Eve girdik, doğruca bilgisayarın başına geçtik. Ortalıkta hocadan başka kimse yoktu; hani ayıp olur, lafı başka yere çekmesin diye "Gülşah abla nerede?" diye sormaya da cesaret edemedim. Masaya oturdum, flaşı takıp dosyayı ilgili yere "cuk" diye oturttum. Oyuna bir tıkladım, tak diye açıldı! Rahmi Hoca "Yaşa be mübarek!" dedi gözleri parlayarak. "Her eve senin gibi bir yetenek lazım, şipşak nasıl da çözdün sorunu, maşallah sana!" Sonra tabii klasik Rahmi Hoca tarifesine geçti "Gel bakalım şimdi, bir ifadeni alayım şurada" diyerek bir maç yapalım diye ısrara yeltendi ama pek yüz vermedim, aklım evde bekleyen meclis ve o arkada dönen kayıt cihazındaydı. Uzatmadan müsaade istedim. Ben tam kapıya yönelecekken, sesimize uyanan Gülşah abla yatak odasından çıkageldi. Üzerinde mavi-Beyaz çizgili bir gecelik takımı; başında ise uykudan alelacele sarılmış bir tülbent...
Yüzünde o mahmurluk, beni görünce birden aydınlandı, gülümsedi. "Hoş geldin Bayram, hayırdır niye ayaktasın? Otursana " dedi. "Abla gideyim, evde misafir var, bekletmeyeyim” diyerek durumu izah ettim. O sırada Rahmi Hoca dünyadan kopmuş, ekranda takım seçiyordu. Rahmi hocayı işaret edip, dudak bükerek “Deli ya… Gece gece bu saatte seni mi getirtti bir oyun için?” diye hayıflandı. Ben "Önemli değil abla” falan desem de zaten Rahmi Hoca o sırada takım seçiyor… Dünyada kıyamet kopsa “Formasyon iyi mi?” diye soracak adam. Müsaade isteyip kapıya yöneldim. Rahmi Hoca, "Tamam hocam, ben seni geçireyim” diyerek yerinden doğrulacak oldu ama Gülşah abla hemen müdahale etti "Tamam Rahmi, sen oyna hadi; oyun kaçar maçar şimdi, ben yolcu ederim Bayram’ı" diyerek Rahmi hocayı tekrar yerine oturttu. Gülşah ablayla birlikte dış kapıya çıktık. O üzerindeki salaş eşofman takımıyla bile gözüme bir başka hoş göründü o an.
İncecik, manken gibi kadındı aslında. Bol geceliklerin altından bile zar zor seçilen göğüslerine kalçasına gözüm kaydı istemeden. Hani bazı insanlar vardır, süslüyken değil; en dağınık, en uykulu halinde vurur. Gülşah abla o akşam bana onu yaptı. Kapıdan çıkarken döndüm, güzel yüzüne bakıp gülümseyerek kafa salladım "İyi geceler abla..." dedim, o da "İyi geceler Bayram” dedi. Hani derler ya, eşeğin aklına karpuz kabuğu sokmak diye; işte tam öyle bir andı. Normalde yüz kere gör, tık yok. Bir an gelir… En basit hali, insanı içinden dürter. Bende böyle bir illet var. En son ünide çalışırken bir kız vardı, benimle çok ilgilenirdi de ben hiç oralı olmazdım. O zamanlar okullarda şimdiki gibi başı kapalı okumak falan da yoktu. Kapalı olanlar girerken çıkarır, çıkarken takardı başörtüsünü. Bir gün girişte bu kızın başörtüsünü çıkarıp içeri girdiğini gördüm—o beni görmemişti.
“Lan… Bu kız kapalıymış ya” dedim kendi kendime. Kız yürürken öylece baktım kaldım… Ve o gün o kızdan hoşlanmaya başlamıştım. Sonradan sevgili olmuştuk. Şimdi aynısı Gülşah ablada da oluyordu. Kan vücudumda baştan aşağı tersine akmaya başladı sanki; tarif edemediğim garip ve yakıcı duygu her yanımı sarmıştı. Arabaya atlayıp eve doğru sürdüm. Yol boyunca aklımda hep Rahmi Hoca vardı; hayretler içerisindeydim. Hani biz bekar erkeklerin o klasik, büyük lafları vardır ya; "Şöyle cillop gibi karım olsa oyunun yüzüne bakmam, halı sahaya gitmem, kapıdan dışarı adımımı atmam" falan derler. Sanırsın paşam evlenince 7/24 pompa yapacak... Ama gelin görün ki, o saçma bulduğum düşünce ilk kez benim de aklıma takıldı. Yahu arkadaş, evde manken gibi kadın seni bekliyor, sen gitmişsin orada "sistem dosyası eksik" diye dertleniyorsun. Hayret ki ne hayret!
Evden çıkışımla dönüşüm arası hepi topu on beş dakika sürmüştü. Eve vardığımda, "Çok hızlı geldin" demesinler diye kapının önünde bir iki dakika daha ağırdan aldım, oyalandım. Kapıyı çaldığımda Aynur abla açtı. Ben yokken mutfağa sızmışlar, sağ olsunlar bardak çanak ne varsa yıkayıp pırıl pırıl etmişler. Aynur abla o sırada Ömer Hoca’yı aradı, o da eve geçmiş. "Gitmeden birer kahve içelim, bırakmam" diye ısrar ettim. Aslında niyetim şöyle güzelce bir fal bakıp ağızlarından laf almaktı ama Fadime ablanın telefonu sağ olsun, Rıza abi yüzünden bir türlü susmak bilmedi. Sonunda ikisini de yolcu ettim. Onlar kapıdan çıkar çıkmaz, nefesi laptopun başında aldım. Kalbim güm güm atarak kaydı açtım. Kayıt hafif bir hışırtıyla başlıyordu; arkadan çay kaşığı tıkırtıları geliyordu. Ses kalitesi beklediğimden de iyiydi, her şey ayan beyan duyuluyordu.
Ben evde yokken bizimkiler gardını düşürmüş, rahat rahat dökülmüşler. Fadime ablayla Aynur abla bir süre kadınlar için düşündükleri yer mevzusunu konuştular; "Şurası mı olur, burası mı uygun?" diye kafa patlattılar. Tam o sırada Fadime ablanın telefonu cırtlak bir sesle inledi. Konuşma sesleri kayda çok net düşmüştü; Fadime abla biraz kızgın, biraz da sitemkâr bir sesle telefonu kapattı. Aynur abla: Hayırdır kız, kime sinirlendin bu kadar? Fadime abla: (oflayarak) Yahu başımda Rıza gibi bir adam varken başka kime sinirlenecem? Tutturmuş Ne zaman geliyon, hadi gel artık, eve gidelim diye. Sanki ev kaçıyor! Rıza abla: Kız deli… Ne delleniyorsun hemen. Var ki bir işi adamın seninle arıyor?
Fadime Abla: (Sesi hafif boğuk)... Valla bacım, muhtar olduk diye kıymata bindik. Sikecem diye debelendi durdu dün gece... Hoşt! Dedim, vermedim! Öyle yağma mı var?
Aynur abla: (Şaşkın ve acımış gibi bir sesle) Ay yazık kızz... Günahtır, niye öyle yaptın? Adamın hevesi kursağında kalmış. Fadime abla: Boşver, kıymatımı bilsin! Önceden yüzümüze bakmaz, döner götünü uyurdu. Ne yani, muhtar olunca amımız altına mı dönüştü? (Okkalı bir cık sesi çıkarır) Cık! Yok öyle bedavaya gaylın. Sürünecek azıcık! Aynur abla: (Kıkırdayarak) Kız Fadime alemsin valla! Dilin öyle diyor ama yüzün de gülüyor... Hani istemem yan cebime koy der gibisin. Fadime abla: Aman aman aman! Eksik olsun. Kocanın iki güzel lafına, bi elleşmesine kanıp gülücük dağıtacak yaşı geçtik biz; unumuzu eledik, eleğimizi astık! Aynur abla: (İç çekerek) Doğru dersin de, ne bileyim... İnsan bazen bekliyor işte... Fadime abla: Aman bırak benimkini, Allah size muhabbet versin gız bacım. Biz artık o işi bayramda el öpmesi gibi yılda ikiye bağladık! Hem sen hayırdır?
Eskiden bu konuları hiç sevmezdin, şimdi pek bi imalı konuşuyon bakıyom da... Gözlerin parlıyo. Aynur abla: (Telaşla) Kız ne dedim sanki? Sen kendin getirdin lafı buraya! Fadime abla: (Sesi iyice alaycı bir hal aldı) Hadi hadi... Fatoş yediğini anlattıkça sen kızardın, şimdi bülbül kesildin. Sizin yatak odası canlı herhalde, hı? Ne var ne yok, de bakıyım? Ömer hoca ne yapıyo? Aynur abla: (Sesini iyice kısar, kayıt cızırtılı gelir, fısıltıya döner) Kız sus, Bayram falan çıkar gelir duyar muyar şimdi! Ne canlığı... Epeydir kardeş gibi olduk Ömer’le. Ama... Bak sana bir şey anlatacağım, aramızda kalacak. Ömer bu aralar bir keyifli, bana bir düşkün... Pek şaşırdım birdenbire böyle ilgi alaka gösterince. Saçımı falan okşuyor öpüyor sarılıyor durduk yere adam. Fadime abla: (Aniden ciddileşir) Bak şuraya! Erkek milleti durduk yere böyle aşırı ilgi gösteriyosa korkacan.
Benimki de aynısını yaptıydı vaktinde, sonra ilçede dostu çıktı! Aman Aynur’um, sen bunun ipini sıkı tut, gevşetme. Aynur abla: Aman sende! Ömer’i tanımıyor musun? Hiç öyle şeylere yeltenmez. Hem...(Sesini iyice düşürür, zor duyulur) Geçen gece tam uyurken kendisi yanaştı ben geç oldu falan dedim dinlemedi, başta bir iyiydi, sonra niyeyse … Fadime abla: Eee noldu sonra Aynur abla: …kaldıramadı... Üzülmesin deyi üstüne gitmedim. Psikolojik dedi geçti. Adam karısını zor şaapıyor zaten sende diyorsun ki başkası olabilir! Fadime abla: (Patlayan bir kahkaha atar, elini dizine vurma sesi gelir) Ahh Aynur, ahh benim safım! Başkasının amı bi dadlı gelir bi dadlı gelir görsen bu benim herif mi dersin. Sana yaprak kımırdamaz; senden on kat çirkinine çoban kavalı gibi öttürürler o aleti! Senin dünyadan haberin yok. Aynur abla: (Geçiştirerek, mahcup bir gülüşle) Ne diyeyim anam...
Köy yerinde yapacak kadın mı var da yapacak? Fadime abla: Köyde karısını sikemeyen eşşek sikiyo, sen neremi neremi diyon bacım! Valla akıllı kadınsın ama bazı yerlerin çok eksik kalmış... Aynur abla: (Dayanamayarak) Kız deli! Çıkar ağzındaki baklayı, ne diyeceksen lafı dolandırma! Fadime abla: Bak Aynur, her boku biliyon ama aslında hiçbir bokdan çaktığın yok, benden sana demesi! Aynı fistan altındaki delik çorap gibisin; dışarıdan sağlam görünürsün ama içeriden havadar... Sanki ahıra girmiş de kıçına saman kaçmış buzağı gibi şaşkın şaşkın bakınıyon! Aynur abla: Eee, yani? Sadede gel, şişirdin beni! Fadime abla: (Muzip bir tonda) Yanisi şu Aynur... Senin et yemen lazım et! Aynur abla: Etle ne alakası var konunun! Hem ben sevmem öyle kasap işini, ağır gelir mideme... Fadime abla: (Kıkırdayarak, fısıldayarak) Gız o etten değil, diğer etten!
Et giren yere dert girmez Aynur'um, haberin olsun! Konuşmanın devamında biraz boğuşmaya benzer sesler geldi. Aynur abla Fadime ablaya amma ciddi amma şakasına girişmişti muhtemelen. Sonra da sesler iyice kesildi. Çay bardaklarını toplayıp mutfağa geçtiler. Boğuk boğuk sesleri geliyordu. Kaydı kapattım. Fadime abla bildiğin Aynur ablayı teşvik ediyordu. Benim için mi yapıyordu bunu… Belki de yanına ortak arıyordu, bilemedim. Zamanla göreceğiz. * Çarşamba günü yine klasik okul rutiniyle başladı. Sabah çay ocağına girdim; Kiraz abla elbisenin kollarını katlamış, bardakları duruluyor. Tam o sırada açık kollarındaki morluklar gözüme çarptı. Hem de öyle “kolumu bir yere çarptım” morluğu gibi değil… İkisinde de birbirine yakın, aynı hizada belli olan morluklar. Şaşkınlıkla, "Abla, kollarının hali ne böyle? Ne oldu sana?" diye sordum. Kiraz abla sanki suçüstü yakalanmış gibi bir panikle hemen elbisenin kollarını indirdi.
"Hiç... İş güç yaparken oldu işte” diyerek alelacele geçiştirdi. Ama hareketleri normal değildi. Hani bir şeyi saklamaya çalışınca daha çok sırıtıyor ya… Aynen öyle. Üstüne gitmedim. Zorla konuşturacak halim yok ama aklıma da takıldı. Akşam okuldan çıkış saati geldiğinde binada sadece ikimiz kalmıştık. Kiraz abla son kez koridorlara paspas çekiyordu. Yanına gidip sabahki meseleyi tekrar açtım. "Abla” dedim, durdu ve elindeki paspasa yaslanıp yüzüme baktı. "Bak, o kollarındaki morluklar öyle kendi kendine olacak cinsten değil. Sebebini şimdi sormuyorum, seni zorlamıyorum ama bil ki anlatmak istediğin, dertleşmek istediğin bir an olursa bana sonuna kadar güvenebilirsin." Hafifçe kafa salladı ama ne "evet" dedi ne "hayır." Sadece sustu. Okuldan çıkıp durağa yürüdüm; bizim Yasin sağ olsun, internetten sipariş ettiğim kameranın kargosu gelince ilçeden dolmuşa verip göndermiş.
Durağa vardım, dolmuş da gelmiş. Şoför dışarıda, caminin önünde iki kişiyle muhabbet çeviriyor. Benim için beklemiş meğer. Dolmuşçu Selçuk abi… Otuzlarında, kafa dengi bir adam. Yasin’i de tanıyor; ne zaman görse “İlçeye gelince uğra la” diye çağırıyor ama denk gelmiyor işte. Ondan paketi teslim aldım, bir teşekkür edip evin yolunu tuttum. Evin önüne vardığımda, kapının eşiğine çarşafa sarılmış bir kadın çökmüş, sanki nöbet tutar gibi beni bekliyordu. Yanına kadar gidip, "Hayırdır abla, beni mi bekliyorsun?" diye sordum. Başını kaldırıp kısa bir "He” dedi. "Bir şey mi diyeceksin?" deyince, "Hele bir eve girelim, orada diyeceklerim var” diye kestirip attı. Doğrusu şaşırmıştım. Tanımadığı, üstelik yalnız yaşayan bir erkeğin evine pat diye girmek bu köyün kadınlarının huyu değildi; ama belli etmedim. Kapıyı açıp içeri buyur ettim. Siması bir yerden tanıdık geliyordu ama tam çıkaramıyordum.
Belli ki bu işin altından bir çapanoğlu çıkacaktı. Oturma odasına geçtiğimizde, kadın benim oturmamı bekler gibi ayakta dikildi. Ben koltuğa yerleşince o da tam karşıma oturdu ve üzerindeki çarşafı ağır ağır açtı. Belli ki köye duyurmadan, gizlenerek gelmişti. "Buyur abla, dinliyorum” dedim. 45-50 yaşlarında gösteren, yüzü çizgilerle dolu bir kadındı. "Benim adım Nergis” dedi, "Ekrem’in bacısıyım, Menekşe’nin bir büyüğü." Ha! Jeton düştü. Ekrem abinin bütün bacılarına çiçek ismi vermişler belli ki… Adam evde bahçe kurmuş. Kurban Bayramı’nda Ekrem abiyi ziyarete gittiğimde görmüştüm onu; Menekşe ablanın neredeyse kopyasıydı, sadece boyu biraz daha kısaydı. "Hatırladım abla seni, hani bayramda birlikte yemek yemiştik” dedim. "Evet evet” dedi. “İyi bildin.” “Tamam Nergis abla” dedim, “söyle bakalım… Ne diye geldin?” Kadın bir “nasıl desem” diye kıvranmaya başladı.
"Buyur abla, çekinme söyle diyeceğini. Buraya kadar geldiğine göre mühim bir mevzu var’’ Kadının yüzü düştü. "Mesele Menekşe..." dedi sesi titreyerek. "Hayırdır, ne olmuş Menekşe ablaya?" Kadın bir süre sustu, gözlerini kaçırdı, sonra baklayı ağzından çıkardı "Şu Reyhan... Reyhan ağamı çok dolduruşa getiriyor. Tutturmuş bir Menekşe ile Bayram Hoca gizli saklı iş çeviriyor diye... Bizim ağa da malum, bir hapaz sinir zaten. Onun dolduruşuyla Menekşe’yi hem dövdü hem de doğru mu bunlar? Diye sıkıştırdı. Menekşe yemin billah inkâr etti ama..." "Sen de bana bunlar doğru mu diye sormaya geldin?" diyerek sözünü kestim. "Yooo, tövbe! Aklımın ucundan bile geçmedi” dedi ve oturduğu yerde huzursuzca kıvranmaya başladı. Eşarbının uçlarını iki yandan tutup çekiştirirken ekledi "Gencecik aslan gibi hoca, bizim o kart horoza ne diye baksın? Tövbe hocam, hiç öyle şey olur mu?"
"Peki abla” dedim, gözlerinin içine bakarak, "O zaman bana asıl ne demeye geldin?" "Menekşe seçim akşamından beri hapis gibi, evden kafasını uzatamıyor. Artık ağamın kulağına ne sular kaçırdılarsa, adamın öfkesi dağı taşı tutmuş. Şimdi biraz duruldu; ben de yanına varıp Yahu ağa, koskoca hoca bizim Menekşe’ye niye baksın, işi mi yok? Diye konuştum hak verdi. Senden yana bir şikâyetimiz yok ama o Reyhan var ya... O Reyhan! Anasının gözüdür o, ağamı parmağında oynatıyor bildiğin." İçimden "Ulan Reyhan, ulan Reyhan! Gittin yine ortalığı birbirine kattın" diye geçirdim. Belliydi zaten senin bir yerden bir patlak vereceğin. Ben sessiz kalıp düşüncelere dalınca, Nergis abla hızını alamayıp devam etti: "Ağamın Menekşe’ye pek itimadı yok. Dersen benim var mı? Benim de yok! Bu kardaşım herif lafını duyunca donunun bağı çözülüveriyor; evlensin de kurtulalım dedik ama armudun sapı, üzümün çöpü diyerek ona da yanaşmıyor.
Bir erkeğin boynunda yuları(kravat)görmeyiversin, hemen bir yanları kaşınıveriyor. Ölen kocası bek iyi adamdı… Ama kardaşım diye adamı düzleyecek değilim. Eliyle toprağa gömdü.” "Anladım abla da" dedim araya girerek, "Mevzunun benimle alakası ne, onu hala çözemedim?" Nergis abla öne doğru eğildi, sesi iyice düştü "Şimdi onu deyiverecektim; bu Menekşe sana yanaşırsa sakın ola yüz verme! Ben onun huyunu bilirim, şimdi bu meseleden canı yandı ya, aklında yoksan bile sırf inadına gelir sana musallat olur. Seni kandırıp... Anladın işte. Ağam da aksi adamdır, anlamadan dinlemeden kalbini kırar, hiç gereği yok." "Tamam Nergis abla” dedim, "Teşekkür ederim, beni düşünüp buralara kadar gelmişsin." Nergis abla, çarşafına tekrar bürünüp geldiği haline geri döndü. "Hadi, Allah’a emanet olasın” deyip geldiği gibi kayboldu. O gidince hemen üzerimi değiştirip işe koyuldum.
İnternetten aldığım o kamerayı TV’nin üstüne yerleştirdim. Bağlantıları yapıp uygulamayı telefona indirdim; her şey tıkır tıkır, on numara çalışıyordu. TV odanın köşesinde durduğu için oturma odasını geniş açıyla, neredeyse her kuytusuna kadar görüyordu. Üstünde minik kırmızı bir ışık var; hareket algıladığı an yanıp sönmeye başlıyor ve telefona anında bildirim düşüyor. Görüntü kalitesi beklediğimden de net çıkmıştı, tek kelimeyle bayıldım. Nergis ablayı uğurlayınca hızlıca üzerimi değiştirip ayaküstü bir şeyler atıştırdım ve kendimi dışarı attım. Öğrencilerden birinin dedesi, okul çıkışı yolumu kesip "Hocam, şu televizyonun kanalları hepten gitmiş, bir bakıver hayrına" diye rica etmişti. Yaşlı adamı kırmadım, arabaya atlayıp evlerine geçtim. Kanalları 15 dakikada hallettim, illa "bir çayımı iç" diye tutturunca, iki bardak içip öyle kalkabildim.
Eve doğru sürerken, doktorun kaldığı misafirhanenin ışığının yandığını fark ettim. Bizim yavşak yine erkenden zıplayıp gelmiş, yerini almış. Aslında hiç uğraşmaya niyetim yoktu ama merakıma yenik düştüm; arabayı köy odasının önüne hafifçe kırdım. Misafirhanenin kapısına şöyle bir göz attım ki, tam önünde fiyakalı bir Mercedes duruyor. Plakası hemen tanıdık geldi: CVH. Seçim günü okulun bahçesinde görmüştüm. Ekrem’in aza listesinde olan, köyün kodamanlarından Cevher denilen herifin arabası. Anlaşılan bizim doktorun ziyaretçisi mühim. Hiç arabadan inip de onlarla yüz göz olmadan direksiyonu geri kırdım. Eve doğru geçerken Ömer Hoca’nın arabasıyla okulun avlusundan çıkış yaptığını gördüm. Yan yana durup camları indirdik, kısa bir yol üstü muhabbeti çevirdik. "Yahu Hocam, sana söylemeyi tamamen unuttum, ben ilçeye geçiyorum” dedi. İlçe Milli Eğitim’den birinin emeklilik yemeği varmış, ona yetişecekmiş.
"Tamam hocam, hayırlı yolculuklar, iyi eğlenceler" deyip onu uğurladım. Eve geçtim ama aklım başka yerde... Aynur ablanın evde yalnız olduğunu bilince, içimdeki ses rahat durmadı; bir bahane uydurup yanına gitmeyi kafaya koydum. "Okulun anahtarını isteyeyim" ayağına montumu bile çıkarmadan tekrar sokağa fırladım. Aynur ablalara varıp kapıyı tıklattım; kapıyı büyük oğlu Agah açtı. Aynur ablayı sorunca, "annem duşta” dedi. Hay şansıma tüküreyim! Mecbur anahtarı istedim, zaten kapının hemen yanındaymış, Agah çıkarıp verdi. Doğruca okula gittim. Sınıfı açtım. Boş sınıfta 10-15 dakika oturdum. Resmen “Aynur abla banyodan çıksın” nöbeti tutuyorum. Anahtarı bırakıp kaçarsam, kadın beni hiç görmemiş olacak… Ben de eve gidip kendi kendimi yiyeceğim. Beklemekten içim şişince okulu kilitleyip tekrar kapılarına dayandım. Yine Agah açtı. "Anahtarı getirdim” dememe kalmadan antreden önce Aynur ablanın sesi, sonra da kendisi duyuldu.
Başını havluyla sarmış, kafasını kapı aralığından uzatmıştı. Üzeri pek müsait değildi anlaşılan. "Bayram? Buyur, bir şey mi istemiştin?" diye sordu. "Abla okulun anahtarını almıştım da onu bırakmaya geldim” dedim. "E seninki ne oldu?" diye sorgulayınca, "Sınıfta unutmuşum abla” deyiverdim. Üstelemesin diye de cebimden flaş belleği çıkarıp gösterdim "Flaş bilgisayarda takılı kalmış, onu aldım abla" Aynur abla, "Gelsene içeri, nereye gidiyorsun hemen?" dedi. "Hiç rahatsız etmeyeyim abla” diye naz yapınca, iyice kaşlarını çattı “Şu lafına aşırı sinir oluyorum. Gel! Ne yapacaksın evde? Ömer de yok hem” deyince ikiletmeden içeri daldım. Ben vestiyere montumu asarken Aynur abla giyinmek için odasına geçti. Oturma odasına daldığımda Agah ve Mutlu oradaydı. Çocuklarla aram zehir gibidir; özellikle bilgisayar oyunları konusunda "Hızır" gibi imdatlarına yetiştiğim için beni bir ayrı severler.
Halının üstünde bir süre çocuklarla güreştik, debelendik durduk. O sırada Aynur abla odaya girdi; "Maşallah size! Üç tane koca eşşek” diyerek bize takılıp koltuğa oturdu. Çocuklar bir süre sonra odalarına çekilince ortalık sakinleşti. Akşam yemeğini kahvaltı gibi geçiştirmişler, "kahve içelim mi?" diye sordu Aynur abla. "Olur abla, bana uyar” dedim. Kahvelerimizi yudumlarken havadan sudan konuşuyorduk ki, bir anda konuyu değiştirdim. Geçen gece yarıda kalan soruyu tekrar sordum Aynur ablaya. Ömer hocayla nasıl tanıştıklarını, bu hikayenin nasıl başladığını! Aynı üniversitede okumuşlar, ikisi de Ankara’da... Ömer Hoca o zamanlar üçüncü sınıftaymış, Aynur abla ise üniversiteye henüz yeni başlamış. "Ömer öğretmenlik okuyordu, ben de Sağlık Yönetimi kazandım. Zaten Ankaralıyız, ailemin yanında okudum üniversiteyi” diye başladı anlatmaya. Aslında hikayeleri hiç de öyle "ilk görüşte aşk" falan değilmiş.
"Biz sevgili bile değildik Bayram. Benim en yakın arkadaşım Zeynep vardı, Ömer onun sevgilisiydi. Ömer’in de kankası Selim vardı, o da benim sevgilimdi” deyince utanarak gülümsedi. "Ömer’le aramız çok iyiydi, çok iyi iki arkadaştık. Diğer tarafta sevgililerimiz de birbirinin can ciğeri... Hep dört kişi takıldık koskoca bir sene boyunca. Sonra ne olduysa oldu, bir sene dolunca o Zeynep’le Selim bize sağlam bir kazık attılar." Hatırlamak için düşündü biraz sonra devam etti. "Ortada fol yok yumurta yok, önce Zeynep Ömer’i terk etti; hemen ardından Selim gelip bana Sen benden daha iyilerine layıksın diyerek tekmeyi bastı. Bir gün bir de baktım, Kızılay’da o meşhur Karanfil Sokak var ya..." "Biliyorum abla” dedim merakla. "İşte o sokakta bunlar sarmaş dolaş yürüyorlar! O an jeton düştü; bu yavşaklar bize kazık atıp gizlice sevgili olmuşlar meğer.
Ömer üzülmesin diye başta söylemedim. Arada görüşmeye devam ediyorduk, hatta bizim kızlardan Ömer’e yazanlar oluyordu, ben de saf saf aralarını yapmaya çalışıyordum” diyerek güldü kendi haline. "Sonra bir gün, akşam dersimin olmadığı bir vakit okul çıkışıma geldi. Elinde de bir kâğıt helva... Bayılırım! Onu sokağın ortasında yiye yiye giderken birden açıldı bana; Ben senden hoşlanıyorum dedi." Aynur abla kahvesinden bir yudum alıp sustu. "Eee abla” dedim, "Sen de hemen kabul ettin tabii?" "Yok” dedi, yüzündeki gülümseme biraz ciddileşti. "Tam tersine, olmaz dedim o gün." “Haydaa… Niye?” dedim şaşkınlıkla. "Eee, sonra ne oldu?" "Ömer bir süre kesti selamı sabahı, görüşmedi benimle. O arayıp sormayınca içimde bir boşluk hissettim. Anladım ki ben de bu adamdan hoşlanıyorum. Ama bir taraftan da o bize kazık atan eski sevgililerimize koz vermek istemiyordum; Bakın, siz de bizim arkamızdan iş çevirmişsiniz demesinler diye çekiniyordum.
Sonra baktım ki olmayacak... Başkaları ne der diye inandığını yapmaktan geri durmak, sadece kendine zarar veriyormuş. Bir gün çıktım Ömer’in karşısına, Teklifin hala geçerliyse ben varım dedim. Öyle başladık işte... Sonrası onun okulu bitti, benimki bitti, askerlikti, işti güçtü derken sonrası malum…’’ Elini salladı ‘’işler ayna, çal çal oyna! İşte halimizi görüyorsun Bayram” diyerek bitirdi sözlerini. "Şimdi evlenip barklanınca, çoluk çocuğa karışınca söylemesi kolay tabii ama o zamanlar arkadaşken bile, Allah var Ömer’i Selim’den daha çok beğenirdim. Selim biraz serseri ruhluydu; ama genciz tabii, o zamanlar o havalar bize hoş geliyordu." Aynur abla bir an duraksadı, gözlerini tam gözlerimin içine dikti "Hatta biliyor musun, onu biraz sana benzetirim... O da senin gibi espirili, tam bir laf ebesiydi." Böyle deyince bir an kalakaldım, üzerime bir suçluluk çöktü sanki.
Ne diyeceğimi bilemedim, sustum. Aynur abla ise hiç istifini bozmadan devam etti "Gençlik işte, olur öyle dedik ama şimdi bakınca eğrisi doğrusuna denk gelmiş, iyi ki de öyle olmuş... " "Peki” dedim merakla, "Onlar ne oldu? Selim’le Zeynep?" "Onlar da evlendiler okul biter bitmez. Hatta bizden bile önce dünya evine girdiler ama çok sürmedi; daha çocuk falan olmadan çatır çatır boşandılar. Hatta biz henüz evlenmemişken o Zeynep, Ömer’i baya bir yoklamış, geri dönmeye falan çalışmış herhalde. Benim haberim yok, Ömer de sağ olsun yüz vermemiş ama bana da söylemiyor. Bir gün baktım yabancı bir numara arıyor, açtım ki Zeynep! Ağzıma geleni saydım, aradığına pişman ettim onu. O gün bugündür bir daha cesaret edip de ne arayabildi ne sorabildi." "Anladım abla” dedim kahvemi yudumlarken. "Ben daha klasik bir tanışma, sevme, evlenme hikayesi bekliyordum ama sizinki bayağı fırtınalıymış."
Aynur abla gülümsedi, koltuğuna iyice yaslandı. "Öyle oldu biraz...’’ dedi. Bir süre ikimizde sessizce kahvelerimizi içtik. Anlaşılan Aynur abla anlatmak istiyordu “Sor merak ettiğin ne varsa. Bugün kabul günüm. Çekinme.” Sonra parmağını salladı “Bir daha bulamazsın bu fırsatı, ona göre.” diyerek bana meydan okur gibi baktı. Bu pası kaçıramazdım. "Peki” dedim, "Hayatında sadece Ömer Hoca mı oldu? Ondan önce hiç kimse girmedi mi kanına?" "Yani..." dedi düşünceli bir tavırla, "Gençken klasik çıkma teklifleri olurdu işte; kağıtlara notlar yazılır, gizli gizli mektuplaşılırdı... En fazlası budur. Bir de babam bu konularda çok sertti, ödü kopardı hepimizin. Pek yanaşamazdık öyle erkeklere, çekinirdik." "Peki, ya Ömer hocadan sonrası?" dedim, gözlerimi kaçırmadan. Aynur abla kaşlarını kaldırdı. “Nasıl yani?” dedi anlamamış gibi yaparak. "Yani...
Ömer hocayı hiç aldattın mı? Ya da ne bileyim, hiç aklından geçti mi böyle bir şey?" Aynur abla bu soruma kahkahayı patlattı. "Nasıl aldatacağım oğlum? Köyde ineklerle mi?" dedi alaycı bir tavırla. "Yani ne bileyim abla, bu işin köyü şehri mi var? Yapmak isteyen yerin yedi kat dibinde bile olsa imkanını buluyor bir şekilde” dedim. "Bak bak laflara bak! Tecrübe konuşuyor diyorsun yani?" diyerek güldü. "Yani... Biraz o da var tabii” dedim, hafifçe sırıtarak. Aynur abla ciddileşti "Yok Bayram, hiç öyle bir şey olmadı." "Aklından da mı geçmedi hiç?" diye üsteledim. “Velahavle…! Sen bizi kocayla boşamaya mı çalışıyorsun Bayram, hayırdır?" dedi. Kızar gibiydi ama daha çok benimle kedi fareyle oynar gibi takılıyordu. "Yok abla, Allah muhabbetinizi arttırsın da... Sen istediğini sor deyince ben de merakıma yenik düştüm” dedim. "İyi bakalım; hiç aklımdan da geçmedi.
Ben kocamdan memnunum, Allah olmayanlara versin” dedi noktayı koyarak. "Amin abla, Ömer Hoca zaten örnek daire gibi adam, haklısın” dedim. "Eşşek ya!" dedi, yüzünde gülümsemesiyle. "Peki..." dedim, sesimi biraz daha alçaltarak. "Bismillah bakalım, yine nasıl garip bir soru gelecek” diyerek ayak ayaküstüne attı, ellerini dizine koydu ve pür dikkat sorumu beklemeye başladı. Peki söyle bakalım abla... Hıh! Neyi söyleyeyim? Benden gizlediğin bir şey oldu mu bu zamana kadar? Aynur ablanın gülüşü durdu. “Nasıl yani? Ne gibi?” dedi, duruşunu hiç bozmadan. "Ya işte, bir şey yapmışsındır, benim bilmem gerekiyordur ama ben bilmiyorumdur..." dedim. "Yine anlamadım daha net ol" diyerek üsteledi. "Ya abla, daha nasıl net olayım? Benden bir şey gizledin mi gizlemedin mi?" "Yahu iyide, senden gizlediğim şeyler illaki vardır onca zaman içinde. Misal, kadınlar arasında lafın geçiyordur, gelip bunları sana bir bir mi anlatayım yani?" dedi.
"Ya onları demiyorum abla! Bizzat senin benden gizlediğin bir şey var mı? Benimle ilgili bir şey olmuştur, sen bir şey yapmışsındır..." sesim konuştukça kısılıyordu, boğazım düğümleniyordu, "Ama benim haberim yoktur. Onu diyorum." Aklımda tek bir şey vardı; o gün yaşananları, bana saksoyu yapıp yapmadığını onun ağzından duymak, o anı onaylatmak... Aynur abla duruşunu bozmadı, dudaklarını birbirine yapıştırıp derin bir düşünceye daldı. Bir süre sonra, "Olabilir de olmayabilir de..." dedi, o gizemli ifadesini koruyarak.
Ben: (sesimi iyice bastırarak.) Oooo! Hem istediğini sor diyorsun hem de olabilir de olmayabilir de diyerek geçiştiriyorsun. Sanki uzaylılar gerçek mi diye sordum abla! Var mı, yok mu? Aynur abla: Şu hallere hareketlere bak hele! Alırım ayağımın altına şimdi, artist! Ne gizleyeceğim senden, böyle ağzımdan laf almaya çalışıyorsun?
Yok gizlediğim mizlediğim bir şey!
Ben: (Sitemle) İyi bakalım, sen öyle diyorsan... Sana kendimden daha çok güvenirim Aynur abla: Bayrammm!
Ben: Tamam ya, bir şey demedim Aynur abla: Bak söylemeyim söylemeyim diyordum, ama madem sen bizim açığımızı aramaya çok meraklısın… Bugün akşama doğru Reyhan aradı beni.
Ben: (sesimdeki gerginliği saklayamayarak) Hayırdır, niye aramış? Aynur abla: Ekrem’in kardeşi Menekşe’yle adın çıkmış güya. Köyde herkes lafını yapıyormuş. Senin sözünü dinler, kulağını çek diye bana akıl veriyor Ben: Sen ne dedin peki? Aynur abla: Ne diyeceğim, kızdım tabii! Kızım sen evlendin barklandın, Bayram’ın derdi sana mı düştü dedim. Bayram haftalardır okuldan eve, evden okula gidip geliyor. Bir şey yapacak olsa önce benim haberim olur, senin demene gerek kalmadan gerekeni ben yaparım deyince sesini kesti. Mırın kırın edip kapattı telefonu.
Ben: Abla, hani seçimden önceki gün meydanda sormuştun ya neyin var diye, Reyhan demiştim sana... Hatırladın mı? İşte o gün eski caminin avlusunda Menekşe çekti beni kenara. Fadime’yi bırak, abimi destekle falan diye dil döküyordu. Tam o sırada Reyhan geldi, gördü bizi. Menekşe’yi yanımdan postalayıp bana saçma sapan konuşunca ben de siktir çektim buna. Yakama yapıştı, sarılıp öpmeye kalktı, elinden zor kurtuldum Aynur abla: (acıyarak baktı yüzüme) Kıskançlığından delirdi o da tabi... Benim olmuyorsa kimsenin olmasın hesabı adını çıkarttı desene Ben: Aynen öyle abla Bir süre sessiz kaldık. Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı. Aynur abla: (iç çekerek) Ah Bayram ah... Ne olacak senin bu halin?
Ben: (hafif tripli) Yine ben suçlu oldum yani abla Aynur abla: Hemen de küsermiş, aman! Ben sana suçlusun demedim. (Kalktı, yanıma geldi) Bak bana (Kafamı kaldırdım, göz göze geldik) Vallahi ben seni düşündüğüm için diyorum Bayram.
Köylü milletinin huyunu en iyi senin bilmen lazım. 99 kere iyilik yaparsın, bir tane hatan olur; herkes seni o hatanla hatırlar. Yanlış mıyım?
Ben: Haklısın Aynur abla: Bak, seni gerçekten anlıyorum. Biz de genç olduk. Bak iki tane oğlum var, daha şurada on yaşındaki çocuğa lafımızı geçiremiyoruz. Sen ki koca adamsın, sana çocuk gibi her dediğimizi yap diyemem... Uzun uzun konuştu Aynur abla; ben sadece arada bir "haklısın" diye mırıldanabiliyordum. Sonra o yumuşacık elini elimin üstüne koydu. "Ben seni sevdiğimden diyorum bunları... İçerideki çocuklarımdan farkın yok benim için; oğlum sayılırsın sen de." Bu laf beynime kan sıçrattı birden, içimde bir şeyler koptu. "Ben de seni çok seviyorum abla” dedim, sesim titreyerek. "Annem gibi... Annem gibi değil ama..." Aynur abla yüzündeki o korumacı ifadeyi bozmadan, "Önemli değil; ablan gibi gör, arkadaşın gibi gör...
Biliyorum sevdiğini” dedi. "Ben seni ablam gibi de sevmiyorum, arkadaşın gibi de sevmiyorum!" dedim bir hışımla. Aynur abla sustu, bir şey diyemedi. Gözlerindeki o şaşkınlığı ve korkuyu gördüm ama artık geri dönüş yoktu. "Bir kere bana sormuştun ya Aşık mısın bana? Diye... Ben hayır demiştim. Yutkundum. “Yalan söyledim” dedim. “Aşığım sana.” Bir nefes daha aldım. “Ben seni seviyorum… İster kız, ister söv, ister döv… Ne yaparsan yap, gerçek bu!” Aynur abla donup kaldı. Oda bir anda buz kesti ne saatin tıkırtısı duyuluyordu ne de dışarının sesi... Bir süre o sessizliğin içinde bana baktıktan sonra ağzından çıkan ilk cümle, "Sen ne dediğinin farkında mısın?" oldu. Sesindeki o titreyen ciddiyeti dağıtmak için "Böyle şakaları sevmem” dese de "Yoo, şaka değil” dediğimde kaşları daha da çatıldı. "Oğlum sen salak mısın?" dedi, sonra hemen düzeltti "Hatta mısın fazla, sen düpedüz salaksın!
Behiye’ye, Reyhan’a da mı böyle yaptın? Seni seviyorum deyip sonra yatağa mı attın?" "Yok” dedim kekeleyerek, "Onlar ne alaka? Sadece sana söyledim." Sesini yükselterek, "İyi bok yedin!" dedi. Sonra sesini değiştirip benimle dalga geçer gibi, "Ay Bayram Efendi beni seviyormuş, ne kadar şanslıyım!" diye alay etti. Birden sustu, normal ses tonuna dönüp "Suç bende… Sende değil suç bende ama… Köpeği şımartırsan gelir minderine pisler diye boşuna dememişler!" dedi. Başını ellerinin arasına alıp öne eğildi, dirseklerini dizlerine yasladı. Bir süre öylece durduktan sonra doğruldu; gözlerinde hayal kırıklığı ve öfke harmanlanmıştı, "Her şeyi berbat ettin, her şeyi! Sen sevmenin ne olduğunu bile bilmiyorsun. Amacın ne senin? Ben her istediğim kadınla yatar kalkarım, kimse bana hayır diyemez mi sanıyorsun?" Tam bir şeyler diyecek oldum, elini kaldırıp lafımı ağzıma tıktı "Sus!
Konuşma sakın! Sen… Sen bize iki güzel söz söyleyince birden kucağına atlamamızı mı bekliyorsun? Bunca zaman o iyi çocuk, efendi hoca rolleri, o yardımlar, kibarlıklar... Hepsi bunun içindi değil mi? Ne yaparım da bu Aynur’u kafalarım, tek derdin buydu demek! Beyzademiz isteyecek, bütün kadınlar önünde sıraya girecek... Bulunmaz Hint kumaşısın ya!" Birden parmağını kendi göğsüne doğrultup vurmaya başladı "Ama... Ama beni başkalarıyla karıştırma! Kocaları terk etmiş, bilmem nolmuş, boşluğuna gelip faydalandığın o kadınlara benzemem ben! Evimize aldık, soframızı açtık sana... Gel gör ki beyefendinin tek derdi, abla dediği kadını... Yazıklar olsun! Sana güvenen, sana inanan şu kafama tüküreyim. Biz de sana akıl veriyoruz güya; senin aklın fikrin başka yerdeymiş! Biz gençtir diyoruz, güvenilecek bir yanını arıyoruz ama..." Daha neler neler saydı...
Sesler bir süre sonra uğultuya dönüştü, söylediklerinin çoğunu duyamaz oldum. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü derler ya; yalan değilmiş. Birden ter boşaldı, rengim alev alev kızardı. Hayatımda yaşadığım en ağır gurur kırıklığıydı bu. Ölmeyi bile düşündüm o an ama tabii yemedi. Aynur ablanın o öfke nöbetinin dinmesini, lafının bitmesini bekledim mal gibi. Söyleyeceklerinin bittiğine emin olunca, "Bitti mi?" diye sordum. "Utanmadan bir de bitti mi diye soruyorsun... ‘’ dedi, sonra kısa ve net ‘’BİTTİ!" dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece "Özür dilerim" diyebildim. Kalktım, montumu kaptığım gibi arkama bile bakmadan çıktım. Ben evin köşesini dönüp gözden kaybolurken, kapının o sertçe kapanma sesini ta içimde hissettim. Eve girerken ilk işim telefonu çıkarıp Aynur ablayı rehberden silmek oldu. Öfkeden mi, utançtan mı bilmiyorum; Facebook'tan "Senin aşkın yalanmış, bana yalanmamış lazım" gibi saçma sapan bir durum paylaştım önce sonra hemen silip Aynur ablayı onu arkadaşlıktan çıkardım.
Evin kapısını açarken Aynur ablayı defterini çoktan kapatmıştım. Kadın bildiğin köpek demişti bana, en ağırıma giden de o olmuştu. Epey bir süre tekli koltukta öylece oturmuşum. Klasik Casio saatime baktım; saat gece 01:00 olmuş. Hala eve girdiğim montla, elbiselerle öylece çakılı kalmışım. Sadece montu çıkarıp yere bıraktım ve öylece, olduğum yerde sızıp kaldım. Devam Edecek