BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 65 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 65 / 84 BÖLÜM 25 dk okuma 16,735

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 65. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Haftanın en sevdiğim günü cumaysa, en nefret ettiğim günü kesinlikle perşembedir. Aynur ablayla ipleri kopardığımız gecenin sabahı... Üstelik Kahraman denilen o doktor bozuntusunun, o şer ocağının köye ilk ayak bastığı gün. Böyle güne kafam girsin. Sabah gözümü açtığımda aklıma gelen ilk şey, "Okula gitmemek için nasıl bir bahane bulsam?" oldu. Hastalık numarasını kafadan eledim, yemezlerdi. "Babaannemi sezaryene almışlar" gibi şeyler geçti aklımdan ama o kadar da değil; saçma olurdu. Mecbur, ayaklarım geri geri gide gide, üzerimi giyinip okulun yolunu tuttum. Sınıfa girer girmez sırama çöktüm; kafamı masada birleştirdiğim ellerimin üzerine koyup yarı uyur yarı uyanık beklemeye başladım. Bir ayak sesi duyunca başımı ağır ağır kaldırdım. Gelen Kiraz ablaydı. Hiçbir şey sormadan yüzüme bakıp, "Aman hocam, betin benzin bembeyaz olmuş!" dedi.

Hemen elinin tersiyle alnıma, yanaklarıma dokundu; "Ateşin de yok ama... Hayırdır inşallah?" diye ekledi. "İyiyim abla” dedim konuyu uzatmadan, "Biraz geç uyudum da uykumu alamadım herhalde." "E çay ocağına gelmedin, seni bekliyoruz. Aynur da bir şeyler göndermiş kahvaltıya..." deyince içim cız etti. "Siz yapın abla” dedim, boğazıma bir yumru oturdu. "Olur mu öyle, gel işte..." diye ısrar edince ağzımdan o anlık refleksle bir yalan döküldü "Ben... Ben bugün orucum abla." "Oruç mu?" dedi Kiraz abla şaşkınlıkla. "Evet abla, kaza borcum vardı da... Hazır günler kısayken, havalar da serinken tutayım dedim." Kiraz abla bir an duraksadı, sonra mahcup bir ifadeyle; "Maşallah hocam, Allah kabul etsin” deyip sessizce sınıftan çıktı. Öğrenciler yavaş yavaş sınıfı doldurmaya başlarken, o meşhur ses duyuldu, Kahraman ibnesi... Erken öten horoz gibi, olmayan neşemi de alıp götürdü.

Bu bebeyi nedense bir türlü sevemiyorum arkadaş. İçimden ona en ağırından söverken sınıfın kapısından kafasını uzattı "Oooo, Bayram hocam günaydın!" Ben ne kadar keyifsizsem Kahraman nispet yapar gibi o kadar mutluydu. Canım iyice sıkıldı ama yüzüme yalandan, eğreti bir gülümseme yerleştirip; "Günaydın hocammm!" dedim, Seda Sayan’ın sabah programı açılışı gibi sesimi uzatarak. Ben daha neşeli görünmeliydim. Kahraman içeri girmek yerine kapının eşiğinde dikilip "Ne var ne yok?" diye laflamaya başladı. Bir ara lafının arasında, koridora doğru "Kiraz Hanım!" diye seslendi, sonra pişkince benimle konuşmaya devam etti. Kiraz abla gelince, Kahraman benimle konuşmayı bir kenara bıraktı; "İçeride birkaç iş var, o yüzden çağırdım sizi Kiraz Hanım” dedi. Sonra işaret parmağını sanki bir bardağın içinde şeker karıştırıyormuş gibi havada çevirerek bana döndü “Hocam müsait bir zaman…

Kahve olur mu?” dedi. O anki dalgınlığımla, "Olur” deyiverdim. Ama kelime ağzımdan çıkar çıkmaz Kiraz abla’ya az önce söylediğim "orucum" yalanı aklıma geldi. Hemen kendimi toparlayıp, "Hocam ya, ben bugün oruçluyum, istersen akşam içelim” diye düzelttim. Kahraman şaşkın şaşkın yüzüme baktı "Ramazan’a mı girdik hocam? Hiç haberim yok, pek takip etmiyorum bu işleri” deyince, "Yok hocam” dedim, "Benim kaza borcum vardı da, onu tutuyorum." "Çok anlamıyorum hocam bu işlerden kusura bakma; hayırlı olsun’’ dedi. "İyi dersler" dileyip kendi yerine geçti. “Hayırlı olsun muş… Yok ölmüşlerinin canına değsin mk. Ebu Cehil bildiğin yavşak. Abdest namaz hak getire oruç desene alakası yok… "Allah’ım sen görüyorsun” dedim içimden ama tam o sırada oruç diye söylediğim yalan aklıma geldi. Bir an kendimden utandım. Dün gece Aynur ablayla yaşadığımız o kıyametten sonra, içimde tek bir yaprak bile kıpırdamıyordu.

Canım hiçbir şey yapmak, kimseyle konuşmak istemiyordu. Kiraz abla sağ olsun arada bir yanıma uğrayıp "Akşam canının çektiği bir yemek var mı, yapayım mı? Oruç nasıl gidiyor, zorluyor mu?" diye sorup duruyordu. Ömer Hoca bile uğradı, "Allah kabul etsin hocam” dedi o her zamanki efendiliğiyle. İkisi de bu durgunluğumu, halsizliğimi tuttuğum oruca bağlıyorlardı ama mesele açlık değildi. İçimdeki sıkıntının sebebini ben biliyordum, anlatacak hâlim yoktu sadece. Laf arasında Kiraz ablaya dün geceki ziyareti sordum. Nurettin abi, Rahmi Hoca ve Ömer Hoca, vefat eden Hüseyin amcanın evine taziyeye gitmişlerdi. Hüseyin amcanın karısı Naime abla ve çocuklarıyla uzun uzun dertleşmişler. Bizimkilerden helallik isteyip, "Nurettin’in günahını almışız, çok mahcubuz” diyerek pişmanlıklarını dile getirmişler. Kiraz abla, evde konuşulan her detayı tek tek anlattı bana.

Sonra yine o minnet dolu bakışıyla, "Senin sayende düzeldi her şey Bayram, Allah razı olsun” dedi. "Ben bir şey yapmadım abla” diye geçiştirdim ama o bunu alçakgönüllülükten söylediğimi biliyordu. Öğlene kadar sınıfta otura otura canım çekildi, tabiri caizse götüm tabak gibi oldu. Son dersten önceki teneffüste biraz hava alayım, kafam dağılsın diye okulun kapısına doğru volta atmaya çıktım. O sırada Kiraz ablanın kapıya afiş astığını gördüm. Merak edip yanına sokuldum; "Meme Kanseri" konulu afişler... “Erken teşhis hayat kurtarır” mesajları vardı. Öğrendim ki öğleden sonra ilçeden bir hemşire gelecekmiş. Köyün bütün kadınlarını köy odasında toplayıp bu konuda bilgilendirme yapacaklarmış. "İyiymiş abla, yerinde bir iş olmuş” dedim. Köyde böyle şeylerin konuşulması bile başlı başına bir adımdı. Öğle arasına kadar Kahraman’ın olduğu tarafa dönüp bakmadım bile.

Bildiğim tek şey, bugün hastalara tek başına baktığıydı. Gülşah ablanın işi mi çıktı, yoksa başka bir şey mi oldu bilmiyorum; o gün gelmemişti. Açıkçası neden gelmediğini merak da etmedim. Belki hemşire gelecek diye ortalıkta görünmek istemedi, belki de başka bir hesabı vardı artık bilemiyorum. Hemşirenin geleceğini de Kiraz abla söylemese haberim olmayacaktı. O gün kim gelmiş, kim gitmiş pek umurumda değildi zaten. Teneffüslerde sağlık ocağına uğrayan birkaç kişi yanıma gelip selam veriyor, iki kelime edip geçiyordu. Hepsi o kadar. Fadime abla da bir ara uğradı. Öğleden sonra kadınları köy odasında toplama işini doktorla konuşmuşlar. İşi bitince kapıyı tıklatıp ayaküstü biraz sohbet ettik, sonra o da çıktı gitti. O gün fark ettiğim bir şey vardı. Kiraz abla doktoru gördüğünde, hatta adı geçtiğinde bile yüzü fark edilir şekilde değişiyordu.

Yüzü asılıyor, neşesi sönüp gidiyordu. Bir seferinde benim duyabileceğim şekilde ıyyy ıyyy yaptı sinirle. Sebebini sormadım ama o doktor bozuntusundan zerre haz etmediği her halinden belliydi. Doğrusu, onun da benimle aynı safta olduğunu, o herife karşı içten içe bir mesafe koyduğunu görmek içimin yağlarını eritti. Kiraz ablayı zaten severdim ama bu duruşu, ona olan sevgimi ve güvenimi daha da arttırdı. Öğle arası doktor Ömer hocalarla yemeğe geçti, ben gitmedim. Sınıfta bilgisayarın başında çoktan seçmeli sınav soruları hazırlamakla boğuşurken Kahraman aradı; "Okuldayım” dememle yanımda bitmesi bir oldu. Geldi, öğrenci sıralarından birine ilişti. Ağzında bir bakla var, belli; "Öğleden sonra hemşire gelecek, köy odasında kadınlara kadın hastalıklarını anlatacak” dedi. Sonra da göz kırpıp ekledi: "Seni de tanıştırayım, iyi kızdır." Sanki çöpçatanlığa soyunmuş gibi bir hali vardı.

"Müsait olursak bakarız” diye geçiştirdim. Kahraman durmadı, beni şöyle bir süzüp; "Hocam senin bu işlerde bezin yok sanırım, hiç manita işlerine giriyormuş gibi değilsin” dedi. "Arabanın borcu var, o yüzden ara verdim” dedim ciddiyetle. Kahraman anlamadı, bağlantı kurmaya çalışıyor saf saf; "Borçla kadın meselesinin ne alakası var hocam?" deyince "Borçlu adamın siki kalkmaz hocam!" Kahraman bir kahkaha patlattı, "Yahu hocam alem adamsın, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez bu laf” diyerek masaya vurdu. Tam o sırada Kiraz abla içeri girdi. Kahraman yanıma gelmeden kahve siparişi vermiş, onu getirdi. Kiraz abla kahveyi bırakıp giderken sınıftan çıkana kadar Kahraman götünü kesti, hani öyle çaktırmadan bakmak falan değil, direkt koordinat girilmiş zırhlı tank gibi kilitlendi kadının arkasından. Aslında Kiraz abla da hani bakılmayacak kadın değildi; beyaz teni, yerli yerinde balık etli götü falanda baya güzel haliyle göze çarpıyor.

Benim de arada gözüm kayardı yalan yok, ama hiçbir zaman hayalime meze etmemiştim kadını. Fakat doktorun o kadar bariz, o kadar arsızca bakması içimde bir yeri cız ettirdi. Bir kıskançlık kabardı ki; Ömer hoca Kiraz ablayı sikerken bu kadar sinirime dokunmamıştır. Belli etmemeye çalışarak konuyu dağıttım; "Gülşah ablayı göremedim bugün?" dedim. Kahraman, "Hocam artık tek tabancayım maalesef” dedi. “Sağlık müdürlüğünden kesin talimat var. Bazı yerlerde aşıları sağlık personeli olmayanlara yaptırmışlar, ölenler, sakat kalanlar olmuş. Artık sağlık çalışanı dışında kimse görev yapamıyor. Cezası da ağır.” Sonra omuz silkti. “Zaten köyü öğrendik. Tek başıma idare ederim.” Öğleden sonra yapılacak toplantıyı bazı kadınlar yanlış anlamış. Köy odası yerine sağlık ocağına gelmişler. İkili üçlü gruplar hâlinde gelip “Toplantı burada mı olacak?” diye sorup geri çıktılar.

Sağlık ocağının önü kısa süreliğine panayır yerine döndü. Doktorun tavırları yine dikkatimi çekti. Kiraz ablada olduğu gibi bazı kadınlara da gereğinden uzun, gereğinden rahat bakıyordu. Yanlış anlaşılır mı, ben ne düşünürüm, pek umursadığı yoktu. Bu rahatlık bana batıyordu ama belli etmemeye çalışıyordum. Derken iki kadın daha geldi, utana sıkıla öğleden sonraki toplantıyı sordular. Cevaplarını alınca yanımızdan kıkırdayarak çıktılar. Onlar kapıdan çıkar çıkmaz Kahraman bana döndü, "Soldaki kadını biliyor musun?" "Görmüşlüğüm var ama öyle pek tanımam” dedim. "Esma adı... Kocası benzinlikte çalışıyormuş." dedi Kahraman kısaca. Daha sonra sesini alçaltma gereği bile duymadan, işaret parmağını havaya kaldırdı "Kocasının kalkık hali işte bu kadarmış" dedi gülmeye başladı, klasik gözlüğümü düzeltip burnunu sıkma hareketini yaptı, elini karnına koyup kahkahasına engel olmaya çalıştı.

'’Düşünsene, mesleğin pompacı ama sende mikropenis var... Karın da evde cayır cayır yanıyor, yazık değil mi?’” Benden karşılık gelmeyince gülmeyi kesti, " Ufacık bir yüz versem dünden razı, hemen kucağıma atlayacak. Bunların ilacı belli aslında; üzerine çökeceksin, gece gündüz demeden pestilini çıkarana kadar durmayacaksın. Sabaha kadar o yataktan çıkarmasan, canını alsan yine de doydum demez bu, öyle bir iştah var.’’ İçimden bir an Hüsnü Çoban gibi "Adam sapık çıktı Rıza Baba!" dedim. Doktor değil, sanki köyün gizli fortcusuydu adam, buna arkanı dönmeye gelmez’’ İşin kötüsü samimiyetimiz arttıkça, doktorun içindeki o gizli sapıklık seviyesi de arşa çıkmaya başladı. İlk tanıştığımızda karşımda duran o entel dantel konuşan, sessiz sakin, efendi, havalı doktor gitmiş; yerine kimi, nerede, nasıl kıstırsam diye fırsat kollayan bir herif gelmişti.

Benim mi nazarım değdi, yoksa bu ibne başından beri mi böyleydi, anlamadım. Tamam; yakışıklısın, doktorsun, karizman yerinde... Başlarda biraz kıskandık, yalan yok. Ama bir insan, dizilerdeki kötü karakter gibi bölüm ilerledikçe bu kadar mı pisleşir, bu kadar mı seviye kaybeder arkadaş? Adam bildiğin benim sabrımı ölçmek, bana ceza olmak için özel olarak seçilip bu köye gönderilmiş. Bakalım daha neler göreceğiz. "Hayırdır hocam, daldın gittin?" deyince birden kendime geldim. "Ha... Evet, kadını düşünüyordum, haklısın; yanıyordur o şimdi garibim. Sen de teşhisi hemen şak diye koymuşsun hocam; senin uzmanlık alanın seksolojiydi değil mi?" dedim. Önce bir durdu, sessizleşti; herhalde damarına bastım, şimdi patlayacak sandım. Ama tam tersine, herif bir kahkaha koyverdi ki sorma. "İlahi Bayram hocam! Bu çok iyiydi ya... Seksoloji demek? Alem adamsın vallahi!" Kendi kendine bir süre daha sırıtmaya devam etti.

Sonra sanki karşısında bir çocuk varmış gibi, o ukala tavrıyla açıklamaya girişti "Doğrusu bu işe en yakın uzmanlıklar jinekolog ve üroloji olur hocam; seksoloji diye bir uzmanlık alanı yok, biliyorsun." "Doğrudur hocam, sen daha iyi bilirsin” dedim, içimden "Ulan dalyarak biz bilmiyoruz sanki" diye geçirerek. Konuyu biraz daha kaşımaya karar verdim: "Peki, senin o meşhur karı-Kız işleri ne alemde?" Doktorun kızlara taktığı tuhaf ismi hatırlamaya çalıştım… Heh! “Cogi… Evet, cogi işleri ne alemde hocam?” dedim. Bu şekilde sormam Kahraman’ın çok hoşuna gitmişti. Sanki aradığımız ortak dili sonunda bulmuşuz gibi gözleri parladı. "hocam unutmamışsın!" dedi, şaşırmış gibi yaparak. Lafı çevirir gibi yapınca tekrar üstüne gittim. "Lafı dolandırma hocam, ne yaptın şu cogi işlerini? Anlatsana bir..." dedim; neredeyse yalvarır bir ton takınmıştım ki ağzındaki baklayı çıkarsın.

"Cogi mi?" dedi, sanki bu kelimeyi ilk kez benden duyuyormuş gibi. Sövmemek için kendimi zor tuttum; resmen benimle kafa buluyordu yavşak. Yumruğumu masanın altında sıkarak, "Evet hocam, kız meselesi işte" dedim. "Sen anlatmıştın ya bir ara, anlatacağım demiştin hatta, unuttun mu?" "Yok hocam, hatırlıyorum ama cogi demeyelim de cogiler diyelim biz ona” dedi, göğsünü gere gere. Vay be beyzademize bak! "Hadi ya, kaç tane?" diye sordum, sesime sahte bir merak katarak. "Var birkaç tane işte” dedi; veresiye alıp peşin satan tüccarlar gibi ayak ayaküstüne atıp kahvesinden derin bir fırt çekti. "Yapma ya! Bu kadar kısa sürede nasıl hallettin hocam? Vallahi korkulur senden” dedim, şaşkınlığımı iyice abarttım. Kahraman, koltuğuna biraz daha yayıldı, gözlerini kısıp, "Sen benim geceleri sadece uyuduğumu mu düşünüyorsun hocam?" dedi. İçimden "Amına koduğumun çakma Polat Alemdar’ı!" diye geçirdim.

İnşallah Ömer Baba gibi birine denk gelirsin de hayatın boyunca nasihat dinlemekten beynin sikilir inş amın oğlu. Ama dışarıdan hala o meraklı yüz ifadesini koruyordum. "Eee?" dedim tekrar, "Anlatmayacak mısın artık?" "Anlatacağım hocam, anlatacağım... Anlatılmayan çapkınlık çapkınlık sayılmaz. Hatta bir fıkra vardı. Şimdi bir adam var..." diyerek başladı anlatmaya. Şimdi bir adam var, adı Temel. İstatistiksel olarak imkânsız ama bir uçak kazası mı ne oluyor, bu adam Barbara Palvin ile ıssız bir adaya düşüyor. Barbara’yı tanıyorsun değil mi? Ünlü model bir kadın. Günler geçiyor, kimse gelmiyor falan. Neyse, bunlar adada mecburen bir duygusal ve fiziksel yakınlaşma yaşıyorlar. Yani biyolojik dürtüler sonuçta. Temel önce mutlu… Sonra zaman geçtikçe mutsuz oluyor. Barbara Palvin'de niye mutsuzsun? Diyor. Temel de ya… Her şey tamam da… Sohbet edecek adam yok diyor.

Barbara da diyor ki Farz et ki ben Dursun’um bana anlat diyor. Bak burası çok saçma aslında ama fıkra işte... Temel de buna inanıp Barbara'nın koluna giriyor. Diyor ki 'Ula Dursun, bir haftadır adada kiminle sevişiyorum anlatsam inanmazsın diyor. Yani kendi yaptığı şeyi yine karşısındakine anlatıyor... Anladın mı Hocam? "Anladım hocam, anladım” diyorum ama içimden de "Senin anlatacağın fıkraya sokayım!" diye saydırıyorum. Yavşak, bildiğim fıkrayı bile bana unutturdu; hayatımda bu kadar kötü fıkra anlatan başka bir adam görmedim. Kahraman’ın mantığına göre; bir erkek ne kadar çapkınlık yaparsa yapsın, bunları birine anlatmadığı sürece tadı çıkmazmış. "Hele biraz olaylar gelişsin hocam, seni de dahil edeceğim, aklımdasın” diyor bir de. Öyle imalı imalı konuşuyor ki; söylediklerinden "Seni de sikeceğim" anlamı da çıkıyor, "Sana da birilerini ayarlayacağım" anlamı da...

Nereye istersen oraya çek. "Peki, öyle diyorsan hocam” diyorum. "O zaman bari kim bu kadınlar, onu söyle? Hiç değilse isim ver..." Göz kırpıyor ibne pişkince, "Anlatacağım hocam, anlatacağım..." Yok eşşek inadı var herifte, ne yapsam konuşmayacak, son bir ümit "Ben tanıyor muyum peki?" diye soruyorum. Doktor, elindeki bitmiş kahve fincanını sanki çok mühim bir iş yapıyormuş gibi önündeki öğrenci sırasına bırakıp düşünür gibi yapıyor. "Yani... Kesin tanırsın” diyor. "Hepsini mi?" diyorum. "Hepsini!" Mecbur huyuna gidiyorum. Akıl versem fayda yok, ağzından laf almak lazım. "Eee hocam, kocaları iyi çakamıyor demek ki; buldular senin gibi yakışıklı adamı, kaçırırlar mı hiç?" diyorum sırıtarak. Sanki karıları doktora ayarlayan pezevenk benmişim gibi, ben de gülüyorum ya… Kendime de ayrı sinir oldum. Kahraman birden ciddileşip “Hepsi evli değil” dedi.

“Demek evli de var” dedim, oltayı atarak. Gülüyor... "Çok uyanıksın hocam gerçekten” diyor, kafasını "seni gidi senii" der gibi sallayarak. "Evet, evli de var bekar da... Hepsi de birbirinden fena. Hele biri var evlerden ırak; ateşle yaklaşsan patlar, o biçim! Misal bir tanesi dışarıdan baksan bir şeye benzetemezsin, hani sokağa çıksa dönüp bakmazsın ama yatakta dehşetül vahşet... Yalnız biraz geçmişinden bahsetti, kadın kapı zili gibi; basan kaçmış, köyde koynuna girmeyen kalmamış... Ama olsun, idare ediyoruz." O sırada Ömer Hoca kapıyı tıklatıp sınıfa daldı. Hemen arkasında Aynur abla göründü ama içeri girmedi; kapının önünde biriyle konuşuyordu. Bir saniyeliğine göz göze geldik; o an başımdan aşağı yine o kaynar sular döküldü sandım, hemen kafamı çevirdim. Ömer Hoca, Kahraman’a dönerek, "Hocam, ilçeden Cavidan Hanım geldi, hemşireymiş.

Köy odasında kadınlar da toplanmış, bekliyorlar; siz geçin isterseniz” dedi. Kahraman bana "Görüşürüz" mahiyetinde kısa bir baş selamı çakıp dışarı süzüldü. Gelen kadınla birlikte Aynur abla da peşlerine takılıp köy odasına doğru yollanmışlardı. Gelen hemşirenin adının Cavidan olduğunu o an öğrendim. "Cavidan isminde güzel kız mı olur amına koyayım?" diye geçirdim içimden; kızı daha görmeden ismine uyuz olup soğumuştum bile. Sağlık ocağı da kapandığı için gelen giden kesildi, koca okul bir anda boşalıp sessizliğe gömüldü. Teneffüste bir bakındım, Kiraz abla hala okulda, kendi halinde uğraşıyor. "Abla, sen gitmedin mi?" diye sordum yanına yanaşarak. "Gitmedim” dedi kısa ve öz bir şekilde. "Niye abla? Kadınlar toplandı ya sende gitseydin..." "İşim yok orada, gitmeme gerek de yok” diye kestirip attı. İçimdeki merakı daha fazla bastıramadım, "Abla” dedim, "Sen bu doktoru sevmiyorsun değil mi?"

Cevap vermedi ama "Evet" der gibi kafasını salladı. Yüzü bir anda buruştu. "Bir sebebi var mı abla? Niye ısınamadın adama?" diye üsteledim. Bana karşı her zaman o güler yüzlü, yumuşak mizaçlı olan kadın, bu soruyu sorunca kızacak gibi oldu. "Boş ver Bayram... Sevemedim işte!" dedi, sesi buz gibiydi. Daha fazla zorlamanın alemi yoktu, "Tamam abla, sen bilirsin” deyip sustum. Teneffüs bitmek üzereyken Ömer Hoca’yla Kiraz ablanın çay ocağından sesleri geliyordu. Yanlarına gidip muhabbetlerini bölmek istemedim. Gözüm sağlık ocağının kapısına gitti. Yoklar gibi kapının kolunu çekince açılıverdi. Kilitlemeden gitmiş Kahraman. Beni bekliyor sanki. Şöyle bir kafayı uzatıp baktım; herifin önlüğü askıda, o boynundan hiç çıkarmadığı meşhur stetoskopu da masanın üstünde masum masum duruyor. Etrafı son bir kez kolaçan edip içeri giriverdim, arkamdan kapıyı usulca çektim.

Daha içeri girmeden kafaya koymuştum. Hızlıca kemerimi çözüp pantolonumu sıyırdım, "takım taklavatı" meydana çıkardım. Stetoskopu kaptığım gibi, o kulağa takılan kısımlarını hırsımı alır gibi başladım sikime taşşağıma sürtmeye. Bastıra bastıra gezdiriyorum... Sonra bir de burnuma götürüp kokladım; mis gibi taşak kokuyor. Yeminle terapi gibi geldi. Şunu bir saat yapsam ne dert kalır ne tasaı... Daha fazla uzatmadan aleti aldığım gibi yerine bıraktım, üzerimi başımı alelacele düzelttim. Tam çıkacakken, gözüm doktorun masasının arkasındaki dolabın üstünde duran o plastik çiçeğe takıldı. Çiçeğin yapraklarının arasından minik, kırmızı bir ışık gözüme batıyor... Bir haftadır internette kamera modellerini, videolarını izleye izleye artık o kırmızı nokta benim için algıda seçicilik olmuş. Yaklaşıp kontrol ettiğimde kanım dondu; çiçeğin arkasına bir tane gizli kamera yerleştirmiş!

Harekete duyarlı, çatır çatır görüntü alıyor. "Hassiktir!" dedim içimden, "Yarrağı yedin Bayram!" Elimle hemen kameranın önünü kapattım ama iş işten geçmişti; o stetoskopla yaptığım tüm "sanat eserini" saniye saniye kaydetti kesin. Önce korkuyla kamerayı parçalamayı düşündüm, sonra yanındaki SD kart girişini fark ettim. Tırnağımı takıp bastırınca kart "çıt" diye kendini dışarı attı. Kaptığım gibi göt cebime postaladım. Kamerayı eski yerine, hiçbir şey olmamış gibi yerleştirip odadan fırladım. Kapıdan tam çıkarken Kiraz ablayla burun buruna geldik. Suçüstü yakalanmışım gibi bir panikle, "Kahraman internet yok diyordu da, ona bakıverdim abla” diye salladım. Kiraz abla pek ilgilenmedi, "Tamam” deyip okuldan dışarı yöneldi. Kapıyı tam arkamdan kapatmıştım ki, Kahraman okuldan içeri girdi. Resmen yarakların önünden donsuz geçmiştim. Doktorun hemen ardından, kapıda Cavidan diye bahsettikleri o hemşire belirdi.

Esmer, zayıf, benden biraz kısa ama son derece bakımlı ve canlı bir hatundu. İçimden, "Demek ki Cavidan isminde de güzel kız olabiliyormuş” diye günahımı aldım. Doktor beni görür görmez ayaküstü hemen tanıştırdı bizi. Ben Cavidan hemşireyle el sıkışırken, tam o sırada Aynur abla kapıda göründü. Şöyle bir ikimize, el sıkışmamıza kısa bir bakış attı; "Ben Ömer’e..." deyip cümlesini tamamlamadan, buz gibi bir havayla yanımızdan sıyrılıp geçti. Doktor beni odaya davet edince beraber içeri girdik. Kahraman yerine oturmadan kapıya yönelip Kiraz ablayı çağırdı. Cavidan’la ikisi, Kiraz abladan okkalı birer Türk kahvesi istediler. Kahveler gelmeden çocukların sınıfta beni beklediği aklıma geldi. Hemen müsaade isteyip sınıfa koştum; çocuklara "Ben gelene kadar sessizce okuma yapın" talimatını verip nefes nefese odaya geri döndüm. İçeri girdiğimde Kahraman, Cavidan’a bir bardak su uzatıyordu.

Kadını hıçkırık tutmuş; bir eli göğsünde, hıçkırığın geçmesini bekliyor dertli dertli. "Tuttu mu geçmez, huyumdur" dedi ortaya. Ben de hiç istifimi bozmadan tam karşılarındaki sandalyeye kuruldum. Ayak ayak üstüne atıp Cavidan’a laf attım.

Ben: Sahi, beni hatırladın mı?

Cavidan: Yoo (dikkatle yüzüme baktı) Ben: Hayret! Seninle kötü bir anımız var iyi düşün.

Cavidan: (Şaşkınlıkla) yok, ben… Sizi ilk defa görüyorum (hatırlamaya çalışarak) Ben: yalan söyleme!

Cavidan: (gerildi)vallahi ilk defa görüyorum Ben: (Bakışlarımı sertleştirdim) şaka yapıyorsun değil mi?

Cavidan: napmışım ki ya! Öylece bir müddet daha bakıştık, Cavidan’ın gözleri kocaman açılmış korkuyla bana bakıyordu.

Ben: bu da senin hıçkırığının tedavisiydi. Geçti değil mi? (gülerek) Cavidan: ayh! Ben de noluyoruz falan oldum. Bakiyim...(sessizce durup kendini yokladı) geçti harbiden (gülerek)

Kahraman, "Ben de dedim ne oluyor. Bir an gerçekten tanışıyorsunuz sandım” diyerek sırayla ikimize baktı. Sonra Cavidan’a dönüp, "Sana demiştim değil mi, Bayram Hoca enteresan adamdır diye” deyince Cavidan gülümsedi. "Aynen ya, dediğin gibiymiş. Önce bir korktum ama iyi oldu; Allah bilir ne zaman geçerdi bu hıçkırık” diyerek bana tatlı tatlı gülümsedi. Konuyu değiştirdim "Kadınlarla görüşme nasıl geçti?" diye sordum. Kahraman hemen araya girdi "Valla ben pek bilmiyorum, Cavidan Hanım’ı takdim edip çıktım hemen; kadınlar rahat konuşsun diye. Cavidan’a sormalı." Cavidan, "Güzeldi ya, ben çok memnun kaldım” dedi şaşkınlığını gizleyemeyerek. "Bayağı bilgili kadınlar da vardı aralarında. Öyle köy kadını deyip geçilecek gibi değil hiçbiri. Mesela bizimle içeri giren Aynur’du değil mi? O zaten sağlık okumuş, belli ki donanımlı biri. Diğerleri başta çekindiler ama sonra herkes açıldı.

Kahraman hocam gelip bizi bölmese akşama kadar sürerdi o sorular." Kahraman pis pis sırıttı "Eee Cavidan Hanım, ben sana gelirken dedim Terlersin diye." "Aynen dediğin gibi oldu” dedi Cavidan elini nabzına koyarak. "Şekerim düştü sanırım konuşmaktan. Hocam, rica etsem bir nabzıma bakar mısın?" diye Kahraman’a döndü. Kahraman ise masadaki stetoskopu kaptığı gibi bana uzattı: "Ben karışmam! Hıçkırığı Bayram hocam geçirdi, nabzına da o baksın." "Yok hocam, olur mu öyle şey?" diyecek oldum ama Kahraman ısrarla aleti bana doğru itiyordu. "Hocam bununla rahat rahat bakarsın, hadi üzme beni” diyerek stetoskopu neredeyse ağzıma sokacaktı. Sonra Cavidan’a dönüp, "Hocam becerikli adamdır; hıçkırığı çözdüğü gibi nabzını da iki dakikada tartar. Ben olmasam burayı o çekip çevirir zaten” dedi. Sanki yanında kalfayım, burası da babasının dükkanı! At siki ya...

Bir yandan övüyor, bir yandan iş kitliyor; ne diyeceğimi şaşırdım. O kadar "operasyon" resmen boşa gitmiş, hatta dönüp beni vurmuştu. Kendi ellerimle sikime taşşağıma sürdüğüm stetoskopu aldım, mecbur kulaklarıma taktım. Böyle şansın gelmişini geçmişini... Stetoskopun ucundaki o diyaframı Cavidan’ın kalbine doğru yaklaştırdım. Ellerim titreyerek aleti Cavidan’ın memelerinin arasına, tam kalbinin üzerine dayadım. Kalbinin sesi kulağımda "güm güm" atıyordu ama benim aklım başka yerlerde... "Ben ne anlarım nabızdan?" diyorum içimden. Bir yandan yalandan kalp atışlarını sayıyor, bir yandan da çok profesyonelmişim gibi kolumdaki Casio saatime bakıyorum. İdeal nabız kaçtı amına koyayım? 60 mıydı, 80 mi? Rezil rüsva olmadan şu işten nasıl sıyrılacaktım?

Ben: (ciddi bir ifadeyle) Sigara içiyor musunuz?

Cavidan: Evet...

Ben: Ne kadar?

Cavidan: 2 günde 1 paket

Ben: Aracınız var mı?

Cavidan: Var...

Ben: Dizel mi benzin mi?

Cavidan: Benzin. (Merakla) Neden ki? Ne alakası var şimdi? Stetoskobu yavaşça kulağından çıkarıp, sanki çok dertli bir sorun tespit etmişim gibi derin bir nefes aldım...

Sen: Sigarayı azalt biraz, kilometrede 45 kuruş yakıyorsun! Cavidan Anlamamış gibi bana bakıyordu.

Ben: Muayeneden kusursuz geçtin ama bir egzoz pulu eksik. Cavidan’ın iyice kafası karıştı.

Ben: Şaka yapıyorum tabi ki! Nabzın normal… İyisin (gülerek) Cavidan: Ay Allahımm (gülerek) Arabayla nabzımın ne alakası var diyorum bende Kahraman oturduğu yerden geriye yaslanmış gevrek gevrek gülüyordu. Tam o esnada Kiraz abla elinde kahvelerle içeri girdi. Fırsat bu fırsat deyip, stetoskopu hemen o Kahraman ibnesine doğru uzattım. "Alemsin hocam gerçekten, senin üstüne tanımam” diyordu aleti benden geri alırken. Cavidan ise halinden memnun, sitem eder bir tonda, "Bizim oraya da sizin gibi bir tane lazım valla hocam; herkes mahkeme duvarı gibi, insan bir güler yüz arıyor” dedi.

O sırada gözüm kapıya kaydı; Aynur ablayı gördüm. Öyle bir bakıyordu ki, sanırsın büyük bir suç işlerken beni suçüstü yakalamış... Dün geceki o kıyametten sonra beni böyle keyifli, bir de üstüne yabancı bir kadınla muhabbet ederken görmesi canını sıkmıştı belli ki. Ya da Cavidan’ın o hayran dolu sözlerini duydu, onlara kuruldu; bilemedim. Aynur abla içeri girmedi, kapıdan Cavidan’a nezaketen, "Güle güle Cavidan Hanım, vaktiniz olursa eve de beklerim” dedi ve cevabı beklemeden oradan uzaklaştı. Kahveler bitene kadar Kahraman ve Cavidan hemşireyle havadan sudan sohbet etmeye devam ettik. Daha sonra derse geçeyim ben diyerek müsaade isteyip kalktım. Cavidan hemşire kendi arabasıyla gelmişti; "Ben biraz daha oturur, öyle kalkarım” dedi. Teneffüs zili çalar çalmaz kendimi dışarı attım; Kiraz abla elinde kova ve bezlerle, yüzü bir karış asık halde Kahraman’ın yanından çıkıyordu.

Hemen önünü kesip doktoru sordum; "İçeride” dedi buz gibi bir sesle ve hızla çay ocağına doğru seyirtti. Bu kadın bu Kahraman ibnesinden niye bu kadar nefret ediyor, altından ne çıkacak, acayip merak etmeye başlamıştım. Vardım, doktorun odasına daldım. Cavidan gitmiş, Kahraman tek başına kurulmuş masasına. Karşısına oturdum, hiç istifini bozmadan sırıttı "Cavidan sana fena ısınmış hocam” dedi. Sadece kafa salladım, "Doğrudur” dedim ama içimden de "Boynunda stetoskop olmadan da kız tavlanabiliyor yaraaaam!" diye söylendim. "Eee, sen ne diyorsun?" dedi bana doğru eğilerek. "Ne konuda?" dedim, anlamamış gibi yaparak. "Cavidan için diyorum işte... Nasıl buldun?" "Yani... Hoş bayan, Allah sahibine bağışlasın” deyince Kahraman bombayı patlattı: "Sahibi yok hocam... İstersen yapayım aranızı." Gözlüklerini düzeltip burnunun ucunu sıktı, o kadar itici görünüyordu ki o an Cavidan’dan bile soğudum nedense.

"Yani abla, bir kere oturmayla ne desem yalan olur” diyerek geri vites yaptım. "Hocam hemen sevgili olun demiyorum; konuşur tanışırsınız, gerisi size kalmış” dedi, cevap bekler gibi gözlerimin içine bakarak. Ben sessiz kalınca, "Beğenmedin sen Cavidan’ı sanırım?" diye üsteledi Kahraman. "Yok yok, aksine çok güzel kız da... Ne bileyim, biraz düşüneyim hocam” dedim zaman kazanmak için. Neyse ki Kahraman daha fazla üstüme gelmedi. "Tamam” dedi, "Peki nasıl kızlardan hoşlanırsın? Var mı kafanda belli bir profil?" "Yani” dedim, "Bu konularda hiç öyle keskin sınırlarım yoktur. İlla sarışın olsun, şu boyda olsun, açık olsun kapalı olsun demem. (İçimden de Nefes alsın yeter diyorum). Beğendikten, kafamız uyuştuktan sonra herkesi sevebilirim." Bu gerçekten doğruydu; ortaokulda aşık olduğum kız, sınıfın en çirkini ama en çalışkanıydı. "Senin var mı hocam?" dedim, "Özellikle hoşlandığın ya da dikkat ettiğin bir tip?"

Kahraman, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi, "Var” dedi derin bir iç çekerek. "Ben ayaklara çok dikkat ederim. Küçük ayaklı, ince bilekli kadınlar aşırı ilgimi çeker. Bir de armut göbeği meselesi var, bayılırım! Şöyle hafiften çıkık olacak..." Eliyle kendi karnının üzerinde o hayali göbeği tarif ederken gözleri parlıyordu. "Eski Roma heykellerindeki o estetik gibi düşün; hani erkekler küçük penisli, kadınlar ise göbeği hafif dışarıda betimlenir ya, tam o hesap." "İyiymiş hocam” dedim lafın gelişi. "Bu kadar mı?" diye sordum ama sormaz olaydım; Kahraman belli ki listeyi hazırlamış, saydıkça sayacaktı. Biraz düşünür gibi yapıp devam etti "Eeee... Elmacık kemikleri! Evet, elmacık kemikleri belirgin olan kadınlar nedense beni benden alıyor. Bir de sivri çeneliler..." Bir an duraksadı, sanki birini hatırlamaya çalışıyormuş gibi yaptı. "Hatta şu neydi...

Hah, Ekrem! Ekrem’in karısı var ya..." Benden ismini söylememi bekler gibi yüzüme bakınca, "Reyhan mı?" dedim ruhsuzca. "Evet, evet, Reyhan! O kadının yüz hatlarına bayılıyorum ya” dedi büyük bir hayranlıkla. Hala yorum yapmıyordum, yapsam ne diyecektim ki zaten? Poliklinik gibiydi orospu evladı sorsam daha omuz başı, kaval kemiği, dalak böbrek sıralayacak… Okul çıkışında doktorla sözleştik; akşam bana oturmaya gelecekti. Eve doğru yollanırken Kiraz abla önümü kesti, "İftarı bizde yap” diye davet etti ama Kahraman’la plan yaptığımız için teşekkür edip reddettim. Ömer hoca da ısrar etti sağ olsun ama Aynur ablanın olduğu bir yere ölsem adımımı atmazdım artık. "Eve gidince uyuyacağım hocam, evde yemek de var” diye ayaküstü bir bahane uydurup sıyrıldım. Gerçi yalan sayılmazdı. Sabah evden çıkarken içtiğim bir bardak suyla duruyordum koca gün.

Niyet etmemiştim ama oruç tutmuş kadar olmuştum neredeyse. Eve gidince bir şeyler atıştırıp TV’nin karşısına uzandım. O saçma sapan evlendirme programlarından birine bakarken katılımcılara söve söve dalmış gitmişim. Gözümü bir açtım, saat akşamın yedi buçuğu olmuş! Hemen telefona sarıldım; ne arayan var ne soran. Kahraman "geleceğim" demişti, bu saate çoktan gelmesi lazımdı. "Acaba geldi de ben mi duymadım?" şüphesi içimi kemirmeye başlayınca hemen aradım. Telefon uzun uzun çaldı ama açan yok. Normalde çok siklemem ama adam gelip kapıdan döndüyse ayıp olur, bana yakışmaz diye düşündüm. Huyunu suyunu da bilmiyorum ki, belki de hiç yola çıkmadı... Üzerime montu geçirdiğim gibi fırladım dışarı. Köy odasının içindeki misafirhaneye, yani hocanın kaldığı yere doğru yürümeye başladım. Yeri köyün tam ortasında sayılır, yeni caminin karşısına düşüyor, caminin yanında da Rahmi hocanın kaldığı ev var.

Ayrıca köy dolmuşunun son durağı da tam burası. Yürüye yürüye camiye yaklaştım. Misafirhanenin çatısı görünürken bir kez daha aradım Kahraman’ı. Yaklaştıkça misafirhanenin ışığının yandığını fark ettim; "Tamam” dedim, "Kahraman yerinde." Telefon üçüncü çalışta, ben tam kapatacakken açıldı. Daha ben selam veremeden Kahraman lafa girdi "Hocam, ben sana gelecektim değil mi ya? Gerçekten kusura bakma, yeni aklıma geldi. Birisi rica etti, acil iğne vurmam gerekiyor, onu halledip hemen geliyorum” dedi pişkin bir sesle. Gözüm hala misafirhanenin yanan ışığındaydı. "İşim bitsin sendeyim hocam” dedi Kahraman, ben sadece "Tamam” diyebildim. Telefonu kapattık. Yavşak, bana sadece tek bir kelime etme fırsatı tanımıştı. Telefonu cebime koyup tam yürümeye devam edecektim ki, misafirhanenin ışığı "çıt" diye sönüverdi! "Şimdi siktim belanı Kahraman!" dedim içimden.

"Bu sefer ne bok yediğini, kime iğne vurduğunu kendi gözlerimle göreceğim." Adımlarımı hızlandırdım, gölgelerin arasından misafirhaneye doğru akmaya başladım. Meraktan çatlayarak misafirhaneye doğru ilerlerken, cami yolundaki ihtiyarlarla burun buruna geldim. Yatsı namazına yetişmeye çalışıyorlardı. Birkaçı beni görünce şaşkınlıkla, "Ooo hocam, hayırdır namaza mı başladın?" diye takılmadan geçmedi. Yatsı vakti, caminin en kalabalık, en şenlikli olduğu saat... "Koştura koştura geldin de ne oldu Bayram, şimdi ne yapacaksın?" diyorum kendi kendime. Keşke ezan okunana kadar sabretseydim. Pişmanlık diz boyu ama artık geri dönüş yok. Daha kötüsü, tam o esnada Rahmi Hoca evinden çıktı ve beni gördü! Beni görünce yüzünde güller açtı; "Ooo mübarek! Sen gelir miydin biz kolundan tutup buralara getirmeden?" diye takılarak yanıma geldi. "Camiye gelmedim" diyemiyorum ki; "Gelirim hocam, niye gelmeyeyim?" diye geçiştirdim mecburen.

"İyi yapmışsın” dedi, girdi koluma. Birlikte camiye doğru yürümeye başladık. Benimse aklım fikrim, gözüm kulağım doktorun kaldığı misafirhanenin giriş kapısında... Şadırvanın yanından geçerken, "Hocam, ben bir abdest alayım” dedim vakit kazanmak için. "Tamam” dedi Rahmi Hoca. Ben şadırvanın o yuvarlak, gıcırdayan tahta taburesine oturdum, hoca başımda dikiliyor! Kaçacağım sanki... "Yahu gitsene camiye!" diye içimden söyleniyorum ama adam gitmiyor. Gelen geçen ihtiyarlarla selamlaşıp laflarken bir yandan da beni bekliyor. Abdesti alıp ayağa kalktığımda, Rahmi hocaların evinden çıkan Gülşah ablayı gördüm. Rahmi hoca arkasın dönük olduğu için görmüyordu. O da bizden tarafa baktı ama hareketleri telaşlı, sanki gizli bir şey yapar gibi alelacele yürüyordu. Hızlıca gözden kayboldu; yanılmıyorsam Kahramanın kaldığı misafirhaneden tarafa yürüyordu.

Tam o anda Rahmi Hoca yine yapıştı koluma. Sanki suçluyu cezaevine götüren jandarma gibi, birlikte camiye girdik. Canım acayip sıkkındı. Kafamda senaryoyu anında kurdum: Doktor, Gülşah ablayla arayı çoktan yapmış. Sağlık ocağında yan yana çalışırken ne dolaplar çevirdiler kim bilir... Gülşah ablanın bir süredir o süslenip püslenmesinin, kendine bakmasının sebebi şimdi kabak gibi ortaya çıkmıştı. Rahmi Hoca’nın namazda olmasını fırsat bildi, yatsı vakti sürede uzun doktorun yanına kaçtı. Buna adım gibi emindim artık. Gülşah ablanın böyle bir şey yapmasına mı yanayım, yoksa yanımda hiçbir şeyden habersiz namaza duran şu dünya iyisi Rahmi Hoca’ya mı, bilemedim. İçim paramparçaydı. Devam Edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #65):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki