BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 67 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 67 / 84 BÖLÜM 28 dk okuma 16,745

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 67. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

32. Bölüm 5 part halinde paylaşılmıştır.

- -----------------------

….. Her yanın sallanarak, Dudağın ballanarak, Üst düğmemi çöz amman, Gerisini bana bırak…. Filmlerde meşhur bir sahne vardır. Öldüğü düşünülen karaktere kamera zoom yaparak yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır… Ve ekranda sadece karakterin yüzü kalır. İzleyen herkes nefesini tutmuş "Aha, öldü mü kalmadı mı?" diye beklerken, sahne bitmeden tam bir saniye önce karakter birden gözlerini açar. BAM! Aynen öyle uyandım işte. Sanki görmediğim bir kamera bana yaklaştı da ben tam son saniyede gözümü açmışım gibi... Tevafuk bu ya, tam o an alarm çalmaya başladı sanki. Ya da ben öyle hissettim, bilemedim! Alışık olmadığım o alarm müziği kulaklarımı tırmalarken, kas hafızası dedikleri şey otomatik olarak devreye girdi. Ellerim hemen komodinin üstüne gitti; niyetim telefonu bulup o gürültüyü susturmak. Ama yanılmışım, telefon orada yok. "Nerede bu amına koduğumun telefonu peki?" diye söylenirken son çare kafamı yastıktan kaldırıp sesi dinledim.

Ses tam yastığın altından geliyor. Elimle hızlıca yoklayıp telefonu kaptığım gibi alarmı kapattım. O esnada etrafımdaki gariplik dikkatimi çekti. Üzerimdeki bu açık yeşil yorgan, bu yatak, bu nevresim takımı… Gözlerim sırayla odanın içinde geziniyor. Her şey önce bir yabancı geldi, sonra eski bir dosta rastlamışım gibi tanıdık bir sıcaklık sardı içimi. Evdeyim. Gerçek evimde, bizimkilerin yanındayım. Uyku sersemliğiyle mal gibi düşünürken, ertelediğim alarm tekrar çalmaya başladı. ….. Her yanın sallanarak, Dudağın ballanarak, Üst düğmemi çöz amman, Gerisini bana bırak… Alarmı kapatırken annem odanın kapısında belirdi. "Hadi oğlum, sofra hazır" dedi. "Anne bu telefonla kim oynadı, alarmın müziği değişmiş?" diye sordum. Annem, "Oğlum senin alarmını kim, niye değiştirsin?" demeye kalmadan birader elinde 5 kiloluk dambılla odaya daldı. Sanki olimpiyatlara hazırlanıyor şerefsiz.

Pişkin pişkin, "Ben değiştirdim" dedi. "Yıllardır her sabah her sabah Fadime’nin Düğünü'de Fadime’nin Düğünü... Gına geldi valla, sen uyurken değiştirdim, hiç kusura bakma. Bunu da seversin sen!" İbnetora bak sen! Sinirle kafasına yastığı kaptığım gibi fırlattım. Beni iyice ayar etmek için anırır gibi gülerek odadan kaçtı yavşak. Annem de "Hadi oyalanma, yüzünü yıka da gel" deyip biraderin arkasından terketti odayı. Yatakta oturduğum yerde gördüğüm rüyayı düşündüm. Sabah uykusundan kalkınca şu kodumun kafası, benim emektar masaüstü gibi yavaş yavaş, beş dakikada ancak kendine gelebiliyor. Rüyamda Recep abi bana bir yer ayarlamış; ücra bir köye gitmişim, öğretmenlik yapıyorum. Adım öğretmen ama öğretmenlik orada ek iş gibi bir şey; resmen pompanın gözüne vuruyorum köyde. Lan hepsi gerçek gibiydi halbuki... Hepi topu altı saniye sürüyor dedikleri rüyaya bu kadar olay nasıl sığmış mk?

Bir yandan da üzüldüm bittiği için. Kafamdan, ekmek makinesinden çıkar gibi duman çıkacak; birazdan sinyal verecek de beynim "çıt" diye dışarı fırlayacak, o derece ateş bastı. İçeriden annemin sesi geldi "Hadiiii, kahvaltı hazır!" Yataktan kalkıp yüzümü yıkadım, kahvaltı masasına geçtim. Ben sandalyeye otururken annem siteme başladı "Oğlum hadi biraz acele edin, misafirim gelecek. Kımıl kımıl uyuz gibisin! Cumartesi diye dokunmadım, uykunuzu alın dedim ama bu kadar da değil!" Kahvaltıyı yaparken aklım hâlâ gördüğüm rüyada. Ulan nasıl olur ya? O kadar şey rüya mıydı mk? Köy, okul, kadınlar, o bakraçta aldığım duşlar… Hepsi rüya mıydı gerçekten? Bir ara "Yasin’i mi arasam?" diye aklımdan geçti. "Dur bakayım, kahvaltıdan sonra ararım olmadı" diye düşündüm. Annem bir yandan, "Hadisene oğlum, menemen soğuyacak!" dedi; bir yandan da, "Sabahlara kadar bilgisayara bakarsan böyle kalkamazsın işte" diye söylendi.

Ben ise menemene ekmeği banarken rüyayı deşiyorum, Aynur abla, Behiye abla, Suna, Fadime abla… Zaten o kadar karıyı anca rüyamda götürürüm mk, oradan belliydi gerçek olmadığı! Gerçek hayatta olsa en fazla “günaydın öğretmenim” der geçerlerdi. Rüya müya güzeldi yine de. Gözlerimi tekrar kapattım, sanki o rüyaya kaldığım yerden devam edebilirmişim gibi bir umutla uykuya dalmak istiyorum ama nafile... Gözlerimi açınca bir baktım; annemle kardeşim bana şaşkın şaşkın bakıyorlar. Kardeşim o gevşek haliyle dalga geçmeye başladı benimle “Mala bağladı abim iyice, bu bebeği evlendirin artık yoksa elimizde patlayacak!” "Lan bebe, elimde tereyağı bıçağı varken benimle uğraşma!" dedim ama birader durur mu? Lastik gibi uzatıyor mevzuyu. İnadıma, gizlice alarm müziği yaptığı Ankaralı Namık'ın Cin misin Peri misin şarkısını hem ağzıyla çalıyor hem de göbek atarak söylüyor "Her yanım sallanarak, dudağım ballanarak..." “Siktir lan!” deyince bi anda ciddileşiyor gibi yaptı, masadan yavaşça kalkıp elindeki ekmek parçasını tavadaki menemene daldırdı, çayı kafasına dikti, “Ben kaçtım hadi!” diye bağırıp koşarak tüydü.

Annem arkasından, "Aykut oğlum, yukarıdaki komşu..." diye seslendi ama lafını bitiremeden dış kapının "bam" diye kapanma sesi gelmişti bile. Annem "cık cık" yaparak sinirle bardağını tazelemeye kalktı, sonra bana dönüp anlatmaya başladı. "Üst kata yeni komşu taşındı dün. Öğretmenmiş kocası. Karısıyla tanıştık, pek hanım hanımcık birisi. Evin eski kornişleri hep kırıkmış, matkapları da yokmuş. 'Kim takabilir?' deyince Ben yarın Aykut'u gönderirim demiştim ama eşek sıpası kaçtı. Sen hallediver yavrum iki dakikada," dedi, boncuk boncuk gözlerimin içine bakarak. Zaten "yok" deme şansım sıfır; ne yapar eder beni o eve gönderir. "Tamam anne, hallederim" dedim uzatmadan. Annem, "Kadının ismi Nuray, kocasınınki de Ömer" deyince kalakaldım. Nuray’la Ömer… Tesadüfe bak lan. Kadının ismi Aynur olsa tam oturacaktı rüyaya. Yine de bir içim cız etti şimdi; Aynur ablanın sadece bir rüyadan ibaret olduğunu öğrenmek bir tık üzdü, yalan yok.

Üzerimi değiştirdim. Üst komşuya gitmek için evden çıkacağım sırada telefon titredi. Mesaj gelmiş, "Kimden acaba?" diye baktım; "Tatlı Canım" yazıyor. Bir saat önce "Günaydın aşkooommm" diye mesaj atmış. Hemen resmine tıkladım; esmer, kıvırcık saçlı, zayıf ama çok güzel bir kız... Bir de havalı ki sormayın! Mesaj geçmişine bir baktım; yapış yapış "aşkımlar, canımlar" havada uçuşuyor. Hiç de sevmem böyle vıcık vıcık konuşmayı ama kızın resmine tekrar bakınca "Aman" dedim, "bu kıza da böyle konuşulur herhalde!" deyip "Günaydınnn Aşkımmmm" diye uzatarak cevabı yapıştırdım. Derken mesajlarda yukarı çıktım… Oha mk. Kız bana resim atmış. Memeleri falan gözüküyor, yarı çıplak, duştan yeni çıkmış, buharlı ayna falan. Oooo neler neler. Sonra ben de ona sikimi çekip atmışım bol bol. Video bile göndermişim: ağaç silkeler gibi sallamışım dalgayı, telefonun kamerası titriyor resmen.

Kız videoyu görünce “Ohaaa” yazmış, arkasından ısırma emojisi, dil çıkarma falan. Yakın çekim yapınca benimki teneke kola kutusu gibi çıkmış ama alakası yok. Sextingin dibine vurmuşuz anlayacağınız. Hatırlamaya çalıştım ama yok! Bende hiçbir şey yok. Nasıl unuttum bütün bunları acaba? Komaya giren adamlar bile uyanınca benden daha çok şey hatırlar mk. Benim kafa hâlâ o rüyada kalmış, gerçek hayata bir türlü dönemiyorum. Üzerimi giyinip evden çıktım. Üst kat, 20 numara, kadının ismi Nuray. Annem giderken sıkı sıkı tembihledi "Bitirmeden gelme, selamımı da söyle. Hadi aslan oğlum benim! Akşama en sevdiğin yemeği yapacağım sana." Yapılacak iş ne kadar çoksa artık, bu kadar allayıp pullama boşuna değil, belli oldu. Bir taraftan telefon titriyor, manita darlıyor beni durmadan "Bugün buluşalım mı, şuraya gidelim mi?" diye... Ama artık iş işten geçti, Selma Sultan’a söz verdik bir kere.

Hatuna hemen bir mesaj döşedim "Aşkım binada gaz kaçağı varmış, belediye ekipleri geldiler, apartmandan kimseyi çıkarmıyorlar." Yalanını sevsinler... Hatun hemen endişe moduna geçti “Aman hayatım dikkat et o zaman, bana haber ver mutlaka, korktum şimdi ya…” diye darlamaya başladı bu seferde. Elimde matkap, merdivenleri çıkarken yukarıdan bir bağrış çağrış sesi duydum. Hemen bir üst kattan adamın biri söylene söylene ayakkabılarını giyiyordu, sonra da evin kapısını "bam" diye vurup merdivenlerden inerek yanımdan geçip gitti. Sinirden beni görmedi bile! "Ne haliniz varsa görün!" diyerek aşağı yardırdı. Adam hiç yabancı gelmedi bana ama o kadar hızlı geçti ki bir türlü çıkaramadım. Üst kata çıkınca kapı numaralarına baktım; 20 numara meğer tam da o adamın sinirle fırladığı daireymiş. "Ulan tam da zamanı... Acaba dönsem mi?" dedim ama sonra yine bu iş bana kalacak, kaçış yok.

Kapıya gidip zile bastım. On-On beş saniye geçmeden kapı açıldı. Karşımda, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş bir kadın... "Nuray abla?" dedim. Zoraki bir gülümsemeyle, "Aynur..." dedi. "Sen Selma ablanın oğlusun sanırım, Aykut değil mi?" diye sordu benden önce. "Ben Bayram, Aykut’un büyüğüyüm". Beni içeri davet etti. Ben şok mk! Bu kadın... Bu kadın rüyamdaki Aynur ablanın ta kendisi! Nasıl olur? Bu ne biçim şans! Ben içeri geçerken, "Size de zahmet verdim," dedi kadın kısık bir sesle. "Çay var, yeni demlemiştim, bir bardak içelim, sonra başlarsınız" diye teklifte bulundu. "Olur" dedim ama gözüm kadının üstünde... Bu kadın? Yok ya, rüyamdaki Aynur ablanın tıpatıp aynısı! Olaya gel... Erdim mi lan yoksa? Ne alakaysa, müritlerini badeleyerek (!) tedavi eden o sahte hoca haberleri geldi aklıma birden. "Yok yok, ben ermedim," kendi kendime, "ermeyeyim de zaten." Ben kim, ermek kim...

Aynur ablayla epey bir lafladık çay içerken. İki tane oğlu var; biz çay içerken onlar da izin alıp dışarı fırladılar. Kocasından bahsetmedi tabii, o sinirle inen adam olmalı herhalde. Konuyu açmayınca, ben de sormadım hiç. Çaylar bitince işe koyulduk. Eski kornişleri söküp yenilerini sırayla taktım; ardından tülleri ve perdeleri hızlıca hallettim. Annem sağ olsun, tam bir temizlik hastası olduğu için ayda bir kesin perde takarım; elim yatkın anlayacağınız. En son odaya gelince Aynur abla, "Sen çok yoruldun, bunu da ben takayım," deyip merdivene çıktı. Ben de üstelemedim, o takarken merdiveni tuttum. İş bitip tam aşağı inerken ayağı bir kaydı, düşecek gibi olunca belinden ve bacaklarından sarıldığım gibi kucağıma aldım. Şöyle bir yokladım; topu topu 55 kilo ya gelir ya gelmez. Kucağımda düşme korkusu geçen Aynur abla, eli göğsünde gözlerimin içine bakıp "Bayram, sen olmasan ne yapardım?" dedi.

Rahatlamış bir vaziyette, "Allah gönderdi seni..." diye ekledi. Göz göze baktık bir kaç saniye. Aynur ablayı yere indirmem gerektiğini fark ettim ama bırakamıyorum bir türlü. Aynur abla, “En son böyle kucağa gerdeğe girerken kocam almıştı beni…”dedi gülerek. Ben de gülümsedim. Kendisini yere bırakmak için eğilirken birden gömleğimin yakasından tutup beni kendine çekti. Dudakları dudaklarıma yapıştı anında. Ensemde bir karıncalanma başladı; sanki görünmez bir el ne yapmam gerektiğini fısıldamış gibi Aynur ablayı kucağımda yatak odasına taşıdım. Evin planı bizimkiyle aynı olduğu için odanın yerini elimle koymuş gibi buldum. O da "dur" demedi, olacakların çoktan farkında. Yatağın üstüne bıraktım, vakit kaybetmeden üstüne atladım. Elbiseler yırtılır gibi çıkıverdi, yarım yamalak bi ön sevişme… Sonra doğruca sırtüstü uzanmış Aynur ablanın bacakları arasındayım.

Sanki pornoyu sardırarak izliyormuşum gibi akıyor her şey. 1 dakika önce elimde matkap vır vır duvara delik açıyordum, şimdi ise aynı işi sikimle Aynur ablaya yapıyorum. Amı sıcacık, ıslak! Sanki arkamdan atlı kovalıyormuşçasına hırsla sikmeye başladım Aynur ablayı. Nefes nefese hızlı hızlı gidip gelmeye çalışırken, Aynur abla kollarını boynuma doladı; "Sakin ol, acele etme, sakin..." diye fısıldadı. Daha sonra kollarını gevşetip kulağıma o can alıcı cümleyi söyledi "Bana bırak..." Ben sırtüstü uzanınca hemen kucağıma geçti. Tay gibi kadın; hareketleri esnek, vücudu lastik gibi... Kucağımda sanki gerilen bir yay serbest bırakılmışçasına yukarı aşağı yaylanmaya başladı. Her iniş kalkışında boğazından ince bir ses dökülüyor; inlemeleri zaman geçtikçe daha da iştahlı bir hal aldı. Amının içindeki sikim o sıcaklıkla beraber taş kesilmiş durumda.

Aynur abla, her seferinde bastıra bastıra sonuna kadar içine aldı. Bu hazza daha fazla dayanamayacağımı anlayınca nefes nefese, "Geliyorum!" diyebildim. Aynur abla yüzünde tatlı bir gülümsemeyle, "Ben de..." dedi. Hareketleri yavaşladı, gözlerimin içine bakarak tekrar fısıldadı "Ben de geliyorum..." Yüzüne yapışmış terli saçlarını eliyle geriye doğru düzeltti; yanağıma ve dudağıma sıcak birer öpücük bırakıp kalçasını yavaş yavaş yukarı kaldırdı. Sikim amından çıktığında boşlukta kalmış bir tahterevalli gibi yukarı aşağı sallandı. Kalçasını bir süre havada tutunca, amının içindeki döllerim damla damla üzerime aktılar. Aynur abla da kafasını eğmiş, aynı manzarayı hayranlıkla film gibi izledi. Sonra yatakta yan dönüp yanıma uzandı. İkimiz de nefes nefeseyiz... Aynı anda kafamızı çevirip birbirimize baktık. İçimde sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi tuhaf bir his var.

Bu sadece on dakikalık geçici bir zevk değildi; sanki ömrüm boyunca bu anı beklemişim gibi bir duygu... O ara gözüm aşağı kaydı, bizimkiyle göz göze geldik. Oda ekmeğinin peşinde; hâlâ fener görmüş tilki gibi sabit ve dik bir şekilde duruyor. Gururlandırdı aslanım beni... Aferin lan, ilk kez doğru zaman ve doğru yer! Dikkatini çeksin diye bilerek kendimi sıkıp yukarı aşağı salladım dalgayı. Aynur abla bunu görünce önce bir gülüş koyverdi, belli ki bu arsızlığım hoşuna gitmişti. Kafasını göğsüme koydu, bir eliyle sikimi kavrayıp oynamaya başladı. "Vay mk" dedim içimden... Şimdi İnci Sözlük’e girip, "Yeni tanıştığım komşuyu 15 dakikada nasıl siktim?" diye başlık açsam; altı yine "Yine seks hikayesi mi yazıyorsun Feridun abi?", "Yalanına sokuyumcular", ‘’liseli detected’’ yorumları ile dolar mk. Bu sırada bir eli hâlâ üzerimde olan Aynur abla, kafasını kaldırıp bana hayran hayran baktı.

"Güzel miydi?" diye sordu. "Hem de nasıl!" dedim. Sorar gözlerle, "Nasıl?" diye üsteleyince; "Şimdiye kadar yaşadığım en güzeliydi" diye itiraf ettim. "Oooo, bayağı çapkınız yani?" diyerek takıldı. "Eh işte..." dedim. O da iç çekerek fısıldadı "Benim de en güzeliydi... Gerçi senin kadar çok farklı deneyimim olmasa da..." dedi, sesi yumuşacık. Bir dirseği üzerinde yarım doğrulup üstüme eğildi, dudağıma bi öpücük daha kondurdu. “Biraz daha kal istersen… Acelem yok bugün.” dedi. Aynur abla bir süre daha sessizce izledi beni, gözleri yarı kapalı, dudaklarında hafif bi tebessüm. Bir eli hala sikimde, yavaş yavaş sıvazlıyor, sanki o ritimle beni uyutup uyandırıyor aynı anda. Sonra birden sordu “Düğüne gidecek misin?” “Efendim? Nereye?” dedim şaşkın. “Düğüne…” dedi usulca. “Ne düğünü?” “Fadime’nin düğünü…” Nasıl yani? Kafamda bi şimşek çaktı resmen.

Cevap vermedi hemen. Bir eli hala sikimle oynuyor, diğer eliyle saçlarımı okşuyor. Sonra ağzıyla bir melodi tutturdu “Dırı dıt dıt dıt… Dırı dırı dıt… Dırı dıt dıt dıt… Dırı dırı dıt…” Bir süre böyle mırıldandıktan sonra söze girdi "Hadi gelin köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde halay çekelim…" * 17 Mart 2012 Cumartesi 11:00 Gözümü açtım birden, kalp atışlarım hala hızlı. Telefonu aradım, ses yine yastığın altından geliyor. Yakalayıp alarmı kapattım hemen. Bu neydi lan böyle? Yorgana baktım, nevresime baktım, odanın içine sırayla göz gezdirdim. Eeee… Köydeki evdeyim mk! Saate baktım: 11:00. Hafızamı yokladım. Gece oturma odasında koltukta uyuya kalmıştım. Hatta Ali dayının olduğu bi rüya görmüştüm, o hala net aklımda. Sabah erken kalkınca uykum var diye üstümü değiştirmiş, yatağıma yatmıştım tekrardan. Sonra uykuya dalınca… İkinci rüyayı görmüşüm.

Arada oluyor bana bu, iki kere rüya görmek. Ama bu seferki bambaşka. Rüyamda gerçekte yaşadıklarım rüyaymış gibi rüya görmüştüm. Yazamıyorum bile, varın siz düşünün durumu. Derken eşofmanımdaki ıslaklığı fark ettim. Yataktan inip hızlıca eşofmanı sıyırdım. Durum içler acısı, uykumda rüyalanmışım resmen. Aynur ablayla seviştiğimi görmüştüm, normal tabi. Ama o kadar gerçekçi ki, hala içimde bi sızı var. Telefonu elime aldım, ekran yanıyor. Okunmamış mesaj iletileri. Cavidan döşemiş baştan aşağı. Günaydın... Huuu... Uyuyor musun hâlâ? Cevap vermeyecek misin? Dolabın kapağındaki aynaya baktım. 168 boy, eh işte tipi olan, yamuk sikli bi adamım mk. Benim görmediğim ne gördü de peşimden koşuyor bu kız? Hayret bir şey... O devirde erkekler arasında meşhur olan o klasik bahane geldi aklıma "Kesin patlak, kendini yamayacak birini arıyor!" Öyle bile olsa; benden önce bir zenciye verip çıtayı arşa çıkarmadıysa kabul edebilirim, ne yalan söyleyeyim kız da kız yani...

İlk defa esprili biri olmam işe yaradı herhalde, başka açıklaması yok bu işin. Ben de buldum da bunuyorum mk. Hemen "Kusura bakma" ile başlayan; devamında içinde Köy Hizmetleri, DSİ gibi kurumların isimlerinin geçtiği, yoğunluk temalı okkalı bir yalan uydurdum. Allah var, oldum olası yalan konusunda iyiyimdir. Ama özellikle lise stajında yanına düştüğüm bir abiden kaptığım; "Sistem yok", "Kanun böyle", "Müdürün kesin talimatı var" tarzı resmi ağızlı bahanelerle birlikte, bu konuda ulaşabileceğim en yüksek noktaya ulaştım. Elhamdülillah! Hemen gusül abdesti için suyu ısıtmaya koyuldum. Dün akşam gördüğüm manzara hâlâ gözümün önünde: Gülşah abla… Ulan, ne kadar düşünmemeye çalışsam da aklıma geliyor. Gerçekten büyük hayal kırıklığı yaşadım ya. Hangi ara doktorla bu seviyeye geldiniz siz? Sizin Rahmi hocayla kusursuz bir evliliğiniz vardı; birbirinize o kadar bağlıydınız ki, benim gibi uçana kaçana bakan adam bile Gülşah ablaya yan gözle bakmadı.

Hele Rahmi Hoca! Rahmi hocaya nasıl yaptın bunu? Gördüğüm en dürüst imam; parayla pulla hayatta işi olmaz, neyse doğru hep onu konuşur. Kitap okur, satranç oynar, büyük küçük herkesi dinler... Üstelik 3-5-2 taktiğinin mucidi Fransız milli takımının 1984’teki hocası Michel Hidalgo’dan sonra en büyük savunucusudur! Rahmi hocaya yapılır mı bu Gülşah abla? En son Acı Hayat dizisinde Nermin, Ender Kervancıoğlu’na verince böyle bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Vay ki vay! Peki Aynur abla orada ne arıyordu lan? O ayrı bir olay. Kahraman’ın yanından onun çıkmasını beklerken meğer 5 metre arkamda beni izliyormuş. Üç harfli misin nesin be kadın! Tamam, itiraf edeyim; Kahraman’ın yanındaki kişinin Aynur abla olmamasına sevindim. Gülşah ablanın doktorla olan ilişkisine üzülmüş olsam da Aynur abla bende çok daha büyük bir hayal kırıklığı yaratırdı, orası kesin.

Küs olmamız bunu değiştirmiyor; her ne kadar son olanlardan sonra ondan nefret etsem de hâlâ seviyorum işte, ne yapayım... Saat 11’e kadar kafamın içinde kendi kendime konuşup durdum. Ibrıkta kaynayan su buhar olup uçmuş neredeyse. Üstüne su ekleyip, hızlıca götüm donarak abdestimi aldım. Sonra şu Kahraman ibnesini aradım. Malum, "ilçeye gideceğim" dedim; birlikte gidersek bahaneyle ağzını yoklarım yavşağın. Şeytan diyor ki; anlat Rahmi hocaya gördüklerini, çıkarsın Kahraman ibnesini köyün minaresine, açsın megafonu, hem siksin hem tüm köye dinletsin! Arıyorum ama ulaşılmıyor yavşağa. Bir kere daha denedim, yine aynı. Telefonu ya kapatmış ya da telefon çekmeyen bir yerde birine saplıyor belki de. Yapar mı yapar, yapmaz diyemiyorum. Yok, daha fazla dayanamayacağım. Kahvaltı mahvaltı hepsini boş verip doğru misafirhaneye gitmek için evden çıktım.

Misafirhanenin perdeleri sıkı sıkı kapalı, içeriden zerre ışık sızmıyor. Kapıyı tıklattım, ses soluk yok. Kulağımı dayadım, belki Kahraman birini sikiyordur da inleme sesini duyarım diye umut ediyorum, ama tık yok. Sessizlik. Tam beklerken uzaktan Gülşah ablanın sesi geldi, “Bayram! Kahraman’a bakıyorsan sabah gitti o!” Balkondan sesleniyor, evlerinin balkonu tam misafirhanenin kapısını görüyor zaten. Yüzü gülüyor, hatta resmen sırıtıyor. Tokmakçısının her haltından haberi var belli ki, o gülüşten anlaşılıyor. Sinir bastı birden, boğazım düğümlendi. “Tamam abla,” dedim uzatmadan, sesim buz gibi. Laf olsun diye sordum “Rahmi hoca nerde?” “Sabah namazından geldi, hâlâ uyuyor. Kahvaltı yapmadıysan gel hadi,” dedi. Normalde “Yaptım abla, eve gideyim” der geçerdim. Ama bu sefer içimden bir şey koptu herhalde “Olur,” demiş bulundum. Niye dedim bilmiyorum, belki yüzüne bakıp bir şey anlamak istedim, belki de kendimi cezalandırmak için.

Kapıya gelince Gülşah abla açtı. “Hoş geldin yakışıklı,” dedi, o sevimli ama yaramaz gülümsemesiyle. Sanki dün gece onu gördüğümü biliyor da benimle dalga geçiyor gibi. Gözleri parlıyor, dudakları kıvrık. İçeri girerken yine “Gel bakalım yakışıklı.” Gülşah abla beni hep kafa dengi bulurdu, şakayla karışık takılmayı severdi. Ama dünkü manzaradan sonra “yakışıklı” demesi… Aklıma üçlü mü istiyor diye saçma sapan bir düşünce düştü. Doktorla ben, aynı anda Gülşah ablayı… Siksen olmaz. Bırak bir kadını, Kahraman’la mağara dahil aynı deliğe giren Bayram’ı cümle alem siksin mk. Ben gelene kadar Gülşah abla Rahmi hocayı uyandırmıştı. Rahmi hoca elinde havluyla yüzünü silerken beni gördü; "Günaydın mübarek!" dedi. Saat 12 olmuş lan, asıl sana günaydın hocam. Hem de ne günaydın… İçimden söylendim ama yüzüme yalandan bir gülümseme yapıştırdım. Ne yapayım, karı benim değil ki.

Kendimi yiyip bitirsem de düzelmeyecek ki. Kahvaltı sırasında Rahmi Hoca, gece kariyer modunda yaptıklarını anlattı ballandıra ballandıra. Adamın karısı sikilmiş, o hâlâ oyun derdindeydi. Gülşah abla çayları tazelerken Rahmi hoca bir ara karısına bakıp, "Mübarek, sucuklu yumurta da kendin gibi güzel olmuş," dedi. Gülşah abla çaydanlığı yerine koyarken lafı yapıştırdı "Ne kadar dikkatlisin Rahmicim, gözlerim yaşardı!" Evli değildim ama anladım; kocasına inceden laf çakıyordu belli ki. Üzerinde Kocamı aldattım daha fazla ilgi göstereyim, anlayışlı olayım da vicdanım rahatlasın gibi bir pişmanlık emaresi de yoktu kadında. Şaşırdım. Rahmi hoca lafı yiyince hemen konuyu değiştirip çocukları sordu. Sonra fırsattan istifade bana doğru eğilip gizlice "Geçen hafta saçlarını boyatmış, fark etmemişim; ona kızgın." diye fısıldadı. "Keşke fark etseydin hocam" dedim içimden.

"Keşke fark etseydin; keşke karına güzel demek için sucuklu yumurtayı örnek vermeseydin. Bulmuşsun böyle bir kadını, hakkını ver yazık sana da’’ Bir yandan içimden kızarken, bir yandan da dışımdan Rahmi hocaya gülücük saçıp sucuklu yumurtaya ekmek bandım. İki arada bir derede kalmıştım ben de ne yapayım? Kahvaltı esnasında Aynur abla Gülşah ablayı aradı. Hoparlörü açmadı ama sesi bana kadar geldi. Biraz konuştular, sonra Gülşah abla “Abla çok yoğunum bugün, temizlik var, çamaşır var, bir sürü iş… Müsait olunca haberleşiriz tamam mı?” deyip kestirip attı. İçimden geçirdim, acaba dün gece olanlardan sonra Aynur abla Gülşah ablayla mı konuşacaktı? Kahraman’ı mı soracaktı? Aynur ablayı az çok tanıyorsam Gülşah ablayla bu konuyu konuşur kesin. Konuşmaları bitmek üzereyken Gülşah abla birden “Bayram da burada kahvaltı yapıyor bizimle” dedi. Aynur abla; "Bayram oradan çıkınca söyle de bize gelsin" dedi.

"Gelebilir mi?" falan yok, bildiğin "gelsin" diyerek emir kipiyle girdi mevzuya. Bir de "Çocuklar oyun diye tutturmuş," diyerek uyduruktan bir bahane salladı. Dışımdan gönülsüzce bir "Olur," çıktı ama içimdeki Bayram; "Yarramı giderim!" diye bağırıyordu.. Kahvaltı bitti, sofrayı kaldırmaya giriştik. Gülşah abla “Sen otur Bayram, ben hallederim” dedi ama dinlemedim. Kalkıp tabakları topladım, mutfağa taşıdım. Rahmi hoca elinde kumanda, televizyonun başına kurulmuş, 0-0 bitmiş Chievo Genova maçının özetini izliyor. Adamın umurunda değil hiçbir şey, karısı mutfakta bulaşık yıkarken o gol kaçıranları tartışıyor kendi kendine. Mutfakta Gülşah abla kolları sıvamış, bulaşığa girişmiş. Kollarının bileklerindeki morlukları gördüm hemen. Zaten saklamaya çalışmıyor, görünürde duruyorlar. İçimden bir şey kopuyor, hemen sordum “Abla, kolların neden morardı?” Sesim telaşlı çıktı, istemeden.

Gülşah abla bulaşığı yıkamaya devam ederken, başını bile çevirmeden “Sorma Bayram… Dün ağır bir koliyi dar bir kapıdan geçirmeye çalıştım, koli kollarımın arasında sıkıştı. Benim cildim çok hassas, en ufak bir şeyde morarıyor. Vitamin eksikliğim var galiba,” dedi uzun uzun bahane sıralayarak. Rahatlığı beni daha çok şaşırttı. Kiraz abla olsa en azından uzun kollu giyerdi, saklardı. Bu kadın ise umursamıyor resmen. Kim bilir daha neresinde ne izler var da ben görmüyorum. İçimde birden bir acı yükseldi. Sanki FM’de alt yapıdan yetiştirdiğim wonderkid’i bedelsiz başkasına kaptırmışım gibi. Oynayan iyi anlar ne demek istediğimi. Acı, kıskançlık, hayal kırıklığı karışımı. Kiraz abla Kahraman’dan nefret ederken, Gülşah abla ise halinden memnun görünüyordu. Bu işi daha fazla uzatmanın alemi yok. Bu meseleyi Kiraz ablayla konuşup bu morlukların Kahraman’la alakalı olduğunu kesinleştirmeliydim.

Bir şey yapmazsam bu Kahraman ibnesi köyü baştan aşağı mora boyayacak. Aklıma birden saçma bir gazete başlığı geldi “Türkiye’deki Fiorentina aşığı köy.” Sinirimden gülüşüyorum içimden. Ben zaten İtalya’da Roma’yı tutuyorum, bu işi en kısa zamanda çözmeliyim. Gözümün önünde sessizce bulaşıkları yıkayan Gülşah ablaya baktım. İlk tanıdığım zamanki sadelik kaybolmuş, zaten var olan güzelliği daha da belirginleşmişti. Tabakları ovalarken bile hareketleri sanki etrafına “beni sik” mesajı veriyor gibi geldi bana. O sevip saydığım kadın minareden kerhaneye dönmüş resmen. Üzüldüm. Gerçekten üzüldüm. Gülşah abla dönüp bana baktı, o yaramaz gülümsemesiyle “Neyin var senin? Yüzün yine beş karış.” “Hiç abla… Yorgunum,” dedim, gözlerimi kaçırarak. Rahmi hocalardan ayrıldım, niyetim hızlıca kimseye görünmeden okulun bahçesinden sıyrılıp eve gitmek. Eve doğru koşar adım yürürken arkamdan “Bayram hocam!” sesi geldi.

Dönüp baktım, Ömer hoca evin penceresinden sarkmış bana seslendiğini gördüm. “Hocam acil bir şey mi var, hayırdır? Hızlı hızlı gidiyorsun,” dedi gülerek. “Yok hocam… Ee şey… Kahvaltıda çok yedim, erisin diye biraz hızlı yürüyeyim,” diye saçma bir yalan uydurdum. Kendim bile inanmadım ama ne yapayım. Ömer hoca pencereden devam etti “Aynur senden için bize gelecek deyince ben de çocuklarla seni bekliyordum. Oyun oyun diye tutturdu bunlar,” dedi, camdan yanına çıkan oğulları Agah’la Mutlu’yu göstererek. İkisi de pencerede bana el sallıyor bu sırada. "Hocam evden oyunların olduğu çantamı da alayım, beş dakikaya geliyorum," deyip eve geçtim. Mecbur tıpış tıpış gidecektim. Aynur ablayla çok yüz göz olmam, olur biterdi. Hem kendi kendime triplere giriyordum ama evli barklı kadına "seni seviyorum" deyip sonra da muhabbeti bıçak gibi kesersen, kocası da elbet sorardı "bu tavırlar ne?" diye.

Mecbur durumu idare edecektim; ne de olsa arada Ömer Hoca vardı. Ömer hocalara geçince hiç oyalanmadan doğruca çocukların bilgisayarına oyun yüklemeye daldım. Ömer hoca yanımda dikilirken, laflıyoruz arada. Aynur abla hiç ortalarda görünmüyor, sanki evde yokmuş gibi. Çayı bile Ömer Hoca getirdi. Ben de merak edip sormadım, canıma minnet. İçimden “Görünmesin de” dedim, rahat rahat işimi bitireyim. Oyun kurma işini hallettim, çocuklarla biraz oynadık, kuralları anlattım. Hazır Aynur abla da yokken uzatmadan sıvışmanın telaşesindeyim. Böyle durumlarda “Hadi ben gideyim” lafı ağzımdan çıkarken hep zorlanırım, sanki erkenden kalkınca ev sahibine ayıp olacakmış gibi bir his gelir. Baktım olacak gibi değil, çaktırmadan telefonun çağrı sesini birisi arıyormuş gibi açıp yalandan konuşma numarası yaptım. “Alo? Tamam olur, ben birazdan eve geçip sizi arıyorum…

Evet evet, tamam.” Sonra telefonu kapatıp Ömer hocaya, "Hocam bizimkiler beni bilgisayardan görüntülü arayacaklar, ben eve geçeyim artık," diyerek müsaade istedim ve kendimi dışarı attım. Aynur abla hâlâ ortalarda görünmüyor, belki de kasıtlıdır, belki de değil… Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum şu an. Eve geçince hemen Kahraman’ı aradım. Telefonuna hâlâ ulaşılmıyor. Ya amına kodumun bebesi, telefonun başına asker etti beni, nereye gittiyse. Cavidan da mesaj atmış bir saat önce, yeni gördüm; "Ne yapıyorsun?" diye sormuş. Üniversitede çalışırken Elazığlı bir manitam vardı, kızla o kadar çok mesajlaşırdık ki bir ayda 5 bin SMS yetmemişti. Nasıl bir bıkkınlık geldiyse, o günden beri mesaj atmaktan iğrenirim resmen. Cavidan’a da yazmaya üşendim, direkt aradım. Açmıyor. Vay mk, bende mi bokluk var lan? Kampanya için arayan müşteri hizmetleri gibi neden kimse benim telefonlara bakmıyor?

1 dakika geçmeden Cavidan geri döndü neyse ki. Sesi şaşkın, biraz da tripli. Sebebi belli, İstediği ilgiyi benden göremediğinden triplere giriyor. “Ne yaptın, bitti mi öğlen söylediğin işlerin?” diye sordu hemen. “Bitti,” dedim kısaca. “Sen köyde öğretmensin, köy hizmetleriyle falan sen neden ilgileniyorsun ki?” dedi, sesinde bir sorgulama var. En sevmediğim kadın modeli bu. Bir yalan söylüyorsam inan geç amına koyayım, ne diye altını oyuyorsun? “Bir alakam yok da köylü rica edince kıramadım işte,” dedim geçiştirerek. Sonrasında birkaç küçük espri patlattım, gönlünü aldım hemen. “Alemsin yaa,” dedi gülmesi geçince, sesi yumuşamıştı. “İlçeye gelsene, çok sıkılıyorum” diye teklifte bulundu. “Yarın geleyim” dedim. “Ama bugün gelsene” diye ısrar etti. “Biraz işlerim var,” dedim ayrıntı vermeden. İşlerim falan yok aslında ama karı kız işlerinde hadi hadi yapınca her şey elime yüzüme bulaşır.

Kendimi önce psikolojik olarak hazırlamam lazım. “Tamam yarın söz ama” deyip baştan yolunu yaptı Cavidan. Ünlü oldum da haberim mi yok mk amma da meraklı benimle görüşmeye. Tam o sırada kapı tıklatıldı. Kulağımda telefonla kapıyı açtım; karşımda Aynur abla... Benden teklif beklemeden yanımdan geçip içeri girdi, terliklerini girişte çıkarıp oturma odasına geçti. Sanki ev kendi evi gibi. Telefonda Cavidan en son sorduğunu tekrarladı “Yarın söz değil mi, bahane istemem.” “Söz, yarın geliyorum” dedim. Konuşmanın sonuna gelmiştik zaten, daha fazla uzatmadan müsaade isteyip kapattım. Telefonu kapatınca oturma odasında beni bekleyen Aynur ablanın yanına geçtim. "Hayırdır, yarın kimle buluşuyorsun?" diye sordu. Sanki dün ağzıma sıçmamış gibi bir de beni merak ediyordu. "Cavidan," dedim sadece. "Şu köye gelen hemşire..." dedi sorar gibi; kafamı salladım evet anlamında.

"İyi bakalım," dedi Aynur abla. Oturduğu koltukta geriye yaslanıp, "İsteyince yaşına uygun konuşulacak birisi bulunuyormuş demek ki," diye iğneledi. "Öyle oluyormuş evet," dedim kestirip atarak. Sessizlik oldu bir süre. Aynur ablanın bakışları üzerimdeydi, kafamı kaldırıp göz göze gelmek istemedim. "Çay içer misin?" diye sordum laf olsun diye. "Cık," yaptı Aynur abla, ayak ayaküstüne attı. Bu halini hiç sevmiyordum; ne zaman ayak ayaküstüne atsa kesin bana bir cisim yaklaşıyor demekti. "Dün orada ne yapıyordun?" diye sordu daha fazla oyalanmadan. Açıkçası soru beklediğim yerden gelmişti ama cevap vermek yerine "Sen ne yapıyordun?" diye sordum bende. "Bayrammm! Soruya soruyla karşılık verme bana. Düzgünce söyle, sonra varsa merak ettiğin sor, söylerim. Çocuk yok karşında," dedi. Haklıydı, çocukluğun alemi yoktu. "Akşam Kahraman ib... Kahraman'ı aradım, gel de çay içelim diye.

Yorgunum dedi, sınava çalışacağım falan bir şeyler uydurdu. Sonra kapısı çalındı, ben duyuyorum tabii telefondan; bir kadın sesi geldi ama Kahraman hemen susturdu, Bayram diye fısıldadı gelen kadın kimse... Ama ben duydum" dedim. "Sonra sen de merak edip kadın kim acaba diye gizlice gözleyeyim dedin tabii," diyerek lafımı benden önce tamamladı Aynur abla.

Ben: Aynen öyle yaptım. Yalan söylüyor diye ne gizliyor diye bakmaya gittim. Aynur abla: Birisi seni o halde orada görse hakkında ne düşünürdü kim bilir, hiç düşünmedin mi?

Ben: Aklıma bile gelmedi Aynur abla: Zaten bu aralar aklın bir garip çalışıyor senin (iç çekerek) Ben: (gıcıklığına) Evet öyle maalesef, ne yaparsın Aynur abla: (iç çekip bırakıyor) Neyse… Kadını kim sandın peki? Dürüstçe cevap ver.

Ben: Önce aklıma hiç kimse gelmedi ama okulun bahçesinden geçerken çocukları gördüm. Ben sormadan Agah, annem doktora gitti dedi, ilaç alacak deyince...

Kadının sen olduğunu düşündüm, Aynur ablaya baktım bir şey diyecek mi diye. Derin bir nefes alıp koyverdi; kızmıştı belli söylediklerime ama sakin kalmaya çalışıyordu. Aynur abla: Yani ben doktora gidiyorsam aklına ilk olarak onun altına yatacağım düşüncesi mi geliyor? Öyle bir intiba mı bıraktım sende gerçekten bunca zamandır? Yani gerçekten ilaç almaya gitmiş olamaz mıyım peki? Bunu hiç düşündün mü?

Ben: Gidebilirsin, senin için aklımdan hiçbir zaman kötü bir şey geçirmedim. Ama Gülşah abla için de geçirmemiştim. Hem ben size değil, Kahraman'a güvenmiyorum. Aynur abla: Offf Bayram ya! Bana şöyle felsefi laflar söyleme, hiç inandırıcılığı yok gerçekten. Ne demek Kahraman'a güvenmiyorum? Ne yapacak köyün ortasında, zorla mı... Tövbe estağfurullah, konuşturma beni! Aynur abla: Hem bir düşün gerçekten. Sen akıllı bir insansın; düşündüğün gibi doktorla bir iş çevirecek olsam evdekilere doktora gidiyorum der miyim?

Bir dünya bahane var, uydururum birini giderim. Akıl var, fikir var!

Ben: Haklısın... Ben... Ben zaten... Ne yapayım, Kahraman'la konuşurken arkadan birisinin sesini duyduğuma çok emindim. Sonra yolda çocuklar doktora gitti deyince bu söylediklerini o an düşünemedim Aynur abla: Sende iyi biliyorsun migrenim olduğunu. Günü gününü tutmuyor işte. Seninle o geceden sonra migren yüzünden baş ağrısından duramıyorum. Ne yapsam fayda etmedi. Kahraman’a yardım ederken bahsetmiştim, bende etkili bir ilaç var demişti bana, son çare ona sorayım dedim. Sustuk bir an. Aynur abla iç çekti “Aslında bir sebebi daha var dün doktora gitmemin. Tek sebebi sadece ilaç almak değildi, o biraz bahaneydi aslında.” Yüzüme baktı tepkimi ölçer gibi, sonra “Bak sana anlatacağım ama beni anlattığıma pişman etme, aramızda kalacak, tamam mı?” “Tamam,” dedim kısaca, "Bayram…

Dün olanlar malum… Ama ben bu durumdan çok daha öncesinden haberdardım. Dün öğrenmedim. Nasıl söylesem… Ben onları yakaladım daha önce. Tamamen şans eseri. Yani tabi yakaladım derken dudak dudağa sadece… Sağlık ocağında, başka türlü şeyler gelmesin aklına’’ Şok oldum, ama sesim çıkmadı. “Demek dün olanlar yeni değil, daha öncesi de var yani,” dedim sonunda, sesim kısık. Aynur abla kafasını salladı “Öncesi sonrası nedir ne değildir bilmiyorum ama Gülşah’ı çektim konuştum.

Ben: Konuştum derken? Aynur abla: (iç çekerek) Bu ne hal dedim, yaptığın yanlış dedim işte. Sonrası klasik muhabbetler, Kocanı düşün, çocuklarını düşün, günahı, sevabı, her şeyi saydım aklıma gelen ne varsa.

Ben: Gülşah abla ne dedi peki? Aynur abla: Ne desin… Dinleyip haklısın dedi. Ağladı sızladı, pişmanım dedi.

Ben: O kadar şeye rağmen yine gitti Kahraman’a yani. Aynur abla: Maalesef…

Öyle oldu. Ama…gideceğini biliyordum zaten.

Ben: Nasıl? (şaşkınlıkla) Aynur abla: Nasıl ifade etsem bilmiyorum ki… (Biraz susuyor, sonra devam etti) Gülşah gibi hayatı kurallarla çevrili bir kadın için Kahraman, hayatındaki tek yanlış yapma fırsatıydı. Bazen dürüst, güvenilir gördüğümüz insanlar, sadece ne kadar ileri gidebileceklerini görmek için en büyük hatayı yaparlar. Gözleri bir an uzaklara daldı Aynur ablanın “Çocuk yaşta evlenmiş. Rahmi iyi adam, dünya ahiret kardeşim olsun, çok da severim ama biraz vurdumduymaz. O kadar sene tanırım, bir kere karısına şakacıktan da olsa güzel bir söz dediğini duymadım. Hanım aşağı mübarek yukarı. Gülşah da saf biraz. Görmemiş ki kadın güzel söz, iltifat.” Telefonu çaldı o arada, meşgule attı devam etti “Hem bu sağlık ocağında çalışma işi. Böyle yasak ilişkilerin en sevdiği yer, kimsenin şüphelenmeyeceği o resmi ortamlardır.

Hepimizin gözü önünde olmuş ama hiçbirimiz görmemişiz olanları. Üstelik bana ne dedi biliyor musun onunla konuşurken? Senin de Bayram’la aran iyi ya dedi. Artık hakkımızda ne düşünüyorsa. Yok öyle bir şey desem de inanmadı. Bizim aramızdaki samimiyeti yanlış anlamış onu da kendisine kalkan yapmış. Başkası yaparsa ben de yaparım fikrini koymuş kafasına.” Şok oldum bu sözlerine ama bir şey söyleyemedim. Aynur abla devam etti “Kahraman olmasa Ahmet olur, o olmasa Mehmet olurdu. Biri illaki olurdu. Rahmi’ye ne yapsam ilgilenmiyor dedi. Saçımı boyatsam ben söylemeden fark etmiyor. Ben söyleyince bilmem falanca futbolcunun saçı da bu renkti diyor. 1 hafta başımı kapatmadım, hatta gelen gidenin yanına başı açık çıktım, demedi ki hanım başını ört. İmam olacak bir de en ufak, zerre kadar kıskanmıyor diye bir dünya dert yandı. İçinde büyüte büyüte artık bir yerde patlayacakmış, bugünü bulmuş.

Rahmi’ye inadına yapıyor. Kocasında bulamadığını başkasında arıyor anlayacağın.’’ Aynur abla haklıydı tüm söylediklerinde. Sustum, başımı salladım sadece. Aynur abla iki elini birbirine vurdu “Anlaşılmayan bir şey yok diye düşünüyorum. Bu konuyu burada kapatalım’’ dedi yüzüme bakarak.

Ben: Kapatalım kapatmasına ama bence Gülşah ablayla konuş abla bir kez daha. Rahmi hoca anlarsa… Sonra gören eden olur. Hem Kahraman… Kahraman sapığın teki, başına iş açar söyleyim. Sen konuş Gülşah ablayla(öfkeyle) Aynur abla: Sakin ol Bayram. Ne sapığı hem? Yaptıkları doğru değil ama sapık falan demenin gereği yok. Sen yaparken normal olan başkası yapınca sapıklık mı oluyor? Bana da laf çakmıştı fırsattan istifade.

Ben: Benimle alakası yok. Adam kadınların bileğini morartıyor artık ne yapıyorsa. Görsen sen de anlarsın kesin. Aynur abla: Kadınlar dediğin kimler?

O kadar konuştuğumdan ona takılmıştı. Kiraz ablayı karıştırmak doğru olmazdı şu an için. Hemen geri vites yaptım. “Gülşah ablayı kastediyorum” dedim çabuk çabuk. “Sabah kahvaltıda gördüm, bilekleri bağlanmış gibi morarmıştı.” Aynur abla: Kahraman’ın yaptığına emin misin?

Ben: (inatla)Yani gözümle görmedim ama eminim yine de Aynur abla: Bak Bayram, bence bu konuyu uzatmayalım. Bu şekilde bir yere varamayız. Haklıydı. Nereden tutsam elimde kalıyor. “Peki,” dedim. “Peki öyle olsun,” diye tekrarlayarak, sesim düştü. Bir an sessizlik oldu. Sonra aklımdaki soruları sıraladım “Dün doktora sadece ilaç almaya gitmedim demiştin, diğer sebebi neydi? Hem sonra ne oldu da benim arkamda bizi izler haldeydin?” Devam Edecek

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #67):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki