun farkına varmıştım. Ortalıkta Ekrem abi henüz görünmüyordu; muhtemelen assolistler en son gelir sözünün karşılığını verecekti. Bu esnada Fadime abla, listeye yazdığı azaları kalabalığın içinde tek tek gözüne kestirip, tek tek “Gel buraya!” der gibi eliyle işaret çaktı. Ekip tamamlanınca hep birlikte masaya çöktüler. Ben de hemen Fadime ablayla Aynur abanın arasına bir sandalye çekip iliştim. Hep birlikte telefonu birine verip hatıra fotoğrafı aldık. Ekrem abi, tam düşündüğüm gibi mekân basmaya giden mafya sürüsü gibi meydana giriş yaptı. Ama asıl bomba, koluna taktığı Doktor Kahraman’dı. Ben bu ibneyi tamamen unutmuştum. Ortalıkta göremeyince “Herhalde ilçeye defolup gitmiştir” diye düşünmüştüm ama gitmemiş; aksine, bize nispet yapar gibi Ekrem abiyle kol kola girmiş, poz keserek geliyor.
Ekrem abi yolda buna bir şeyler anlatıyordu; muhtemelen malı kaldırmak için ilaç tavsiyesi istiyordu doktordan. “Karılarını sikemiyorlar, gelip burada bizim başımıza bela ediyorlar” diye geçirdim içimden hırsla. Gözüm birden biraz önce göz göze geldiğim Reyhan’a kaydı. Artık bana doğru bakmıyordu. Aramız bozuktu artık... “Ulan” dedim içimden, “bu Reyhan şimdi hırs yapıp Kahramana verir miydi acaba?” Veremez diyemedim, içime bir kurt düştü. Ekrem abinin tayfası bizim masaların oraya yanaşınca, Kahraman yanlarından sıyrılıp pişmiş kelle gibi yanımıza geldi. Sırayla hepimizle tokalaştı, sıra bana gelince o meşhur yapmacık gülümsemesiyle “Hocam, sen de mi yönetim kurulundasın yoksa?” diye sordu şakayla karışık. Yok bakanlar kurulu mk dedim içimden. “Yönetim kurulundan kastın azaların olduğu ihtiyar heyetini diyorsan ben yokum ama kalben tam yanlarındayım” dedim, sesimi biraz sertleştirerek.
“Evet azaydı değil mi, aklıma gelmedi bir an” dedi ukala ukala. Sonra eğilip gizli bir şey söylüyormuş gibi ekledi “Diğer taraf kazanacağından çok emin. Benimle seçim sonrası için birkaç plan konuştular bile...” Gözüm döndü o an. “Onlara selam söyle” dedim, “bizi öldü diye tabuta koyarlar ama bir bakmışsın cenaze namazlarını kıldırıyoruz! Hele bir sandık açılsın da görelim o özgüvenleri götlerinde nasıl patlıyor... Amına ko...” Lafın sonunu getiremedim; Aynur abla hızlıca bir eliyle ağzımı kapattı. “Bayram ne yapıyorsun ya! Hiç senden duymadığım şeyler... Aaaa!” dedi hayretle. Lafını bitirince elini ağzımdan çekti. Fadime abla araya girdi, gevrek bir kahkaha patlatıp “Kız Aynur, kırk yılın başı hocanın bir söveceği tutmuş, ona da engel oldun ya... Valla senin yatacak yerin yok!” dedi. Aynur abla ciddi bir ifadeyle Fadime ablaya döndü “Sen muhtar adayısın, en çok senin sakin olman lazım” deyip gerisin geri sandalyesine yaslandı.
Ben de hemen toparlandım “Abla özür dilerim, benim hatam… Kusura bakma” dedim. Kahraman’a “Hadi biz geçelim oturalım” diyerek Fadime abla ile Aynur ablanın arasından kalktım; Kahraman’la birlikte kalabalığın en ön sırasındaki sandalyelere kuruldum. Ekrem abi ve azaları da tam karşıda yerini almıştı. Bakıyorum, hepsi erkek. Fadime ablanın listesinde kendisiyle birlikte 3 kadın var. Normalde köyde kadın seçmen daha fazlaymış ama Fadime abla işi biliyordu; “Olayı kadın-Erkek yarışına sokarsak kaybederiz, çoğu kadın kocası ne derse onu yapar, biz dile getirmeyelim kendileri düşünsünler daha iyi” demişti. Haklıydı, benim içimde bir umut, gizli bir beklenti vardı yine de bu konuda. Ekrem abi ile Fadime abla bir köşeye çekilip fısır fısır konuştular. Sonra birlikte kalabalığı süzüp birini aradılar. En sonunda Ekrem abi kalabalığın içinden birine el edince Halim dede yanlarına seğirtti.
Ayaküstü bir şeyler konuştular; derken Ekrem abinin işaretiyle sazcı mikrofonu Halim dedeye uzattı. Halim dede mikrofonu eline alınca meydandaki uğultuyu bastıran o tok sesiyle başladı: “Köylüler, hadi hele… Herkes bir yerine geçsin otursun. Uşaklar, siz de şurayı boşaltın, boş sandalyeleri dolduruverin, haydi bakayım!” Halim dede böyle deyince ortalık bir anda süt dökmüş kediye döndü. Sağda solda laklak eden ne kadar adam varsa, sessiz sedasız boş bulduğu yere çöktü. Halim dede boğazını temizleyip devam etti: “Ekrem’le Fadime dedi ki; Sen hakem ol Halim. Olur da arada bir sürtüşme olur, bir anlaşmazlık çıkar diye... Sana güvenimiz tam, dediler. Ben de kabul ettim. Allah razı olsun ikisinden de. Bugün buraya toplandık madem; güzelce dinleyelim, kulak verelim. Şimdi burada iki adayımız var, hepiniz biliyorsunuz. Ben uzun zamandır iki adaylı muhtarlık seçimi görmedim bu köyde.
Valla iyi de oldu, köye bir hareket geldi.” Meydandakiler başlarıyla dedeyi onaylarken, Halim dede lafını tamamladı; “Benim dediğim şu; ikisine de sırayla söz verelim. Gelsinler, eşit vakitte ne diyeceklerse desinler. Sonra da herkes gönlüne göre kararını versin.” Ekrem abi oturduğu yerden, kendine güvenen bir edayla seslendi “Sorusu olan varsa sorsun köylülerden Halim Baba!” Halim dede kalabalığa bir baktı, tecrübeyle başını salladı “Yok yok… Soruya girersek bunun ucu bucağı olmaz. Her kafadan bir ses çıkar. Siz konuşacaklarınızı konuşun, bize bu kadarı yeter.” Halim dede mikrofonu bırakmaya pek niyetli görünmüyordu. Şöyle bir kalabalığı süzdü, muzip bir gülümseme yayıldı yüzüne “Konuşmalara geçmeden önce bu kadar kalabalığı bulmuşum, yaş olmuş doksan, bundan sonra elime mikrofon falan da vermez kimse... Size bir kıssa anlatayım, ondan sonra sırayla konuşsun adaylar.”
Meydanda herkes pür dikkat kesildi. Halim dede boğazını temizleyip başladı anlatmaya “Vaktiyle köyün birinde bir muhtar varmış. Bir gün köylüye haber salmış; Cuma günü namazdan sonra konuşacağım. Cami çıkışı herkes köy meydanına toplansın. Çok mühim bir şey var... Ula köyün içine bir merak düşmüş ki sormayın. Herkes tahmin yürütüyor ama kimsenin lafı kimseye uymuyor. En sonunda demişler ki, Bunu bilse bilse muhtarın hanımı bilir. Vardılar hanıma sormuşlar, Yenge, muhtar ne konuşacak? Hanım da demiş ki, Valla ben de bilmem... Son günlerde dalgın biraz, düşünceli gibi. E yapacak bir şey yok, başlamışlar Cuma’yı beklemeye. Cuma geldi mi... Sabahtan meydanda hoparlör mü kurmadılar, kürsü mü koymadılar... Hepsini yapmışlar. Namaz kılınmış, camiden çıkan doğru meydana... Meydan tıklım tıklım. Derken muhtar gözükmüş. Ceket omuzda, kasket öne eğik, elinde tespih...
Ağır ağır yürüyor. Yaklaştıkça uğultu kesilmiş, meydanda çıt çıkmıyor he mi! Çıkmış kürsüye, köylüyü bir süzmüş, susmuş bir vakit... Sonra yumruğu bir vurmuş kürsüye! Hoparlörden pat! Diye ses çıkmış, millet bir irkilmiş. Sonra başlamış konuşmaya, Biliyonuz, demiş, vaktinde Deli Cemal karşıma aday oldu... Seçime on gün kala kalpten gitti. Sonraki seçim Kara Mehmet çıktı adaylığa; eşek tepti, öteki tarafı boyladı. Şimdi bakıyom bu seçim... Aday yok. Bir durmuş, tespihini çevirmiş, demiş ki, Demek ki neymiş... Benim karşıma aday olmak hayra alamet değilmiş. Ya kalp dayanmıyo, ya eşek huysuzlanıyo. Köylü gülüşmeye başlamış bir mağfiret, muhtar da devam etmiş, Onun için bu seçim size bir teklifim var. Benim karşıma öyle garibanı, yetimi falan çıkarmayın. Yazık oluyo sonra, ben de vicdan yapıyom. Sonra ciddi ciddi eklemiş, Bu sefer benim karıyı çıkarın adaylığa.
Zaten evde yıllardır bana muhalefet... Hazır, tecrübeli, itiraz etmeyi biliyo. Tam millet kahkahayı basacakken, muhtar son lafı da eklemiş, Ha... Bir de küçük ricam var. Kör Osman, senin eşek sakin diyorlardı... Seçim gününe kadar ödünç ver ne olur ne olmaz... Tedbir bizden, takdir Allah’tan! Halim dedenin anlattığı kıssa meydandaki havayı yumuşatmış, milletin yüzüne bir gülümseme yaymıştı. Kahkahalar dinince Halim dede mikrofonu tekrar söze girdi “Kıssadan hisse ahali... Burada iki adayımız var; birinin kazanması için diğerinin ölmesine, eşek tepmesine gerek yok. Her şey dostlukla, muhabbetle olsun. Sonunda köyümüz için kim hayırlıysa o olsun inşallah.” Sözünü bitirip arkasına döndü ve adaylara sordu: “Eee, önce kim konuşmak ister?” Ekrem abi, o her zamanki kurnaz ve hafiften küçümseyen tavırla atıldı “Karı milletinin olduğu yerde önce erkeğe laf düştüğü nerede görülmüş Halim baba?
Önce bayanlar...” diyerek topu Fadime ablanın kucağına bıraktı. Güya kibarlık yapıyordu ama aslında niyet belli; Fadime ablayı önden sürüp, onun konuşmasına göre kendi konuşmasını ayarlayacaktı. Fadime abla tam yerinden kalkmaya yelteniyordu ki, boğazımı temizler gibi yapıp Aynur ablaya manalı bir kaş göz işareti çaktım. “Tut onu, kalkmasın” demeye getirdim. Aynur abla durumu hemen kavradı; yanındaki Fadime ablanın kolundan tutup kulağına sessizce bir şeyler fısıldadı. Fadime abla, Aynur ablanın uyarısıyla yerinden kalkmadı, oturduğu yerden cevap verdi “Ekrem Efendi kibarlık ediyor, zahmet oldu! Ama önce konuşmak onun hakkıdır; kendisi benim büyüğüm sayılır, büyük varken küçüğe laf düşmez.” Meydanda bir uğultu koptu, millet "Eee şimdi kim çıkacak?" diye birbirine bakarken Halim dede devreye girdi “En iyisi ok atalım, böyle olmayacak!” Ok atmaktan kastı çöp çekecek adaylar.
Oturanlardan biri, yakındaki iğde ağacından ince bir dal koparıp Halim dedeye uzattı. Halim dede daldan biri kısa biri uzun iki küçük parça koparıp, başparmağıyla işaret parmağı arasına sıkıştırarak sakladı. Yanına gelen Ekrem abiyle Fadime ablaya uzattı: “Kısa çeken ilk konuşur!” Fadime abla çöpü çekmek için tam elini uzatmıştı ki, Ekrem abi her zamanki sabırsızlığıyla atılıp onun niyetlendiği çöpü kaptı. Fadime abla havada kalan eliyle öylece kalakaldı; dudaklarını ısırıp Ekrem’e ters bir bakış fırlattı ama tek kelime etmedi. Zaten ikinci çöpe gerek de kalmamıştı. Halim dede, Ekrem’in elindeki çöpü kendi parmaklarının arasındakiyle yan yana getirdi. Şöyle bir ölçtü biçti “Kısa çöp Ekrem’de kaldı! İlk konuşma sırası onundur” dedi gür sesiyle. Fadime abla, dudaklarının kenarıyla ince bir gülüş kondurdu yüzüne ve yerine geçti. Halim dede, meydandaki kalabalığı son kez uyardı “Adaylar birbirine konuşurken ilişmesin.
Sağdan soldan laf atıp kafalarını meşgul etmeyelim. On beş dakika yeter zannımca” diyerek her iki adaya da onay bekler gibi baktı. İkisi de "tamam" anlamında kafa sallayınca, Halim dede elindeki mikrofonu Ekrem abiye teslim etti. Sonra iki masanın tam ortasına atılmış sandalyeye, bir hakem edasıyla kuruldu. Ceketinin gizli cebinden o meşhur gümüş köstekli saatini çıkarıp avucuna aldı. Meydandaki sessizliği, elinde devasa bir kamerayla bitiveren bir adam bozdu. Sanırsın düğün dernek var; adam geçmiş en öne, Ekrem abinin burnunun dibine kadar sokulmuş, kamerayı gözüne dayamış bekliyor. Ekrem abi kamerayı görünce sanki karşısında namlu görmüş gibi irkildi “Bu ne iş? Neyi çekiyon kafana göre! İndir şunu!” diye kükredi. Ekrem abinin akrabaları hemen ayaklandılar. “Vay efendim kimsin, necisin!” diyerek adamın üstüne çullandılar, kamerayı elinden almaya çalıştılar.
Meydan bir anda pazar yerine döndü; bir itiş kakış, bir gürültü... Hemen fırladım yerimden, birkaç kişiyle beraber araya girdik. Kamerayı tutan adam, kafasındaki kasketi düzeltip nefes nefese bağırdı “Yahu ne saldırıyorsunuz? Konuşmaları çekeceğim işte! Seçilen kişi sözünde durmuş mu durmamış mı kayıt alacağım ki sonraki seçime kadar delil olsun!” Mantıklıydı aslında ama gel de bunu millete anlat. Ekrem abi Nuh diyor peygamber demiyor; “İstemem kardeşim, kamera mamera istemem! Çekemezsin!” diye tutturdu. Sanırsın ilk insan, hayatında hiç kamera görmemiş. Sonunda Halim dede bastonunu yere vurdu “Tamam, uzatmayın! Olay çıkmasın, çekilmesin kardeşim! Kapat o aleti, geç otur yerine” dedi de ortalık duruldu. Adamı zor bela bir sandalyeye oturttular, kamera da kucağında öksüz gibi kaldı. Ekrem abi, kamerayı kapattırıp dediğini yaptırınca bir horozlandı, bir gubardı ki sormayın.
Mikrofonu kaptığı gibi azalarının masasına kuruldu. Kalabalığa hitap etme fikri içten içe onu germişti, yüzü pancar gibi olmuştu heyecandan yine de. İlk birkaç saniye elini ayağını nereye koyacağını şaşırdı, mikrofonu bir o eline bir bu eline aldı. Meydanda tık yok, herkes "ne diyecek bu adam" diye ağzının içine bakıyor. Yanındaki azalar eğilip kulağına bir şeyler fısıldayıp "gazı" verince, Ekrem abi boğazını temizleyip söze girdi “Şimdi... Buraya kadar geldiniz. Çoğunuz içinizden diyorsunuz ki; Koskoca Ekrem, köy muhtarlığıyla uğraşacak adam mı? Düne kadar sorsalar ben de hayatta ihtimal vermezdim ama bazen büyük konuşmamak lazımmış.” Hafiften bir kibirle etrafı süzdü. Sonra lafına devam etti “Ben bu seçim konuşması fikrini ilk açtığım zaman bir şart daha koymuştum. Dedim ki; kaybeden bu köyden gitsin!” (Tespih tuttuğu elini, sanki Allah birdir der gibi havaya kaldırdı.) Madem kendine güveniyorsun, işte meydan!
Amaaa... Tabii herkesten benim gibi cesaretli olmasını bekleyemezsin. O önerim kabul görmedi. Sağlık olsun.” Fadime ablanın tarafına bakmadan, ince ince laf sokmaya devam etti “Hoş, son dakika bu konuşmayı da iptal edelim diye çok dil döktüler ama dediğim gibi, burası er meydanı! Güreşten kaçmak bize yaraşmaz, ondan kabul etmedim. Şimdi ben size ne anlatayım ki? Zaten beni bilen biliyor. Keza babamı, dedemi herkes tanıyor. Bu köyde emeğimiz çoktur. Yoktur diyenin nah alnını karışlarım!” Elini havaya kaldırıp parmaklarını açtı. “Dedem Tozoğlu yiğit adammış... Bu toprakların hepsi kendi malı olduğu halde, herkese bilabedel dağıtmış. Siz bilmezsiniz, babalarınız çat pat hatırlar ama dedeleriniz iyi bilir...” Ekrem abi vites yükselttikçe yükseltti. Bir ara malını mülkünü, traktör sayısını, yapacağı yeni yatırımları öyle bir saydı ki sanırsın mal varlığı çok olana muhtarlık promosyon olarak verilecek.
Sonra döndü dolaştı konuyu yine dedesine bağladı. Sanki seçim çalışması değil de dedesinin kırkı çıkmış gibi eskileri anlattıkça anlattı. Konuşmasının bitmesine bir iki dakika kala, yanında oturan Cevher fıs fıs kulağına mırıldandı “Boş konuları geç de seçime gel!” Ekrem abi sonunda silkelendi, esas meseleye zıpladı. Parmağıyla hemen yanımda oturan o "doktor bozuntusunu" işaret etti: “Doktor beyle konuştum! Seçimi kazanınca gerekli yerlerle görüşüp, doktorun haftada iki gün değil; üç, dört, hatta beş gün burada kalmasını sağlayacağız! Artık kimse doktor yolu gözlemeyecek. Sonra köye mesire alanı yaptıracağız. O kadar güzel yerlerimiz var ki, yabancılar gelecek, alışveriş yapacak, köylü para kazanacak! Eski değirmeni de tamir ettireceğiz. Arpayı, buğdayı öğütmek için elin köyüne gitmekten kurtulacaksınız.” Elini havada savurup “Hele bir seçilelim, çok projemiz var!
Biz yapacaz dedik mi yaparız Allah’ın izniyle! Ama bakın ahali, bu işler erkek işi... Elinin hamuruyla karıların becereceği iş değil. Öyle başını açıp, eline yüzüne iki boya sürünce olacak iş hiç değil! Yarın öbür gün çevre köyler bize güler; Dağkovanlı’da erkek kalmamış da karıdan muhtar yapmışlar derler. Aman haa! Bu dediklerim yanlış anlaşılmasın; bütün karılarımız, bacılarımız başımızın tacı... Ama ben nasıl erkek halimle oturup yufka açamazsam, çörek yapamazsam... (Tam burada Fadime ablayı işaret etti)... Çay kahve yapamazsam, e yani karılar da muhtarlık yapamaz, tarla ekemez, tüfek atamaz! Haksız mıyım yav? Siz deyin hele!” Kalabalıktan birkaç cılız “Haklısın, doğru” sesleri yükseldi. Ekrem abi koltuklarını kabartmış, zafer kazanmış gibi etrafı süzüyordu. Halim dede sandalyesinden ağır ağır kalkıp Ekrem abinin elinden mikrofonu kaptı “Ekrem’in süresi bitti.
Önce kendisini bir alkışlayalım, kuru kuru oturmakla olmaz” dedi. Meydanda bir alkış koptu; kimi gönülden, kimi de âdet yerini bulsun diye vurdu ellerini birbirine. Ekrem abi kasıla kasıla yerine otururken, Halim dede mikrofonu hemen bırakmadı. Bir an uzağa, eski günlere dalar gibi baktı “Babası iyi arkadaşımdı... Dedesini, Tozoğlu’nu da iyi bilirim. Çocukken beniatına bindirmişti, hiç unutmam. Yiğit adamdı, mekânı cennet olsun. Hep birlikte başta Tozoğlu ve bilcümle geçmişlerimize bir dua edelim... El Fatiha!” Meydanda bir anda eller havaya kalktı. Dua bitip herkes ellerini yüzüne sürünce, Halim dede mikrofonu Fadime ablaya uzattı. Fadime abla da kalabalığa hitap edecek olmanın heyecanı içindeydi. Soğukta kızardığı gibi yanakları al al olmuştu. Bir ara göz göze geldik. Çaktırmadan dil çıkarınca gülümser gibi oldu sonra kendini toparladı.
Yerine oturmadan ayakta konuşmaya başladı “Aslında diyeceklerimi kâğıda yazmıştım ama kağıttan okumaktan vazgeçtim. Ekrem ağa uzun uzun anlattı sağ olsun ama köy için ne planları var pek bahsetmedi. Hep kendisinden bahsetti. Köye muhtar mı seçiyoruz yoksa kızımıza damat mı, bir ara kafam karıştı kendisini dinlerken!” Meydanda bir kıkırdama koptu. Fadime abla hızını alamadı “On tane biçeri varmış...” Ekrem abi oturduğu yerden, sanki çok mühim bir düzeltme yapıyormuş gibi kaşlarını çatıp seslendi “On iki!” Fadime abla hiç bozuntuya vermedi “On ikiymiş! Gözümüz yok, Allah daha çok versin. Dedesi bu köyün, toprakların sahibiymiş vaktiyle, doğrudur. Marabalarına dağıtmış, o da doğrudur. Peki, babasının hayrına mı vermiş? Lafta bedava vermiş! Sorun bakalım o toprakları alanların babaları, dedeleri kaç sene Ekrem ağanın kapısında bedava çalışmışlar?
O yüzden kimse burada kurusıkı atmasın; geçmiş geçmişte kaldı. Burası zamanında dedenin toprağıydı ama artık aha burada gördüğün köylünün toprağıdır!” Ekrem abinin yüzü asıldı, azaları birbirine bakmaya başladı. Fadime abla elini havaya kaldırıp son noktayı koydu “Her neyse... Ben sizi kendi babamın, dedemin hikayeleriyle oyalayıp sıkmayacağım. Biz geçmişle değil, bugünle ve yarınla ilgileniyoz.” “Malumunuz köyün eksiği çok... Öyle laf olsun diye şunu yapalım, bunu yapalım demeye gerek yok. Seçime girmeye karar verince Ali dayıdan kalma köy karar defterini inceledim, eski azalarla konuştum, Rahmi hocayla konuştum. Köyün öncelikli derdi hepimizin malumu, İlçeye gidiş dönüş yolumuzun kötülüğü! Ali dayıyı bile o yol yüzünden kaybetmedik mi? Kalabalıktan hak verircesine bir uğultu yükseldi, kafalar sallandı. Fadime abla devam etti; “Yol genişleyecek, uçurum kenarlarına korumalık yapılacak!
Sonra; doktorumuz var ama sağlık ocağımız yok. Okulda emanet duruyor. Sağ olsunlar, Bayram hocayla Ömer hocanın desteğiyle idare ediyoruz ama bu işi kökten çözmek gerek. Bayram hoca güzel bir fikir verdi; altyapı düzenlemesi için devlet desteği varmış, beraber başvuracağız. Seçilmesek de yapacağız bunu, haberiniz olsun! Bir de sıcak su meselesi var; güneş enerjisi desteğiyle Sarıyayla köyü evlerini donatmış, haberlere çıkmışlar. Bizim neyimiz eksik? Tüm haneler için başvuruyu biz de yapacağız.” Tam burada durdu, bakışlarını Ekrem abiye çevirip sesini biraz daha yükseltti “Lafla peynir gemisi yürümüyor! Başkaları karı milletinin işi değil deyip aklınca beni küçümsüyor ama şunu bilsinler ki; yapamaz dediği her şeyi yaptım! Vaktiyle bir başıma tarla da ektim, tüfekle domuz da vurdum. Bunun şahidi sizlersiniz! Eğer seçerseniz, muhtarlığı da aslanlar gibi yaparım.
Daha da diyecek bir şeyim yok.” Fadime abla konuşmasını vaktinden önce bitirdi, Halim dedenin komutuna gerek kalmadan meydan alkıştan yıkıldı. Ekrem abi, Fadime ablanın aldığı bu yoğun alkış karşısında resmen mosmor oldu, oturduğu yerde küçüldü. Halim dede mikrofonu alıp programı kapatırken, Ekrem abi son bir kozla atağa kalktı. Mikrofonu kaptığı gibi bağırdı “Kıymetli köylülerim! Müsait olanları köy odasına bekliyorum. Köyümüz için istişarede bulunacağız; sonrasında etli pilav ve dadlı ikramımız olacak. Hepiniz davetlisiniz!” Kalabalık yavaş yavaş dağılırken köylülerin bir kısmında garip bir hayal kırıklığı vardı. Sanki kavga çıkmamış olmasına sevinmekten çok, üzülmüş gibiydiler. Herkesin içinde gizli bir beklenti dolaşıyordu: bağırış çağırış, itiş kakış, hiç olmadı bir sandalye devrilsin bekliyordu çoğu. Kalabalık dağılırken 3-4 kişi kafa kafaya vermiş laflıyordu.
Birinci Kişi: Ben aha şimdi birbirlerine bi girerler, ortalık altüst olur, kesin gürültü çıkar diyodum olmadı.
İkinci Kişi: Sorma, ben de öyle... Ekrem’le Fadime eyi dayanıp da birbirlerinin saçını başını yolmadılar vallaha.
Üçüncü Kişi: Eğer Halim dede araya girmeseydi, sen o zaman seyret şamatayı; meydan düğün yerine dönerdi.
Birinci Kişi: Amma Fadime de Ekrem’i nasıl dut gibi silkeledi, lafı ağzına tıktı emme!
İkinci Kişi: He ya, valla billa nasıl gözel oldu, içimin yağları eridi, oh olsun herife!
Birinci Kişi: O değil de, bizim deli Fadime de iyice bir serpilmiş, bir gözel olmuş ki sorma gitsin.
Üçüncü Kişi: Valla ben hiç yakıştıramadım kardaşım. Daha muhtar seçilmeden böyle süslenip püsleniyorsa, muhtarlığı alınca iyice boyacı küpüne döner; tövbe estağfurullah, meydanda götünü başını açar gezer gayli bu!
Birinci Kişi: Aman, bişeycik olmaz, hatta böylesi daha eyi bile olur.
Devir artık değişti, gari milletinin devri geldi. Bi kere de gari kısmından olsun muhtar, kıyamet mi kopar?
İkinci Kişi: Doğru diyon valla. Yarın bir gün belediye reisine, kaymakam beyin yanına varsa, bir ricada bulunsa karı milleti diye kırmazlar, işimizi hemencecik görüverirler. Bizim derdimiz ne köylünün derdi neydi. Aklı yok fikri var dedikleri bu oluyordu sanırım. Daha fazla dinlemedim. Fadime abla, Aynur abla, Gülşah abla falan, tayfayı topladığımız gibi kahveye attık kendimizi. Ama bir girdik ki içeride yeller esiyor, bizden başka kimse yok. Ekrem uyağının son dakika "program var" diye milleti köy odasına çekmesinin karşılığı bunlar. Köylüyü oraya toplayıp önüne yemeği içmeyi yığması tam bir ters köşe oldu bize. Son düzlükte milletin aklını çeleceği belli, hepimizin canı sıkıldı haliyle. Kahvede oturmuş çayları yudumlarken Gülşah ablayla Aynur abla, Fadime ablaya moral vermeye çalışıyorlardı.
"Valla Fadime, meydanda çok güzel gibi konuştun, helal olsun" diye takılıyorlardı. "Dinleyenler de senin konuşmana bayıldı. Azıcık kafası çalışan adam gelir oyunu sana verir" diyorlardı. Kadınlar haklıydı aslında ama nedense içimde bir huzursuzluk vardı. Tam olarak adını koyamadığım bir şey… Tam o sırada kapıda bir adam belirdi. Bizim Rıza abiye dışarıdan gizli saklı bir kaş göz yaptı, gel gel dedi. Rıza abi kalkıp gitti, adamla bir şeyler fısıldaştılar. Adam gidince Rıza abi suratı beş karış içeri girdi, sandalyeyi aramıza çekip oturdu. Başladı anlatmaya "Haberler fena" dedi. "Ekrem milleti resmen ihya ediyormuş orda. Kazan kazan etler, pilavlar kaynıyormuş. Millet tenceresini kabını alan köy odasına koşuyor, doldurup doldurup eve taşıyormuş." Rıza abi asıl bombayı sonra patlattı " “Bir de demiş ki… Bu sene tarlaları bedava biçecem demiş.
Bir de liste tutturmuş, bugün meydana gelmeyen kim varsa akşam tek tek evlerine gidip çökecekmiş, oyunuzu bana verin diyecekmiş" Aynur abla bardağı altlığına sertçe vurdu "Vay çakal vay! Milletin gözünü boyuyor son dakikada" diye söylendi. Aynur abla haklıydı, masaya bir anda cenaze evi sessizliği çöktü. Gülşah abla durumu kurtarmak için "Biz de çıkalım o zaman, kapı kapı gezelim. Hatta ikiye üçe bölünürsek bir gecede tüm köyün altını üstüne getiririz" diye bir gaz verdi. Masada oturan marangoz Salim abi, bardağındaki çayı ağır ağır karıştırıp araya girdi " "Valla Gülşah, zatı köyün yarısı her Allah'ın günü ayağımıza kadar, ta kahveye geliyo. Gezmekle tozmakla bu iş çözülecek olsa dükkân sizin, emme bu saatten keri anca tabanları patlattığımızla kalırız, bi arpa boyu yol gidemeyiz." Aynur abla başını salladı “Doğru” dedi. “Bu saatten sonra yapacak bir şey yok.”
Ortalık iyice buz kesti. Fadime abla "Neyse, enseyi karartmayalım, Allah büyük" dedi. Sonra da içini döker gibi ekledi “Bir kap aşa oyunu satacaksa köylü… Seçilmeyim zaten.” Bu sözden sonra masada çıt çıkmadı. Arada bir sadece çayın kaşığa çarpma sesi… Bir de bizim iç çekişler. Sonunda dayanamadım "Aslında benim aklımda bir fikir var ama... Olur derseniz tabii" diyerek sessizliği bozdum. Hepsi birden bana döndü. Aynur abla herkesten önce atılıp, "Ne fikriymiş o?" dedi. “Yarınki seçim için” dedim. “Daha doğrusu… Yarın oyu biraz artırmak için.” Ben daha lafımı bitirmeden Gülşah abla peşin peşin, "Tamamdır, yapalım! Kabul!" diye atladı. Aynur abla, “Dur bi kız” dedi. “Ne diyecek onu bi dinleyelim.” diyerek onu susturdu. Sonra bana dönüp, "Anlat bakalım Bayram, dökül bakalım ne var aklında?" dedi. "Mağduriyet yaratacağız!" dedim, sanki çok büyük bir siyasi deha gibi arkama yaslanarak.
Masadakiler, sanki Çince konuşmuşum gibi boş boş yüzüme bakmaya başladı. Aynur abla, "O ne demek be? Türkçesi yok mu bunun?" diyerek sessizliği bozdu. "Bakın" dedim, "bizim oturduğumuz mahallede de buna benzer bir iş gelmişti başımıza. Muhtar kanser hastasıydı. Vefat edince seçim yenilendi. Buradaki gibi iki aday falan değil… Yedi sekiz aday çıktı. Adaylardan biri de eski muhtardı, üç dönem yapmıştı, son seçimde tamam ben artık yeter deyip girmemişti. Seçim yenilenince tekrar girmeye karar verdi. Ben dâhil herkes, bitti bu iş, eski muhtar alır diyordu.” Herkes pürdikkat kesildi "Eee?" dedi hepsi bir ağızdan, "Sonra ne oldu?" "Sonra vefat eden muhtarın eşi seçime gireceğini açıkladı ve çat diye kazandı! Normalde şansı sıfırdı ama millet vefat eden kocasına hürmeten, biraz da duygusala bağlayıp bu kadının kazanması boynumuzun borcu dedi." Ben lafımı bitirir bitirmez bizim Gülşah abla "Yani sen şimdi diyorsun ki, Fadime’nin kazanması için Rıza abinin nalları dikmesi mi lazım?" deyip kahkahayı bastı.
Gülerek Rıza abiye doğru döndüm, "Valla maalesef abicim, durum onu gösteriyor" dedim. Rıza abi oturduğu sandalyede bir sendeledi, rengi attı; hani az kalsın "Hakkınızı helal edin" deyip ruhu teslim edecekti. Adamın o halini görünce hepimiz bir koptuk. Ortam bir anda kahkaha tufanına döndü. Rıza abi de bizim dalga geçtiğimizi anlayınca derin bir "Oh" çekip rahatladı. “Ulan Bayram!” diye söylendi, ama kendi de gülmeye başladı Lafı hiç dolandırmadan sadede geldim "Mevzu şu, mağduriyet yaratacağız! Hatırlayın, geçen kahvenin camları indiğinde köy ayağa kalkmıştı. Kimin yaptığı resmen ispatlanmadı ama herkes yaptıranın Ekrem olduğuna adı gibi emindi." Rıza abi hemen atıldı "Tabii ya! Ekrem yaptırdı o işi, kalıbımı basarım." "Heh" dedim, "şimdi yine aynısı olacak ama bu sefer biz yaptıracağız." Fadime abla şaşırdı "Nasıl yani Bayram? Kendi ekmek teknemizin camını kendimiz mi aşağı indirecez?" diye sordu.
"Aynen öyle abla. Ama sabahı beklemeyeceğiz; akşam kahvenin en kalabalık olduğu saatte, milletin gözü önünde biri taşı fırlatıp kaçacak. Taşın yanına da Muhtarlıktan vazgeç, yoksa fena olur diye bir not bağladık mı, işlem tamam!" Aynur ablanın gözleri parladı "Vay be... Köylü bunu görünce Vay vicdansız Ekrem, kadını bir de tehdit mi ediyorsun deyip direkt Fadime’ye dönecek!" Herkesin kafasına yatmıştı bu iş, masadaki yüzler gülmeye başladı. Fadime abla tek bir şart koştu "Aman babam duymasın bizim kırdırdığımızı, kalbine iner adamın." Ben devam ettim "Bir de üstüne; Bu Ekrem’le bu yanındakiler muhtar olunca köylünün tarlasına tapanına çökecekmiş, milletin toprağını elinden alacakmış diye bir dedikodu saldık mı, işlem tamamdır." Salim abi kafasını kaşıdı "Yahu Hocam, buna kim inanır?" "İnanmasınlar abi, boş ver! Önemli olan konuşulması. Hitler’in meşhur bir propaganda bakanı var, Goebbels diye bir herif...
Demiş ki; Büyük bir yalanı yeterince tekrar ederseniz, insanlar sonunda buna inanır. Olay bu bizde bunu yapacağız!" Salim abi, "Vay Göbel vay, neler demiş öyle..." deyince hepimiz koptuk. "Bırakalım onlar düşünsün abi" dedim gülerek. "Karşı taraf valla öyle bir şey yok diye kendini anlatmaya çalışırken biz Üsküdar’ı geçeriz." Aynur abla dudak büküp bana baktı "Bak hele... Sende ne planlar ne kafalar varmış be Bayram! Hiç bilmiyorduk bu yönlerini." Hemen ayağa kalkıp ellerimi açtım "Ya Rabbel Alemin, görüyorsun değerim bilinmiyor!" dedim. Aynur abla, "Hemen şımarma!" diyerek kolumdan tutup sandalyeye geri oturttu beni. Herkesin keyfi gıcır olmuştu. Fadime abla, "Tamam, cam işi kabul ama o yalan dolan tarla işini boş verelim. Bize yakışmaz öyle seçim kazanmak" dedi. "Peki" dedik, üstelemedik. Haklıydı aslında, ben de istemezdim alavere dalavere ama rakip dişli, ne yapalım?
Bir an kendimi Ezel dizisindeki Cengiz gibi hissettim; hani biraz puşt, biraz yavşak olan... Bende biraz öyleydim herhalde, kabul ediyorum. Planı kurar kurmaz ocakçı Mıstık’ı yanımıza çağırdık. Mevzuyu çıtlattık, daha lafımız bitmeden "Siz o işi olmuş bilin, ben hallederim" dedi. Bu Mıstık dedikleri çocuk yirmi yaşlarında, çırpı gibi zayıf, köyde gördüğüm en esmer adam. Ama o cılız görüntüsüne aldanmamak lazım; Becerikli, kıvrak… Bir de hafiften çepel bir çocuk. Temmuzda askere gidecekmiş, gün sayıyor. Bir ara bana fena sarmıştı bu. Kahveye her gidişimde yanıma yanaşıp, "Halamın kızına koca arıyoruz, seni de gözüm tuttu, düşünürsen tam sana münasip" diye damat adayı yapmıştı beni. Kibarca teşekkür edip geçiştirmiştim. Aradan bir hafta geçti, bu sefer "Daha önce söylediğimin bir küçüğü var, o da olur" dedi. Ertesi hafta yine geldi, bu sefer de onun bir küçüğünü pazarlamaya başladı.
En sonunda dayanamayıp, "Oğlum senin kaç tane halan, kaç tane halanın kızı var?" diye sordum. Pişkin pişkin "Dört halam, on bir tanede kızı var" dedi. "Bak Mıstık, bir daha bana sakın teklif etme, evlenmeyi düşünmüyorum" diye ayarı verince ancak o zaman peşimi bırakmıştı. Kahve toplantısından sonra herkes dağıldı, biz de Fadime ablayla apar topar ilçeye fırladık. Seçim zarflarına konulacak oy pusulalarını bastıracağız... Matbaada listeye bakarken bir de ne göreyim? Bizim Fadime ablanın ikinci ismi varmış. Fikriye! Bir yaşıma daha girdim o an. İlçedeki işleri bitirip köye döndüğümüzde hava kararmak üzereydi. Kahveye bir geldik ki, iğne atsan yere düşmez, içerisi ana baba günü. Ama Rıza abinin suratından düşen bin parça... Fadime abla hayırdır diye sorunca döküldü "Ekrem akşam akşam milleti kafaya almış. Kapı kapı dolaşıp milletin cebine çorba parası diye banknotları sıkıştırıyormuş." Haberler sakattı, resmen seçimi kaybediyorduk.
Fadime abla başka tarafa bakarken Rıza abi yanıma sokulup kulağıma fısıldadı "Bak Bayram, Fadime razı gelmedi ama ben senin öğlenki fikri birkaç kişinin kulağına su kaçırdım. Ekremler muhtar olunca köyü parsel parsel satacakmış dedim. Siz gelmeden ortalık birbirine girdi, Olurdu olmazdı derken, yeni yatıştılar." Vitesi artırmak lazımdı. "İyi yapmışsın abi. Diğer plan ne alemde?" dedim. Rıza abi saate bakıp, "Mıstığı gönderdim. Yarım saate burası iyice şişer, çok uzatmadan indirelim camları" dedi. Plan tıkır tıkır işliyordu. Mıstık elini yüzünü iyice sarıp sarmalayacak; kameralar işi bozmasın diye biz içeriden sigortaları komple indireceğiz, o anda da bizim on bir kuzenli Mıstık not sarılı taşı camdan içeri kargolayacak. Fadime ablanın yanına geçip oturdum, kahve resmen taşmış durumda. Rıza abi depodaki eski hasır tabureleri bile piyasaya sürdü ama nafile, gelen gelenin üstüne oturuyordu neredeyse.
Biz Fadime abla ve birkaç kişiyle koyu bir sohbete dalmışken, bir anda dünya karardı; ortalık zifiri karanlığa gömüldü. Millet daha "Noluyor yahu?" demeye kalmadan, dışarıdan önce "Şangırrr!" diye devasa bir ses, ardından bir "Güm!" sesi daha geldi. Kahve bir anda pazar yerine döndü; bağırış çağırış, küfür kıyamet birbirine karıştı. O sırada Rıza abi elinde el feneriyle, sanki pusuda bekliyormuş gibi dibimizde bitti. Biz mevzuya uyandığımız için çok kasmadık ama ayıp olmasın diye yalandan "Aman ya rabbim, bu ne?" numarası yapmaya çalıştık. Baktık beceremiyoruz, bari ortalığı yatıştıralım dedik. Toz duman biraz dinince Fadime abla, Rıza abiyi kenara çekip fısıldadı "Hadi aç şu sigortaları da millet önünü görsün." Rıza abi şaşkın şaşkın, "Valla hatun, sigortalar açık, burayla alakası yok. Ben de ona şaşırıyorum ya zaten" dedi. Hayda! Plan dışı bir elektrik kesintisi mi olmuştu yoksa Mıstık işi sağlama mı almıştı, anlamadık.
Milleti zor bela yerlerine oturttuktan sonra çekmecelerdeki mumları, gaz lambalarını çıkarıp masalara dağıttık. Beş dakika geçmedi ki elektrikler "şak" diye geri geldi. Bir de ne görelim? Kahvenin o koca ön camı ile yan pencerelerden biri tuzla buz olmuş, yerde camdan geçilmiyor. Neyse ki kimseye bir şey olmamıştı. Tam o sırada içeridekilerden biri, "Burada bir şey var!" diye bağırdı. Elinde, not kağıdına sarılmış o meşhur taşı herkes görsün diye havaya kaldırıp, bizim masanın tam ortasına "bam" diye bıraktı. Kahvedeki herkes meraklı gözlerle masanın başına üşüştü; nefesler tutuldu, herkes o kâğıtta ne yazdığını bekliyordu. Fadime abla, taşın üzerine iple sıkıca sarılmış kâğıdı çözüp masaya serdi. Eliyle kırışıklıklarını düzeltip o kargacık burgacık, çirkin el yazısını yüksek sesle okudu "MUHDARLIK İŞİNDEN VAZGEÇMEZİSEN SONU COK KOTÜ OLAÇAK!"
Rıza abi, yazıyı duyar duymaz yaygarayı kopardı "Görüyorsunuz değil mi komşular? Bir muhtarlık için neler yapıyorlar! Önce ekmek teknemizin camını indirdiler, yetmedi şimdi de canımıza kastediyorlar!" Sonra elini masaya, tam Fadime ablanın önüne vura vura herkesin duyacağı şekilde "Fadime, bırak bu işi! Vazgeçelim, senin canından önemli değil ya!" Fadime abla Rıza abiye ‘’tamam Rıza, tamam’’ dedi, uzatıp bokunu çıkarma demekti bu sözleri aslında. Sonra ayağa kalktı. "Sonu ölüm de olsa bu yoldan dönmek yok!" dedi. Kahvede önce bir mırıldanma başladı, ardından iş alkışa, tezahürata döndü, — Helal sana Fadime! — Vazgeçme bu işten! — Biz arkandayız Fadime! Fadime abla söylenenlere başını sallayıp, “Sağ olun, var olun, eksik olmayın” diye birkaç kez tekrarladı. Sonra Rıza abiye dönüp, "Şu cam kırıklarını hallet, açık yerleri de bir örtüyle kapatın, yarın bakarız çaresine" dedi.
Sandalyesindeki montunu kaptığı gibi bana döndü "Hoca gidelim biz" dedi. Arabaya bineceğimiz sırada Mıstık birden yanımızda bitti. Ağzı kulaklarında, "Nasıldı ablam, beğendin mi gösteriyi? İstediğiniz gibi oldu mu?" diye sorunca, Fadime abla önce bir etrafı kolaçan etti, kimse yoktu. Sonra sinirle çıkıştı "Ulan eşşoğlueşşek! Ne diye iki camı birden indiriyon? Birini kır kaç işte, illa vur deyince öldürecen mi?" Mıstık hafiften tırsarak, "Ablam daha inandırıcı olsun, Ekrem'in ne kadar gözü döndüğü anlaşılsın diye öyle yaptım" diye eveledi geveledi. Fadime abla sordu "Peki elektriği nasıl kestiniz?" Mıstık yine o gevşek gülüşüyle, "Yapmışken tam olsun dedik, köyün trafosunu komple indirdik!" demez mi? Fadime abla bu cevaba dayanamayıp güldü. "Ah Mıstık, eşşek Mıstık... Aferin yine de iyi iş becerdin" diyerek yanaktan bir makas alınca Mıstık'ın korkusu uçup gitti.
"Senin için her şeyi yaparım ablam evelallah!" diyerek elini göğsüne koyup selam verir gibi eğildi sonra kahveye Rıza abinin yanına geçti Arabaya atladık. Fadime ablanın evine doğru sürdüm. Daha yoldayken bir gülme tuttu Fadime ablayı. Yanındaki gülünce insanın kendini tutması zor oluyor; ben de ister istemez gülmeye başladım. “Allah’ım yarabbim… Nasıl bir gündü öyle” diye söylenip durdu. Bir yandan gülüyor, bir yandan "Şu seçim bir bitse de kurtulsak, vallahi yoruldum" diyordu. Sonra bana döndü, "Sen de iyi yoruldun ha" dedi. "Eh işte abla" diye geçiştirdim ama "Yoruldun yoruldun, belli" diye üsteledi, sanki yarış yapıyoruz. Niyetim onu bırakıp doğruca kendi yatağıma kapaklanmaktı; akşama kadar çaktırmasam da pilim bitmişti. Ama Fadime abla sağ olsun, bırakmadı. "Yemek yemeden şuradan şuraya gidemezsin" dedi. Devam Edecek