Normalde pazartesi sabahını bulanın mk derim gözümü açınca ama bu sefer demeyeceğim, demeyeceğim çünkü bu sabah çok mutlu uyandım. 25 yıldır neredeyse her sabah başıma gelen bir olay için ilk kez mutlu olmuştum. Evet, bildiniz: sabah ereksiyonuyla uyanmıştım bugün. Dün Cavidan’la yaşadığım kötü deneyimden sonra tekrar kalkmayacak korkusu bir süre bende vuku bulmuştu doğrusu. Neyse ki o karanlık günü geride bırakmıştım. Bugün benim için yeniden bir yaşam başlıyordu. Bu mutlulukla kendime güzel bir sabah kahvaltısı hazırlayıp evden öyle çıktım. Bugün keyfimi hiçbir şey bozamaz. Okula geçtim. Çay ocağından çayımı alıp sınıfa geçtim. Yerimde oturup öğrencileri bekeldim. Öğrenciler yavaş yavaş sınıfı doldururken Ömer Hoca beni çağırdı. Kapıya yanına gidince orta yaşlı kapalı bir kadın ve 12 yaşlarında bir çocuk Ömer hocanın yanında dikiliyordu.
Ömer hoca uzatmadan lafa girdi: “Hocam Şenol senin yeni öğrencin, kalan süreyi 4. Sınıfta sizinle birlikte tamamlayacak.” Çocuğu bana teslim etti. “Gel bakalım,” dedim ve çocuğu boyu uzun olduğu için 4. Sınıfa ait sıraların en arkasına oturttum. 1-2 dakika sonra Ömer Hoca tekrar geldi, bana seslendi. Çocuğun annesini göndermiş olmalı. Beni kapının önüne çekip: “Yeni gelen biraz zor bir çocukmuş. Annesi Turan diye bir kadın, ölen Hüseyin amcanın kızıymış’’ dedi. Turan diye lisede erkek arkadaşım vardı, nerden esmişte kızına bu ismi koymuş Hüseyin amca hayret. Ömer Hoca’ya "Hocam içerideki kadını ben daha önce görmüştüm köyde, Hüseyin Amca'nın kızı olduğunu bilmiyordum?" deyince. “Yok o değil annesi, bu kadın çocukla ilgileniyor, annesi gelmemiş. Uzun zaman sonra köye dönmüşler. Babası yokmuş çocuğun, uzun mesele biraz. Okul falan pek ilgili değil, yaşına göre 1 sene geriden geliyor.
Kadının dediğine göre baya haylaz, gittiği her okulda olay çıkarmış,” dedi. Sonra Ömer Hoca bana bakıp uyardı “Yüz bulmasın senden. Bunlar şefkatten değil, disiplinden anlar. 3 ay burada idare etsin, sonrasına bakacağız. Gerekirse kızmaktan, sesini yükseltmekten çekinme. Sert dur ki seni ezmeye çalışmasın.” Sınıfa geri döndüğümde Şenol’un ayağını sıranın üstüne uzatmış, sedirde oturur gibi yayılmış oturuyordu. Yanına gittim, sakince ama kararlı bir şekilde: “Şenol, ayağını indirir misin? Sınıf kurallarımız var.” Şenol hafifçe sırıttı, ayağını milim kımıldatmadı: “İndirmezsem ne olur?” Sınıfın önünde beni açıkça terslemişti. Ömer Hoca’nın “sert dur” uyarısı aklıma geldi. Diğer çocuklar arasında da yaramazlar vardı ama hiçbiri asla bu kadar saygısızlık yapmamıştı. İçimden bir an yakasına yapışıp tokatlamak, "Hoca kime denir öğretirim ben sana" demek geldi geçti hızlıca.
Farklı bir yolu izlemeliydim. Yerime döndüm, not defterinden bir parça kâğıt ve bant alıp geldim. Üzerine büyük harflerle “ŞENOL’UN BÖLGESİ” yazdım ve sırasının köşesine yapıştırdım. Sınıfa döndüm: “Çocuklar, Şenol bugün biraz yorgun. Bu sırayı ona tahsis ediyoruz. Kimse onun izni olmadan buraya yaklaşmasın, soru sormasın. Şenol, ne zaman konuşmak ya da derse katılmak istersen ben buradayım. İstersen tüm gün tavandaki lambayı izle, istersen uyu. Ama tek bir kuralımız var: Senin bölgen burası, başkasının bölgesine ve dersin huzuruna müdahale etmediğin sürece özgürsün.” Arkamı dönüp tahtaya geçtim. Hiçbir şey olmamış gibi derse başladım. Onu zorlamadım, ona bakmadım. Yaklaşık on dakika sonra, sınıfa dağıttığım çalışma kağıtlarından birini alıp Şenol’un sırasına bıraktım, üzerine bir tane de fazladan kurşun kalem koydum. Tek kelime etmedim.
Dersin sonunda sınıftan çıkarken Şenol’un göz ucuyla baktım. Kâğıdı buruşturup atmamıştı. Sadece üzerine kurşun kalemle belli belirsiz bir şeyler çizmişti. Akşama kadar Şenol kimseye dokunmadan kendi halinde oyalandı. Ben yokken yaramazlığa devam edip teneffüslerde falan diğer çocuklarla dalaşacak gibi oldu birkaç kez, hemen müdahale edince olay uzamadı. O gün Aynur abla birkaç kez okula uğradı. Normalde pek huyu değildir, çok mühim bir işi olmadıkça ayağını basmaz buraya. Teneffüse bir çıktım, baktım çay ocağından Kiraz ablayla konuşma sesleri geldi. Onun sesini duyunca hiç o tarafa yanaşmadım. Hatta Kiraz abla bir ara gelip beni çağırdı "Gel çay içelim" diye ama "Yok gelmeyeceğim, siz için," diye geçiştirdim. Kiraz abla yanlış anlamasın diye de kendime sınıfta hayali bir iş uydurup onunla uğraşıyormuş gibi yaptım. Aynur abla sonraki teneffüs bu sefer Ömer hocanın yanına gelmişti.
Ömer hoca beni de çağırdı, oturduk biraz lafladık. Bizim yeni çocuğu, Şenol'u sordu; "Şimdilik kendi halinde takılıyor," dedim. "İyi, öyle olsun," dedi geçti. Aynur abla araya girip, "Turan dediğin kadının çocuğu mu bu?" diye sordu. Ömer hoca onaylayınca sustu. Aynur abla bile kadını tanımadığına göre, demek ki bu Turan köyden gideli bayağı bir zaman olmuştu. Öğleden önce son teneffüste Kiraz ablayla Aynur abla öğle yemeği için program yapıyorlardı. İstemeden kulak misafiri oldum. Niyetim mümkün olduğunca Aynur abladan kaçmak. Yalan yok, peşimden koşsun istiyorum, ondan kaçtığımı bilsin. O yüzden onlar daha bana yemek teklif edemeden hemen dolmuş durağına doğru hamle yaptım. Gitmeden Kiraz abla yakaladı, "Nereye? Öğle yemeği hazırlayacaktık," dedi. "Abla, arkadaş dolmuşla bir şey gönderecekti, onu almam lazım. Siz bensiz devam edin," deyip sıyrıldım aradan.
Okuldan çıkıp giderken Aynur abla neden gittiğimi Kiraz ablaya sordu. Okulun girişinde durdu, beni izledi bir süre. Ondan kaçtığımı çok iyi biliyordu. İçinden bana neler saydırıyordu kim bilir, çok merak ediyordum ama onu bu şekilde sinir etmek acayip hoşuma gidiyordu. Durağa falan uğramadan doğruca kahveye gittim. Öğle arası orada oturur, geri dönerim düşüncesi vardı kafamda. 10 dakikada kahveye varmıştım. Fadime ablanın babası Ferdi abi beni görünce kapıya önüme çıktı “Hay hocam sen çok yaşa vallaha!” dedi heyecanla. “Hayırdır abi, ne oldu?” “Bende senin numaranı istedim Rıza’dan, seni arayacaktım tam da” deyip koluma girdi. Konuşa konuşa içeri girdik. "Sorma," dedi Ferdi abi dertli dertli, "Gece birisi yine kahveye girmeye çalışmış, korucu Sadık görmüş." Bahsettiği Korucu Sadık abi de kahvedeydi; Rıza abiyle bir masada oturmuş, çaylarını yudumluyorlardı.
Sandalye çekip yanlarına iliştik. Sırayla bir Ferdi abi, bir Korucu Sadık anlattı... Sadık abiyi, Ekrem abinin eski karısı Adeviye ablanın kaçma mevzusundan hatırlıyorum; "Çığ altında kaldı" diye yalan uydurup tüm köyü ayağa kaldırmıştı. Çok güvenilir bir adam değil ama anlatışına baksan sanki hırsızlar kahveyi sırtlayıp götüreceklermiş gibi bir hava estiriyor. Ferdi abi de onun gazına gelmiş, ağzından küfrü eksik olmadı. Sadık abi, "Bence her gün biriniz sırayla nöbet tutsun kahvede. Ben kolaçan ederim ama koca köy, her yere yetişemem," diye kendince parlak bir fikir ortaya attı. Ben araya girdim: "Abi ne nöbeti? O kadar kamera taktık, her şeyi kaydediyor. Geçmişe dönük bir aydan fazla kayıt duruyor cihazın içinde," dedim. Ferdi abi heyecanla atıldı: "Ben de sana onu diyecektim işte! Baksak görür müyüz gelen kimmiş, nedir necidir? Duruyor mudur bunların filmleri?"
"Tarih saat belliyse bakarız abi, duruyordur kesin," dedim. Korucu Sadık söze girdi "İki gün önce oldu, gece saat biri geçiyordu. Tanınmayayım diye kapkara giyinmiş birisi geldi, kapıyı zorladı. Ben düdüğü öttürünce anında kayboldu. Onunla gelen, erketeye yatmış 4-5 kişi daha vardı; onlar da peşinden çil yavrusu gibi dağıldılar. Ben olmayaydım ne yaparlardı gayfeye, Allah bilir!" "Tamam, bakarız, kolay o iş," dedim. Rıza abi araya girdi "Hocam, bence hiç acele etme. Sen okuldan çıkınca gel, birlikte bakarız. Dar vakitte seni işinden alıkoymayalım," dedi. Saate baktım, haklıydı; ders saati yaklaşmıştı. Ferdi abi kararlıydı "O zaman Rıza'nın dediği gibi akşam bakalım. Ama sadece dün geceye değil; seçim akşamından bu yana her kameraya, içeriye dışarıya tek tek bakalım. Sen bana tarif et nasıl bakılıyor, benim vaktim çok; oturur izlerim hepsini," dedi.
Fadime ablayla seçim gecesi kahvede yaptığımız pompa aklıma geldi Ferdi abi sözlerini bitirirken. Vay mk… İşin ucu döndü dolaştı durduk yere yine bana girdi iyimi. Çaktırmadan içeride ocaklığın üstündeki kameraya baktım: peçeteydi, tuvaletti, çırılçıplak en az 2-3 kere geçtik önünden. Bendeki bu bahtsızlıkla tek canla bu yaşıma iyi gelmişim ben mk. "Tamam mı hocam?" dedi Ferdi abi, cevabımı bekleyerek. "Hah... Olur Ferdi abi... Bu işler biraz uzun sürer, başına oturup detaylı bakmam lazım," dedim, mevzuyu geçiştirerek. "Tamam hocam, geç olsun güç olmasın. Bakalım kimmiş bizimle uğraşanlar görelim... Ama bir bulursam, analarının amına sokarım bu kahveyi!" dedi sinirle. Kahvenin camını kıranlara bunu yapacak adam, kızını sikene neler yapardı kim bilir? Yutkundum. İşlediğim tüm günahlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ben iyice dinden imandan çıktım galiba ya...
"Allah’ım affet!" diyerek içten içe yaradana sığındım. Biraz daha oturduktan sonra müsaade isteyip okula geçtim. Gün geçmiyor ki olaysız, dertsiz bir günüm olmasın. Okula nasıl vardım, o yolu ne ara yürüdüm farkında bile değildim. Kafamın içi kazan gibi; bir yandan akşam o kahvedeki "seçim gecesi" kayıtlarını imha etmem lazım, diğer yandan yakalanma korkusu... Tam okulun avlusuna adım attım, öğrencim Güldane "Öğretmenimmm!" diye önüme fırladı. "Babamla annem geldi, seni bekliyorlar," deyince iyice devreler yandı. Okula girerken İsmail abiyle Hacer abla, Ömer Hoca’nın odasından çıkıyorlardı. Hacer abla beni görünce suratını astı, İsmail abi ise aksine bayramlık ağzını açtı; "Vay benim gıymatlı hocam!" deyip sarıldı hemen. "Hoş geldiniz," dedim. Vakitleri varsa çay içmeyi teklif ettim ama İsmail abi "Uğrayacağımız yerler var, yosam biliyon sana hayır demem" diyerek geri çevirdi.
Hacer abla arkada, mahkeme duvarı gibi bir suratla bizi süzüyordu. "Hocam," dedi İsmail abi, "Mübarek Cuma akşamı Suna’nın nişanı olacak." O an kalbime bir ok saplandı sanki. Nefesim kesildi ama çaktırmadım. "Hayırlı olsun," diye mırıldandım. "Sağ ol hocam. Aile içinde ufak bir şey, galabalığa gerek yok dedik. Ömer Hoca, Rahmi Hoca falan hanımlarıyla gelecek. Sen de gel, Suna için çok dirsek çürüttün; okuldu, dersti derken hakkın ödenmez," deyip yüzüme baktı. Haberin şokuyla "Gelemem" diyecek tek bir bahane bile üretemedim. "Olur," dedim mecburiyetten. “Hızlısınız abi, isteme falan ne ara oldu?” dedim yalandan gülerek. “İsteme falan aynı anda olacak,” dedi İsmail abi. “Geçen hafta geldiler, oturduk konuştuk, çocuklar tanıştı anlaştı, ey bize de hayırlı olsun demek kaldı. Allah var bek yakıştılar” Sonra bana eğildi, sessizce “Beni bilirsin, Suna istemese keskesin karşı çıkardım ama onun da gönlü oldu.
Oğlan da iyi uşak, kafama yattı benim de.” Hacer abla öhö öhö yaptı. “Çok iyi yere düştü bacım Allah’ın izniyle,” dedi. ‘’Daha iyisini ölse bulamaz. Damadımız demir yollarında mühendis, boylu poslu yakışıklı bir içim su.” İmalı imalı söylüyor, aklınca damadını överken bana laf vuruyordu. Göğsüme saplanan oku eliyle iyice itekledi çıkmasın diye. Kadın bildiğin beni sevmiyordu. Suna’yla aramızda olanları öğrendi ondan böyle yapıyor, yoksa durduk yere ne diye bana düşman kesilsin. Anasını sikmedik ya. Dilimin ucuyla “Hayırlı olsun abla, Allah tamamına erdirsin,” dedim Hacer ablaya. “Sağ ol,” dedi soğuk bir şekilde. Ekrem abiyle Reyhan’ın kız istemesine gitmiştim en son, onlarda isteme-Nişan-İmam nikâhı tek seferde yaptılar deyince Hacer abla hemen atladı “4 bebeli kart tavuk vermiyoz, tazecik, kız oğlan kız veriyoz biz. Öyle yangından mal kaçırır gibi hepsi bir arada olmaz usulü neyse öyle olacak.” diye sertçe sıraladı lafları.
İsmail abi Hacer ablaya sert bir bakış atıp susturdu, sonra bana dönüp: “Onlar yazın olacak hocam,” dedi gülerek. “İnşallah darısı da sana olsun.” “Olacak abi, benim de yazın nasip olursa,” dedim. “Essah mı dedin?” dedi İsmail abi sevinçle. “Evet abi, vardı görüştüğüm bir bayan, yazın istemeyle nişan olacak. Temmuz atamalarında atanırım nasılsa bir yere, puanım iyi, düğünü de yıl bitmeden yaparız.” “Oh oh çok iyi,” dedi İsmail abi. “Beni biliyon senin, Suna’dan farkın yok benim için. Çok sevindim vallahi billahi.” “Sen evlen, kalburla su taşıyacam düğününde Allah’ın izniyle,” dedi gülerek. “İnşallah abi,” İsmail abi lafı uzatmadı “cuma akşamı bekliyoz, mutlaka,” diyerek müsaade aldı, karısıyla ayrıldılar. Onları gönderdikten sonra sınıfta sandalyeme çöktüm. Eski filmlerde meşhur sahneler vardır ya; duygusal bir anda fonda hüzünlü müzik girer, ağlayacağın yoksa da ağlarsın…
Beynim arkadan son ses Ferdi Tayfur’dan "Emmoğlu"yu dayadı bana; "Al amına kodumun Bayram’ı, her ota boka kafayı takan sen misin? Al sana dert, al geber!" diyordu resmen. Neye yanacağımı şaşırdım. Suna’nın elin adamıyla evlenecek olmasına mı, yoksa benim buna şahitlik edecek olmama mı? Tam bu efkarın dibindeyken telefon titredi, Cavidan! "Ben yazmadan sen yazmıyor musun?" diye bildiğin trip atmış. Bu bir işaretti belki de. Bir kapıyı kapatan Yüce Rabbim başka kapıyı açmıştı. Pazar günü olanlardan sonra Cavidan benim kaldıramadığımı anlamış da arayıp sormaktan vaz mı geçti diye düşünmüştüm, öyle değilmiş. Hemen cevap yazdım “Aslında tam yazacaktım, profil fotoğrafına daldım, vaktin nasıl geçtiğini anlamamışım. O yüzden yazmadım ama düşünmedim sanma.” Mesaj işe yaradı. Cavidan “Ama ben trip atmak istiyordum biraz, böyle dersen atamam ki.” Yırtmıştım.
Hemen birkaç tane daha “sen özelsin, şöylesin böylesin”li mesaj atıp ortamı iyice ısıttım. İşe yaradı. Derse geçmeden önce Cavidan konuyu tekrar “ne zaman buluşuyoruz”a getirdi. Kız kafaya koymuş, benimkini yemeden rahat edemeyecek. “Olum böyle fırsat her zaman bulunmaz,” diye düşündüm kendi kendime, hemen “Cumartesi uyar mı?” diye sordum. “Uyar,” dedi. Hayat gerçekten garipti. Ne kadar üzülürsek üzülelim, hayat sürprizlerle doluydu ve insana tutunacak bir dal mutlaka veriyordu. Okul sonrası eve bile uğramadan doğruca kahveye geçtim. Şu kamera işini bir an önce çözmem lazım, yoksa başıma gelecekleri düşünmek bile istemiyorum. Fadime abla da ortalıkta yok; o olsa bir şekilde kulağına fısıldar, mevzuyu beraber bağlardık ama kaymakamlıktan gelen keşif ekibiyle köye yapılacak yerleri gezmeye gitmişler. Tam zamanını bulmuşlar mk! Ferdi abi beni gelecek diye kahveden ayrılmamış, Rıza abi de yanında tuzluk gibi beni bekliyorlar.
Bi mallık yapıp kendimi yakalatmam inşallah. Kameranın DVR cihazını Ferdi abinin odasına koymuştuk, ekrana oturduk karşısına. Ferdi abi solumdan soluyor, Rıza abi sağımda ekrana ekmek banacak gibi bakıyor. Gözümüz ekranda, ben menüler arasında yalandan oradan oraya dolanıp duruyorum. Maksat sıkılsınlar da başımdan gitsinler ama hiç ayrılacak gibiler de değil. Özellikle Rıza abi bek meraklı karısının sikilişini izlemeye. Ekranı yiyecek neredeyse. Yakalanırsam Ferdi abi ne yapar acaba diye düşündüm. Adamın gençliğinde sağ sol davası meselelerinde bıçaklı kavga ve silahlı yağmadan 10 yıl yatarı varmış (afla erken çıkmış), köyde kimse ilişmez, aklı giderdi diye anlatır eskiler lafı geçince. Şimdi durulmuş ama bir insan 7’sinde neyse 70’inde de odur dememişler boşuna. İyi ihtimal Fadime ablayı Rıza abiyle boşar benimle evlendirir. Polyanayı dağa kaldırmışlar olsun temiz hava aldık demiş misali olumlu şeyler düşünmeye çalışıyorum bende.
"Hangi günden itibaren alalım görüntüleri?" diye sordum, sesim hafiften titreyerek. Ferdi abi hiç sektirmeden, “11 Mart Pazar akşamı 8’den itibaren içeri dışarı ne var ne yok al hocam,” diye de özellikle belirtti. "Abi seçim günü bir şey olmadı, istersen bir sonraki günden başlayalım," dedim, son bir umutla. Ferdi abi yok yok diye tutturdu “O gün başlayalım. Kahveye kimler gelmiş seçimden sonra hayırlı olsuna, kafam biraz dumanlıydı pek hatırlayamıyom onları not alacam.” Düğünlerde altın takanların listesini yapanları anlarım da muhtarlık seçiminde hayırlı olsuna gelenleri liste yapmak da ne alaka mk… Sanki gelenler muhtar seçilince karşılığında sende onlara hayırlı olsuna gideceksin. Çok saçma ama adam kafaya koymuş bir kere! Ben yine sanki önemli bir şey yapıyormuş gibi menüler arasında gezdim hem de “hımm tamam şimdi oldu” falan diyorum sürekli.
Ferdi abiyle Rıza abi de sabırsızlıkla izliyorlar. Ferdi abi sıkılıp bir ara “Daha uzun sürecek mi hoca yav?” “Abi hemen olmaz, sen istersen ben görüntüleri indirene kadar burada bekleme. Ben her şeyi halledince sana haber veririm, sen izlersin,” dedim bir umut. Rıza abi de beni destekledi “Bayram Hoca doğru der baba, sen niye kendini yoruyorsun, ben haber veririm.” Ferdi abi ikimize baktı, cık yaptı “Şimdi yanınızdan kalkacam yapacak iş yok canım sıkılır, dayanamam içerim. Fadime yine söylenir. Söz verdim içmeyecem diye.” Şansa bak, adamın içmeyeceği zamanda bula bula bugünü buldu. Ben yalandan kameraların canlı görüntülerini ekrana aldım, maksat bir şey yapıyormuş gözükmek için. Sağ olsun Rıza abinin her zamanki işgüzarlığı yardımıma yetişti. Rıza abi eliyle kahvenin yanını gösteren kamerayı gösterip: “Hocam bu niye cızırdıyor, bir sorun mu var acaba?”
Kafamda ufak bir kurtuluş ışığı yandı. Baktım gerçekten hafif bir titreme var. Normalde olsa önemli bir şey değil der geçerim ama hemen abarttım “Evet abi, iyi fark ettin. Öyle olması hiç iyi olmadı.” "Niye?" dediler ikisi birden. “Niye olsun, eğer bu parazit düzelmezse eski görüntülerde öyle cızırtılı çıkar.” Ferdi abi ağzındaki kürdanı geveleyip, "Çıksın yav, o kadardan bir şey olmaz," dese de ben geri adım atmadım. “Abi öyle olmuyor işte. Tarihte geriye gittikçe parazit katlanarak artar.” “Çok mu artar?” diye sordu Ferdi abi, ağzında kürdan benden cevap bekleyerek. “Artar abi. Kameraların kablosunu bir elden geçirmezsek hırsızın yüzü yerine karınca duası izleriz,” dedim canı sıkılmış gibi yaparak. Ferdi abi “Aman ha!” diyerek ayağa fırladı. Eski kulağı kesik adam, “iş düzgün olsun” takıntısına hemen yenildi. “Rıza koş, depodan o eski ahşap merdiveni kap gel!” dedi.
Rıza abi merdiven almaya koşarken ben Ferdi abiye dönüp “Abi, Rıza abi merdivene çıksın, arkasında 2 tane kablo vardır. İnce olanla yavaşça oynasın, sen de yanında beni telefonla ara abi. Ben buradan kontrol edeyim, düzelince söyleyeyim.” “Tamam” dedi Ferdi abi, odadan çıktı. Hiç vakit kaybetmeden Fadime ablayla pompa yaptığımız tarihe geldim, 11 Mart gecesi bitimi, 12 Mart’ın ilk saatleri. Hızlıca fareyle ilerlete ilerlete herkes kahveden gittikten sonraki zamana geldim. 12:15’te bizden önce en son Mıstık kahveyi terk ediyor. Zaten sonra aksiyon başlıyordu. Fareyle tık tık yaparak 10 dakika 10 dakika sardırdım, 13:15’te Fadime ablayla ben çıkıyoruz kahveden. Aralığı seçtim, tam sileceğim… Şeytan dürttü beni. Her boku şeytana atıyorum kusura bakmasın ama o da az ibne değil sonuçta. Görüntüyü geriye sardırarak Fadime ablayla benim çıplak görüntüye girdiğimiz kısımları buldum.
Tam pompaya başlamadan önce ben dal daşşak sallana sallana ocaklığa geliyorum, 20-30 saniye sonra da benim arkamdan Fadime abla amı götü açık memeler fora ocaklığa geliyor peçete almak için. Her şey kabak gibi ortada. Kimseye “yanlış anlıyorsunuz, durum sandığınız gibi değil” diyecek bir şey yok ortada. Telefonu çıkardım, videoyu oynatıp Fadime ablanın ocaklığa gelişini ve benimle odaya dönüşünü çektim. Daha sonra yarım bıraktığım işi tamamlayıp o kısmı cihazdan komple sildim. İşim bittikten 15-20 saniye sonra Ferdi abi aradı. Rıza abi merdivene çıkmış, kabloyla oynuyor, “düzelmiş mi?” diye sordu. Baktım düzelmiş “Düzeldi tamam,” dedim. 2 dakika sonra yanıma geldiler. Artık rahatlamıştım. Yine kazasız belasız götü kurtarmanın huzuru içindeydim. Ferdi abiyle Rıza abi kalktıkları gibi iki yanıma oturup ekrana yapıştılar. Ferdi abi hemen "Önce şu Sadık dürzüsünün dediği saate bakalım,"
Rıza abi yine “Baba sen yorulma, istersen ben bakarım.” Ferdi abi sinirle “Lan ikide bir aynı şeyi tekrarlayıp durma, canımı sıkma. Bir işim yok, oturup izleyeyim bende.” “Tamam baba,” dedi Rıza abi, sonra kalkıp “Ben bir çay getireyim,” diye çıktı odadan. Ben görüntüleri açtım, kahvenin önünü gösteren kamerada saatleri hızlı hızlı sarmaya başladım. Gece yarısından sonra tek tük geçenler dışında pek bir hareket yoktu. Tam o sırada Rıza abi elinde çaylarla içeri daldı. Sehpaya uzanayım derken, sakarlığı tuttu; çayın biri elinden kayıp küt diye Ferdi abinin bacağına dökülmesin mi! Ferdi abi "Oooofff yandım!" diye bir fırladı. Bir yandan pantolonunu çekiştiriyor, bir yandan Rıza’ya sülale boyu saydırdı "Ulan Rıza, kaynananın amına koyayım! Getireceğin son çay olsun inşallah!" Can havliyle küfrü bedduayı ardı ardına sıraladı. Rıza abi "Babacım istemeden oldu" diye havluya koştu ama nafile.
Çay dizden aşağı gelmişti, biraz daha yukarı çıksa Ferdi abinin "emanetler" tehlikeye girecekti. Ferdi abi acıdan duramadı; "Eve gideyim de yanık kremi süreyim, pantolonu değiştireyim," dedi. Kamera falan hak getire, adam acıdan her şeyi unuttu. Giderken de bana, "Hocam sen şu Sadık’ın dediği geceye bir bakıver, gelen giden var mı bana söylersin. Bu çük kırığına güvenme aman diyeyim. Yarın da nasıl bakılacağını buna tarif et, ben oturur izlerim," diyerek söylene söylene çıktı gitti. Rıza abiyle baş başa kaldık ekranın başında. "Maksat ihtiyarın gönlü olsun" diye en yüksek hızda oynatmaya başladım. Tam 01:30 civarına geldik ki... Harbiden simsiyah giyinmiş bir karaltı belirdi. Kapıya yanaştı, biraz zorladı, kurcaladı derken 30 saniye geçmeden kapıyı açıp içeri süzülüverdi! Hemen arkasından Korucu Sadık abi kadraja girdi; sağa sola bakındı, kimseyi göremeyince de geri dönüp gitti.
Belli ki içeri girdiğini fark etmemişti. Kanım dondu bir an. Hemen görüntüyü durdurup içeriyi gösteren kameraya geçtim. Aynı tarih, aynı saat... Videoyu hızlandırıp o "kara kapüşonlunun" içeri girdiği sahneyi beklemeye başladım. İki dakika sonra, tam o ana geldik... Görüntüye Rıza abi girdi önce, kapıyı açıp dışarıdaki siyahlı her kimse içeri aldı. Gelen kimse halinden şeklinden kadın olduğu belliydi. Rıza abi ve o gizemli kadın, pencerenin kenarına sinip bir süre dışarıyı, Korucu Sadık’ın uzaklaşmasını dikizlediler belli ki. Sadık’ın gittiğinden emin olup rahatlayınca, sanki yıllardır birbirlerini bekliyorlarmış gibi bir hışımla sarıldılar. Kadın, üzerindeki o siyah örtüyü Rıza abiden ayrılınca şöyle bir kenara attı... Donup kaldım. Daha birkaç gün önce beni evde ziyaret eden kadındı bu: Nergis! Ekrem’in büyük bacısı... Hani bana gelip kardeşi Menekşe için konuşan, kıza onca laf sayıp namus bekçiliği yapan kadın!
Vay mk… Köy köy değil, açık hava kerhanesi. Kim namuslu görünüyorsa altından bir bokluk çıkıyor. Vay ki vay. Gözüm ekrandaki görüntülerde. Yanı başımdaki Rıza abiden çıt yok. Kapat da demiyor. Belli sikiş bitene kadar benimle seyredecek o da. Görüntüde kadınla sarılıp öpüşmeye başladılar. Kadın Rıza abiden kısa olduğu için Rıza abi kadını öperken kamburu çıkacaktı neredeyse. Daha sonra aldı kadını kucağına, masaya oturttu. Orada devam ettiler öpüşmeye. Bildiğin 16x hızlandırılmış Rıza abinin Ekrem’in büyük bacısı Negis’i sikmesini izliyordum. Rıza abi, ekrandakinin kendisi olduğunu ancak idrak etmiş gibi, birden videoyu sardıran elime yapıştı. "Aman Bayram!" dedi sesi titreyerek. "Aman hocam, gözünün yağını yiyeyim... Yaptık bir hata, kimseye deme sakın!" İzlediğim şey hiç de anlık bir hataya benzemiyordu; bildiğin üzerine düşünülmüş, ince ince planlanmış bir randevuydu bu.
O sırada yan gözle hızlandırılmış videoya bakmaya devam ettim. Rıza abi, Nergis ablayı önce bir güzel soydu, sonra masanın önünde domaltıp arkadan yapıştırmaya başladı. Hiç pazarlık yapmaya gerek duymadan, "Tamam abi," dedim. "Ben bir şey görmedim, duymadım. Aramızda..." Rıza abi rahat bir nefes aldı, ama gözleri hâlâ ekranda. Eli hâlâ elimde, sıkı sıkı tutuyor. “Sağ ol hocam… Bu aramızda kalır, değil mi? Ferdi abi duyarsa… Fadime abla duyarsa… Biteriz.” “Kalır abi, merak etme,” dedim. “Ama sen de dikkat et bundan sonra. Kamera var artık, her şey kaydediliyor.” Rıza abi sırtıma vurdu ‘’eyvallah’’ dedi, omzumu sıktı. Benim gibi oda büyük bir yükten kurtulmuştu. Rıza abiyi daha fazla utandırmamak için videonun olduğu saat aralığını seçtim. Video ekranın diğer yarısında hızla oynamaya devam ediyordu bu sırada. Rıza abi sandalyeye oturdu, Nergis abla da kısa bacağıyla zor bela kucağına yerleşip Rıza abinin kucağında ileri geri yapmaya çalışıyordu.
Tamamen yanlış pozisyon tercihiydi. Nergis ablanın ayak uçları zar zor yere değdiği için kucakta hızlanamıyor, çamurda pati çeken Renault 9 gibi Rıza abinin kucağında debeleniyordu. İşin kötüsü Nergis ablanın tüm ağırlığı bileğe bindiği için aşırı yüklenmeden aşık kemiğinde trigonum sendromu meydana gelecekti. Daha fazla dayanamadım, videoyu sildim. Rıza abiye dönerek, "Abi madem böyle bir şey yapacaksın, neden tam kameranın önünde yaptınız? Bak burası falan var mis gibi yer," diye akıl verdim, içinde bulunduğumuz odayı ima ederek. Bu esnada deri koltuklara bakarken Fadime ablayla burada yaptığımız sikiş bir an aklıma gelip gitti. "Yav işte alışkanlık, ne yapayım," dedi Rıza abi mahcup bir tavırla. "Bir de Ferdi baba ters adam, anlar manlar diye pek buraya yaklaşmak istemedim," diye ekledi. "İyi bakalım abi," dedim. "Başka var mı, onu da sileyim?"
"Var," dedi. Adam kahvehaneyi bildiğin kerhaneye çevirmiş de haberimiz yokmuş. "Ne zaman abi?" diye sordum. Önce bir düşündü; "Geçen hafta... Salı," dedi, sonra "Yok yok, Çarşambaydı; Salı dükkanı Ferdi baba kapattı," diye düzeltti. "Abi sen de az çapkın değilsin baktım da hiç boş durmamışsın," dedim gülerek. "Var bizim de kendimize göre meziyetlerimiz," dedi Rıza abi; bu lafım hoşuna gitmişti, oturduğu yerde şöyle bir gerindi. "Karı da Ekrem'in büyük bacısı Nergis," dedi Rıza abi, sanki madalya takmış gibi göğsünü kabartarak. "Doğrudur abi, pek tanımıyorum," diye geçiştirdim. Söylediği tarihe gelince, oynaşmaya başladıkları saati elimle koymuş gibi bulup hiç izlemeden kökten sildim. "Başka var mı?" diye tekrar sordum. "Kamera takıldıktan sonra yok," dedi ama eklemeden geçemedi: "Kameradan önce vardı..." "Aynı kadın mı yine?" diye sordum, merakıma yenilip.
Rıza abi "Ah ah," çekti, "Sen Rıza abini tanısan bu soruyu sormazdın! Gençliğimde aynı kadınla iki gün üst üste yatmazdım." Kafasını salladı, sanki kumarda götünü kaybetmiş gibi dertli dertli anlatmaya başladı, ‘’Vildan vardı ilçede, dinime kitabıma orospu bi düzüşüyordu, bekar olsam nikâh kıyardım o derece. Buraya da getirdim bi gün, iki masa kırdırdı kahpe 1 saatte, gerisini sen düşün artık nasıl karı olduğunu.” Çenesi açılmıştı, anlatmaya devam etti Rıza abi: Çay şeker alma bahanesiyle ilçeye gidince yokluyordum, iyi oluyordu. Nasıl olduysa Fadime öğrenmiş, karının üstünde bastı bizi. Çiftleşen köpeği ayırır gibi bir kova su döktü üstümüze, neye uğradığımı şaşırdım. O gün Vildan’ın saçını başını bi yoldu, karı 1 hafta hastaneden çıkamadı Allah’ıma. O günden itibaren göremedim zaten. Tövbe ettiydim epey bi vakit, ama erkek adamın tövbesi—baş parmağıyla işaret parmağını birleştirip am işareti yaptı bana gösterip— bunu görene kadardır.
(Sırtıma vurdu) Erkek adam her gün kuru fasulye yemez, evlenince anlarsın hocam. Sen daha toysun, bunlar sana şimdi masal geliyor, ilerde anlarsın anlattıklarımı.” Ben: Doğrudur abi (gülerek) Senin yanında staj yapmak lazımmış ama geç kaldık. Rıza abi: (Hoşuna gitti) Sen gel 2 hafta da öğretirim tüm incelikleri sana.
Ben: Bakalım abi Rıza abi: Artık arada sana sildiririm bunları, (kafasıyla ekranı göstererek) Ben: Hallederiz abi, kolay bu işler Rıza abi: Peki bu silinenleri birisi anlar mı?
Ben: İşi bilen birisi bakarsa anca. Bir de polis jandarma falan bakarsa bilir. Karıyı sikerken öldürmezsen onlar da gelip bakmaz Rıza abi: (Çok hoşuna gitti, sesli güldü)Yok yav, o kadar da değil, kibar adamım ben. Daha sonra Ferdi abi’nin istediği gibi eski kayıtları nasıl izleneceğini Rıza abi’ye tarif ettim. Nasıl açılır, nasıl hızlandırılır falan hepsini bir kağıda not aldı.
İşimiz bitip odadan çıkarken sırtıma vurdu “Delikanlı adamsın Bayram hoca gerçekten. Seni severdim ama şimdi daha çok sevdim.” Ben: Eyvallah abi sağolasın Rıza abi: Sana bir şey diyecem ama gücenme darılma yok Ben: Estağfurullah abi, niye darılayım söyle. Rıza abi: Sen ilk kahveye gelip gittiğin zaman pek lafa söze karışmaz sessizce oturur dinlerdin ya Ben: Doğrudur abi Rıza abi: İşte biz o zamanlar kahvede otururken seni biz ilk başta mitçi sandık.
Ben: Ciddi mi diyorsun abi? (şaşırarak). Rıza abi: Gerçekten bak yalanım varsa iki gözüm önüme aksın, baya baya oturur senin lafını yaptık epey süre, sonradan emekli polis birine sordurduk, yok o araştırdı öyle emin olduk. Vay arkadaş olaylara bak. Beni mal sanmasınlar diye fikrimi her ortamda söylemiyorum diye mitçi sanmışlar beni. Yalan yok ufaktan bir gururumu okşamadı değil. Artık eve geçeyim diye müsaade istedim, çıkarken Rıza abi ayak üstü son yağını çekti “Ben yemini sevmem ama hem vallaha hem billaha senin gibisi zor bulunur,” dedi.
“Uğurlar olsun,” deyip beni uğurladı. Güldüm, içimden hak verdim ama ona… Benim gibisi zor bulunur gerçekten dedim kendi kendime. Bayram dedi mi orda duracaksın. Siz de şahitsiniz, haksız mıyım? Eve geldim. Karnım acıkmıştı. Rıza abi bir ara yemek falan dedi ama kendi götünün korkusuna sonra unuttu gitti. Bu saatte en kolayı tosttu. Üzerimi değiştirip tostumu yaptım. Çamaşır makinesi dolmuştu, onu çalıştırdım. Uyku bastırmıştı. İnsan mutlu değilken uykusu çabuk geliyormuş onu fark ettim. Uyanık kaldıkça sürekli kendini üzecek olumsuz şeyleri düşündüğü için beyin “yat mk seninle mi uğraşacam” sinyali gönderiyor. Çamaşır makinesi bitene kadar TV karşısında pinekledim. Yıkanmış çamaşırları çamaşır askısına asıp öyle yatacaktım. Sobanın yanına çamaşır askılığını açtım, çamaşırları havada çırpıp serdim sırayla. Sıra kumaş pantolonlarımdan birine gelince, çırparken cebinden bir şey "pat" diye yere düştü.
Eğilip baktım... Hafıza kartı! Hay kafamı sikiyim… Doktorun odasında arka cebime attığım hafıza kartıydı bu. Aynur ablaydı, Kahraman’dı, Gülşah’tı derken kafa çarşamba pazarı gibi oldu mk, unuttum gittim. Pantolonla birlikte makinada yıkandı bir de kart. İnşallah bozulmamıştır. Hemen çamaşırı falan bırakıp laptopu açtım. Laptopun önünde SD kart okuma girişi var. Kartı takınca dılılıg diye okuma sesi geldi. Bozulmamış şükür. Kartın içine girince onlarca video karşıma geldi: avseq01. Dat, avseq02. Dat, avseq03. Dat diye uzayıp gidiyor. Hemen heyecanla birine tıkladım, her video kırkar dakika uzunluğunda. Başladım videoyu oynatmaya. Bir el görülüyor önce, sonra elin sahibi görüntüden uzaklaşıp elindeki montu askılığa astı. Kahraman. Cihazı yeni açmış muhtemelen. Sonra odadan çıktı. Görüntü atladı hemen. Demek ki harekete duyarlı kayıt alıyor cihaz.
Kahraman girdi içeri, sonra Kiraz abla girdi onun arkasından odaya. Kahraman’ın üstündeki kıyafeti hatırladım. Geçen hafta Perşembe böyle giyinmişti. Kahraman Kiraz ablaya elleriyle bir yerleri gösteriyor, tozu alınsın gibi. Sonra yerine oturuyor. Videoda ses yok. Anlaşılan cihazın ses kayıt özelliği yok ya da hususi kapatmış. Kiraz abla Kahraman’ın gösterdiği yerleri elinde bezle silerken Kahraman oturduğu yerden uzanıp Kiraz ablanın götünü elledi!! "Lan yanlış mı gördüm acaba?" diye görüntüyü geri sarıp tekrar izledim. Yok, basbayağı götünü elledi. Kiraz abla kafasını çevirip "Dur" der gibi bir hareket yapınca, Kahraman kalçasına sert bir şaplak atıyor; eliyle "İşine bak" der gibi tersledi kadını. Kiraz abla işine devam ederken, Kahraman da kaldığı yerden ellemeye devam etti. Bir ara karpuz seçer gibi tokatlıyor kalçasını şıp şıp şıp! Ama Kiraz abladan en ufak bir karşı koyma, bir tepki yok, temizliğe devam etti.
Hastası olduğum Dirty Latina Maid pornosu çekiyor yavşak bildiğin. Nasıl olur ya? Kiraz ablanın yüzü kameraya döndüğü bir an görüntüyü durdurup baktım. Yüzünde öfkeyle karışık, iğrenen bir ifade var. Az çok tanıdıysam, kendisi istiyor olsa yüzü böyle sirke satmazdı. İstemediği belli ama neden buna müsaade etti, aklım almadı. Hemen Ömer Hoca geldi aklıma. Kesin Kahraman aralarındaki ilişkiyi öğrendi, kadına şantaj yaptı; yoksa benim tanıdığım, Kahraman’dan nefret eden Kiraz abla buna asla izin vermezdi. Daha fazla izleyemedim, sonraki videoya tıkladım. Sağlık ocağına gelen hastaların çoğunlukla olduğu kısımlar. Arada tanıdık kadınlar da var ama çoğu klasik hasta-Doktor ilişkisi. Bildiğin geçen hafta Perşembe sabahından itibaren ben hafıza kartını alana kadar ne varsa çekmiş. Hızlandırarak bütün videoları izledim. En son benim Kahraman’ın stetoskopunu sikime daşşağıma sürdüğüm videoyla bitti.
Görüntüler ilerledikçe midem bulandı bildiğin. Kiraz abla ne zaman odaya girse taciz etmiş; ya götünü ellemiş ya memesini... Arada işi iyice ilerletip elini eteğinin altından sokup parmaklamış kadını. Gelen kadın hastalardan birinin belden yukarısını soyup memeleriyle oynamış, bir başkası sütyenine kadar soyunmuş ama kadın utanıp devamını getiremeyince doktor sütyenin üstünden mıncıklamış. Samimi muhabbetler, kartvizitini alanlar... Adam bildiğin değirmeni kurmuş, çuval çuval kadın öğütüyor sınırsızca. Yavşak Kahraman için ne düşündüysem haklı çıkmıştım. Yavşak falan hafif kalır, bildiğin orospu çocuğu çıkmıştı bu herif! Beş tane orospu bir araya gelse, böyle bir orospu çocuğunu doğuramazdı, o derece... Odanın içinde sinirle birkaç tur döndüm. Annemden bana miras kalan o huyum depreşti; başladım kendi kendime konuşmaya. Hayalimde Kahraman’la kavga ettim, ağzını burnunu kırıp un ufak ediyordum.
Ne yapacağımı şaşırdım; jandarmaya mı versem bu görüntüleri, yoksa direkt herifin karşısına dikilip "Siktir git bu köyden!" diye şantajla mı korkutsam? Sikik puşt ya... Ne söylesem, ne küfür etsem hıncımı alamıyordum. Hele o Kiraz ablaya yaptıkları! Anlamıştım ben bir şeyler döndüğünü ama kadın ağzını açıp tek kelime anlatmadı. Kadın ne zaman odasına girse bir yerini oynamış, ellemedik yerini bırakmamış ibne. Gassal ölünün götünü bu kadar karıştırmıyor mk! Nasıl çıkacaktım bu işten, allak bullak olmuştum. Aklıma tek fikir geldi: Bunları Fadime ablayla paylaşmak. Tek başıma içimde tutarsam bir yerde çatlarım bildim kendimi. Yarın eve çağırıp videoları gösterecektim artık, birlikte karar verirdik ne yapacağımıza. * Salı sabahı uyanır uyanmaz ilk işim Cavidan’a günaydın mesajı atmak oldu. "Bundan sonra arkaya bakmak yok Bayram!" dedim kendi kendime.
Cavidan mesajımı görmüş, hemen cevap yazdı "Vay, sen benden önce mesaj atar mıydın? Hangi dağda kurt öldü?" "Sabah falımda; inatçı birinden mesaj bekliyorsun ama boşuna bekliyorsun, sen yaz diye çıktı, ben de yazayım dedim," diye kıvrak bir dönüş yaptım. "Allah’ım... Her şeye de bir cevabın var maşallah!:))" yazdı. Sanırım bu iş oluyordu, kanım ısınmıştı kıza birden. Bugün keyfimi kimse bozamazdı; Kahraman bile! Okula girerken dün Şenol’u getiren kadını gördüm, çocuğu bırakmış ayrılıyordu. Ayaküstü selam verip, "Siz Şenol’un nesi oluyorsunuz?" diye sordum. Akrabası değilmiş; annesinin yanında çalışıyormuş, daha çok Şenol’la ilgileniyormuş. "Tamam," dedim, uzatmadım; iyi günler deyip kadını yolladım. Sınıfa girdiğimde Şenol dünkü yerine oturmuş, kafayı masaya gömmüş uyuyor gibiydi. Yerime geçince seslendim, yanıma çağırdım ama kafasını kaldırıp bakmasına rağmen gelmedi.
İçimden bir "Hasbinallah" çektim. Kalkıp yanına gittim, ensesinden tutup kafasını hafifçe kaldırdım. Sadece onun duyabileceği bir sesle, "Sana bir şey söyleyeceğim, çok gizli," "Gizli" lafını duyunca hemen ilgisi uyandı. "Sınıfta öğrencilerden birisi her ders gizli saklı sakız çiğniyor ama ben bir türlü bulamadım. Benim yerime bulur musun?" dedim. Cevap vermedi ama gözleri parladı. "Bulursan bir ders boyunca istediğini yapmana izin veririm," diye ödülü koyunca iyice tav oldu. O gün öğlene kadar oturduğu yerden dedektif gibi sınıftakileri kesti durdu. Ama kimseyi bulamayınca canı sıkılmaya başladı, yüzü düştü. Son teneffüste çocuklardan birine çaktırmadan bir sakız verdim; "Ders başlayınca beş dakika gizlice çiğne, sonra çıkar," diye tembihledim. Çocuk dediğimi yaptı. Öğle arası Şenol, kapıda kendisini bekleyen kadının yanına çıkarken yanıma uğradı.
Kulağıma eğilip o çocuğu gösterdi; "Son ders sakız çiğnedi," dedi. Yüzü gülüyordu ilk defa. "Tamam," dedim, göz kırptım. Devam Edecek