Biz eve çıkarken, alt katta oturan babası Ferdi abiyle kapının önünde burun buruna geldik. Kapıdan yeni çıkmış, üzerine montunu geçirmeye çalışıyordu. Adamın halinden belli; akşamcı demlenmiş, keyfi yarıda kalınca biraz yamulmuş. Bizi görür görmez, "Kahvenin camını indirmişler yine!" dedi dumanlı bir sesle. Fadime abla, "Evet baba" diyerek geçiştirmeye çalıştı ama Ferdi abi sinirle küfre sardı "O amına koduğumun Ekrem’inin işi yine!" diye okkalı bir küfür savurdu. Fadime abla, "Aman baba boş ver, hallederiz" falan dediyse de nafile... Ferdi abi iyice parladı "Ne demek boş ver yahu? Cam mı sıçıyoruz biz burada? Nereye kadar boş vereceğiz gız gızım? Eline taşı alan bizim kahvenin camını indiriyor!" Öfkesinden yerinde duramıyordu. Sonra birden bana döndü, sesi biraz yumuşadı " kusura kalma hocam, sinirim bozuk” dedi, özür diler gibi. Ben de “Önemli değil Ferdi abi, ne demek” dedim.
Ferdi abi arabasına atlayıp toz duman içinde giderken, biz de merdivenleri tırmanıp eve kendimizi attık. Fadime ablanın kızıyla oğlu evdeydi; o üzerini değiştirmeye giderken ben de çocuklarla televizyonun başına çöküp muhabbete başladım. Tam o sırada telefonum zır zır öttü; arayan bizim Kahraman. "Ne yapıyorsun hocam, neredesin?" diye sordu. "Fadime ablanın evindeyim" deyince karşı tarafta bir sessizlik oldu. Beklediği cevap bu değildi belli ki. Duraksayıp, "Ne zaman geleceksin?" diye sordu. "Bilmiyorum, belli değil" dedim. Birkaç saniye sustu, sonra "Tamam" dedi ama ses tonundan memnuniyetsizlik akıyordu. "Hayırdır oğlum, bir şey mi var?" diye üsteledim. "Hiç... Öylesine" diye geçiştirdi. Belli ki bir bit yeniği vardı. "Varsa bir durum söyle, hemen geleyim" dedim ama "Yok yok, sen işine bak. Evdeysen yanına uğrarım diye aramıştım" deyip kapattı.
Belli ki evde olmamam canını sıkmıştı. Ne yapacaktı yani bu saatte, beni mi sikecekti? Her kuşu sikti kaldı leylek! Yavşak herif, anlatacağım, edeceğim diyor ama bir türlü renk vermiyor; kaç zamandır beni oyalayıp duruyor. Aklıma ilk gelen, kesin benim evi kullanmak isteyeceği oldu. Konuşması normal değildi, kesin bir işler çeviriyordu ibne. Kaldığı misafirhane tam da köy odasının olduğu binada; seçim ayağına oralar şimdi ana baba günüdür. Kesin ayarladığı karılardan biri var, misafirhanenin orası kalabalık olunca yer arıyor bizimki. Neredeyse emindim buna. Nedense böyle durumlarda Aynur abladan uzak olmak beni fena geriyor. Sanki ben yanında değilken bu Kahraman Aynur ablayı sikecekmiş gibi bir hisse kapılıyorum, içim içimi yiyor. Allah’ım, dedim içimden, sen aklıma mukayyet ol… Fadime abla yemekleri hazırlayana kadar sadece bir iki kez kapıdan kafasını uzatıp bize baktı, o kadar.
Sofra hazır olunca bizi mutfağa çağırdı. İçeri girdiğimde tabakları dolduruyordu; üzerinde kırmızı, kısa kollu bir tişört, altında mor-Pembe çiçekli bir gecelik... Gecelik kalçalarına öyle bir yapışmış ki, bütün hatları "ben buradayım" diyor. Tişörtün yakası da geniş, her eğilip kalkışında göğüs çatalı gözüme çarpıyor, sütyeninin izi dışarıdan resmen okunuyor. Manzara fena ama kendime "Oğlum Bayram, yemeğe odaklan lan" diye telkinde bulunuyorum. Yemeğin sonuna doğru Fadime abla ocağa çayı koyunca anladım; benim eve dönme işi hayal oldu. Biz oturma odasında çocuklar kendi halindeyken laflarken, Rıza abi içeri daldı. "Kahveyi Ferdi babayla Mıstık’a emanet ettim" dedi. Ama adamın hali hal değil hem heyecanlı hem gergin. Vallahi bu muhtarlık yarışı Fadime abladan çok Rıza abiyi yedi bitirdi. Çaylar dağıtılınca Rıza abi daha fazla dayanamadı, haberleri peş peşe dökmeye başladı "Şu cam kırma işi on numara oldu!
Kahveye kim geldiyse Kesin Ekrem’lerin işi diyor, millet iyice kinlendi. Kaç kişi yanıma gelip Oyumu Ekrem’e verecektim ama artık ölsem vermem dedi." Ekrem’in kulağına gitmiş tabii mevzu; akrabalarını kahveye yollamış "Biz yapmadık, etmedik" diye ama nafile, kimse yutmadı. Rıza abi asıl bombayı sona saklamış "Ekremin peşine sağlam birini takmıştım, her adımı bana ulaşıyor. Bu Ekrem dürzüsü yarın için yine bir hinlik peşinde, rahat durmayacak!" Fadime abla, "Ne yapacakmış yine?" diye sordu. Rıza abi parmaklarını çıtlatıp anlatmaya başladı "Oy kullanmaya gidenlere önceden işaretli zarf dağıtacaklarmış. Zarftan bizim isim çıkmazsa hesabını sorarız diye milleti korkutuyorlarmış." "Bence uydurmadır abi" dedim, "Zarfı seçimden önce sandık başkanına veriyorlar sadece, o da bizim Ömer Hoca. Hafta içi zarfların hepsini tek tek mühürledi. Hem mühürlü zarfı nereden bulacaklar?"
Rıza abi elini masaya vurdu "Hepsini ayarlamışlar hocam! Haber doğru. Ekrem’in yeğeni Veysel’le Tuncer okul yolunda pusuya yatıp gelenlerin eline içlerinde kendi oyları olan zarfları tutuşturacakmış." Fadime abla en sonunda patladı "Bak sen şu Ekrem yavşağına! Ulan akşama kadar yedirdin, içirdin, kapı kapı para dağıttın, yetmedi mi? Hala kazanamayacağım diye millete zorla oy attırma peşindesin! Ulan kahpe, ulan yavşak... Senin amına koymazsam bana da Fadime demesinler!", diyerek kitabın ortasından konuştu Fadime abla. Bize laf kalmamıştı. Çay, sohbet, muhabbet derken saat gece on ikiyi çoktan devirmişti. Rıza abi esnemeye başlayınca "Ben artık ufaktan kaçayım" dedim ama Fadime abla lafımı ağzıma tıktı “Soban geçmiştir, buz gibi evde yatma, kal burada" dedi. İtiraz ettim ama nafile, elime Rıza abinin mavi çizgili beyaz pijamalarından bir takım tutuşturdu.
Giyince aynada kendime baktım; aynı Avrupa Yakası’ndaki Gaffur’a dönmüşüm. Oturma odasına yatak açtılar. Karşımda soba… Sobayı görünce insanın aklına ister istemez çocukluğu geliyor. Fadime abla mutfakta bardak çanak işini hallederken, bir ara odaya daldı beni kontrol etmeye. Ben de çocukluktan kalma bir refleksle hemen gözlerimi yumup "uyuyor" numarasına yattım. Geldi, başımda dikilip üzerimdeki yorganı düzeltti ve sessizce çıktı. Kafamda bin tane tilki; Aynur abla ne yapıyor, o Kahraman ibnesi ne işler çeviriyor, yarınki seçimde ne halt yiyeceğiz... Tavanda sobanın ateşinin oynaşan ışıklarını izlerken dalıp gitmişim. Rıza abi kapıyı hafifçe tıklatıp "Bayram Hoca?" diye fısıldadı. Ses vermeyince uyuduğuma kanaat getirip dolaptan bir şeyler aldı ve sessizce tüydü. Oturma odasından hem yatak odasına hem çocukların odasına kapı var. Soba yandığı için hepsi ısınsın diye böyle yapmışlar.
Fadime ablayla Rıza abinin sesleri hâlâ geliyordu. Rıza abi bir şeyler anlatıyor, Fadime abla tek kelimelik cevaplarla geçiştiriyordu. Derken ışıklar kapandı, kapı örtülme sesi geldi. Yatak odasına geçtiklerini anladım ama sesler kesilmedi. Kapılar yakın ya… İnsan istemese de kulağı gidiyor. Aradaki kapı ince herhalde, sesleri pıtır pıtır duyulmaya devam etti. Yattığım yerden kulak kabarttım ama ilk başta ne dedikleri tam seçilmiyordu. Tam o sırada Fadime ablanın ağzından "Bayram" isminin döküldüğünü duyar gibi oldum. İnsan her şeyi duymasa da kendi ismini nerede olsa tanır. Bir merak sardı ki sorma... Yatağın içinde doğrulup kapının dibindeki koltuğa dizlerimi koydum, kafayı kapıya iyice yaklaştırıp pürdikkat kesildim. Fadime abla yine benim ismimi tekrarladı ama sesi bir tuhaf çıkıyordu “Yılışma be! Doğru dur! Bayram duyacak!” diyordu.
Mevzu hemen anlaşıldı; Rıza abi "gece mesaisini" başlatmak istiyordu. Rıza abi de o bildik erkek özgüveniyle, “Duymazzz! Sen yaklaş şöyle yamacıma’’ diye mırıldandı. Merakım iyice tavan yapınca, kapıya biraz daha yaklaştım...
Rıza Abi: Hoca çoktan dalmış, biraz önce elbiselerimi aldım ordan, ölü gibi yatıyor...
Fadime Abla: Tövbe de be, o nasıl laf! Adamın odasına mı girdin sende, yoruldu zaten akşama kadar peşimde? Başka elbise mi yok?
Rıza Abi: İki dakika alıp çıktım... Hadi güzel karım, bir tane karım, kaç zaman oldu özledim vallah! Fadime abla: Başka dilde mi konuşuyom. Olmazzz. Dur iki dakika şunu giyeyim. Rıza abi: Şimdi çıkaracaksın zati, neyini giyiyorsun? Fadime abla: Allah Allah... Allah Allah gece gece… Rıza abi: Bak ben de çabaladım tüm gün senin için. Bir de ayrı bir alımlı olmuşsun, temelli dellendirdin beni. Akşam olsun diye bekledim tüm gün keten helvam, pamuk şekerim...
Fadime abla: Oldu, gözlerim doldu! Akşam olsun diye beklemişmiş Rıza efendi. Orospu Vildan gibi boya sürünce mi yanaşasın geldi? Rıza abi: Durup durup açıyorsun şu konuyu… Vildan mı kaldı? Senin şu güzelliğinin yanında beş para etmez. Evimin direği, bal böceğim…
Fadime Abla: İyi biliyoz senin özlemelerini... Kamerayı almaya gidince o Vildan orospusuna gittin mi yine doğru konuş?
Rıza Abi: Gitmedim karıcım, o karı burada değil hem...
Fadime Abla: Ulan burada olmadığını nereden biliyorsun?
Rıza Abi: Kahvede konuştular, müşterisi çokmuş... Halay başı gibi kadın, elini tutana vermiş, bir de seçiciyim diyordu. Sen de zamanın da iyi yoldun kadını, beni görse kaçacak yer arar senin korkundan.
Fadime Abla: Neyse, hatırlatma şunu, asabımı bozma gece gece...
Rıza Abi: Şiii.. Kızz.. Fadime! Bu akşam tatlı yemedim, niye desene?
Fadime Abla: Niye?
Rıza Abi: Seni yiyeceğim!
Fadime Abla: Hoşt köpek! Zıkkım ye! Hiç yılışma, yorgunum.
Rıza Abi: Ben anlamam, gerekirse bağırır hocayı uyandırırım, keyfin bilir...
Fadime Abla: Bağır! Rıza Abi (bağırarak): Fadime bana vermiyor komşulaaarrr!
Fadime Abla: Lan köpek sus, susss ağzına sıçarım!
Rıza Abi: Sıç karım sıç, götünü amını görürüm bahaneyle, fena mı olur?
Fadime Abla: Allah belanı vermesin... Yat uyu, uyu! Rıza abi: Hiç uyu muyu deme! Hem zarf olayını nasıl tak diye öğrendim, hiç mi gözüne girmedim bugün? Fadime abla: Kedi olalı bir fare tuttun... Aferin. Rıza abi: Kuru kuru aferin olmaz. Hadi dön bana sultanım, evimin neşesi naz yapma gözünü seveyim. Fadime abla: Ulan Rıza... Ulan Rıza... Allah belanı vermesin... İyi soyun, ses çıkarma ömür törpüm, odun kocam... Soyun soyun! Sessizlik çöktü. Birkaç saniye sonra Fadime ablanın hiddetli fısıltısı duyuldu, Fadime abla: Ulan amına kodumun oğlu, balık mı tutacaksın?
Soyun dediysek çorapları niye çıkarıyon? Rıza abi: Alışkanlık karıcım... Şu memelere bak hele… Offf offf! Fadime abla: Yavaş ısır köpek! Eşeğin amına suyu kaçırma. Rıza abi: Azdırdın beni kız orospu! Aç bakayım şu bacaklarını, aç bakayım şu güzel amını... Ayır bakayım, ayır! Sen de istiyor musun Rıza’nın büllüğünü? Ha, istiyor musun keten helvam? Fadime abla: Ey hadi... Anca laf, icraatini görelim bir seferde. İki parmak sikin var, onu da diriltemiyon. Rıza abi: Olacak anam olacak, acelen ne? Fadime abla: Yanaş biraz daha... Orası değil, dur bana bırak. Tamam, gel hadi! Bir süre sessizlik oldu. Nefes nefese sürtünme sesleri kapının altından odaya doluyordu. Sonra Fadime ablanın o her zamanki otoriter ama bu kez şehvetten titreyen sesi duyuldu, Fadime abla: Azdım kudurdum dediğin halin bu mu senin? Lastik gibi hâlâ! Çekil şu üstümden... Çekil...
Uzan sırtüstü! Rıza abi: …… Fadime abla: İki elinle bir sikini doğrultamıyorsun. Lafa baksan aslan, icraate geldim mi ev kedisi! Gacur gucur yatak sesleri gelmeye başladı. Konuşmalardan anladığım Fadime abla üstteydi; dizlerinin üstünde yükselip Rıza abiyi altına almış, kontrolü tamamen ele geçirmişti. Bir-İki dakika geçince Fadime ablanın boğuk, derinden gelen inlemeleri duyulur oldu. Arada “Tut kendini... Tut... Sakın geleyim deme!” diye hırslı sözleri yankılanıyordu. İnlemeler arttı, yatağın gıcırtısı ritmik bir hal aldı. Rıza abi: Ben geliorum… Sen de geliyor musun bal böceğim? Fadime abla: Hayır... Daha var... Ahhh... Rıza abi: Ben geliyorum... Geliyorum! Fadime abla: Dur... Sakın! Gacur gucurlar kesildi birden. Fadime ablanın öfke ve tatminsizlikle karışık “Duramadın iki dakika daha!” sözleri sessizliği bozdu. Rıza abi ezile büzüle bir şeyler söyledi ama tam anlayamadım.
Onları dinlerken benimki de geceliğin içinde kaskatı kesilmiş, zonklamaya başlamıştı. Fadime ablanın boşalmadığını düşünmek içime bir heyecan getirdi. Uyku kalmamıştı gözümde. Kendimi bilirim bu halde uyumam imkânsız. Hemen yattım yerime. Altımdaki çizgili eşofmanı ve seher yıldızı donumu birlikte kasıklarıma kadar sıyırdım. Küçük bayramı avuçladığım gibi yukarı aşağı 31 çekmeye başladım. Gözlerim kapalı Fadime ablayı hayal ettim. Yattığım yerde tavanı izlerken kafamda bin tane senaryo dönmeye başladı. Hayalimde Fadime abla, az önceki yarım kalan mevzu yüzünden tam tatmin olmamış; sessizce benim odanın kapısını aralıyordu. Önce sırtüstü uyuyan beni izliyor, derken gözü eşofmanımdaki kabarıklığa takılıyordu. Kocasının yarım bıraktığı zevki tamamlama şansı hemen bir metre uzağındaydı... Yavaşça, parmak uçlarına basa basa yanıma geliyor; elini eşofmanın altına sokup sikimi avuçluyordu.
Ben tabii uykunun sersemliğiyle “Noluyo noluyo?” diye yerimden sıçrıyorum. Bir bakıyorum; karşımda terden saçları yüzüne yapışmış Fadime abla duruyor. (Neredeyse boşalmak üzereydim, hayali biraz hızlandırdım.) Fadime abla “Sik beni!” deyince, hiç vakit kaybetmeden elinden tutup üzerime çekiyorum; kucağıma oturuveriyor. Aaa o da ne; altında zaten bir şey yok! Eliyle sikimi tutup amına yerleştiriyor, sikim birden içinde kayboluyor. Ben çocukken arkadaşlarla "doğuttu" oynardık; en az saydıran kaleye geçerdi. Topu dizimin üstünde sektire sektire yüze kadar saydırırdım. İşte tam o günlerdeki gibi, Fadime ablayı dizlerimin üstünde sektirmeye başlıyorum. “Daha hızlı Bayram!” diye inliyor Fadime abla, “Daha hızlı sik beni!” Neredeyse boşalmak üzereyim... Tam o esnada Fadime ablaların yatak odasının kapısı gıcırdayarak açıldı; koridorun ışığı kapı altından odaya sızdı.
Panikle 31’i iyice hızlandırdım, fırlatmaya hazırdım artık. Gözlerimi sıkıca kapatıp hayalimde Fadime ablayı kucağımda zıplatırken içine boşaldığımı düşündüm. Tam ucundaydım, geri dönüşü yoktu. Altımdaki koltuğun meğer bir ayağı kısaymış ya da zemin yamukluk bilemiyorum… Sikimde de değil, ben koltukta tempo tuttukça "tak tak tak" diye yere vurup odayı inletiyordu. Ama o an dünyayı duyan kim? Boşalıyordum işte... Tam o saniyede yaptığım salaklığın farkına vardım ama iş işten geçmişti. Döllerim kafamın üstünden aşarak yattığım koltuğun başlığına kadar ulaştı; arkasından gelenler yüzüme, kafamı koyduğum yastığa ve üzerimdeki emanet eşofmana... Bütün bunlar saniyeler içinde olup biterken, kendi kendime "Senin yapacağın 31’inde, fantezinin de amına koyum Bayram, insan bir parça peçete alır koyar’’ diyerek içimden kendimle kavga ediyordum. Hayatımda çok şey görmüştüm ama "kendi yüzüme attırmadım" demezdim artık.
Senin götüne koyayım Bayram! Rezilliğin bini bir para... Ben bunları düşünürken koridorda birisi kıpır kıpır yürüyordu. Ses tam kapımın önünde kesilince kapı kolu hafiften aşağı iner gibi oldu. O anki panikle, yan tarafa yığdığım yorganın ucuna pençe atıp üzerime çektim ve "ölü taklidi" yaparak gözlerimi yumdum. Biri içeri süzüldü, bana doğru yaklaştığını hissettim; kalbim yerinden çıkacak gibi küt küt atıyordu. Sonra geri döndü ve kapı kapanırken o fısıltıyı duydum. Fadime ablaydı; koridorda kendisini bekleyen Rıza abiye, “Allah Allah, buradan da gelmiyor ses” diyordu. Mevzu belli; benim o kısa bacaklı koltukta yaptığım "tak tak" sesinin peşine düşmüşler, "Evde tıkırtı var" diye hırsız falan arıyorlardı herhalde. Ucuz yırtmıştım, saniye farkıyla basılmaktan kurtuldum ama yorganın hali içler acısıydı... Kaldırıp bir baktım; döllerim yorganın her yanına harita gibi yayılmış.
Üzerimdeki emanet gecelik dersen, o da nasibini almış. Bereket versin odada ıslak mendil buldum da yalap şalap, ses çıkarmamaya çalışarak hızlıca kaba temizliği yapıp yatağa döndüm. İşte tam o an, çocukluktan kalma o garip yeteneğimi konuşturdum. Yorganın lekeli kısmı altta kalmış, yataktan çıkmadan, sadece ayaklarımı kullanarak koca yorganı havada 360 derece çevirebiliyorum. Hemen bir operasyonla yorganın dışını içine, kirliyi üste getirdim. İş bitince üzerime bir ağırlık çöktü. Telefona bir bakayım dedim, saat 01:36. Bir de SMS gelmiş Aynur abladan “Neredesin?” diye tek cümlelik, kısa ve öz bir fırça... Görmemişim o hengamede. "Bu saatte cevap yazsam iyice işkillenir" diye düşünüp sabahı beklemeye karar verdim. Uyumadan önce, gündüz meydandaki konuşma öncesi masada çekindiğimiz o hatıra fotoğrafını açtım. Aynur ablayı parmaklarımla büyütüp, ekranın içinde kaybolur gibi uzun uzun yüzüne baktım.
Fotoğrafa baka baka, rüyalarımda yine onu görme ümidiyle dalıp gitmişim... * Sabah telefonun sesiyle uyandım. Arayan Aynur abla. Daha “alo” demeden başladı “Neredesin? Gece de geldim yoktun. Mesaj attım, cevap da yazmamışsın!” diye yaylım ateşine tuttu. “Fadime ablalarda kaldım abla, bırakmadılar” dedim. Telefondan bir “Hımm…” geldi. Mesajını da çok geç gördüm, kusura bakma dedim. Bu sefer biraz daha uzun bir “Hımmm…” yaptı, bu seferki "Görüşeceğiz seninle" demekti. "Tamam hadi, yaylanmayın artık. Saat sekiz oldu, dokuza sandık başı yapılması lazım" deyip yüzüme kapattı. Kalkıp üstüme başıma çeki düzen verdim. Rıza abinin emanet eşofmanları ve yatağın halini bir süzdüm; geceki aksiyonun izleri kurumuş, kaskatı olmuştu. Yatağı yorganı, eşofmanları sanki hiçbir şey olmamış gibi muntazamca katlayıp kenara koydum. Yüzüme iki su çarpıp mutfağa daldığımda masa hazırlanmıştı.
Rıza abi kahveye gitmiş. Fadime abla ocak başında bir şeyler cızırdatıyordu. Kısa bir günaydınlaştık, "Otur sen" dedi. Üzerinde yine dünkü eşofmanlar... O arkası dönük menemeni karıştırırken, benim gözler yine göte kitlendi. Hani bazı kadınlar vardır "taş gibi" dersin, kütür kütürdür; Fadime abla öyle değil. Bu bildiğin pamuk balyası! Şöyle kafanı koysan içine gömülür gidersin, öyle bir dolgunluk... Geceki o yatak odası fısıltıları, Rıza abinin "yılışma" çabaları aklıma geldikçe, o saygıdeğer "abla" profili kafamda iyice silinmeye başladı. Hele o zevki kursağında kalmıştı ya, eğer sonradan kendi kendine bir ayar çekmediyse durum fena diye geçirdim içimden. Sonra kendi kendime fısıldadım "Oğlum Bayram, sakin ol lan, bugün seçim günü’’ diye ayar verdim. Fadime abla dumanı üstünde menemeni masanın ortasına bırakıp çocukları uyandırmak için mutfaktan çıktı.
Onlar masaya doluşurken ben de biraz önce Aynur ablanın aradığını söyledim. Kahvaltıyı yaptıktan sonra Fadime abla da hazırlanıp geldi, birlikte çıktık. Bugün saçları yine açıktı. Beyaz gömlek, siyah pantolon, bordo ceket… Ayağında da siyah, kibar bir topuklu ayakkabı vardı. Daha resmiydi ama çok da yakışmıştı. O ana kadar Fadime ablayı hep etli butlu diye aklımda tutmuşum. Meğer önceki kıyafetler onu olduğundan kilolu gösteriyormuş. Böyle giyinince hem daha zayıf duruyor hem de güzelliği daha net ortaya çıkıyordu. Ulan şu köylünün azıcık aklı varsa Fadime ablayı seçer; kadın tek başına bu köyün karizmasını üç katına çıkarıyor! Birlikte okula kadar geldik. Kapı açılmıştı. Ben doğruca eve geçtim, üstümü değiştirdim. Hızlıca gusül alıp hazırlanıp tekrar okulun önünde aldım soluğu. Sandık başkanı Ömer Hoca, sandık memuru da Rahmi Hoca’ydı. İkisi de sağlam adamlardı; yoksa Ekrem onlara da bir katakulli çevirirdi, Allah bilir.
Fadime abla bir yanına Aynur ablayı, öbür yanına Gülşah ablayı almıştı. Karşılarında diğer azalar, okulun girişine yakın bir çam ağacının dibinde hararetli hararetli konuşuyorlardı. “Sabah sabah bu kadar heyecan… Hayırdır?” diye düşündüm ve yanlarına gittim. Tabii karşı taraf da boş durmamış. Ekrem okul avlusunun önünü babasının malı gibi parsellemiş, bütün sülaleyi oraya yığmış; bakınca sanırsın hepsi seçim müdürü mübarek. O kalabalığın arasında Reyhan’la Menekşe’yi gördüm. Bir an göz göze geldik, yemin ederim kulağıma testere sesi geldi! İkisi de öyle bir bakıyor ki, bakışlarıyla beni önce ikiye sonra dörde bölüp kırt kırt doğradılar valla. Fadime ablaların yanına bir vardım ki, hepsinin suratı mahkeme duvarı. "Hayırdır, ne bu hal?" dedim. Fadime abla beklemeden patladı: "Dün Rıza'nın dediği o tezgâh var ya... Resmen okul yolunda pusu kurmuşlar.
Oy vermeye gelenin eline; mührü basılmış, içinde Ekrem’in pusulası olan, ağzı kapalı zarfları zorla tutuşturuyorlar!" dedi, hızlı hızlı. "E kardeşim, zorla değil ya, almasınlar!" dedim ama durum öyle değilmiş. Fadime abla daha da sinirlendi "Alan alıyor be Bayram! Çoğu korkudan, başım ağrımasın diye tıpış tıpış gidip o zarfı sandığa atıyor. Bir de attıklarına emin olmak için, içerde sandık başkanının verdiği o resmi boş zarfı çıkışta bunlara geri getiriyorlarmış." Gülşah abla araya girdi "Üstüne bir de zarflara işaret koyuyorlarmış ki, sandık açılınca kim kime vermiş kabak gibi belli olsun. Adamlar sistemi kurmuş!" Fadime abla dişlerini sıktı "Şeytan bunlar Bayram, yeminle şeytan!" "Jandarmaya haber versek?" dedim ama o kapı da kapalıymış. Azalardan biri boynunu büktü “Bir şey yapamaz. Jandarma gomutanıyla arası sıkı Ekrem’in… Sabah kahvaltıyı birlikte yaptılar.” Vay arkadaş, denizi geçtik resmen derede boğuluyoruz!
Gözüm okul kapısından giren köylülere takıldı; çoğunun avucunda o uğursuz zarf... Kimisi bizi görünce utancından zarfı ceketinin içine, cebine sokuşturmaya çalışıyor ama korku dağları bekliyor. "Eğer bu zarftan Ekrem’den başkası çıkarsa, bu Ekrem bizi süzgeç gibi deler" korkusuyla hepsi kuzu kuzu emre itaat ediyor. Arada birkaç tane yürek yemiş delikanlı çıkıyor da "İstemez kalsın lan!" diye tersliyor çocukları, o kadar. Besbelli Ekrem bu uyanıklığı işi profesyonelinden kapmış; zarflar sahte değil, mühürler gıcır gıcır! Adam resmen devletin mührüyle devleti vuruyor. Bizim tarafta panik diz boyu. “Bu böyle gitmez” dedim. “Milletin elindeki o işaretli zarfları bir şekilde iptal etmemiz lazım.” Ama nasıl? İlk aklıma gelen, oy kullanmaya gelenleri geri çevirmek oldu. Ekrem’in yeğenleri Tuncer’le Suat, okula aşağı inilen yokuşun ortasında mevzilenmişler.
Ellerinde torba, bildiğin erketeye yatmışlar. Gelenleri daha kapıdan önce karşılıyorlar. Suat, gelenin ad-Soyad baş harfini zarfın bir köşesine yazıyor, eline tutuştururken de "Boş olan zarfı çıkışta bize getireceksin ha!" diye de tembihliyor. Tuncer de orada çetele tutuyor, kaç kişiyi kafaladık diye. Adamlar seçim değil, envanter sayımı yapıyor sanki. Hemen bizim azalardan birkaçını okul yolunun başına postaladık. "Zarfı almadan yakalayın milleti, durumu anlatıp şimdi dönün, öğleden sonra gelin' diyerek evlerine yollayın" dedim. Yoksa seçim başlamadan sandıkta infaz edileceğiz. Geri çevirdiklerimizin bazıları "Allah razı olsun" deyip seviniyor, bazıları ise o korkuyla iyice hızlanıp kaçıyor. Belli ki asıl dalga öğle namazından sonra gelecek. Millet o vakit akın akın iner. O vakte kadar o zarf dolu torbayı Tuncer’le Suat’ın elinden alıp ortadan kaldırmazsak bu iş biter.
Vakit dar. Alayımıza süre tutulmuş gibi. Ekrem’in çakalları yokuşu parsellemiş, bizimkiler ise tetikte. Bir yolunu bulup o torbayı imha etmemiz lazım, yoksa Fadime ablanın muhtarlık hayalleri o zarfların içinde kaybolup gidecek. Aklımıza “dövelim, zorla alalım” gibi fikirler geliyor ama jandarma burnumuzun dibinde, karşı tarafın sülalesi de zaten okulun önüne karargâh kurmuş. İşin sonunda yarak bizim götümüze kaçar, özetle durum bu. “Ne yapacağız?” diye kara kara düşünürken, en başından beri yanımızda dikilen Ocakçı Mıstık, bu sessizlikten cesaret alıp parmağını şıklatarak. "Aga" dedi, "bu zarfları dağıtan Suat var ya... O su katılmamış bir ödlektir. Hele bizim kahvenin önünde yatan Saddam var ya…” Saddam dediği de köyün meşhur iti. “Onu görünce ödü kopar Suat’ın. Saddam’ı üstüne bir sürsek, torbayı bırakır, Fizan’a kadar kaçar!” diye heyecanlı heyecanlı anlattı.
Aynur abla kaşlarını çattı, "İyi de Mıstık, it durduk yere Suat’ı niye kovalasın? Köpeğin Suat’la ne alıp veremediği var?" diye sordu. Mıstık’ın cevabı gecikmedi "Saddam tavuğa dayanamaz ablam! Torbanın içine çaktırmadan bir haşlanmış tavuk attık mı, Saddam o torbayı Ekrem’in elinden değil, Azrail’in ağzından alır valla. Mıstık’a "Sen bu işi kıvırabilir misin?" diye sordum, Mıstık bir durdu, bozulur gibi yaptı. "Hocam çok ayıp ettin, gücendim valla; o nasıl soru öyle?" diyerek yalandan bozuk attı bize. "Tamam lan, lafın gelişi sorduk, yaparsın tabii" deyip sarıldım boynuna. O an çıkarıp ağzıma verse itiraz etmezdim; o derece çaresizdim. Bebe son umudumuz amk. "Yalnız bana biraz müsaade" dedi Mıstık, "Bizim göbelleri toplamam gerek, tek başıma olmaz. Bir de biraz tavuk lazım.” Aynur abla "Tavuk kolay!" dediği gibi hızlıca eve gitti; iki dakikaya kalmadan bir torba dolusu tavuk budunu Mıstık'ın eline tutuşturdu.
Mıstık torbayı kaptığı gibi toz oldu, duman oldu, ortalıktan kayboldu. Biz okulun bahçesinde beklerken Rıza abi çetele tuttuğu kâğıdı çıkardı, rakamları döktü: "Şimdiye kadar bizimkiler hariç 37 kişi oy kullandı, en az 30’u garanti Ekrem’e gitti" dedi. Sesi resmen yerlerde sürünüyor. "Kaç seçmen var toplamda?" dedim, "283" dedi ama kış günü olduğu için ilçede olanlar var, hepsi gelmez. Rıza abi iki dakikada arabeske bağladı, "İşimiz çok zor, battık biz" diye hayıflanmaya başladı. Gözümüz yolda, kulağımız seste Mıstık’ı bekliyoruz. Bereket versin, yokuşun başına gönderdiğimiz ekip gelenleri "Öğleden sonra gelin" diye geri çeviriyor da Ekrem’e oy atacağı kesin olanlar hariç, doğru düzgün gelen giden yoktu. O ara Ekrem’le göz göze geldik, uzaktan bir kafa selamı çaktık birbirimize. Adamın keyfi gıcır, sırtı pek; Reyhan’dan bir makas aldı, Menekşe’ye bir şey fısıldadı, ikisi de kıkırdadı.
Sanırsın mazbatayı almış, kutlama yapıyor yavşak. Gül bakalım Ekrem Efendi son gülen iyi güler. Ekrem’in o pişkin keyfini izlerken sonunda jeton düştü; "Ulan ben bu adamı kime benzetiyorum?" diyordum, buldum, MFÖ’nün şarkısındaki Ali Desidero’nun ta kendisi! "Teorik olarak muhtar, pratik olarak yavşak" bir havası var. Neyse, bu mühim keşfi yapınca moralim bir tık yerine geldi, en azından bir gizemi çözdük. Tam o sırada yolun yukarısından beklediğimiz ekip belirdi. Başta bizim Mıstık, elinde iple bağladığı Saddam... Yanına da 6-7 tane gobelini takmış; ellerinde futbol topuyla güle oynaya, sanki maça gidiyormuş gibi okulun bahçesine iniyorlar. Ben de "götün götün", çaktırmadan o tarafa doğru yanaştım; mevzu patlarsa hemen müdahale edeceğim. Gençler yokuştan inerken Ekrem’in yeğenleri Suat’la Tuncer hemen zıpladı, "Gelin lan buraya!" diye el ettiler.
Mıstık, elinde Saddam’ın tasması, ıslık çala çala Suat’a doğru yaklaştı. Suat, köpeğin o meşhur tipini görünce panikten rengi attı; "Lan Mıstık, yaklaştırma şu iti! Yaklaştırırsan seni sikerim!" diye bağırdı. Mıstık hiç istifini bozmadı "Lan hem gel diyon, hem gelirsen sikerim diyon; ne dediğin belli değil amınıyum!" diye yapıştırdı cevabı. Suat, "Sen kal orda, yaklaşma!" diye bağırıp elindeki torbadan zarfları çıkardı; aceleyle gençlerin adını soyadını zarflara karalayıp ellerine tutuşturmaya başladı. Tuncer ise o sırada dünyadan kopmuş; bir taşın üstüne tünemiş, elindeki çöple yeri karıştırıyor. Belli ki bu işten bıkmış, ruhu daralmış; hiç yanlarına bile uğramıyor. Mıstık’ın yancıları önceden tembihli tabii; Suat’ı lafa tutup, sorular sorup kafasını iyice bulandırdılar. O hengamede aradan biri sıyrıldı, Aynur ablanın verdiği tavuk budunu "şak" diye Suat’ın zarf torbasına sokuverdi.
Suat’ın ruhu bile duymadı; adam zarf derdinde, Saddam da o sırada yavaş yavaş burnunu havaya dikip torbanın kokusunu almaya başladı... Zarfları gençlerin eline tutuşturan Suat hala milleti kafalama derdinde; "Bakın, bu zarfları sandığa atacaksınız, çıkışta boşları bana getireceksiniz. Akşama hepinize kıyağım var, bi kasa bira söz!" diye allayıp pulluyor, rüşvetin dibine vuruyor. O sırada bizim Mıstık’ın elindeki Saddam vites yükseltmeye başladı; burnunu havaya dikmiş, kalabalığa doğru kayışları zorluyor. Mıstık da yalandan asılıyor ipe ama nafile... Saddam tavuğun kokusunu ciğerlerine bir çekti; "Hırrrr!" diye bir ses çıkardı ki, yer gök inledi. Suat bir ara Saddam’ın iyice huysuzlandığını fark edip Mıstık’a döndü "Lan o köpeği bırakma! Sıkı tut şunu!" diye küfrü bastı ama iş işten geçmişti. Saddam dediğin bildiğin kangal azmanı; arka ayaklarının üstüne dikilse insan boyunu geçer.
Onu tutmak ne mümkün? Hayvan bir iki hamle daha yapınca Mıstık’ı kâğıt mendil gibi kenara fırlatıp direkt Suat’ın üstüne doğru fırladı. Suat o an hayatının şokunu yaşadı; kaçsa mı, dursa mı, canını mı kurtarsa yoksa torbayı mı tutsa derken öylece kalakaldı. Saddam torbaya bir daldı, Suat’ın aklı başından gitti. Hayvan, içinde yüzlerce "Ekrem" yazılı zarf ve o meşhur tavuk budu olan torbayı ağzına aldığı gibi ormana doğru topukladı. Operasyon saat gibi işlemişti! Olayı en son idrak eden Tuncer, oturduğu taştan yavaşça kalktı, elleriyle pantolonunun arkasını şöyle bir çırptı. Köpeğin ağzında "seçim torbasıyla" birlikte ormana daldığını görünce, tabanları yağlayıp Saddam’ın arkasından seğirtmeye başladı. Bir dakika içinde hepsi toz duman olup ortadan kayboldu. Ben içim içime sığmayarak okula doğru iniyorum. Yüzümde sanki hiçbir şey olmamış gibi resmî bir ciddiyet…
Ama içimdeki Bayram, ceketi beline bağlamış; Sevenleri sevdiğine vermemişler eşliğinde roman havası patlatıyor, yerinde duramıyor. Fadime ablaların yanına bilerek cenazeye gider gibi asık bir suratla yaklaştım. Aynur abla beni görür görmez, "Ne oldu, olmadı değil mi? Alamadılar o torbayı?" diye sordu; benden kötü haber bekliyor. Ben de sesimi biraz daha kısıp, "Maalesef abla" dedim, sonra dayanamayıp sırıtmaya başladım "Torba şu an Saddam’ın ağzında, dağın başına varmıştır bile!" Gülşah abla heyecandan "Ayyy ciddi misin!" diye çığlığı bastı ama hemen kaş göz yapıp susturduk. Hep beraber, dışarıya çaktırmadan içimizden "Oh be!" çekip şükrediyoruz; üzerimizden koca bir yük kalktı. Çok geçmeden Ekrem tarafında bir hareketlenme başladı. Ekrem önde, arkasında kalabalık bir ekip… Okulun avlusundan apar topar çıkıp gittiler. Belli ki haber ulaşmış.
O arada oy kullanmaya gelenleri geri çevirsin diye gönderdiğimiz adamlara haber salıp yanımıza çağırdık. Yarım saat sonra Ekrem ve aveneleri, kafalar önde, omuzlar düşmüş vaziyette geri döndüler. Fadime abla onların halini görünce keyifle mırıldandı "Şu seçimi kaybetsek bile bunların bu halini gördük ya, ölsem de gam yemem artık." Öğleden sonra tam beklediğimiz gibi oldu; köylü akın akın gelmeye başladı. Artık okulun girişinde pusu kuran yeğenler, isim yazılı zarflar yok. Gelen her seçmen, Ömer Hoca’dan o gıcır gıcır, hilesiz hurdasız resmi zarfını alıyor; gönlünden geçen adayın pusulasını içine koyup sandığa atıyor. Hava kararmaya yüz tutarken kalabalık iyice arttı. Oyunu kullananların bir kısmı evine dönse de, büyük bir çoğunluk merakından okul bahçesinde kamp kurdu. Herkeste bir heyecan, bir fısıldaşma... Belli ki kimse sonuçlar çıkmadan, o sandık açılmadan bu okulun bahçesinden ayrılmayacak.
Tam o karmaşanın ortasında, okulun bahçesine sanki bir film sahnesinden çıkıp gelmiş gibi Hanife Ebe’yle Şakir girdiler. İkisi de ata binmişti; insan bakınca kendini Teksas kasabasında sanıyor. Atların nal sesleri bahçede tık tık tık yankılandı. Önde Hanife Ebe vardı. Belki de yıllar sonra ilk kez köyün içine inmişti. Herkesi bir şaşkınlık, bir merak sardı. Hanife Ebe, bilerek mi denk geldi bilinmez, baştan aşağı beyazlar içindeydi. Uzaktan bakan, gelin çıkar sanırdı. Onu görür görmez tüylerim diken diken oldu. Benim en saklı anılarımın sahibi oydu. Kitaba el bastırsalar her haltımı anlatırım ama Hanife Ebe’den bahsetmem. Bahçedeki kadınların çoğu, atından inen Ebe’yi karşılamak için resmen birbirini ezdi. Ben de o kalabalığın arasında, "Belki bir an göz göze geliriz" ümidiyle dolanıp duruyorum ama bu mahşer kalabalığında beni fark etmesi imkânsız.
Bahçedeki kadınların çoğu, attan inen Hanife Ebe’yi karşılamak için yanına koştu. Ben de göz göze gelirim umuduyla etraflarında dolandım ama kalabalıktan beni fark etmesi imkânsızdı. Kadınlar sevinçliydi, erkeklerse şaşkın. Ekrem’in çevresindeki birkaç kişi, “Bu niye geldi şimdi?” der gibi homurdanmaya başladı. Bir yandan "Kocakıran" lafları fısıldanıyor, bir yandan Hanife Ebe hakkında bire beş katarak anlattıkları o eski defterler, tozlu raflardan iniyor. Ama zaman gerçekten her şeyin ilacıymış... Erkeklerin çoğu, zamanında bu kadına niye bu kadar diş bilediklerini, niye kızgın olduklarını çoktan unutmuş gibiler. Ekrem abi, muhtar adayı Fadime ablayla Hanife ebenin birbirine sarılmasını görünce hemen başladı erkekleri kışkırtmaya "Bakın, iyi bakın! Eğer Fadime muhtar seçilirse, köyde kocakıran denilen urusbu böyle at koşturacak, fink atacak!
Ona göre verin oyunuzu!" Ekrem abi, Fadime ablayla Hanife Ebe’nin o sıkı fıkı sarılmasını görünce iyice zıvanadan çıktı. Hemen erkeklerin arasına dalıp fitili ateşlemeye çalıştı "Bakın, iyi bakın! Eğer Fadime seçilirse, köyde o kocakıran böyle fink atacak, at koşturacak! Oyunuzu ona göre verin, başımıza bela almayalım!" dedi ama nafile... Ekrem’in naraları milletin bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Ama söyledikleri erkeklerin bir kulağından girip öbüründen çıkıyordu. Milletin derdi bambaşkaydı. Köylü toplanmış, sanki hayvanat bahçesinde daha önce hiç görmedikleri bir hayvana bakar gibi, pür dikkat Hanife Ebe’yi izliyordu. Biri bıyık altından mırıldandı " La, ben bu gariyi on sene evvel ebemin cenazesinde gördüydüm. Gari milim değişmemiş be! Aynı endam, aynı bakış... Ne yiyip ne içiyor bu?" Her kafadan bir ses "Oğlum bu kadın cinli diyorlar...
Üç harflilerle nikahı varmış, o yüzden böyle dinç kalıyormuş." Bir başkası, köşede elinde kasketiyle heykel gibi dikilen Şakir’i gösterdi "Baksanıza şu adama! Zamanında dalyan gibi, yakışıklı mermer ustasıymış bu Şakir. Şimdi mum gibi erimiş bitmiş. Üç harfliler buna bir musallat olmuş, adamın iliğini kemiğini kurutmuşlar." Kalabalığın en arkasından biri, kafasındaki o eski hikayeleri deşerek son noktayı koydu ‘’Dedem anlatırdı; bu garı desdere amcıklı derdi. Bununla aynı döşeğe giren iflah olmaz diye tembihler dururdu. Şakir’in şu halini görünce dedem rahmetli haklıymış diyom..." Gençlerden biri Hanife Ebe’nin heybetine bakıp yutkundu "Oğlum karıya bak, maşallah at gibi... Bizimkiler bunun yanında süpürge çalısı gibi kalır valla," dedi. Diğeri hemen atıldı: "Hanife de Hanife ha! Ebemle emsal bu karı ne yiyip ne içiyor da hiç mi yaşlanmıyor?
Şunu atacaksın eve, gömeceksin yarağı... Gerçi benimkisi bu karıya göre kürdan gibi galır, karıya baksana usta!" Hemen biri itiraz eder gibi oldu ama sesi fısıltıya düştü “Lan buna yaklaşan öbür dünyayı boyluyormuş diyorlar, duymadınız mı?” Öteki hiç oralı olmadı, gözlerini Hanife Ebe'den ayıramıyordu "Valla usta, sonunda öleceğimizi bilsek de şu Şakir’in yerinde olup bir tur binmek vardı ya... Şununla bir döşek eskitsem gözüm açık gitmezdi herhalde!" Hanife Ebe kalabalığın arasından sıyrılıp Şakir’le birlikte oyunu kullandı, sonra hiç oyalanmadan dışarı çıktılar. Tam o sırada köyün delisi Ethem ortaya çıktı. Benim bugüne kadar en fazla iki üç kez gördüğüm deli Ethem. Öyle Fadime abla gibi lakaptan değil, bu sahici deli... Eskiden hafızmış da karısı ölünce devreleri yakmış diyorlar. Kendi kendine konuşur, kimseyi iplemez; bir bakarsın bilge gibi laf eder, bir bakarsın beş yaşında bebe gibi küser.
Ama fena ıslık çalar, hani gece duysan peşine düşersin. Elinde upuzun bir sopası var, yazın ağaçları onunla tırtıklar. Garip bir huyu vardır; o sopa asla yere yatmayacak! Ya bir duvara dayayacak ya ağaca verecek. Hiçbir şey bulamazsa taşları üst üste yığıp sopayı arasına dikermiş. Niye yapar, derdi ne, kimse bilmez. Ethem, Hanife Ebe tam atına binmek üzereyken koşturup önüne geçti. "Abam, abam!" diyerek eline sarılıp öptü kadını. Hanife Ebe de sanki bir evladı sever gibi saçını okşadı, omzuna birkaç kez vurdu: "İyisin iyisin, uğra arada yanıma" dedi ve Ethem'i usulca yolladı. Hanife ebe geldiği gibi atına çevik bir hareketle atlayıp "Deh!" dedi. Gitmeden önce atıyla bahçede bir tur dönüp kalabalığı şöyle bir süzdü. İşte tam o an, bakışlarımız bir saniyeliğine çakıştı. Ben gayriihtiyari gülümsedim ama o hiçbir tepki vermedi, sanki ruhumu okur gibi bakıp atını sürdü gitti.
Arkasında ise; onu gururla izleyen mutlu kadınlar, ne yapacağını şaşırmış bir avuç şaşkın ve Ekrem'in tayfası gibi sinirden köpüren, ama çoğunluğu "Vay be, ne kadındı!" diyen bir erkek kalabalığı bıraktı. Hanife Ebe atını sürüp gözden kaybolurken arkasından bakakaldım ama o an zihnimdeki Hanife ebeli anılar bir canlandı, sorma... Bizim "küçük Bayram" hazırda bekliyormuş, eşofmanın altından çadırı dikti anında. Rezil olmayalım diye iki elimi birden ceplerime sokup zorla kamufle etmeye çalıştım. Biri o halimi fark etse okulun bahçesinde yerin dibine girerim, seçim meçim kalmaz dillerine düşeriz. Kendi kendime dişlerimi sıkıp fısıldadım "Bayram kendine gel mk, mal mısın nesin? Aynur ablanın yanına yanaştım ama yüzünden düşen bin parça. "Hayırdır abla, yine kime kuruldun?" dedim. Uzakta kümelenmiş 3-4 tane tipi işaret etti. "Şu terbiyesizlere bak Bayram!
Kendi halinde dikilen Şakir adamcağıza laf atıp durdular, adamla dalga geçtiler. En sonunda dayanamadım, kalayladım hepsini!" dedi. Ben Hanife Ebe’nin endamına dalıp hayaller kurarken, arka tarafta Şakir’i meze yapmışlar demek... Aynur abla böyle haksızlıklara hiç gelemez, Şakir’e "köse" falan denilince sigortaları atmış. Ortamı yumuşatmak için, "Haklısın abla, ben çocukken birine topal demiştim de anam beni odunla bir güzel evire çevire dövmüştü" diye anlattım. Aynur abla keyiflendi, "İyi olmuş, elleri dert görmesin kadının!" diyerek gülümsedi. Hazır yüzü gülmüşken, geceki "Neredesin?" mesajının faturasını ödememek için muhabbeti koyulaştırdım. Tam Aynur ablayla lafa dalmışken, arkadan bir "Pişt, pişt!" sesi geldi. Kafayı bir çevirdim; Behiye ablayla ilk "pompa" operasyonunda bizi pınarda basan Sıvacı Hüsnü abi! "Gelele hocam, gel bi" dedi bana doğru.
Ben yanına seğirtirken bizim Aynur ablayı da es geçmedi; "Merhaba yenge" diyerek kafasıyla bir selam çaktı. Aynur abla da nezaketen kafa salladı. Koluma girip beni okulun kenarında dizili akasyalara doğru yürütürken diğer yandan "Nassın hocam, hiç görüşemiyoz?" dedi. İçimden “Sanki eskiden her gün çay içiyorduk…” desem de, dışarıdan “İyiyim abi, denk gelmedik, görüşelim inşallah” diye usul usul bağladım. Hüsnü abi "Geçen konuştuğumuz mevzuyu ne yaptın?" dedi. "Hangi mevzu abi?" dedim. "Rusya’ya ney gidebilirsen git dediydim ya?" dedi. "Haaa o mevzu abi, bir şey yapmadım, düşünüyorum; sınavlar falan, bir yere kapağı atamazsak bakarsın giderim..." dedim. "Düşünme, siktiret sınavı mınavı, git hayatını yaşa. Bak ben ne çekiyom avrattan bilsen; sakına sakın bu memleketten evlenip başını dolaştırma!" dedi. "Yengeyle sıkıntı var galiba Hüsnü abi?" dedim gülümseyerek.
Hüsnü abide sormamı bekliyormuş gibi anında döküldü, "Ekrem’e oy verecem diye dinime imanıma huzur ney bırakmadı. İki haftadır koynuma da girmiyo. Neymiş, kapıdaki köpeğe siktiririm, sana yine yanaşmam diyo!" dedi. "Ey abi, sen de Fadime ablaya at oyunu, niye kendini üzüyorsun? Bence yenge hanım haklı..." dedim. "Yav hocam zaten Fadime’ye verdim oyumu mecbur, mesele o değil; ben yanmışım, sen kaç kurtar canını, ben seni düşünüyom." dedi. "Tamam abi, Allah razı olsun..." dedim. Hüsnü abi iyice yanaştı, sesini kısıp kulağıma "Dişin keserken yiyecen, sikin kalkarken sikecen!" dedi. "Bak Belarus’da çalışırken buraya gelmeye yakın bi tane Arina diye bir karıyla yiyiştim, Allah seni inandırsın aklıma geldikçe ataş basıyo her yanımı. Bi muamele çekti kadın, bizim avratla yüz sikişmeye bedel." dedi. "Doğrudur abi." dedim. "Yav sen benim gardaşımsın; bi vakıt keyfim yerinde, karıyla oynaşıyoruz, tam güzelce soydum altıma aldım iş görecem, karı sikişin ortasında hiiyyy dedi kaçtı gitti altımdan.
Aklımı aldı amına koyduğumun karısı, kalpten gidecektim! Meğer ocakta süt varmış, taşmasın diye ona koşmuş..." dedi. "Doğrudur abi." dedim. "Bu Ruslar var ya, yarra gördü mü dünya yansa dönüp bakmazlar, bırak ocaktaki sütü!" dedi. "Doğrudur abi." Dedim otomatik pilota bağladım. Hüsnü abi anlatacakları bitince "Bir ara gel böyle olmuyo, uzun uzun anlatayım" deyip sonunda beni özgür bıraktı. Bu adam beni görünce niye sürekli sikiş muhabbeti yapıyor, bende mi bir şey var amına koyayım dedim kendi kendime. Çok enteresan bir tekniği var Hüsnü abinin; tam kızacak gibi oluyorum ama kızamıyorum da. Devam Edecek