Sabah uyandığımda, gece Aynur abla için düşündüğüm şeyler yüzünden kendimden utandım. Ömer Hoca’yla ikisinin o kadar yardımı olmuş, sofralarına oturup yemeklerini yemiştim. Benim yaptığım tam şerefsizlikti. Kendi kendime söverek yataktan kalktım, yüzümü yıkadım. Yapacak bir işim yoktu; ilçeye gitmeye karar verdim. Lise arkadaşım Yasin ilçede yaşıyor. Babası inşaat işleri yapıyor, traktör bayileri falan var. Bizim Yasin’e de ayakkabıcı dükkânı vermiş kendi halinde patronculuk oynuyor. Aileden zengin anlayacağınız. Biraz ibnedir falan ama çok severim. Yüksekokulda okurken bekar evlerine çok gider gelirdim. Yakışıklı, uzun boylu, çene de olunca… Am üstünde ceviz kıran cinsten. Onun yanına uğrayayım diye düşündüm. Aradım, tak hemen açtı.
Yasin: Alo kardeşim.
Ben: N’aber lan ibne, hiç arayıp sormuyorsun.
Yasin: Sanki sen her gün arıyorsun amına koyum.
Ben: Tamam lan tamam. Ben Dağ Kovanlı Köyü’ndeyim, sen neredesin?
Yasin: Dalga geçme lan.
Ben: Vallahi.
Yasin: N’apıyorsun oğlum orada? Ben evdeyim, dükkâna geçeceğim.
Ben: Anlatırım yanına gelince. Nerede senin dükkân? 10’da dolmuş varmış, onunla gelirim.
Yasin: Tamam, sen gelince ara, ben alırım seni.
Ben: Tamam lan koca kafa, ararım seni. Hadi görüşürüz.
Yasin: Siktir lan… Hadi görüşürüz. Üzerimi değiştirdim. Baktım mutfakta yerde, çantada kavun vardı; kendi bahçemizden. Bir tane kestim. Dolaptan iki yumurta alıp salçalı yumurta yaptım kendime. Üzerimi değiştirip dışarı çıktım. Köyde iki saatte bir dolmuş varmış; “Caminin oraya geliyor, oradan dönüp gidiyorlar,” demişlerdi. Baktım saat 10’a geliyor, “Yavaş yavaş gideyim,” dedim. Evden çıkıp okulun avlusuna girdim. Ömer Hocaların lojmanda kimse görünmüyordu, ses de yoktu; demek ki daha uyuyorlar diye düşündüm.
Okulun önünden geçip avlunun diğer kapısından çıktım. Çıkış kapısının orada, evi olan Hasan amca, elleri arkada bağlı, dikiliyordu. Beni görünce el kaldırdı:
- “Hocam nereye? Gel çay içelim vaktin varsa,” dedi.
Ben de “İlçeye gideceğim Hasan amca, dolmuş gelmeden caminin oraya doğru gidiyorum,” deyip teşekkür ederek el salladım, yürümeye devam ettim. Yolda, caminin orada Rahmi Hoca’nın eşi Gülşah abla denk geldi.
Ben: Hayırlı sabahlar Gülşah abla.
Gülşah: Hayırlı sabahlar Bayram, nereye böyle? Öğle namazına çok var daha. (Gülerek) Ben (sırıtarak): Abla dolmuşa bineceğim; namaza başka zaman inşallah. Rahmi Hocam nerede?
Gülşah: İnşallah inşallah, cami senin. Rahmi hocan ne yapsın; sabah namazına kadar maç yorumları dinledi. Namazdan geldi, hâlâ yatıyor. Ben de seslendim, uyanmayınca Gülşen’i (kız kardeşi) çocuklarla bıraktım; Hülya abla var, onun yanına gidiyorum.
Ben: Tamam abla. Rahmi Hoca’ya selam söyle, görüşürüz.
Gülşah: Görürsem söylerim. Hadi selametle. Caminin önünde kimse yoktu. Oturmak için ağaçların altında yan yana iki bank vardı; birine oturdum.
Cami baya eskiydi, minaresi yoktu. Muhtar Ali Dayı “Burası eskiden kiliseymiş,” falan diye bahsetmişti; hatta “Pencereleri babam değiştirdi, eskileri samanlıkta duruyor,” demişti. Ali Dayı deyince pek inanasım gelmiyordu ama minaresi olmayınca “Acaba?” diyordum. Bahçesinde dut ağaçları, şadırvan vardı. Avlu girişiyle cami kapısının arasında aralıksız iki sıra mazı ağacı… Güzel bir camiydi. Cuma’dan Cuma’ya ancak gelirdik okul bitene kadar. O sırada Ömer Hoca aradı: “Neredesin? Evde yoksun,” dedi. “Hocam ilçeye ineceğim; arkadaşım var, esnaf, onun yanına uğrayacağım,” dedim. “Ben de çocukları göndermiştim kahvaltı için; bulamamışlar seni. İyi eğlenceler,” deyip telefonu kapattı. Bankta otururken beyaz bir Doğan SLX geldi, önümde durdu; camı açıp bağırdı: Adam: Hocam, ilçeye mi gidiyorsun?
Ben: Evet abi.
Adam: Gel o zaman, ben de oraya gidiyorum; bırakayım seni.
Ben: Tamam abi. Arabanın arka koltuğuna binerken adamın yanında oturan karısı dışarı çıktı:
- “Hocam, siz öne oturun,” dedi.
Ben “Zahmet etmeseydiniz,” falan diye geveleyerek kadının indiği yere oturdum.
Ben: Selamünaleyküm, abi; zahmet veriyorum size de.
Adam: Ya hocam, ne zahmeti; sırtımda gitmiyorsun ya.
Ben: Allah razı olsun abi.
Adam: Senin öğrencin var Güldane; onun babasıyım ben. İsmail adım. Çoban İsmail derler; Kavaklı’nın orada evimiz.
Ben: (haa yaptın yalandan söylediği yeri biliyormuş gibi) Güldane çok ilgili derslere, çok akıllı İsmail abi; maşallah.
Kadın: Sizi de çok sevmiş; çok bahsediyor.
Adam: “Ömer Hoca’yı da seviyorum ama Bayram Hocayı daha çok sevdim,” diyor.
Ben: Sağ olsun; ben de onları çok sevdim. Yol boyunca sohbet ettik. Adam çobanlık yapıyor; 500’e yakın koyunu–keçisi var. Dört oğlundan sonra en son sınıfımdaki kızı olmuş; kız için “tekne kazıntısı” diyor. Bu köyün insanının geninde bir şey var; adama baksan beş çocuğu var demezsin, kırklı yaşlarda anca gösteriyor, “58 yaşındayım,” dedi*.
“En büyük oğlanı evlendiremiyoruz,”* diye şehre, fabrikaya işe sokmuş. “Kızlar köye gelmeyi kabul etmiyor. Verdikleri maaşı ben üç–dört koyun satınca kazanıyorum ama yapacak bir şey yok. Bir tane ev de aldırdım; orada oturuyor,” dedi. “Sekiz tane evim var,” deyince ikinci şoku geçirdim. Kafamda “500 koyun kaç ev yapar?” onu hesapladım gidene kadar. Şehre gidince beni otogarın orada bıraktı. “Gideceğin yere atayım,” diye ısrar ettiler ama “Arkadaş alacak,” deyip teşekkür ederek gönderdim. Numaramı aldı; “Ararım, işin biterse seni de götürürüm,” dedi. Arabadan inince Yasin’i aradım; telefona bakmıyordu. Biraz bekleyip birkaç kere daha aradım; açmayınca çarşıda dolaşayım dedim. Çarşı küçük ama güzel bir yer. İlk kez gelmiştim; beklediğimden daha çok beğendim. Sonra meydan gibi bir yere geldim; güvercin doluydu her taraf. Çocuklar yem atıyordu, onlar da kaçmadan yiyordu.
Bir baktım, “Yılmaz Papuç” diye bir ayakkabı dükkânı… Bizim Yasin’in soyadı Yılmaz’dı. O beni bulmadan ben onu bulmuştum. Dükkân iki katlı, büyük bir yer. “Bizim kötü Yasin’i görüyor musun,” diye geçirdim içimden. İçeri girdim; bir erkek çalışan karşıladı.
Çalışan: Buyur abi, hoş geldiniz; yardımcı olalım.
Ben: Yasin’in arkadaşıyım; ona bakıyorum, haberi vardı.
Çalışan: Yasin abi yukarıda; birazdan inecek abi. “Ben bulurum onu,” deyip yukarı yöneldim. Çalışan arkamdan “Abi, otursaydın; çay söyleyeyim, o gelir,” falan diye geveledi ama durmadım. Yasin’in telefonunu çaldırdım; sesi geliyordu. Sesin geldiği yere girince bir de ne göreyim: bu ibne, ayakkabı raflarının arasında kapalı bir kızı kucağına almış, bir eli memesinde, diğeri pantolonundan içeri; yiyor kızı. Amına kodumun hayvanı, okula da böyle görmedikti! Küçük hobi çikolatalarını ambalajıyla ağzına atar, çiğner; ambalajı ağzının içinden çıkarırdı pislik olsun diye.
Kızın gözler kapalı, “Yasiinn, Yasiin,” diye sessiz sessiz inliyor; cilveli de kevaşe. Kız beni görünce şokla ayağa kalkıp bir köşeye kaçtı. Yasin de pantolonun kemeri açık, “Küçük ama çok tatlı” yazan boxeri dışarıda; ayağa kalkıp hiç düzeltmeden bana doğru geldi.
Yasin: Ooo gardaşım, hoş geldin! Valla kusura bakma; seni unuttum ben.
Ben: Siktir lan ibne! Bir de “Ben unuttum kardeşim ben unuttum” (sesimi değiştirerek) diyorsun bana. Hadi unuttun, telefon yanında çalıyor; ona da bakmıyorsun!
Yasin: Kem küm… Lan oğlum, görüyorsun işte; yoksa beni biliyorsun, canını yerim.
Ben: Tamam lan tamam. Böyle yakalayacağımı bilsem çıkmazdım yukarıya zaten amına koyayım; senin sikini daşşağını görmeye gelmedim o kadar yolu. Sonra bu, üstünü başını düzeltti; aşağı indik. Kucağında yediği kız geçmiş kasada oturuyor. Girişte beni karşılayan eleman, başı öne eğik, kapıda bekliyordu.
“Kolay gelsin,” dedim çıkarken. Yasin de “Ben çıkıyorum,” dedi; sonra beni ilk karşılayan elemana bakarak, “Bacağına sıçacam senin,” diyerek peşimden geldi. Önce yemek yemeye götürdü beni. Közde döneri meşhurmuş; çok beğendim. Zaten beni beklettiği için cezalıydı. Üstüne bir de kaymaklı kadayıf yedik. Sonra PlayStation salonuna gittik; PS3 açtırdık. PES 2010’da eline verdim bu malın. Hâlâ kızla yakalanmış olmanın korkusuyla, adam akıllı kendini veremiyordu oyuna. Biraz vicdan yaptım ama acımadım ibneye; her maç 4–5, çat çat çat!
Yasin: Senin PS3 vardı değil mi lan? Ondan iyi oynuyorsun.
Ben: Yok lan, PS2 var bende.
Yasin: Getirsene; köye gelirim yanına, oynarız.
Ben: Aklımda ama televizyon yok ki. Sonra Yasin arabayla belediyenin yaptığı, şehri tepeden gören bir kafeye götürdü. Su akıyordu, küçük bir şelale; eskiden kalma bir değirmen… Sağdan soldan ziyaretçiler gelmiş, ellerinde telefon, fotoğraf çekiliyorlar.
Oturduk, çay içtik. Evlilik muhabbetini sordum: “Yok mu biri?” dedim. “Ciddi düşündüğüm yok,” dedi. “Belli oluyor,” dedim; gülüyor ibne.
Yasin: Sende tık yok mu lan hâlâ?
Ben: Yok olum.
Yasin: Niye lan?
Ben: Çünkü günah.
Yasin: Siktir lan, yatsam şuraya beni sikersin.
Ben: Doğru söyle lan; bahane mi arıyorsun siktirmeye? Bu sözler güldürdü Yasin çakalını. Akşama kadar takıldık, tekrar dükkâna geçtik. Yiyiştiği kız gitmişti. İçeri girip kasaya oturduk, çay söyledi. O sırada telefon çaldı; Aynur Abla arıyordu.
Aynur Abla: Bayram, ne yapıyorsun?
Ben: İyiyim Aynur abla; arkadaşım var, oturuyorum.
Aynur Abla: Çabuk sıkıldın bizden desene; hemen kaçtın buradan. Kız mı bari arkadaşın?
Ben: Olur mu abla ya, est. Erkek; liseden arkadaşım. Esnaf burada. Aynur Abla (gülerek): Tamam tamam, iyi oturmalar canım. Senden bir şey rica edeceğim.
Ben: Buyur abla.
Aynur Abla: Mutlu rahatsız biraz; gelirken eczaneden Calpol ve Aferin şurup alabilir misin? 6 yaşından büyükler için olanı.
Ben: Tamam abla. Aferin ve… Diğeri neydi?
Aynur Abla: Calpol.
Ben: Tamam abla, alırım. Geçmiş olsun.
Aynur Abla: Teşekkür ederim. Vaktini almayayım senin; görüşürüz.
Ben: Görüşürüz abla. Telefonu kapattım; Yasin ibnesi benim taklidimi yaptı. Ağzını yaya yaya “Görüşürüz ablaaa… Bi’ bizimle konuşmana bak, bir de karılarla konuşma şekline!’’ Başparmağıyla işaret parmağını birleştirerek (am işareti, huurlar bilir) bana gösterdi: “Bu var diye değil mi lan?” dedi.
Ben: Lan oğlum, Ömer Hoca var; onun karısı çok iyi kadın. Herkese şu muhabbeti yapma.
Yasin: İyi ya olum işte; tecrübeli kadın. Gençler işi bilmiyor; iki elledi mi “Ne zaman evleneceğiz, biz şimdi neyiz?” diyorlar. Ankara’da bir tane 40’lık milf denk getirmiştim MSN’den; amına kodumun karısı, yarağın üstünü yara yapmadan göndermiyordu ne zaman gitsem.
Ben: Siktir lan!
Yasin: Vallahi lan amına koyayım; bir sakso çekiyordu, yarak kopacak diye korkuyordum. Ne zaman gelsem bir gün sonra ağzım yüzüm uçukluyordu, hâlim dermanım kalmıyordu. Peder anladı sanırım; “Bu amına kodumun dölü ne zaman Ankara’dan dönse yatak döşek yatıyor; ne bok yiyorsa,” diye söylenip duruyordu.
Ben: Adam oğlunu biliyor işte. Çayları içip kalktık. Nöbetçi eczane “Yediveren” diye bir yermiş — Götveren gibi. Aynur Abla’nın ilaçlarını aldım. Tam eczaneden çıkarken tekrar telefon çaldı; yine Aynur Abla arıyordu.
Aynur Abla: Bayram, diyeceksin ki “Bu kadın ne arayıp duruyor?” Kusura bakma.
Ben: Est abla, olur mu; o nasıl laf.
Aynur Abla: Sana zahmet olmayacaksa böreklik haşhaş ile tahin alabilir misin?
Ben: Olur abla, alayım. Ne kadar olsun, ölçüleri?
Aynur Abla: Haşhaş paketli oluyor; iki paket yeter. Tahinde yarım kilo yeter, ya da bir kilo alalım; kullanıyoruz nasılsa.
Paran var mı? Söylüyorum ama maaşını da almadın.
Ben: Var abla var; ilaçları almıştım ben de şimdi. Bir saat daha buradayım; başka bir şey lazım olursa söyle abla, hiç çekinme.
Aynur Abla: Çok sağ olasın ablacım. Ömer de Beyekin köyüne gitti, geç gelecek; bir şeyler yapayım, pazara dedim; seni de uğraştırdım. Artık telafi ederiz. Hadi görüşürüz tekrar.
Ben: Görüşürüz abla. Telefonu kapattım; Yasin hemen atladı: Yasin: Oğlum “Bu kadın çok iyi,” falan diyorsun ama… Sana verecek. Demedi deme.
Ben: Çenenin yayını sikeyim ya. İki sipariş verdi diye nerden çıktı.
Yasin: Ben esnafım oğlum anlarım?
Ben: Müneccin yarrağı yedin doğru anlarsın sen Yasin: Güzel mi bari?
Ben: Pamela Anderson’un kapalısı.
Yasin: Ben onu beğenmiyorum ama götü falan güzel. Zaten ne demişler: “Yüzü güzele 40 günde doyarsın; götü güzele bir ömür doyamazsın.” Ben: Kim dediyse doğru demiş.
Neyse, hadi şunları alalım da ben yavaş yavaş kaçayım.
Yasin: Oğlum köyde başka milf olur, mature olur, granny olur, eşek olur (gülerek)… Varsa bana da ayarla; senin ev müsaitmiş, gelirim hemen arabayla.
Ben: Gelirsin amına koyayım! İki adım otogara beni almaya gelmiyorsun; “köyde am var” deyim, koşarak gelirsin!
Yasin: Canını yerim senin; artık başıma kakar durursun. Yasin’le konuşa konuşa Aynur Abla’nın siparişlerini almak için dükkânlara gittik. İlçe merkezi küçük olduğu için 15 dakikada hepsini ayarladık. 5–6 küçük pakette çekme helva, lokum aldım. Sonra merkezde, belediyenin çay bahçesinde kahve içtik. Yasin ibneydi falan ama akşama kadar elimi cebime attırmadı. Köyden gelen siparişlerin parasını bile ödemişti. Yavşaktı mavşaktı ama 10 numara çocuktu. Sonra beni köyden indiren İsmail abiyi aradım. O da telefonu açar açmaz, “Hocam, benden çok yaşayacaksın; ben de seni arayacaktım tamda,” dedi.
Biraz işi varmış; onu halledip yola çıkacakmış. Sözleştik. Beni bıraktığı yerde Yasin bıraktı, orada bekledim İsmail abiyi. Yine ben gelince yenge önden inip arkaya bindi*. “Zahmet etmeyin,”* falan desem de bu sefer öne geçmem daha uygun oldu. Yenge hanımın yanında bir tane daha kapalı bayan vardı; yengenin kız kardeşiymiş. Gidene kadar kafasını kaldırmadan oturdu; bir iki kere yenge sessiz sessiz azarladı ama duymamazlıktan geldim. İsmail abi yol boyunca koyundan, keçiden, gece kurt gelme hikâyelerinden bahsetti. Bizim köyden asker arkadaşı varmış; onu sordu, çok sevdiğini söyledi. “Köye giderken haber ver; ona peynir göndereyim,” dedi. Köye geldik; beni okulun bahçesine bırakıp gitti. İlçeden aldığım lokumlardan bir paketini İsmail abiye verdim. “Yok,” falan dedi ama zorla verdim. Teşekkür edip ayrıldık. Giderken iki gün sonra akşam yemeğine davet etti.
“İtiraz kabul etmem,” deyince mecbur kabul ettim. Saat 7 olmuştu; elimde poşetlerle Ömer Hoca’nın evine yürüdüm. Çocuklar avluda top oynuyordu; Ömer Hoca’nın çocukları Agah’la Mutlu da aralarındaydı. “Mutlu, sen hasta değil miydin?” diye sordum. Agah hemen atladı: “Öğretmenim, buna bakma sen; numara yapıyor. Annemin sihirli terliğini yiyince kendine geldi,” dedi gülerek. Diğer çocuklar da bu sözleri duyunca hep birlikte güldüler. Mutlu da abisine kızarak “Seni babama söyleyeceğim!” diye kovalamaya başladı abisini. Çocukları bırakıp Ömer Hoca’nın evine yürüdüm. Ömer Hoca’nın arabası yerinde yoktu. Kapının girişinde 3–4 çift kadın ayakkabısı vardı. Kapıyı çaldım; kısa sürede Aynur Abla açtı.
Aynur Abla: Hoş geldin Bayram.
Ben: Hoş bulduk abla; siparişlerini getirdim.
Aynur Abla: Teşekkür ederim, çok zahmet oldu. İçeri gel; bekleme orada.
Ben: Yok abla, hiç rahatsız etmeyeyim; biraz terliyim, eve geçeyim ben.
Aynur Abla: Ne rahatsızı ya; yabancı mısın sanki? Behiye ablayla Fatoş var, oturuyoruz; çay içer, kalkarsın. Gel hadi gel. (Kolumdan çekerek) Ben: Tamam abla, geleyim. (Bismillah)