Hayal kırıklığı ve kafamda dönen o kötü senaryolarla namazı tamamladım. Cemaatin arkasından Rahmi Hocayla birlikte camiden çıktık. Rahmi Hoca her zamanki gibi, "Bize gidelim Bayram” dedi. "Hocam sağ ol ama Kahraman bana gelecekti, eve geçeyim ben" diyerek müsaade istedim. Tam ayrılacakken yukarıdan bir ses yükseldi "Rahmiii! Rahmi!" İkimiz de balkona doğru başımızı kaldırdık; seslenen Gülşah ablaydı. Önce bana dönüp, "Nasılsın Bayram, ne var ne yok?" diye halimi hatırımı sordu. Sonra kocasına seslendi "Gülümser abla süt bırakacaktı, unutmuş herhalde. Eve gelmeden uğrayıp alsana şunu." Rahmi Hoca, "Tamam” dedi. Bahsettiği yer zaten yüz metre ileride, yolumuzun üstündeydi. "Ben de oradan eve geçerim hocam” dedim, birlikte yürümeye başladık. Süt alacağımız eve yaklaşırken Gülümser abla, elinde süt dolu bakraçla önümüze çıktı. "Taze sağdım, bugün biraz geçe kaldım” diyerek bakracı Rahmi Hoca'ya uzattı.
Rahmi Hoca, "Kazım abi namazda yoktu, hayırdır?" diye sorunca Gülümser abla anlatmaya başladı "Kazım ilkindi vakti hayvanların fışkısını bahçaya taşıdıydı her tarafı tutulmuş, kımıldayamıyor. Sağ olsun doktor geldi de iğne yaptı yenice. O yüzden sütü de bırakamadı, namaza da gidemedi; içeride uzanıyor şimdi." Sonra bana dönüp, "Doktora bi çayımızı iç dedik ama Bayram Hoca'ya gideceğim diye oturmadı. Sen neredeydin?" diye sordu. Rahmi Hoca hemen atıldı "Bayram Hocam namazdaydı." Gülümser abla şaşırıp, "O zaman evde bulamamıştır seni, bizden çıkalı on on beş dakika oldu” dedi. Sütü alıp ayrıldık ama benim içim yanıyordu. Gizlice telefona baktım; Kahraman iki kere aramış ama telefon sessizde olduğu için duymamışım. "Hocam, ben Kahraman'ın oraya bir bakayım” dedim. Rahmi Hoca şaşkınlıkla, "Haberi yok muydu namaza gideceğinden?" diye sordu. "Yoktu hocam” dedim mecburen, "İşim var demişti, namazdan sonraya anca biter diye söylememiştim."
Kahraman yavşağı neyse de durduk yere Gülşah ablanın da günahını almıştım. Kendi kurduğum senaryoda kadını ne hallere sokmuştum, kendimden utandım. Rahmi Hoca evine geçerken, ben de hızlı adımlarla misafirhaneye yürüdüm. Kapının önüne gelince durup derin bir nefes aldım ve kapıyı birkaç kez sertçe tıklattım. Bekledim, bekledim... Açmayacak herhalde diye düşünürken, bir kez daha sertçe vurdum kapıya. Kapı açıldı; karşımda Kahraman. Üstü çıplak, altında peştemal... Elinde havlu, ıslak saçlarını kuruluyor. "Aaa Hoca, sen miydin?" dedi beni görünce. Adamdaki rahatlığa bak; kimin geldiğini bilmeden yarı çıplak kapı açıyor. Zahmet etmişsin direkt dal taşşak açsaydın ya! "Kusura bakma duştaydım” dedi, bir yandan kafasını silmeye devam ederek. "Önemli değil hocam. Sen iğne falan deyince ben hemen bitmez diye camiye gitmiştim; o ara aramışsın beni” dedim.
"Estağfurullah hocam ne kusuru, gel içeri, oturalım” deyince onun arkasından içeri girdim. "Birine iğne vurmaya gitmiştim, oradan senin eve geçtim. Sana ulaşamayınca geri döndüm bende’’ diye açıklama yaptı Kahraman ve giyinmek için odasına geçti. Misafirhane dedikleri yer bildiğin otel odası gibi... Geniş bir oturma odası, bir çift bir tek yatak bulunan yatak odası, ayrı banyosu, mutfağı... Eşyalar gıcır gıcır, her yer tertemiz. Köy evlerine göre fazla lüks. "Hocam bayağı düzenlisin” dedim sesimi yükselterek. İçeriden fön makinesinin sesi geliyordu; "Yok hocam, ben o kadar düzenli değilim. Sağ olsun Ekrem’le Cevher gün aşırı birilerini gönderip temizletiyorlar” diye bağırdı. O fön çekerken ben de odayı inceliyorum. Gözüm masadaki laptopa takıldı. Yanında 8-10 tane hafıza kartı, masaya dağınık halde saçılmış... "Telefoncu musun amına koyduğumun oğlu, ne yapıyorsun bu kadar kartı?" dedim içimden.
Benim çocukken bu kadar tasom yoktu lan! Kim bilir ne boktan işlerin var... Ama çözeceğim hepsini, az kaldı. Merakıma yenik düşüp ayağa kalktım, laptopa doğru sinsi bir adım attım. Ekran açık, durdurulmuş bir video duruyor. Ama görüntüden, o uzaklıktan bir şey anlaşılmıyordu. Tam yaklaşacakken Kahraman’ın geleceğini kestirip geri çekildim; yanlış anlamasın şimdi. Biraz sonra geldi, gözlüklerini takmış, o meşhur "burnunu sıkma" hareketini yaptı. "Kahve içeriz değil mi hocam?" dedi. "İçeriz” dedim. Beş dakika sonra iki kupayla mutfaktan çıktı. Sohbet muhabbet derken laf lafı açtı; ben de konuyu usulca, kanına gire gire yine o karı kız mevzusuna getirdim. "Köyde kimle konuşuyorsun?" diye direkt sormaktansa, lafı dolandırıp köydeki kadınların hallerine, tavırlarına çektim sözü. Kahraman’ı gaza getirmek için oltayı attım "Aslında hocam, kimseye söyleme aramızda kalsın ama...
Ben de köyden biriyle çarpıştım bir ara” dedim. Kahraman bir anda canlandı, "Yapma ya! Hiç de belli etmiyorsun hocam, kiminle? Anlatsana!" diyerek neredeyse boğazıma sarılacaktı. "Sakin ol hocam” dedim lafı vurdurarak, "Ben senin gibi değilim, öyle gizli saklı iş yapmam; yeri gelince anlatırım." "Vay! Taş geldi” dedi gülerek. "Ben de anlatacağım hocam ama görüyorsun, bir türlü fırsat bulamadık ki..." diye bahaneleri sıraladı. Hemen yanıma yanaştı, gözlerini gözlerime dikip heyecanla sordu: "Eee hocam, kim bu bahsettiğin kadın? Gerçekten merak ettim." Bir an üzerime öyle bir eğildi ki, uzanıp öpecek sandım yavşağı. O an ağzımdan tek bir isim çıktı: "Reyhan!" Biraz sinirimden, biraz da "Bak, senin beğendiğin kadını ben çoktan kafaladım" deme cazibesinden dolayı onu söylemiştim. Kahraman şaşkınlıkla, "Reyhan mı? Ekrem’in karısı Reyhan’ı mı diyorsun?" dedi.
"Evet, o” dedim istifimi bozmadan. "Vayyy!" dedi Kahraman, gözlerinin içi parlayarak. "Seninle Reyhan ha? Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi’’ dedi şaşkınlıkla. "Ama o zaman Ekrem’le evli değildi" dedim, "Önceki kocası evi terk etmişti. Okulda çalışıyordu o sıra, Kiraz abladan önce..." "Doğrudur. O kadın benim de dikkatimi çekti, sana da söylemiştim hatta ama kocası biraz ters adama benziyor, o yüzden hiç alıcı gözle bakmadım ona. Ee, nasıldı peki?" "Ne nasıldı?" dedim anlamazlıktan gelerek. "Yatakta diyorum hocam! İyi miydi, doyurdu mu bari?" "Haa... İyiydi ya. Bir de kocası falan uzun süredir ortada olmayınca, haliyle bayağı bir yordu beni” deyince Kahraman kendinden geçti: "Ufff be! Vallahi tam zamanında denk getirmişsin. En sevdiğim model işte; kocası var ama elini sürmüyor. Öyle kadınlar acayip istekli olur hocam” dedi. Sanki karşımda Rocco Siffredi konuşuyor yavşak...
"Doğrudur hocam” deyip kısa kestim. Ama Kahraman’ın susmaya niyeti yoktu. "Valla hiç ummazdım senden... Şimdilerde de yürüsene kadına! Zaten kocası olacak o Ekrem, geçenlerde geldi, Viagra kalbe zarar verir mi? Diye sordu, belli ki bir işe yaramıyor herif. Bir de çocuk tedavisi sordu; sanırım kadının rahmi bağlanmış, onun alınması gerekiyormuş..." Kahraman başladı kadının sağlık raporunu önüme sermeye. Bir süre böyle konuştu durdu. Konuşacak şeyleri tüketince fırsat bu fırsat, ben girdim mevzuya "Eee, hocam ben anlattım, sıra sende, sen anlat biraz da hocam? Seninki kim?" "Hmm” yaptı, yüzüne o gizemli ifadesini yerleştirerek. "Aramızda ama bak..." "Ya hocam, aramızda tabii. Ben de sana anlattım en mahremimi; güvenmesem anlatır mıydım?" "Lafın gelişi söylüyorum hocam, yoksa sana güveniyorum tabii ki” dedi ve o meşhur gözlük düzeltme hareketini yaptı.
‘’Ben anlatma işlerini pek beceremem Hocam, daha çok görsel çalışırım’’ dedi ayağa kalktı, masaya gidip laptopu aldı getirdi. Laptop kucağında bir şeye baktı. "Dur, bu değilmiş” diyerek bilgisayarın yanından bir hafıza kartı çıkarıp bilgisayarı koltuğa bıraktı; tekrar masaya dönüp o hafıza kartlarını iştahla karıştırmaya başladı. Birini seçip geldi, yanıma oturdu. Laptopu kucağına alıp kartı taktı, içindeki dört beş videodan birine tıkladı ve ekranı pişkin bir gülümsemeyle laptopu bana uzattı. O meşhur gözlük düzeltme ve burun sıkma hareketini yaparak, "Bak bakalım hocam, tanıyabilecek misin?" dedi. Videoyu oynata bastım. Şuan bulunduğumuz odada çekilmiş video. Kamerayı masanın üstüne koymuş... Ekranda dizlerinin üstüne çökmüş, çırılçıplak bir kadın domalmış tam şuan oturduğum koltukta duruyordu. Kafası öne eğik olduğu için yüzü saçlarından seçilmiyordu.
Kahraman arkasına geçmiş, kadını belinden kavramış, hırsla sikiyordu. Laptopun sesi kapalıydı, ne dediklerini duyamıyordum ama kadının ya bağırdığı ya da inlediği hareketlerinden bariz belli. Kahraman arkadan kadına kökledikçe, kadının vücudu zangır zangır titriyor, olduğu yerde sallanıyordu. "Kim bu?" diye çıkarmaya çalışırken önce Fatoş ablayı andırdı ama biraz sonra Kahraman kadının saçlarını eliyle asılıp kafasını geriye doğru çekti. Diğer eliyle var gücüyle kadının kalçasını tokatlamaya başladı. Kadın kafasını kaldırıp tam kameraya baktığında donup kaldım. Menekşe... Ekrem’in kız kardeşi Menekşe’ydi bu! Gözlerimi ekrandan ayıramıyordum. Daha sonra pozisyon değiştirdiler; kadın koltuğa sırtını dayayıp oturdu, doktor bacaklarını omuzlarına alıp Menekşe’nin amını sikmeye başladı. Bir yandan sikerken bir yandan kadının yüzünü tokatlıyor, çenesini eliyle sıkıp ağzının içine tükürüyordu.
Videoda ses yoktu ama Menekşe’nin bağrışlarını neredeyse kulaklarımda duyuyordum. Sado mazo dedikleri şey bu muydu mk? Bir ara Menekşe’nin amından çıkıp önünde diz çöktürdü. Sikini ağzına sokup birkaç git gelden sonra öyle bir kökledi ki, karıya kusturacaktı neredeyse; ağzından balgamlar dışarı taşıyordu. Menekşe bir noktadan sonra kendini zorla kurtarıp koşarak görüntüden çıktı. Kahraman belli ki ağzına boşalmıştı. Kadın gidince doktor kameraya yaklaşıp kaydı durdurdu. Ekranda en son görüntüde doktorun siki kaldı; bir süre karşılıklı bakıştık. Öyle yakındı ki, ağzıma girecekti neredeyse; hemen bir Alt+F4 yapıp ekranı kapattım. Yiğidi öldür hakkını yeme, herifin vücudu iyiydi ama dalgası benimkinden büyük durmuyordu; bu detay en azından moralimi bir nebze düzeltti. Kafasına doğru ok gibi inceliyordu; aynı kendisi gibi siki de bir garipti bu yavşağın.
"Nasıl?" dedi doktor video bitince, gözlerinin içi gülüyordu. "İyi, valla bayağı profesyonel çekim... Performans da çok iyi hocam, maşallah beline sağlık” dedim; sanki herif ülkeye olimpiyat madalyası getirmiş gibi övdüm de övdüm. "Tarzın da fena değil, tam Fake Agent usulü olmuş” deyince, "Vay, sen de mi biliyorsun onları? Ben hastasıyım o tarz doğaçlama videoların ama bizim ülkede olmaz işte öyle şeyler malesef” dedi. Biraz durup, "Kadını bildin mi?" diye sordu. "Menekşe” dedim. "Evet, o. Biraz yaşı var, biraz da çok bağırıyor ama acayip iştahlı." Sonra telefonu kaldırıp gösterdi; "Baksana, hala istiyor." Ekranda 13 cevapsız çağrı, Menekşe Hanım yazıyordu. "Seçim günü çektim bu videoyu. Herkes okulda toplanmışken fırsat bu fırsat deyip seviştik. Sonra abisi bunu aramış aramış bulamamış; tam işimiz bitip misafirhaneden çıkarken birisi gördü.
Bu da doktora ilaç yazdırmaya geldim dedi, ben de yalanı devam ettirdim ama sonradan korktum, kimseye belli etmeden ilk dolmuşla tüydüm." Demek ben bu yavşağı çağırmaya gittiğimde, bu içeride Menekşe’yi sikiyordu. Sonradan bana söylediği o "tansiyon ölçmeye gittim" yalanını çoktan unutmuştu yavşak, hiç anmadı bile. O anlattıkça ben de abartılı tepkiler verip "Vay be, helal olsun” falan yapınca iyice gaza geldi. "Eee, diğerleri kimler hocam başka kimler var merak ettim gerçekten?’’ deyince; Var birkaç tane daha ama onlar sürpriz olsun şimdilik” dedi. Sonra dayanamadı, "Hadi birini daha söyleyeyim bari... Buraya temizliğe gelen Zehra diye bir kadın var. Cevher’in yanında çalışan... Onun da görüntüsü var, izlemek ister misin?" dedi. "Yok hocam, hiç zahmet etme” dedim. Kadını bilmiyordum, zaten bugün yeterince yarrağını gördük, daha fazlasına tahammül edemem mk.
"O da fena bir şey gerçekten... Hatta istersen sana ayarlarım onu. Seni biliyor, lafın geçiyor aramızda” deyince, "Yok hocam, sağ ol, teşekkür ederim” diyerek geri çevirdim. Kahveler bitince biraz daha havadan sudan konuştuk çok uzatmadan müsaade isteyip kalktım. Kahraman da zaten "oturalım, kal" falan demedi. Misafirhaneden çıktığımda caminin önünde köyün delisi Ethem’i gördüm. Elindeki sopayı yere sert sert vurarak yaklaştı. Gözleri doktorun az önce kapattığı kapıdaydı. Bir süre kapıya ters ters baktıktan sonra aniden bana döndü, gözlerini kıstı ve fısıltıyla karışık konuşmaya başladı "Bak... Bak bak bak! Pis adam bu, çok pis adam! Gitme oraya, sokma sakın o kafanı o kapıdan. (Sopasını havaya kaldırıp hayali bir düşmana savurdu, sonra sopanın ucunu göğsüme doğru yaklaştırıp devam etti.) Gitme dedim sana. Beyaz önlük pis adam. Sonra başını yana eğip kendi kendine mırıldandı “Ben bilirim…
Ben duyarım…” deyip uzaklaştı benden. Arkasından bir süre izledim sonra eve doğru yürüdüm. Gece aklımda Kahraman ibnesinin bana izlettiği video dönüp duruyordu. Menekşe’yi resmen tecavüz eder gibi sikmiş, üstüne bir de videoya çekmiş yavşak. Bilinçaltıma nasıl yerleştiyse, sabaha kadar rüyamda Kahraman köydeki tüm karıları sırayla sikerken ben de elimde kamera videolarını çekiyordum. Boşalma sahnesinde yakın çekim alırken tam benim yüzüme boşalmıştı; o esnada irkilerek uykudan uyandım. Refleksle elimi yüzüme götürdüm, "Şükür rüyaymış” dedim. Alarmın çalmasına daha yarım saat vardı ama uyku tutmayınca kalkıp hazırlanıp okula geçtim. Aynur ablaların evin önünden geçerken içim cız etti. Bakmamaya çalışarak adımlarımı hızlandırdım. Geçen sürede Aynur ablayı karşı kırgınlığım, yerini yavaş yavaş "Asıl suç bende” düşüncesine bırakmaya başlamıştı.
Sonra onun söylediklerini kafamda gezdirip, "Yok yok, o da hatalı” diye kendi kendimi şartlandırıyordum. "Sen bu lafları hak etmedin Bayram” diyordum içimden. Okul açılmıştı; içeri baktım ama Kiraz ablayı göremedim. Sağlık ocağının kapısı bir parmak aralıktı. Kapıyı açınca Kahraman’ı masasında otururken buldum; meğer okulu o açmış. Selamlaştıktan sonra ‘’erkencisin bugün Hocam’’ diyerek takıldım "Dün Ömer hocadan varsa okulun yedek anahtarını istedim, bazen işlerim oluyor sürekli sizden almayayım dedim, o da verdi sağ olsun” dedi. Çay ocağına bakayım bahanesiyle kapıyı çekip çıktım. Haftanın en sevdiğim günü Cumaya; önce Kahraman’ı rüyamda, sonra da gerçekte görerek başlamak hiç hayra alamet değildi. "Gece biterken beni sikmese bari” diyordum içimden. Çay ocağında kazana su çektim, ocağı yaktım. Masaya oturdum, beş dakika sonra Kiraz abla geldi.
Beni orada bulunca önce bir şaşırdı, montunu asarken "Hayırdır inşallah” dedi. Yanıma dikilip "İyiyim” dememe aldırmadan o yumuşacık elleriyle alnıma, yanaklarıma dokunup baktı. "Sen biraz pekmez iç, bal ye; halini hiç iyi görmüyorum bu aralar” dedi. Pekmez hiç sevmem, bal da yani... Tek başına insanın bal yiyesi gelmiyor. Peynir zeytin domates anca… Bizimkilerin yanında olsam yerdim de işte... "Neyse Bayram, sık dişini” dedim içimden, okulun bitmesine bir şey kalmadı zaten. Kiraz abla karşıma oturdu; gözüm yine bileklerindeki geçmeye başlamış morluklara kaydı. Baktığımı fark edince hemen elbisesinin kolunu çekip gizlemeye çalıştı. "Niye oldu abla, anlatmayacak mısın?" diye sordum. Cevap vermedi. Ben de üstelemedim. Biraz daha oturduktan sonra, "Ben sınıfa geçiyorum” deyip kalktım, kolay gelsin dedim. Sınıfa geçip montumu çıkardım, oturdum.
O sırada Aynur ablanın sesi geldi koridordan, doktorla konuşuyordu. Konuşma bitince sınıfın kapısında göründü; "Kahraman bize kahvaltıya geliyor, sen de gel” dedi. Sanki Kahraman alana, ben de yanındaki promosyonmuşum gibi teklif ediyor... "Teşekkürler, kahvaltı yaptım” dedim soğuk bir şekilde. Bir şey diyecek gibi oldu ama sonra dönüp çıktı sınıftan. "Bundan sonra böyle” dedim kendi kendime. Aynur ablanın olduğu eve bir daha adımımı atarsam Allah canımı alsın diye yemin ettim. "Kahraman kahvaltıya geliyor, sen de gel..." Laflar kafamda dönüp duruyordu. Kahraman olmasa bana hiç teklif etmeyeceği belli; ayıp olmasın diye soruyor ya da Ömer hoca "Bayram niye gelmedi?" diye sorar diye mecburiyetten çağırıyor. Düşündükçe içimde Aynur ablayla ilgili koca bir öfke birikti. Daha düne kadar görmek için bahane aradığım, kendimi yediğim kadın; şu an en nefret ettiğim insan haline gelmişti.
"Senin amına koyayım Aynur” diye sövdüm içimden, "senin taaa götüne koyayım, amına kodumun karısı!" Sınıfta ders yaparken kapı tıklatıldı, Doktor Kahraman kafasını uzatıp "İki dakika bakar mısın hocam?" dedi. Yanına gittim; sağlık ocağında, seçim zamanı çok sık karşılaştığım Cevher denilen adam odada oturuyordu. Saçları neredeyse tamamen beyazlamasına rağmen yaşı en fazla ellilerinde gösteren, beyaz yüzlü, sakalsız bıyıksız, benimle aynı boylarda bir adamdı. Siyah takım elbisesi ve ayağındaki çizmeleriyle atv’deki ağa dizilerinden fırlamış; karısı düşman aşiretin genç ağasına aşık olan o bahtsız adamları andırıyordu. Tokalaştık; kısa bir "nasılsın, iyi misin" muhabbetinden sonra Cevher abi, "Hocam vaktini almayayım, Cumadan sonra misafirim olun; doktor beyle ikinizi bekliyorum” dedi. Kahraman, ben daha ağzımı açmadan "Geliriz Cevher Bey” diye hemen önden atladı.
Ben de mecbur, "Tamam Cevher abi” dedim. Öğle arası, cuma namazından sonra Kahraman’la birlikte arabaya atlayıp Cevher’in evine gittik. Ev demek pek doğru değil aslında, konak daha uygun bir kelime. Dışarıdan birkaç kez görmüştüm ama içine girince anladım ki dışarıdan göründüğünden de büyükmüş. Avlusu, yüksek tavanları, geniş merdivenleri… Her şey gösterişli ama abartısızdı. Rıza abi bir ara Cevher’i öve öve bitirememişti. Zamanında yurt dışında çalışmış, iyi para kazanmış. Belli ki kazandığını da yerli yerinde harcamış. Kapıda bizi Adem diye biri karşıladı. İçeri buyur etti, üst kata kadar eşlik etti. Zehra isimli bir kadının yanına götürdü. Ademin karısıymış oda. Zehra bizi yemek masasının olduğu salona aldı. Bu kadın, doktorun Menekşe’den sonra "siktim" dediği diğer kadındı. En fazla otuz yaşında, gayet de güzel bir kadındı. Gidene kadar bıyık altından doktora o gizli gülüşleri atınca iyice emin oldum.
Cevher abi masada yalnız oturmuş bizi bekliyordu. “Hanım ve çocuklar burada değil” dedi sadece. Başka da detay vermedi. Biz yemek yerken sofrayla Zehra ilgilendi. Yemek sırasında Cevher abi, “Köylü sizi sevmiş” dedi. “Bayram hoca diyenin ağzından bir Bayram hoca daha çıkıyor.” Diyerek övdü beni. "Uzun seneler kalırsın inşallah burada” deyince, ben ‘’Haziran’dan sonrası için söz veremiyorum” dedim. Cevher abi, "Sizleri bulmuşken kaybetmeyelim; yapılacak bir şey varsa söyleyelim, hatırlı dostlarımız vardır” diyerek lafını tamamladı. "Hayırlısı abi, o zaman gelsin bakalım, ben de sevdim buraları” diye geçiştirdim. Daha sonra laf döndü dolaştı ev meselesine geldi "Köyün imamı için evi hallettik, güzel oldu” dedi –Rahmi hocanın oturduğu evi kastederek– "Sırada okul hocaları için bir ev yapma planımız var." dedi. Sağlık ocağı meselesini konuştu, yaza yeni yeri ben yaptıracağım dedi.
Muhtarlık meselesinde Ekrem’i desteklemesine rağmen Fadime’nin kazandığı daha hayırlı oldu dedi, ona ayrıca şaşırdım. Yemekten sonra kahve içtik. Kısa bir sohbetin ardından kalktık. Çıkarken girişte bizi karşılayan Adem iki tane tesbih getirdi. Belli ki önceden hazırlanmıştı. Kahraman’a ve bana hediye etti. Normalde tesbih çekme alışkanlığım yoktur. Bir iki kez heveslenmişliğim oldu ama üç gün sürmedi. Hatta eskilerini kaybetmişimdir bile. Ama bu verdiği tesbih başkaydı. Ağırlığından, işçiliğinden belli; kaliteli ve pahalı bir şeydi. Teşekkür edip ayrıldık. Okula vardığımızda köyün delisi Ethem avluda, elinde o meşhur sopasıyla bekliyordu. Kahraman, Ethem’i görünce öyle bir tırstı ki arabadan inemedi; uzaklaşmasını bekledi sünepe sünepe. "Bana kafayı taktı bu adam” dedi kızarak. Kahraman’ı ilk kez bu kadar korkmuş görüyordum, yalan yok, bu hali acayip hoşuma gitti.
Ethem uzaklaşırken Kahraman "Gece geldi camı taşladı bu deli” diye anlattı dert yanarak. Ders arasında Ömer hoca yanıma geldi; Kaymakam ziyarete geliyormuş, onun haberini verdi. Yeni muhtara hayırlı olsuna gelecekmiş; gelmişken de okulla sağlık ocağını bir ziyaret edecekmiş. Protokol ziyaretlerini hiç sevmem. İşin kötüsü, Aynur ablayla tartıştığımız geceden beri sakalları da kesmiyordum. Teneffüste koştur koştur eve gidip sakalları jiletle aldım; buna da ayrıca canım sıkıldı ya, neyse. Son dersten önce İstiklal Marşı için dışarıda toplandık. Tam o sırada siyah makam aracı avluya girdi. Arkasında Fadime ablanın arabası, köyden birkaç araç ve en arkada jandarma. Küçük bir konvoy gibi dizildiler. Ben, Ömer Hoca ve Kahraman sırayla Kaymakama "hoş geldin" dedik. Aynur abla, Gülşah ablayla birlikte Fadime ablanın tüm azaları da gelmişti. Önce İstiklal Marşı okundu; çocuklar tekrar okula girerken Kaymakam Bey, Fadime ablayla ve karşılamaya gelenlerle ayaküstü lafladı.
Fadime abla, ilçenin şimdiye kadar seçilen ilk kadın muhtarmış; Kaymakam bunu öğrenince bizzat gelip tebrik etmek istemiş. Aynur abla ve Gülşah ablayı da aza olarak görünce memnuniyeti daha da arttı. “Her gittiğimiz yerde doksanlık ihtiyarları görmekten bıktık” dedi gülerek. “Aferin bu köye.” O zamanlar ayrı bir muhtarlık binası yoktu. Muhtarın evi aynı zamanda muhtarlık kabul ediliyordu. Kaymakam, “Madem ilk kadın muhtarımız seçilmiş, ona güzel bir yer yakışır” diyerek muhtarlık binası yapılması için söz verdi. Fadime abla ve Aynur abla köydeki kadınlar için planladıkları projeden bahsedince, onun için de destek sözü çıktı. Hatta “Lafta kalmasın, haftaya başlansın” diye özellikle vurguladı, yanındakilere notunu aldırdı. Kaymakam kırklı yaşlarında, babacan bir adamdı. Daha önce Reyhan’ın eski kocasının okuldaki hırsızlık mevzusundan dolayı ilçedeki bir programda beni tebrik edip plaket vermişti; ama üzerinden zaman geçince unutmuştur diye hiç hatırlatmadım.
Okula girerken Kaymakam, "Burada bir Kahraman hoca vardı, o nerede?" diye sorunca; Kahraman hemen ceketinin önünü ilikleyip, "Buyurun efendim” diyerek yanına geldi. Kaymakam bir an durdu, yüzüne dikkatlice baktı. “O sen miydin? Ben daha farklı hatırlıyorum” dedi. Yanında duran Fadime abla araya girdi “Doktorumuz Kahraman hoca, iki ay oldu başlayalı efendim.” Diye açıklama yaptı. “İsminiz gerçekten Kahraman mı?” diye sordu kaymakam gülerek. “Evet efendim” dedi Kahraman. “Yanlış anlaşılma olmuş o zaman” dedi kaymakam. “Ben okulda hırsızları yakalayan kahramanı soruyorum.” Bir anda bütün gözler bana döndü. İçimde hafif bir sıkışma oldu ama öne çıkıp, “Benim efendim” dedim. “Hah, şimdi hatırladım” dedi. “İsmin neydi?” “Bayram” dedim. “Kahramanlar karıştı” diye takıldı. Koluma girip birlikte sınıfa geçtik. Çocuklarla konuştu, sorular sordu. “Öğretmeninizi seviyor musunuz?” diye sorduğunda sınıftan yükselen “Evet!” sesi yüzünü güldürdü.
Çıkarken ayrıca tebrik etti. O an, plaket meselesini hatırlatmadığım için iyi ki dedim. Kendi hatırladı, daha kıymetli oldu. Sonra sağlık ocağına geçildi. Kaymakam doktorla konuşurken tekrar adını sordu. Kahraman bu kez “Varol” dedi. “Kahraman”ı hiç anmadı. İlk kez ikinci ismini kullanıyordu. Biraz önceki karışıklığa bozuldu herhalde diye düşündüm. Saat beşe doğru kaymakam tekrar geleceğine dair söz verip ayrıldı. Fadime abla çay için kahveye davet etmişti. Hep birlikte oraya geçtiler. Aynur abla ve Gülşah abla da yanlarındaydı. Ziyaret boyunca Aynur ablayla yan yana gelmemek için özellikle dikkat ettim. Fotoğraf çekilirken neredeyse yan yana düşüyorduk. Sessizce yerimi Gülşah ablayla değiştirdim, biraz uzağa geçtim. Fadime abla bunu fark etmiş olacak ki, yanaşıp alçak sesle, “Aynur’la bir sıkıntı mı var? Ne bu hâl?” diye sordu. “Yok, bir şey” dedim geçiştirerek.
“Var var” dedi. Anlamıştı. Üstelemedim. Bazı şeyler kalabalığın ortasında konuşulmaz. Ama saklanmadığını da o an anladım. Okul çıkışı Kahraman’a, “İlçeye ne zaman döneceksin?” diye sordum. “Karar veremedim hocam” dedi. “Bu gece kalıp yarın dönmeyi düşünüyorum.” “O zaman akşam bana gel” dedim. “Haber ederim hocam” dedi ama sesinde bir isteksizlik vardı. Ya gönlü yoktu ya da bana söylemediği başka bir planı vardı. Üstelemedim. Israr edecek hâlim de yoktu zaten. Okuldan sonra eve geçtim. Aynur ablayla aramız açılınca yalnızlık daha ağır gelmeye başlamıştı. İnsan bazen kalabalıkta bile yalnız kalır ama birileriyle küsken daha çok hissediyor bunu. O gece bana söyledikleri dönüp dolaşıp kafama çarpıyordu. Her defasında başka bir yerden canımı acıtıyordu. Dayanamadım, Fadime ablayı aradım. “Kahvedeysen geleyim” dedim. “Kaymakamı yolcu ettikten sonra bize geçtik” dedi.
“Aynur da burada, Gülşah da. Herifler de geldi, oturuyoruz.” Bir an duraksadım. “Rahmi hoca yatsıya geçerken kalkacaklar” dedi. “Eğer kahveye geçersem seni ararım.” Deyince uzatmadım, “Tamam” dedim. İnsan birisiyle arası kötüyken, aynı çevredeki insanlar onunla vakit geçirince kendini ister istemez dışlanmış hissediyor. Normalde o ekip bir araya gelip de beni aramamaları imkânsız ama belli ki Aynur abla arattırmadı beni. Zaten çağırsalar da gitmezdim ama işte, yine de aranmayı bekliyor insan. Saat yediye kadar televizyon izledim ama o da sarmadı. Köyde geçirdiğim en berbat hafta buydu herhalde. Munise nişan yapıyor, Suna’ya görücü geleceği yetmezmiş gibi bir de üstüne Aynur ablayla bozuştuk. Hem de ne bozuşma... Bir daha siksen yüzüme bakmaz, hoş ben de onunkine bakmam o kadar laftan sonra. Hiçbir şeyin tadı tuzu kalmadı. Kafamın içi Internet Explorer gibi; onlarca sekme açık...
Maçkolik, İnci Sözlük, Facebook, Mynet, Xhamster... Kapatmaya çalışıyorum ama tarayıcı donmuş, "dınkkk dınkkk" diye uyarı veriyor, kapanmıyor. Bir taraftan kulaklıktan çığlık çığlığa kadın inleme sesi geliyor, diğer taraftan Maçkolik’ten gol bildirimi... Koşa koşa gidip kendimi duvara vurmaya ramak kaldı. Sıkıntıdan patlayacaktım. Denize düşen yılana sarılır misali Kahraman’ı aradım; ikinci çalışta açtı. "Hocam ne yapıyorsun, neredesin?" diye sordum. "Yerimdeyim hocam” dedi. "Teklifim hala geçerli, başka bir planın yoksa bana gel oturalım” dedim. "Hocam uzmanlık sınavına hazırlanıyorum, hem biraz da yorgunum; erken uyuyacağım bugün” dedi. Konuşurken arkadan ezan sesi geliyordu; misafirhane camiye yakın olduğu için ses gayet netti. "Tamam hocam” dedim, "sabah belki ben de ilçeye giderim, seni de atayım istersen gideceksen" deyince "Çok iyi olur” dedi Kahraman.
Tam o sırada telefondan bir kapı çalma sesi geldi. Birkaç saniye sonra da kapının iki kere kilit açma sesi duyuldu; "şırık şırık"... Ardından "Ben geld..." diye cümlesini tamamlayamayan bir kadın sesi duyuldu. Kahraman benimle konuşmayı bırakmış, fısıltıyla "Şşşşhh, Bayram!" deyişini duydum. Gelen kişiyi sessiz olması için uyarıyordu ama ben çoktan duymuştum. Kahraman lafı hiç uzatmadan, "Hocam sabah haberleşiriz, ilçeye gidersen beni de atarsın duruma göre” diyerek beni başından savma moduna geçti hızlıca. "Tamam hocam” dedim, iyi akşamlar deyip kapattım telefonu. O kadar ayak yapmasının sebebi belli oldu; misafirhaneye birini atmış yavşak. Gelen her kimse, onu sustururken adımı söylediğine göre kesin benim tanıdığım biriydi bu. İçimdeki meraka daha fazla karşı koyamadım; lacivert montumu kaptığım gibi evden çıktım. Aceleden ayakkabılarımı ancak evin avlusundan çıkarken ayağıma geçirebildim.
Aynur ablaların evin önünden geçerken bahçede çocukları gördüm. Agah ve Mutlu’yla birlikte iki üç çocuk daha vardı, oyun oynuyorlardı. Agah beni görünce oyunu bırakıp yanıma koştu; "Bize mi geliyorsun, yeni oyun kuralım mı bilgisayara?" diye heyecanla sıraladı soruları. "Yok, size gelmiyorum” deyince çocuğun yüzü düştü. "Ömer hocalar nerede?" diye sordum laf olsun diye. "Babam içeride haberlere bakıyor, annem de doktorun yanına gitti, şurup yazdıracakmış” dedi. Bu sözleri duyunca kan beynime sıçradı. Hemen koşar adım camiye doğru yürümeye başladım. Agah arkamdan, "Araba yarışlı oyun kuracak mısın öğretmenim?" diye sesleniyordu ama dönüp cevap verecek vaktim yoktu. "Agah, ananı sikiyorlar, sen araba yarışı düşünüyorsun!" diyordum içimden. Misafirhanenin bulunduğu köy odasıyla benim evin arası yürüyerek on dakika sürerdi; ben bir bilemedin iki dakikada varmıştım.
Camiden namaz sesleri geliyordu, Rahmi hoca farzı kıldırıyordu. Kahraman’ın kaldığı yerin penceresine baktım, ışığı yanıyordu. "Kapıyı mı çalsam?" diye geçirdim aklımdan; direkt suçüstü olurdu. Ama ya açmazlarsa? Zorla kapıyı kırıp içeri girecek halim yoktu ya; kendimi rezil ettiğimle kalırdım bu sefer. Ensemden bacaklarıma doğru bir karıncalanma inmeye başladı, göz kapaklarım seğiriyordu. "Amına koyduğumun karısı” dedim mırıldanarak. Aynur abla için aklıma gelen bütün küfürleri saymaya başladım. Odayla cami arasında kocaman bir dut ağacı vardı; altına da Rahmi hocanın evinin inşaatından kalan kalıp tahtaları istiflenmişti. Onların arkasına geçtim. Hem Kahraman’ın kaldığı yeri dikizliyor hem de cemaat çıkarsa diye caminin girişini kolluyordum. Bu şekilde bir on-On beş dakika dikildim. Camiden tesbihat sesleri gelmeye başladı, cemaat dağılmak üzereydi.
O esnada misafirhanenin kahverengi çelik kapısı açıldı. Önce Doktor Kahraman çıktı; etrafına şöyle bir sağa sola baktı, kimse var mı diye gözleriyle yokladı. Sonra elini kaldırıp omzunun üstünden "gel" işareti yaptı. Arkasından bir kadın dışarı çıktı... Bir an nefesim kesildi, gözlerim şaşkınlıktan yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Gülşah abla! Rahmi Hoca’nın karısı, o efendi, hanımefendi Gülşah abla... Ne işi vardı onun burada? Daha şaşkınlığımı üzerimden atamadan, Kahraman son bir hamle yaptı; gitmeden önce Gülşah ablanın kolundan tuttuğu gibi kendine çekti ve dudaklarına bir öpücük kondurdu hiç gören eden olur mu diye korkmadan. Gülşah abla da karşı koymadı Kahramanın bu hareketine. Öpüşme bitince kendini toparladı, telaşla etrafına bakınıp hızla Kahraman'dan uzaklaştı, Kahraman ise arkasından keyifle bakakaldı. "Vay mk” dedim içimden.
Sanki birisi balyozla kafama vura vura beni olduğum yere çivilemiş gibi kalakaldım. En çok Rahmi hocaya üzüldüm. Tamam, bende de az çok puştluk vardır, az çok tanıdınız beni ama; samimi olduğum, sevdiğim adamın karısına, kızına da... Neyse, yine de çok büyük konuşmayayım ama bu şahit olduklarıma gerçekten canım sıkıldı. O esnada arkadan, "Bayram... Bayram!" diye bir ses duydum. Kalbime bıçak saplanır gibi oldu, korkudan arkamı dönemedim ilk başta. Ses üçüncü kez "Bayram!" diye yükselince ancak dönebildim. Tam arkamda, dut ağacının gölgesine gizlenmiş gibi duran Aynur ablayı gördüm. Dikildiği yerden çıkıp yanıma geldi; "Ne yapıyorsun burada?" diye sordu, sesi hem meraklı hem de kızgındı. “Sanane.” dedin kısa kesip. Saklandığın yerden çıktın, eve doğru yürümeye başladın. "Bayram! Bayram dur, bekle!" dedi Aynur abla, arkamdan yetişmeye çalışıyordu.
İnadına daha da hızlandım. Cami cemaati de o sıra dökülüyordu dışarı; kimseyle göz göze gelmek istemiyordum. Aynur abla ne arıyordu orada? O da benim gibi Kahraman’la Gülşah ablayı görmüş olmalıydı. Okula inen yokuşa yaklaşınca Aynur abla arkamdan yetişti; "Dursana iki dakika!" diyerek kolumdan tutup durdurdu beni. “Dinlemeyecek misin?” dedi. “Hayır!” dedim. Sesim titrememişti ama içimdeki öfke dışarı taşmıştı. Kolumu elinden çekip aldım. ‘’Bayram… ‘’ diye lafa başlayacakken konuşturmadım Aynur ablayı. “Ağzından çıkanı kulağın duymuyor herhalde senin... İki gün önce köpek dediğin adamı, şimdi ıslıkla geri mi çağırıyorsun? Karşında kim var sanıyorsun sen!” deyip evin yolunu tuttum. Aynur abla artık peşimden gelmeyi bırakmıştı. Evin kapısına vardığımda soluk soluğa kalmıştım. Kapının eşiğine oturup biraz nefeslendim; gerçekten yorulmuştum.
Ağlamak istiyordum ama nefes nefese kaldığım için ağlayacak gücüm bile yoktu. İçeri girince kendimi doğrudan üçlü koltuğa attım. Yastığın altındaki kumandayla TV’yi açtım; maksat ses olsun, yoksa düşüne düşüne kafayı yiyeceğim. Show TV’de "Eve Düşen Yıldırım" diye yeni bir dizi oynuyordu. Onu izlerken gözlerim ağırlaştı... Aynur abla, Kahraman, Gülşah abla... Bok gibi bir haftaydı. Yorgun olmasam kendimi bir yerden atar, bütün bu dertlerden kurtulurdum; ya da önce iki yumurta kırar aç karnımı doyurur, sonra kendimi atardım. Bunları düşünürken telefon titredi; mesaj gelmişti. Zorla pantolonun cebinden çıkarıp baktım. Yabancı bir numaraydı. Uykudan kapanmak üzere olan gözlerimle mesajı zar zor okuyabildim: "Merhaba Bayram, ben Cavidan. Numaranı Kahraman'dan aldım!" * Köyün meydanındayım. Devasa bir kalabalık var; "Yine seçim konuşması mı yapılacak acaba?" diye etrafıma bakıyorum.
Meydanın etrafında sazlar, davullar kurulu... Sayamıyorum, o derece çoklar. Belli ki düğün var ama kimin? Ben etrafı izlerken, elinde mikrofonla Halim dedenin sesini duyuyorum: "Ula ne duruyonuz öyle taş kesilmiş gibi! Elleriniz mi kırıldı n'oldu? Ölü evi mi bura, düğün evi mi? Bir şakşaklayın şu yavruları bakayım! Hadi aslanlarım, eller birbirine değsin de ses çıksın, sevap olur sevap!" Kulakları sağır eden bir alkış koptu meydanda. Sonra kalabalık ikiye ayrıldı; çiftler giriş yapıyordu. En başta Fadime ablayla Ekrem abi kol kola geldi. Arkalarında Ömer Hoca ile Kiraz abla, onların arkasında Behiye abla ile Nurettin abi... Peşlerinden sırayla Munise ve Suna geldi, kollarında tanımadığım birer adam vardı. En sona da Kahraman’la Aynur abla kalmıştı; en çok alkışı da onlar aldı. Düğün görünümlü bir cenaze töreni sanki... Etrafta boş sandalye aradım ama bulamadım; biraz daha dikilirsem olduğum yere yığılıp kalacağım.
O sırada Rahmi hoca geldi, zorla kolumdan tutup halaya götürdü beni. "Ben oynuyorsam sen de oynayacaksın!" diye tutturdu. "Hadi PES’i anladık da burada bari ısrar etme hocam” dedim ama dinlemedi; el ele tutuştuk, başladık halaya. Sazcı Yaşar abi de nispet yapar gibi halayın sözlerini değiştiriyordu: "Bayramgilin damından atlayamadım, sevdiklerim kaçtı toplayamadım..." Aslında halayı da severim, her şeye rağmen tam keyfim yerine gelir gibi oldu, diğer yanımdaki adamla göz göze geldim: Meşhur kasketiyle Ali Dayı. O da bana bakıyor ama ne bakma... Sanki ölüp dirilen o değil de benmişim gibi korkuyla süzüyor beni. Bir anda elini elimden çekip kurtardı, koşarak uzaklaştı. Arkasından bakakaldım. Rahmi hocadan elimi kurtarıp Ali Dayı’yı takip ettim; meydanın dışında ancak yakalayabildim. Kaçamayacağını anlayınca elini trafik polisi gibi uzatıp "Yaklaşma!" dedi.
Diğer eline gözüm kaydı; kocaman, kapkara bir tava tutuyordu. Tam götünün üstünü kapatacak şekilde siper etmişti kendine.
Ben: Ali dayı ne oluyor sana, tanımadın mı beni? Benim ben… Bayram!
Ali Dayı: Tanıdım... Tanıdım... Tanımam mı? Yaklaşma sakın bana deyyus hoca!
Ben: Ali dayı o nasıl laf öyle? Kalbimi kırıyorsun valla!
Ali Dayı: Siktirme kalbini! Senin yaptığın erkekliğe sığıyor mu?
Ben: Ne yapmışım Ali dayı?
Ali Dayı: Sen suçunu pekala benden iyi biliyorsun!
Ben: Ali dayı ne suçum var? Söyle de bileyim, özür dilerim varsa bir hatam.
Ali Dayı: Hangi kitapta yazıyor muhtar sikmek?
Ben: Nasıl… Anlamadım?
Ali Dayı: İşine gelmeyince "anlamadım" de tabii, uyanık seni!
Ben: Yahu Ali dayı, her ne demek istiyorsan bir yanlış var ortada. Günahımı alıyorsun bak, sonra üzülürsün.
Ali Dayı: Hiiiç günahını falan almıyorum. Demek ölmesek Fadime'yi değil, beni mi sikecektin?
Ben: Ali dayı onun seninle ne alakası var? Tamam kabul, Fadime ablayla bir şeyler oldu ama sen erkeksin bir kere, o kadın!
Ali Dayı: Ben anlamam! Muhtarın kadını erkeği olmaz. Hangi kitapta yazıyor muhtar sikmek, söyle bakayım?
Ben: Yav Ali dayı aynı şeyi sorup durma gözünü seveyim. Hangi meslek gruplarının sikileceğine dair bir liste mi var? Varsa söyle bileyim!
Ali Dayı: Bırak şimdi tırıvırı lafları... Bundan sonra muhabbeti keselim.
Ben: Kalbimi kırıyorsun.
Ali Dayı: Sen de muhtar sikiyorsun! (Elini yavaşça indiriyor) Bir daha yapmayacağına söz ver bana, belki affederim seni?
Ben: Allah’ım yarabbim... Tamam... Tamam yapmayacağım.
Ali Dayı: Ne yapmayacaksın yeğenim? Dosdoğru söyle!
Ben: Muhtar sikmeyeceğim.
Ali Dayı: Söz mü?
Ben: Söz.
Ali Dayı: Yalancıyı dilenci...
Ben: Siksin!... Hadi gelin köyümüze geri dönelim... Fadime’nin düğününde halay çekelim!...
17 Mart 2012 Cumartesi 09:00