BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 62 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 62 / 84 BÖLÜM 27 dk okuma 16,764

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 62. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

31. Bölüm 5 part halinde paylaşılmıştır.

- -----------------------

12 Mart 2012 Pazartesi 07:00 Hadi gelin köyümüze geri dönelim. Fadime’nin düğününde halay çekelim… Martın 12’si. Sabahın yedisi. Sanki gözümü kapatıp açmışım gibi geçti gece. Yataktan doğrulduğumda o meşhur “Dün olanlar gerçek miydi? Yoksa ben mi uydurdum?” hissi tüm ağırlığıyla çöktü üzerime. Yok yok… Gerçekti. Deri koltuk, o ter kokusu, Fadime ablanın inlemeleri… Hepsi gerçekti. Köy tarihinin ilk kadın muhtarını ilk siken adam olarak tarihe geçmiştim. Sadece iki kişinin bildiği bir tarih! Bilmiyorum sizde de oluyor mu ama bende sabah uyanır uyanmaz kısa süreli "Ben ne bok yedim?" pişmanlığı geliyor. Dünyada ne yaptıysam hepsini yanlış yapmışım gibi. Beş dakika sürüyor, sonra geçiyor; ama o beş dakikada insan kendini mahkemeye verir. Ibrığa suyu doldurup tüpün üstüne koydum; gusül için su ısıtıyorum. Eriniyorum falan ama cenabet evden çıkmak gibi bir huyum da yok.

Tamam, dört dörtlük bir Müslüman değiliz belki ama gavur’da değiliz nihayetinde. Bazı kırmızı çizgilerimiz var bizim de kendimize göre anlayacağınız. Isınan suyun buharı odaya dağılırken telefon bir an acı acı çalmaya başladı! Daha önce de demiştim; sabahın yedisinde çalan telefon benim aklımı başımdan alır. Ekrana bir baktım, Rıza Abi yazıyor. Hassiktir! Uyanmamış numarası yapıp açmasam mı diye düşündüm ama nafile, öküz gibi ısrar ediyor. Çaldı, çaldı, çaldı… Dört kere çaldırdım. Beşincide artık kaçış olmadığını anlayıp istemeye istemeye açtım.

Ben: (Sesim çatal çatal) E-Efendim Rıza Abi? Rıza abi: Bayram... Uyanıksın değil mi?

Ben: Yeni uyandım abi (yok mk seninle konuşam dublörüm şuan) Rıza abi: İyi dinle, dün gece (okkalı bir esnedi) Fadime’nin ardına takıp gitmişsin Ben: (Ananı sikim) Abi... Ne takması... Vallahi ben... Ben öyle bir şey...

Rıza abi: Yahu neyi öyle bir şey? Bayağı takmışsın işte. Sabah geldim, gördüm. Öylece duruyor Ben: (Ecel erleri dökerek) Abi kurbanın olayım, yanlış anlamışsın Rıza abi: (Kısa bir sessizlikten sonra kahkaha atar) Ulan Bayram! Ne yanlış anlaması? Alt tarafı bir mont. Bu lacivert mont senin değil mi, ben mi yanlış hatırlıyorum? Geçen gün üstünde görmüştüm.

Ben: Mont mu... Heee... Mont... Tabi abi ya, mont ya. Rıza abi: Tamam bende onu diyorum işte hemen başka telden çalıyorsun. Ferdi babanın odada Fadimenin boydan bir fotoğrafı var ya hani, kapının sağında... Fadime beğenmeyince ters çevirip oraya dayamıştık. Sende resminin ardına takıp gitmişsin.

Ben: Anladım… Abi. Şey, gece kahve çok sıcaktı, askılıklar da doluydu, üstüme ceketi giyince montu unutmuşum giderken Rıza abi: Fadime de unutmuş… İki şaşkınlar aklınız nerdeydi kim bilir Ben: Öyle abi...

Kim bilir (Gülerek) Rıza abi: Birinden göndereyim mi?

Ben: Yok yok abi… Sen hiç uğraşma, ben uğrar alırım. Rıza abi: Tamam. Hadi uğurlar olsun Ben: Görüşürüz abi, hayırlı işler Kalbim hâlâ güm güm atıyordu. Evli karıyla bu boku yemek var ya… Sıkıntının kralı. Ulan Rıza abi, sabah sabah aklımı aldın! O soru öyle mi sorulur Allah aşkına? Kalbime iniyordu, bir an “karımı mı siktin lan?” diyecek diye ödüm koptu. Dizlerimin titremesi azıcık geçince, ısınan ıbrıktaki suyu bakraca boşalttım. Güzelce yundum. Kirlerle birlikte, sabah kalktığımda çöken o kısa süreli pişmanlık da suyla beraber akıp gitti. Pazartesi sabahı, haftanın ilk günü... Okula geçtim. Çantamı sınıfa bırakıp doğruca çay ocağına daldım. Kiraz abla olmadığı için çay ve temizlik işi Ömer hocayla bana kalmıştı. Tam ocağa su koyuyordum ki Ömer Hoca göründü. Elinde kahverengi bir torba vardı.

‘’Hocam ben seçim evraklarını teslim etmeye gidiyorum’’ dedi. “Ben yokken Aynur idare edecek yerime. Kiraz da benimle geliyor… Nurettin’i salacaklarmış, onu alacağız dönüşte. Öyle geliriz” diye ekledi. "Tamam hocam" dedim. İyi haberdi. Hem Nurettin abi özgürlüğüne kavuşuyor hem de Kiraz abla okula döner artık. Kiraz ablanın okula dönmesiyle bizim çay, temizlik nöbeti nihayet sona eriyordu. Ömer hocayla birlikte dışarı çıktık. Arabası kapının önünde çalışır vaziyette bekliyordu. Aynur abla, elindeki montu giymesi için Ömer hocaya uzattı; sonra o binmeden yanağına bir öpücük kondurup, “Hayırla git gel” dedi. “Kiraz’a da selam söyle” diyerek uğurladı. Söyler abla söyler, hiç merak etme; hem önden hem arkadan selamını eksik etmez. O gün benim evde yakaladığım Ömer hocayla Kiraz abla, Nurettin abi çıkmadan önce bugün en az iki kere sikişirler.

Bahis oynama imkânım olsa "2,5 üst" oynardım, o derece eminim. Aynur abla da kocasını allayıp pullayıp gönderiyor işte... Sen uyu daha. Ömer hoca gaza basıp Kiraz ablanın evine doğru sürerken, Aynur abla da benimle birlikte okula girdi. Çay ocağına geçtik. Ben çayı demledim. Oturduk, iki lafın belini kırıyoruz. Bir ara Aynur abla "dün biz ayrılınca ne yaptınız?" diye sordu birden. "Sizden sonra biz de çok oturmadık, kahveyi toparlayıp hemen çıktık" dedim. Aynur ablaya yalan söylerken aklım çıkıyor; sanki aklımdan geçenleri okuyormuş gibi bir hisse kapılıyorum. Seçim muhabbetine daldık, olanı biteni konuştuk. Aynur abla da sonuçlardan memnundu. Aza listesine girmesi biraz zoraki olmuştu ama iş ciddiye binince o da sahiplendi. Şikâyet etmedi hiç.. Hatta "Bir akşam oturalım konuşalım, Fadime’yle birkaç planımız var, sen de varsın içinde" dedi.

"Tamam abla" dedim, "ama çok uzatmayın, hazirana kadar ne yapacaksanız yapın, sonra baba yolcu” diyerek güldüm. Ben gülerek söylemiştim ama Aynur abla gülmedi; aksine yüzü düştü. "Bakıyorum da pek meraklısı gitmeye Bayram efendi, bizden çabuk sıkılmışsın" diyerek trip attı üstüne. Gönlünü yapmaya çalıştım ama artık söylediğime mi yoksa gerçekten gidecek olmama mı bilinmez, ders başlayana kadar yüzü asık kaldı. Ders vakti gelince sınıflara geçtik. İlk ders sınıfa yazılı yaptım. Öğrenciler sorularla uğraşırken ben de masamda dalmış oturuyordum. "Bitiren teneffüse çıkabilir" demiştim zaten. O ara önümdeki kağıdı karalamaya dalmışım. Dervişin fikri neyse zikri odur hesabı, kağıda büyük harflerle AYNUR yazıyordum. Tam "N" harfini yazarken başımda dikilen Aynur ablayı fark ettim. Harfi tamamlamadan "N"yi "I"yapıp bıraktım, ortaya AYI çıktı. Kalemi hemen bırakıp kafamı kaldırdım; masanın önünde dikilen Aynur ablayı sanki yeni görmüş gibi yaptım.

"Hayırdır? Yedi mahalle borcun varmış da muhtar kapıya dayanmış gibi ne düşünüyorsun öyle?" dedi. "Hiiççç, çocuklar sınav olurken dalmışım öyle" deyince Aynur abla masanın yanına gelip kâğıda baktı. "AYI mı?" dedi, "Ne alaka?" diyerek güldü. "Hiiç, öylesine" dedim. "Öylesine kalbinin içine AYI yazanı da ilk kez görüyorum" deyince beynimin bana vermiş olduğu yetkiyle saçmalamaya başladım. "Yok be abla, ne kalbi" dedim kâğıdı hafifçe kendime çekerek. "Az önce sorulardan birini kontrol ederken aklıma geldi; hani ayılar armudun iyisini yer ya... Ben de bu sınıftaki en iyi notu kim alacak diye düşünüyordum. Kendi kendime Notun iyisini ayı yer gibi saçma bir atasözü uydururken dalmışım işte. Zaten uykusuzluktan beyin devrelerim yandı, harfler bile birbirine giriyor." Aynur abla kafasını yana eğdi, beni şöyle bir süzdü, dudaklarını sağa sola oynatarak söylediklerimi tarttı.

"Çok saçma" dedi. Biliyorum bence de saçma ama o an aklıma daha mantıklı bir yalan gelmedi işte. Neyse ki üstünde durmadı da konu uzamadı. O gün akşama kadar okulda Aynur ablayla dip dibeydik; ders aralarında soluğu hep birbirimizin yanında aldık. Ya çay ocağında oturduk ya koridorda ayaküstü lafladık. Sürekli bir bahane uydurup onu görmek, yanına gitmek istediğimi fark ettim. “Çay bitti mi?” “Odun kaldı mı?” “Sınıfın anahtarı sende mi?” Ömer hocanın gelmemesine sevinmedim desem yalan olur; meydan bize kalmıştı. Öğleden sonra Türkçe dersinde, ilçede düzenlenecek 18 Mart Çanakkale Zaferi kompozisyon yarışması için öğrencileri serbest bıraktım. Onlar kağıtlara gömülmüşken ben de masada sabahki yazılıları okumaya koyuldum. Burada küçük bir es vereyim; hikâyenin başında da demiştim, birleştirilmiş sınıftayım. Hem 4 hem 5. Sınıfların dersine aynı anda giriyorum (Bu seneden sonra sistem değişti ya, 4+4 oldu.) Sınıfta yıl içerisinde gelenlerle birlikte 6 tane dördüncü, 7 tane de beşinci sınıf öğrencim var; toplam 13 can.

Birine konu anlatırken diğerine okuma ya da çalışma veriyorum. Zorluk seviyesi dışında dersler zaten neredeyse aynı. Sınavları da aynı anda yapıyorum. Başlarda düzeni kurmak epey terletmişti ama artık tıkır tıkır işliyordu. Yazılıları okuyup bitirince, teneffüsten önce sonuçları açıkladım. İsmail abinin kızı Güldane 95 aldığını duyunca, 100 gelmedi diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. O sırada 40 alan öğrencim Yakup, sessizce yanıma sokulup kulağıma fısıldadı "Öğretmenim, size bir kova süt getirsem 45 yapar mısınız?" dedi gülerek. Süt umurumda değildi ama o cinliği ve söyleyiş tarzı öyle hoşuma gitti ki, yalan yok, yaptım gitti. Ders arasında bizim Osmancan’ın yanına gidip çaktırmadan ağzını aradım; "Annenler, babanlar ne yapıyor?" diye sordum. Babasının ilçede olduğunu, annesinin ise kardeşiyle birlikte köyde kaldığını söyledi. Behiye abla yine yalnız değilmiş yani.

Kafamda kurduğum o kadar planın hepsi de yalan oldu. Bugün, köydeki hayatımın en leş günlerinden biri olmaya adaydı. Sınavdan 100 alamadı diye dünyası başına yıkılan Güldane’nin gönlünü bin bir dille yaptıktan sonra, kız bir anda bombayı patlattı, Teyzesi Suna için görücü gelecekmiş. "Kimmiş gelen, neymiş?" diyorum, güya hiç umursamıyormuş gibi görünmeye çalışarak. İçim içimi yiyor. Güldane’nin bildiği de o kadar zaten. “İnşallah yanlış anlamıştır” diye kendi kendime avunuyorum ama bir taraftan da Suna’nın annesinin bir süredir köyde olduğunu biliyorum. Hatta o meşhur koyun ağılı maceramızda bizi basmasına ramak kalmıştı, son anda yırtmıştık. Acaba o gün bir şeylerden şüphelendi de bu işi ondan mı hızlandırdı diye düşünmeden edemiyorum. Durduk yere canım sıkıldı, tadım tuzum kaçtı. Suna’ya karşı hislerim de bir garip zaten; Yaşından mı, yaşadıklarından mı bilmiyorum…

Hoşlanmakla acımak arasında bir yerdeyim. Elbette günün birinde yuvasını kuracak, elin adamıyla evlenip gidecek ama işte... İnsanın yine de bir içi cız ediyor, garip bir kıskançlık çöküyor üstüne. Suna meselesini bir kenara itmeye çalışıyorum. Muhtemelen ablası birini yakıştırmıştır ama Suna kabul etmez; bu düşünce o an bana en mantıklı sığınak gibi geliyor. Ama asıl kafamı kurcalayan başka bir mevzu var, Şu Kahraman ibnesi... Malum, bir ara şu ev meselesini açmıştı ama arkası gelmedi. Fadime ablalarda kaldığım gece beni zamansız araması falan kesinlikle boşuna değildi. Sonradan lafı çevirmeye çalışsa da, o telefonun ev yüzünden olduğuna yemin edebilirim ama ispatlayamam. Bir şey de anlatmıyor zaten çakal. Ağzını yokluyorum, hep aynı film "Zamanı gelince anlatacağım" ayağına yatıyor. Sanki devlet sırrı amına koyum. Kafaya koydum ama bu işi öyle yada böyle çözeceğim.

Bayağıdır internetten gizli kamera bakıyorum. Nasılsa bu Kahraman ibnesi o evi elbet isteyecek, o gün gelince hazırlıklı olayım diyorum. Kahramanı yakalayamazsam bile, bakarsın Ömer Hoca ben yokken Kiraz ablayı eve atar, onları çekerim. Gerçi onları canlı canlı izledikten sonra pek merakım kalmadı ama olsun, benimkisi deli gönle teselli işte. Önce küçük bir kamera baktım ama bu sefer de "Nereye gizleyeceğim?" stresi bastı. Uğraş dur… Gizle sakla… Bu kadar operasyon işi bana ters geldi. Tam vazgeçiyordum ki, kafama daha çok yatan bir şey buldum. Bir söz vardır ya “Bir şeyin bulunmasını istemiyorsan herkesin görebileceği yere koy.” Aynen o hesap. Eskiden çanak anten olmayan yerlerde portatif anten kullanılırdı. TV’nin yanına, üstüne koyarsın… Sağa çevir, sola çevir… Uzat, kısalt… Görüntü gelsin diye semazen gibi döndürüp durursun... İşte tam o anten görüntüsünde bir kamera buldum!

Böyle olunca üstündeki ışık mı var, sensör mü var… Kimsenin umurunda olmaz. Kim gidip de “bu anten niye kamera gibi duruyor” diye şüphelenecek? Gayet masum. İçine bir de hafıza kartı çaktın mı tamamdır. Adresi bizim has kanka Yasin’in adresi verdim. Siparişi geçince fırsattan istifade telefonu açıp aradım bizimkini. Açmadı ibne. Bir on dakika geçti, bu sefer o geri döndü.

Yasin: Gardaş kusura bakma, elimiz kolumuz doluydu, bakamadık.

Ben: Hayırdır lan, yine hangi kızın peşinde helak oldun?

Yasin: Ne kızı amına gardaş la, ortalık Teksas’a döndü! Az önce dükkanın önünde adamın tekini paketlediler. Polis, ambulans... Kıyamet koptu Ben: Hadi lan ordan!

Yasin: Lan valla! Adama daha yeni ayakkabı verdiydik, dükkandan çıktı, sokağın başında indirdi herifin biri pompalıyla. Ananı avradını sikeyim, aklım beynim yerinden oynadı.

Ben: Eeee, öldü mü peki adam?

Yasin: Yok gardaşım ya. O kadar sıktı bacağına gelmiş sadece, bacak süzgeç olmuş ama yaşıyor pezevenk.

Ben: Mesele neymiş peki? Alacak verecek mi, kan davası mı?

Yasin: Yok la mevzu başka... Adamın karısını sikmiş.

Ben: (Gülerek) Ben de önemli bir şey sandım mk!

Yasin: Daha ne olacak lan? Ben olsam ben de vururum, namus davası bu.

Ben: Oğlum alt tarafı cinsel yarrrağını hanımefendinin naçizane amucuğuna zerk etmiş, hangi devirdeyiz lan? Modern olun biraz.

Yasin: Siktir lan ordan!

Ben: Sen siktir! Evli karılarla yatıp kalkarken iyiydi, dükkanın önünde pompalı patlayınca mı imana geldin ibine?

Yasin: Yok la gardaş, bayadır tövbe ettim. Evli, dul, yetim... Artık hiçbirine dokunmuyorum. Şu Gamze işi ciddiye bindikten sonra fobi başladı bende.

Ben: Ne fobisi lan?

Yasin: Karımı sikecekler fobisi!

Ben: (Kahkahayı basarak) Allah belanı vermesin...

Şama maka benim sayemde evlenip insan olacan Yasin.

Yasin: Valla senin sayende... Lan dur, sahi Munise de gidici haberin olsun.

Ben: Gidici derken.

Yasin: Bir eleman peşinde koşuyordu ya, hafta sonu tanışmaya gelmiş bebeyle anası danası, iş ciddi yani, yüzükler yolda.

Ben: Hadi ya! Asla evlenmem diyordu o?

Yasin: Karı milletinin istemem demesine ne bakıyon sen amına koyum, yan cebime koy diyor işte. Munise’ye de söyledim; Gız mallık yapma, evlen bu bebeyle diye gazı verdim.

Ben: Aferim iyi bok yedin. Neyse hayırlı olsun. Zaten bir işler döndüğünü anlamıştım, bayadır sesi soluğu çıkmıyordu Yasin: Neyse benden duymuş olma da... Sen niye aradın asıl, onu söyle?

Ben: İnternetten kamera aldım, senin dükkanın adresini verdim. Bugün kargoya verilirse Çarşamba gelir, bana postalarsın.

Yasin: Ne kamerası la?

Ben: Lan gizli kamera gibi bir şey işte.

Yasin: Hay senin şerefini sikiyim. Benimle dalga geçe geçe beni de geçtin amına. Hayırdır, artık siktiğin karıları mı çekecen, koleksiyon mu yapıyon?

Ben: Lan yok oğlum, ne alakası var!

Yasin: Tabi tabi mk... İnternete falan atarsan söyle de, kazaya kurban gitmeyelim gardaş. Senin götünü görmeye hazır değilim henüz, bünyem kaldırmaz.

Ben: Amına koyayım senin Yasin gibi arkadaşın!

Yasin: Bu arada... Günün kutlu olsun lan! Dün arayacaktım, mevzular arasında kaynadı gitti.

Ben: Gün mü? Ne günü lan?

Yasin: Dünya Götverenler Günü! (Anıra anıra gülmeye başlar) Ben: Senin çeneni yayını sikeyim... Kapat ibne, kapat! Telefonu kapattıktan sonra boğazıma bir yumru oturdu. Önce Suna’nın isteme haberi, peşinden de Munise’nin evleneceği haberi... Bari alıştıra alıştıra gelseydi kara haberler. Pat pat vuruyorlar kafama, ben de mecbur “tamam” diye diye geziyorum ortalıkta.

Kendi keşfettiğim tüm genç yetenekler yuvadan birer birer uçuyordu resmen. "Okul çıkışı kapıları kilitleyip eve doğru yürürken, Aynur abla ne yaptıklarını öğrenmek için Ömer Hoca’yı aradı. Ömer Hoca, ‘’Nurettin’in işlemleri yeni bitti, şimdi yola çıkıyoruz’’ deyince; Aynur abla ‘’Nurettin’le Kiraz’ı bize getir, burada yemek yeriz öyle geçerler evlerine'’ diyerek tembihledi. Telefonu kapatınca bana dönüp ‘’Sen de geliyorsun’’ dedi. Hiç ikiletmedim, '’Üzerimi değiştirip hemen geliyorum’’ diyerek eve koştum ve yıldırım hızıyla geri döndüm. Aynur abla mutfakta kolları sıvamış, yemek hazırlıyor. Ben de yanında dolanıyorum, soğan mı doğradım, tabak mı çıkardım… Yardım ayağına bildiğin gölge gibi yapıştım kadına. Bir ara, "Müzik açsana telefondan" dedi ama benim müzik kültürü biraz zayıftır; Ferdi Tayfur, Sibel Can, az buçuk da Ayna’yla Ankaralı Namık dinlerim o kadar.

Telefonu verdim; Fizy uygulaması vardı o zamanlar, şimdi yaygın ama o vakit herkes bilmezdi. Uygulamayı açtım, "Al abla, istediğini aç dinle” dedim. Açtı, tezgâha koydu; bir yandan dinliyor, bitince yenisini açıyor falan, hoşuna gitti. "Çok rahatmış böyle” dedi. Yemekler pişerken mutfak masasına karşılıklı oturduk. Benim telefon Aynur ablada; bir yandan müzik çalıyor, diğer yandan bir şeyler karıştırıyor. Merak ediyorum neye bakıyor diye ama kafayı uzatıp bakmıyorum tabii. "Hep erkeklerle konuşmuşsun bakıyorum da, hiç kızlarla konuşman yok” dedi. Meğer mesajlarıma bakıyormuş! Yasin, Hacı, Necip, İbo, Şefik… "Hiç kız yok, hep erkek” deyip mesajlaştığım isimleri bir bir saydı. Bir ara birden gülmeye başladı "Bu nasıl muhabbet? Yasin’le birbirinize niye bu kadar küfrediyorsunuz?" diye sordu. Yasin’le mesajlarımızı okudukça gülmesi arttı, mesajlaşırken birbirimize attığımız kadın resimlerini değerlendirdi "Bu güzel, bu eh işte, bu ne böyle, nasıl zevkiniz var?" diyerek dalga geçti.

"İstersen vereyim telefonunu, rahatsız olduysan” dedi ama artık geçildi o eşik. Zaten görmemesi gereken ne varsa görmüştü çoktan. Birden, "Koca karı tokmağı ne oluyor?" diye sordu. “Efendim abla?” dedim, sanki ilk defa duyuyorum. İçimden de Yasin’e sövüyorum, ‘’Ulan senin ben ağzını…. ‘’ diyerek. Aynur abla "Sana bir ara bu lafı demiş sürekli, Koca karı tokmağı ne oluyor onu anlamadım" dedi. "Boş ver abla" dedim, birden gülesim geldi kendimi zor tuttum; içimden de Yasin’e sövmeye devam ediyorum. "Merak ettim, söyle hadi” deyince dayanamadım; "Şu şeyler var ya..." dedim, "Neyler var ya?" dedi... "Behiye ablayla Fatoş ablayla olanlar işte" dedim. Aynur abla bir süre boş boş baktı, anlamaya çalıştı; sonra birden "Haaa!" deyip kahkahayı bastı. "Ulan nereden de aklınıza geliyor böyle şeyler?" deyip, telefona bakıp bakıp gülüyordu. "Bakıyorum da köydeki çapkınlıklarını Yasin de biliyor.

Gizli kalsın diye konuşmuştuk diye hatırlıyorum" dedi lafı inceden dokundurarak. "Sadece o biliyor abla, ondan saklamadım" dedim gülerek. "İyi bakalım tokmak kafa" dedi, yine kendi kendine gülmeye devam etti. Laf lafı açtı, Aynur abla konuyu dönüp dolaştırıp yine kız meselesine getirdi. "Artık kendinden büyüklerle ilgilenmeyi bırak, biraz da kendi akranlarınla ilgilen” dedi. "Yok mu hiç aklında birisi? Anlat bakayım” diye sorunca, "Yok abla, köyden dışarı mı çıkıyorum, kimi bulacağım?" dedim. Hak verdi bana. " Doğru… Ama bak, Fadime’yle bir planımız var. Olursa köydeki kızlardan sana münasip birini buluruz belki. Sen bana nasıl birini aradığını söyle bakayım” dedi merakla, "Hayalinde nasıl bir eş var?" Ben de ciddi ciddi düşünüyormuş gibi yaptım başta, sonra "En büyük hayalim; yoldan geçerken ulan bir kıza bak bir de yanındaki lavuğa bak derler ya, işte o cümledeki lavuk olmak istiyorum” dedim.

Aynur abla, hoşuna gidince yaptığı gibi kızar gibi yaptı “Eşşek…” dedi ama gülmemek için zor tuttu kendini. "Abla” dedim, "Sen bana bir zamanlar erkenden evlenip ne yapacaksın diyordun, şimdi kendin başımı bağlamaya çalışıyorsun" diye sordum. "Yine aynı düşüncedeyim, onda değişiklik yok” dedi açıklama yapar gibi, "Ama görüyorum ki başını bağlamazsak iş tehlikeli yerlere gidecek; benim korkum bu. Senin enerjini farklı yönlere çekmek lazım; biraz kız tribi falan çek, durduk yere kavga çıkaracak birisi olsun hayatında, kafan biraz onlarla dolsun. Ona kanaat getirdim artık." Arada bir de Yasin’in esprisine vurgu yaparak "tokmak kafa" lafını diline dolamayı ihmal etmiyordu. Muhabbetin bir yerinde, "Ben kendimden büyük birisiyle evleneceğim” dedim. Aynur abla bu çıkışımı görünce, "Allah Allah, o niyeymiş?" dedi. "Kendinden büyük biriyle evlenen erkekler zengin oluyormuş da ondan” dedim.

"Bak bak bak uyanığa bak!" dedi Aynur abla, "Adam kariyer planını kayınpeder üzerine kuruyor şimdiden..." Sonradan merak ettim, "Siz Ömer hocayla nasıl tanıştınız?" diye sordum. Niyetim biraz da konuyu değiştirmekti. Aynur abla, sanki TRT belgeselinde eskileri hatırlayan yaşlı ebeler gibi derin bir iç çekti. Tam anlatmaya niyetlenmişti kapı çaldı, bizim adliye ekibi teşrif etmişti. Kiraz abla… Nurettin abi… Ömer hoca… Üçü de içeri girdi, yüzler gülüyor, keyifler yerinde. Nurettin abi hiç değişmemiş; aynı rahatlık, aynı keyif… Sanki içeride yatmamış da iki günlüğüne akraba ziyaretine gitmiş gibi. Yolda gelirken Ömer hoca, Hüseyin amcayı vuranın Dumrul amca olduğunun ortaya çıkmasında benim parmağım olduğunu anlatmış. Nurettin abi de Kiraz abla da bunun için ayrıca teşekkür ettiler bana. Aynur abla bir ara laf arasında, "Neden bu kadar geç kaldınız?" diye sordu.

Ömer hoca ile Kiraz abla bir an bakışıp, hafif bir “laf çevirme” moduna girdi. Ömer hoca, "Adliyede evrak işi çoktu, sistem falan gitti, sonra Nurettin’i kapıda bekledik” diye bir senaryo sıktı. Tabii ben o işin neden bu kadar uzadığını, o yol kenarlarında sistem gitmesi değil de başka neler gidip geldiğini adım gibi biliyordum. Yine de "Vay be, ne bürokrasiymiş arkadaş" der gibi kafa sallayıp yalanlarına ortak oldum. İçeride kalmak Nurettin abiye zerre koymamış. Eve girer girmez evin içine şöyle bir göz gezdirdi. Hatta hiç oturup soluklanmadan salonun ortasında bir sandalyeye çıktı, tavandaki titreyen avizeye baktı. “Bunun bağlantısı gevşek” dedi. Sonra kendi hallerinde oyun oynayan çocukların arızalı oyuncak trenini gördü. Eğilip ona da baktı. “Bu da kontak yapmıyor” dedi. Adamın eli dursa ruhu daralıyor. Hüseyin amca davasından beraati kapmış ama cinayette kullanılan silahın kendisine ait olduğunu kabul ettiği için hakkında ayrı bir dava açılmış.

Mayıs ayında mahkemesi varmış. Nurettin abi eliyle boş ver der gibi yaptı, "Hallederiz Allah’ın izniyle, sıkıntı yok” diyordu. Dünyayı su basmış, ördeğin sikinde mi hesabı; Nurettin abi de o kadar rahattı ki, sanırsın hâkim babasının oğlu! Hayatım boyunca hiçbir zaman rahat, gamsız bir insan olamadım. Hatta böyle gamsız insanları hep merak eder, onlara imrenirdim. Ama o akşam anladım ki, her şeyin fazlası zarar olduğu gibi, rahatlığın fazlası da bildiğin felaketmiş. Çok rahat olan adamın karısını çatır çatır sikiyolar da haberi olmuyor, onu gördüm. Nurettin abi karşımda dünya umurumda değil diye takılırken; Ömer hocanın Kiraz ablayla o kaçamak bakışmaları, ufak tefek sırıtışları... Hepsi film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. Aynur abla da Nurettin abinin bu rahatlığına şaştı kaldı ama çaktırmadı. Bir ara dayanamadı, "Nurettin, artık bir tane çocuk yapın da yeriniz yurdunuz belli olsun.

Bak, hayatta ne olacağı belli olmuyor; karın yalnız kalmasın” diyerek sitemle karışık ayarı verdi. Nurettin abi de, "Haklısın yenge inan haklısın, vallahi benim de aklımdan aynısı geçti biliyon mu" diyerek onayladı onu. Çayları içtikten sonra Kiraz ablalar müsaade istedi, ben de "hadi bana da eyvallah" deyip onlarla birlikte kalktım. Onları evlerine bırakıp kendi evime geçtiğimde saat ona geliyordu. Aklım birkaç gündür Behiye abladaydı; yalan yok, özlemiştim de. Ne zaman hayali gözümün önüne gelse, bizim ufaklık anında bayrak çekip dikeliyordu. Oğlu gelini de yanında kalacak tam zamanını buldu. Eve girince “mesaj atsam mı?” dedim, vazgeçtim. Direkt aradım. Başı kalabalıksa Osmancan’ı bahane eder, bir yalan uydururum diye düşündüm. Aradım… İkinci çalışta açtı.

Ben: Aradım ama… Müsait misin? Behiye abla: Müsaitim müsaitim… Şaşırdım, hiç adetin değildir böyle aramak.

Ben: Özledim. Uzun zamandır sesini duymadım… Bi duyayım dedim. Behiye abla: Hımm… Ben de… (sesini düşürerek) Ben: Sen de ne? Behiye abla: …Özledim.

Ben: Ortam müsait değil galiba. Behiye abla: Şimdi yattı herkes, ben de tam üzerimi değiştirecektim.

Ben: Keşke yanında olsaydım da… Benim yanımda değiştirseydin. Behiye abla: (gülümsedi) Sen ne yapıyorsun?

Ben: Eve yeni girdim. Bugün Nurettin abi çıktı ya… Akşam Aynur ablalarda oturduk. Behiye abla: Evet ya, çok sevindim, haberim var. Aynur anlattı, senin sayende kurtulmuş Nurettin.

Ben: Eh işte... Az biraz faydamız dokundu diyelim. Behiye abla: Bir de mütevazı, bir de mütevazı… Böyle yapıyorsun ya, daha çok hoşuma gidiyorsun! (gülerek) Ben: Diyosunn... Odana geçtin sanırım, sessiz konuşmadığına göre! Behiye abla: Osmancan’ın odaya geçtim. Onlar annesiyle benim yatakta yatıyorlar iki gündür, ben de Osmancan’ın yerinde yatıyorum.

Ben: Ooo iyiymiş! Aklıma bir şey geldi kabul edersen. Behiye abla: Hayırdır inşallah?

Ben: Şimdi şöyle; sen bilgisayarı açıyorsun, Messenger’dan görüntülü konuşuyoruz. Ben de seni görüyorum bu sayede. Nasıl fikir? Behiye abla: Gece gece mi? Öğlen okula gelirim Osmancan’ı almaya, canlı canlı görürsün olmaz mı?

Ben: Ben anlamam. Oyunbozanlık yapma hadi. Behiye abla: (Birkaç saniye sessiz kaldı) Peki... Bilgisayar zaten açıktı. Hemen Messenger’ı açıp beklemeye başladım. O arada banyoya koştum; saçları falan düzeltip üstümde daha iyi duran eşofmanlarımı çektim. Beş dakika kadar bekledim, tam "Vazgeçti herhalde" diye düşünürken sağ alt köşede o "çevrim içi" uyarısı göründü. Hemen kamera açma isteğini gönderdim. Açtı... Üstünde bordo renk geceliği vardı, saçlarını salmıştı. Başta hoparlörün sesi çok çıkıyor diye panikledi, sesi ayarlayamayınca tarif ettim, kulaklığı taktı kulağına öyle konuşmaya başladık.

Behiye abla: İlk kez Osmancan olmadan açıyorum bilgisayarı, inşallah bir yerine bir şey olmaz.

Ben: Olmaz abla olmaz. Hem olsa da ben yaparım, biliyorsun. Behiye abla: Yaparsın biliyorum. (Kameradan kendine bakıp güldü) Böyle de haberciler gibi olmuşum, kulaklık falan...

Ben: Evet, savaş muhabirlerine benzedin. Sana her şey yakışıyor. Behiye abla: (Gülümsedi) Bu kadar yeter mi? Gördük birbirimizi işte.

Ben: Cık! Yetmez. Behiye abla: İyi hadi, biraz daha durayım.

Ben: Ne acelen var, gidip yatacaksın alt tarafı. Behiye abla: Gelin evde şimdi, sesim gider, gelir melir kötü olur.

Ben: Gelmez gelmez, bana güven. Hem üstüne çekmişsin kapkalın gecelikleri, biraz düğmeleri falan mı açsan şöyle serin serin? Behiye abla: Bayrammm!

Ben: Nee? Behiye abla: Yan yana gelince her şey serbest ama böyle…

Ben: Evet, böyle? Behiye abla: Böyle ne bileyim, genç çocuk gibi...

Ben: Özledim ne yapayım? Başka türlü göremiyorum, bari buradan göster... Azıcık... Ucundan... Behiye abla: Israr etme ne olur!

Ben: İyi peki. Senin dediğin gibi olsun. Hadi tutmayayım ben seni. Behiye abla: Darılmak yok ama. (Sesini biraz daha kısarak) Bir araya gelince ne istersen… Tamam mı?

Ben: Tamam. Kamerayı kapattık ama benim ufaklık otopark bariyeri gibi kalktığıyla kaldı, canım sıkılmıştı geri indirdik mecbur. Laptopu kucağıma alıp yatak odasına geçtim; komodinin üstüne koyup bir film açarım, izlerken de uykum gelir uyur giderim diye planlıyordum. Tam o sırada cep telefonu çaldı. Baktım, Behiye abla arıyor. Açar açmaz fısıltıyla, sanki evde dinleyen varmış gibi:

- “Şeyi açsana…”

- “Hangi şeyi abla?”

- “Hani… Az önce konuştuğumuz… Şu…”

- “Haa… MSN’yi diyorsun, tamam.”

Kapattık telefonu. Messenger’ı açtım. Çevrimiçiydi. Tekrar görüntü isteği attım. Bu sefer daha hızlı kabul etti. Karşımda yine aynı hâl, kulaklık kulağında, bordo gecelik, saçlar biraz dağınık. Yüzünde o “ben geldim ama sakın şımarma” bakışı. Bir iki saniye sustu. Sonra utana sıkıla "Çok mu özledin beni?" diye sordu. "Evet... Çok özledim” dedim. "Ben de seni” dedi. Kıyamamıştı bana belli ki; o bordo geceliğin içinde bakışları bile yumuşamıştı. Ben daha tek kelime etmeden, yavaşça geceliğinin düğmelerini çözmeye başladı ve omuzlarından aşağı sıyırdı. Sutyen takmamış, altından o diri, yuvarlak ve büyük memeleri fırlayıp çıktı. Karşılıklı birbirimizi izleyerek soyunmaya başladık; o bilgisayar koltuğunun üstünde, ben yatağımın ucunda... Behiye abla bir ara kulaklığını çıkarıp masaya bıraktı, sonra koltuğunda geriye doğru yaslanıp bacaklarını iki yana açtı.

Yanındaki o küçük beni bile ayrı bir hava katan amını parmaklamaya başladı. Ben de gözümü ekrandan ayırmadan, onun o haline bakarak asılmaya başladım. Behiye abla iyice havaya girmiş, dizlerini karnına doğru çekmiş amını parmaklarken; bir an dengesini kaybedince sandalyesi devrilecek gibi oldu. "Eyvah!" dedi, son anda toparlandı; o heyecanın içinde kendi haline gülmeye başladı. Hiç bozuntuya vermeden, o muzip gülümsemesiyle kaldığı yerden devam etti. Sesini duyamıyordum ama görüntü her şeyi anlatıyordu; Behiye ablanın zevkten dört köşe olduğu her halinden belliydi. Bembeyaz bir vücut, pürüzsüz ve yeni tıraşlanmış bir am... Çok geçmeden bacaklarının arasındaki eli vites yükseltti, iyice hızlandı. Bir an kasıldı, dizlerini karnına doğru çekip zangır zangır titremeye başladı ve boşaldı. O manzarayı görünce ben de daha fazla dayanamadım; ayağa kalkıp ekrana iyice yanaştım ve aynı anda boşaldım.

Boşalırken birazı tazyikten laptopun kamerasına gelince benim görüntü Şubat ayı Sivas deplasmanı gibi bembeyaz oluverdi; rezil olmayalım diye hemen sildim. Behiye abla oturduğu koltuktan bir süre beni izledi. Sonra yerinden kalktı, kameraya sırtını döndü ve ellerini sandalyenin oturma yerine dayayıp güzelce domaldı. Kalçasını sağa sola yılan gibi kıvırdı. Sonra iki eliyle kalçalarını ayırıp omuz üstünden bana bakarak hınzır bir gülüş attı. "Sen seversin” dedi. Haksız da sayılmazdı hani; seviyorum ne kelime, bayılıyordum! Odanın ışığı altında götü sanki yeni verniklenmiş gibi parıl parıl parlıyordu. Geri dönüp masadaki kulaklığı taktı ve koltuğuna yerleşti. Hani lüks lokantalarda şefin özel tabağı olur ya; iki çatal atarsın biter, tadı damağında kalır... İşte tam öyle bir an yaşamıştım. "Oldu mu gönlün?" diye sordu Behiye abla. "Oldu karıcım, oldu” dedim.

Aslında aklım hala o parlayan götündeydi ama o an söyleyemedim; kadın benim için yapmayacağı bir şeyi yapmıştı, daha fazla zorlayıp tadını kaçırmak istemedim. Devamı artık yan yana gelince... Hızlıca kendimizi toparladık, temizlenip üstümüzü başımızı giydik. Tekrar karşılıklı oturup laflamaya başladık. Boşalmak Behiye ablayı iyice rahatlatmıştı; o ilk baştaki çekingenlik, utangaçlık gitmiş, yerine çok daha rahat bir kadın gelmişti.

Ben: Bir ricam var senden Behiye abla: Söyle kocacım (gülümseyerek) Ben: (Gülerek) Hah şöyleee yaa… Diyorum ki bir dahakine kıllarını kesmesen? Behiye abla: Sen öyle mi seviyorsun?

Ben: Ben senin her halini seviyorum da, bir de öyle görüp tatmak istiyorum (Am bulduk, kıllısını arıyoruz) Behiye abla: Olur. Sen öyle istiyorsan kesmem kocacım. Hadi terli terli durma, duşunu al da uyu.

Ben: Tamam. Yatmadan bir de sana bir şey söyleyeceğim, daha doğrusu bir itiraf diyelim.

Bir keresinde ben hastalanmıştım yatak döşek hatırlıyor musun? Göz nezlesi olmuştum sonra, sen gözlerimi çayla sarmıştın. Behiye abla: Evet hatırlıyorum çok fena şifayı kapmıştın. Evini baştan aşağı temizleyip sonra da Aynur’la halılarını yıkamıştık.

Ben: Aynen ne uğraşmıştınız benim için. O gün siz benim için uğraşırken ben burada yatıyordum. (Kamerayı kaldırıp yatağı göstererek) Behiye abla: O nasıl laf yatacaksın tabi, o halde gelip yardım etseydin birde Ben: Her neyse abla… İşte siz halıları yıkarken bende gözlerim kapalı burada uzanıyordum ya… O zaman seni hayal ettim, biliyor musun? Behiye abla: Hımm… Nasıl hayal ettin?

Ben: Ya… Keşke dedim, Behiye abla sessizce içeri gelse, yanıma sokulsa eşofmanımı sıyırıp benimkini ağzına alsa, ben uyuyormuş gibi yapıp ses etmesem de Behiye abla beni bir güzel boşaltsa falan diye hayaller kurmuştum.

Seni ilk o zaman arzulamıştım. Behiye abla: (Gülerek) Güzelmiş... O zamanlar ben de seni çok gönlümden geçirmişimdir ama şimdiki gibi değildik tabii. Hoş, şimdiki gibi olsaydık bile o an yapabilir miydim... Zor yani bilemedim. Aynur vardı, Fatoş vardı hem biliyorsun... Ama şimdi bir başımızayken sen ne istersen yaparım sen yeter ki sen iste.

Ben: Biliyorum, yaparsın. Lafı daha fazla uzatmadan, ekran karşısında birbirimize öpücükler atarak konuşmayı sonlandırdık. Laptopu yatağın bir kenarına itip, sırtımı ve kafamı duvara yaslayarak düşüncelere daldım. Beynim yine aynı şarkıya geçti, Behiye abla… Behiye abla… Yüzünden eksik olmayan o şaşkın gülüşünün süslediği güzelliği, o bembeyaz hafif balık etli bedeni, onca yaşanana rağmen hala vazgeçemediği o yarı utangaç, yarı istekli tavırları… Kadınla sadece havadan sudan konuşmak bile beni azdırmaya yetiyordu.

Şöyle bir geçmişe bakınca, haftalık düzenli 31 mesailerimin en az iki tanesinin başrolü, onur konuğuydu kendisi. Bu köye ayak bastığım ilk günden beri, hayalini en çok kurduğum, rüyalarımı en çok süsleyen kadındı şüphesiz. Üstelik dul olması, vicdanen de kafamın en rahat olduğu konuydu. Ne kocasıyla dertleşiyorduk ne de kapıda basılma korkusu diğerleri kadar ağır basıyordu. İşin içindeki tek pürüz, oğlu Ferhat’la aramızın iyi olmasıydı. Bir de torunu Osmancan’ın okulda öğretmeni olmam. Uykum iyice silinip gitti, yatakta bir sağa bir sola dönmeye başladım. Aylardır beynimin bir köşesini kemirip duran o meşhur soru tekrar su yüzüne çıktı, O gece, ben gözlerim bağlı yatarken benim dalgayı kim ağzına almıştı? Doğrusu, bu gizemli failin Behiye abla olduğuna kendimi çok hazırlamıştım; kafamdaki bütün oklar onu gösteriyordu. Ama değilmiş... Biraz önceki konuşmadan sonra bu ihtimal kesin olarak ortadan kalktı.

Behiye abla öyle alengirli, arkadan iş çevirecek bir kadın değil; tamam utangaç, biraz çekingen ama aramızda onca şey geçtikten sonra o geceyi o yaşatsaydı, ben yaptım derdi. En azından bu itiraflardan sonra, benim meseleden haberim olduğunu anlayınca, gidip de başka birisinden şüphelenmemem için "O bendim" diye dökülürdü. Bu şartlarda geriye tek bir ihtimal, tek bir isim kalıyordu, Aynur abla! O gün ben gözlerim bağlı yatarken bana o gizli saksoyu çeken, o eşsiz mesaiyi harcayan kişi o zaman Aynur ablaydı... Bunu idrak ettiğim an tüylerim diken diken oldu. Aynur ablaya böyle bir şeyi yakıştırmak, o ağırbaşlı halinin altında böyle bir hınzırlık olduğunu düşünmek beynimi yaktı resmen. "Lan acaba ilaçların etkisiyle kendimi mi kaybettim o gün?" diye düşündüm. Ya halüsinasyon gördüm ya da o anki kafayla eğilip kendi kendime sakso çektim ihtimali bile daha inandırıcı gelmeye başladı ama uygulamada imkansızdı.

Hatta yatakta bunu düşünürken bir deneme yaptım, yok arkadaş; ne kadar zorlasam da yetişemiyorum. Bir ara o meşhur şehir efsanesi geldi aklıma; hani Eminem kendi kendine sakso çekebilmek için iki tane kaburga kemiğini ameliyatla aldırmış diyorlardı ya, o hesap... İçimde tarif edemediğim, garip bir duygu kabardı. Sanki siyah kola içmişim de üstüne bir paket Mentos yutmuşum gibi. Eğer o kişi Aynur ablaysa, bunca zaman hiçbir şey olmamış gibi yüzüme nasıl bakmıştı? Ya da daha önemlisi, neden yapmıştı? Tamam, kabul ediyorum; karı kız mevzularında biraz malım. Zamanında yüzüme birazcık güleni, bana sırılsıklam aşık sanırdım. Şimdi de aynısını beraber olduğum kadınlar için düşünüyorum, huyum kurusun. Ama Aynur abla meselesi bambaşka bir boyuta geçti. Bugün mutfakta bana "Nasıl birini istiyorsun?" diye o ablalık taslayan soruyu sorunca bile içim cız etti, yalan yok.

Bilerek ters cevaplar verdim, geçiştirdim. Hayır, bu işin önü yok, sonu yok; durduk yere kadına abayı yaktık, iyi mi? O gizli saksoyu çekenin ciddi ciddi Aynur abla olma ihtimali, uyku moduna geçmiş küçük Bayram’ı yatakta amuda kaldırdı resmen. Gerçi her suçta ihale ona kalıyor gibi ama yalan yok, benim de işime gelmişti o durum. Beynimin en kuytu köşesindeki Aynur Abla klasörünü açıp hatıraları tek tek slayt yapmaya başladım: Piknikte o çıplak hali, tatildeyken nasıl olmuşum diye attığı o ateş eden düğün resimleri, evlerinin çatısı yapılırken benim evde Ömer hocayla sevişirken kapı deliğinden izlemem ve finalde o meşhur sakso ihtimali... Allah affetsin, bu sahneleri kafamda HD kalitede oynata oynata başladım küçük Bayram’la oynamaya. Sonrası zaten her zamanki klasik: İbrik, bakraç, buz gibi banyoda duş, içimden bir İstiklal Marşı ve kapanış...

Devam Edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #62):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki