Öğlen arası eve geçtim. Masanın üstünde duran laptop gözüme çarptı. Kahraman’dan aldığım hafıza kartı takılı duruyor hâlâ. Birkaç kere niyetlenip vazgeçtikten sonra cesaret edip Kiraz ablayı aramaya karar verdim. Şansıma bugün öğle yemeğinde eve gitmemiş, okuldayım yalnızım dedi. “Abla benim yanıma gelebilir misin?” dedim. “Niye?” diye sormadı bile, “geleyim” dedi. “Tamam bekliyorum.” 2-3 dakika içerisinde kapıyı çaldı. Bir şey için yardım isteyeceğim sanıyor olmalı. Lafa nasıl gireceğimi bilemedim, oturma odasına oturtup baştan tembihledim “Abla sana bir şey soracağım ama sadece ben biliyorum dedim. Soracağım soruya doğru cevap vereceksin diye şart koştum baştan.” Kiraz abla korktu, gözleri kocaman açıldı. “Abla Kahraman seni taciz etti mi? Doğru söyle” dedim hemen. “Yok hocam Allah korusun, o nasıl laf?” “Abla baştan söyledim ama doğru konuşacaktık ya, gizlemene gerek yok.”
Kiraz abla inatla “yok” dedi, “kimden duyduysan yalan” dedi. Baktım sözle ikna olmayacak, bilgisayarı getirip karşısına koydum. Dün izlediğim videoyu açıp gösterdim. Kahraman’ın Kiraz ablayı taciz ettiği yeri izlerken Kiraz abla eli ağzına gitti, donup kaldı, şok olmuş gibi baktı videoya. O konuşmadan ben söyledim “Bu görüntüleri Kahraman’ın odasında ben buldum. Odanın içinde dolapta plastik çiçek var ya, onun arkasına gizli kamera koymuş ama onun bu görüntüleri bulduğumdan haberi yok.” Kiraz abla "Tamam" der gibi kafasını salladı ama dünya başına yıkılmış gibiydi. Tekrar sordum "Abla, bu görüntülerde olanlara senin rızan var mı?" Hayır der gibi başını salladı, gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. "Peki neden karşı koymadın abla, neden buna müsaade ettin?" dedim. Cevap vermedi, kafası önünde. "O bileğindeki morlukların sebebi de Kahraman, değil mi?" diye ısrarla sordum.
Yine cevap yok, sadece hıçkırarak ağladı. Hemen bir bardak su getirdim, biraz kendine gelmesi için bekledim. Ağlamak iyi geldi, biraz olsun açıldı. Ağlaması hafifleyince yanına çöktüm "Abla bak, bu işin gizlisi saklısı kalmadı artık. Bana anlatmak istemiyorsan köydeki kadınlardan birisiyle paylaş; Aynur abla var, Fadime abla var... Ama yeter ki sessiz kalma artık” dedim. Kiraz abla elleri kucağında sessizce düşündü biraz. Sonra derin bir nefes aldı, sesi titreyerek başladı “Beni kandırdı… Sonra... Sonra bana sahip oldu.” “Nasıl kandırdı, ne zaman?” diye sordum hemen. “Nurettin içeriye girince…” dedi. “Ömer Hoca bir akşam almış bana getirmiş doktoru, Kiraz iyi değil bakıver diye. O da tansiyonuma baktı, yanında serum varmış ondan taktı iyi gelir diye. Sonra Ömer hocayı aradı Aynur, Fadime’nin kahveye çağırdılar alelacele. O da çıkmak zorunda kaldı.
O gidince Kahraman benimle konuştu, kocanın işi zor, hapisten çıkması imkansız dedi. Ama ben doktorum, olay gecesi ölüyü gördüm. İstesem savcıyla konuşur, kocanın suçlu olmadığına ikna ederim dedi. Böyle deyince bende bir umut eline ayağına kapandım, yap kurtar kocamı diye yalvardım. Tamam dedi, kurtaracağım dedi. Sonra bir şartım var dedi bana. Ne istersem yapacaksın, karşı gelmeyeceksin dedi. Anlamadım önce, sonra yoksa kocanı göremezsin deyince kabul ettim mecbur.” Kiraz abla durdu, gözleri doldu, devam etti “Pişman oldum ama iş işten geçmişti, Nurettin için ses etmedim. Elimi kolumu bağladı, elbiselerimi yırttı..." Tekrar ağlamaya başladı. Hem ağladı hem anlattı “Çantasında kamera varmış, onu köşeye koydu, yaptıklarını çekti birbir. İşi bitince de bundan sonra ne istersem yapacaksın, yoksa bu çektiklerimi herkese izletirim, rezil ederim seni dedi.”
Anlattıkları karşısında kanım çekilmişti resmen. Böyle durumlarda ne denebilir ki teselli için? Kiraz ablayı teselli etmekten olaya konsantre olamadım. “Tamam abla, ağlama… Halledeceğiz” dedim. Kiraz abla kafasını omzuma koyup ağladı, bana sarıldı. Ben de ona sarıldım, ağlaması geçene kadar bu şekilde durduk. “Kimseye söyleme” dedi Kiraz abla, “kimse bilmesin nolur. Duyan eden olursa canıma kıyarım, yaşayamam.” “Tamam abla, kimse bilmeyecek, merak etme”. Saate baktım, dersler başlayacaktı. “Abla sen elini yüzünü yıka, kendine gel, okula geçelim.” Öğleden sonra okul nasıl geçti bilmiyorum desem yeridir. Tek aklımda kalan ders aralarında yine Aynur ablanın sesi geldi koridordan. Demek bundan sonra böyleydi. Okulun içinde daha fazla görülecekti. Bende mümkün olduğunca fazla görülmemeye çalıştım. Teneffüslerden birinde, elinde büyük bir tepsiyle sınıfa yanıma geldi.
Üzümlü kek yapmış. "Sen seversin” dedi, "Çocuklara da dağıtırsın." "Elinize sağlık” dedim buz gibi bir sesle. "Elinize mi?" dedi, sanki küfretmişim gibi anlamamış bir yüzle... "Eline dedim” diye düzelttim. Resmi davranmam onu üzüyordu belli. Bir şey demedi ama kapıdan çıkmadan duraksadı. "Bir şey soracağım” dedi, yüzüne baktım. "Kiraz’ın nesi var biliyor musun? Hiç keyfi yok, sanki ağlamış gibi..." "Hiç dikkat etmedim” dedim kestirip atarak. "Yani, öğle arası sizin evden birlikte geldiniz ya, belki bir bildiğin vardır diye düşünmüştüm” dedi şüpheyle. "Açıkçası sadece bugüne özel değil, genel olarak bir süredir üzüldüğü bir şey var. Ben de sordum ama geçiştirdi. Ben de üstüne gitmedim, özel bir şeydir diye” dedim. "Anladım” dedi. "Afiyet olsun” deyip ayrıldı yanımdan. Konuşurken pek ilgilenmemiştim ama giderken giydiği elbise bir an dikkatimi çekti.
Sanki yaz gelmiş gibi; üstünde yabancı yazıları olan siyah bir tişört, altında da beyaz bir pantolon vardı. O beyaz pantolon kalçalarına tamamen yapışmış, bütün hatlarını ortaya sermişti. 1.60 boylarında, zayıf, minyon denebilecek bir kadındı ama bu vücutta bu kadar şekilli bir kalçası olduğunu ilk kez fark ettim. Onu yarım yamalak çıplak gördüğümde dahi bu detay bu kadar gözüme batmamıştı doğrusu. "Bilerek mi yapıyor bunu?" diye düşündüm. Belki de tek amacı Ömer hocayı kıskandırmaktı. Hem son konuşmamızda bana saydırdıklarının üstünden daha bir hafta bile geçmemişti. "Salak Bayram” dedim kendi kendime, "Ne diye kendini bu kadar önemsiyorsun ki? Kadın apaçık kocasına kur yapıyor işte." Akşam okuldan çıkarken Ömer hocaya iyi akşamlar demek için kapısını çaldım. İçeride Kiraz ablayı gördüm. Muhtemelen Aynur abla, Kiraz’ın durgunluğunu Ömer hocaya da yetiştirmişti; hoca da kenara çekmiş Kiraz ablayı sorguya çekiyordu belli ki.
Kiraz ablanın o ezik büzük halini görünce içim cız etti ama çaktırmadan “İyi akşamlar” deyip çıktım. Eve geçerken hemen Fadime ablayı aradım. “Abla akşam müsait misin?” dedim. “6-6:30 gibi Taşlıburun’a gideceğiz, o zamana kadar müsaittim” dedi. Taşlıburun dediği bizim köyü geçtikten sonra 2-3 kilometre daha devam edince, dağın en üst yamacındaki komşu köy. Komşuda olsa arada yine de ufaktan bire rekabet var. Köy içerisinde özellikle eskiler birine kızınca “Taşlıburun’un adamı” diye takılırlar. Bu benzetme onlar için küfür gibi bir şey sayılıyor. “Abla önemli bir mevzu var, bana gelebilir misin?” deyince “Yarım saate geleyim” dedi. Eve geçtim, Fadime ablayı beklemeye başladım. Telefonda söylediği gibi yarım saat sonra arabasıyla kapının önündeydi. Taşlıburun’a gideceği için olsa gerek baya şıktı, siyahları çekmiş üstüne. Beni görünce güldü, ben de güldüm.
Neşeli kadındı gerçekten. “Vay vay vay yakıyorsun abla” dedim eve girince. “Bir de muhtarlık istemem diyordun, sen muhtar olmak için doğmuşsun deyince…” “Abart abart” dedi, yine de hoşuna gitmişti. “Bir şey içer miyiz?” diye sordum oturmadan. “Boşver” dedi Fadime abla. “Sen kendin için yapacaksan yap, ben zaten sabah akşam kahvedeyim oğlum, içim dışım şişti çay kahve derken.” Oturma odasına geçince sadede geldi “Eee neymiş bakalım hocam önemli dediğin mevzu?” “Kahraman” “Kahraman mı?” dedi şaşkınlıkla. “Gerçekten konuşmak için mi çağırdın yani beni?” “Evet abla, söyledim ya konuşurken…” Fadime abla açık sözlülüğünü konuşturdu “Ne bileyim, sikmek için çağırıyorsun da o işin bahanesi diye düşündüm.” Ne diyeceğimi bilemedim bu sözleri karşısında… Dondum kaldım. “Takılıyom be hemen kafan karışmasın’’ dedi gülerek, ‘’Eee anlat neymiş bu çok önemli Kahraman meselesi?” diye devam etti.
Sehpada Fadime abla gelmeden hazırladığım laptopu önüne çektim. Kahraman’ın çektiği görüntülerden Kiraz ablayı taciz ettiği videoyu açtım. “İzle abla” dedim. Fadime abla oturduğu koltuğun ucuna doğru kaydı, bilgisayara yaklaştı. Görüntüler akarken ben sırayla anlatıyorum “Burası sağlık ocağı bilirsin zaten. Kahramanın masasının arkasında dolap var, dolabın üstünde çiçeğin arkasına kamera gizlemiş, oradan çekmiş bunları.” Fadime ablanın yüzü dikkat kesildi videoyu izlerken. Kahraman’ın Kiraz ablayı taciz ettiği sahneler başlayınca Fadime ablanın ağzından önce “Vay şerefsiz yavşak!” sözcükleri çıktı. Devamında küfürleri sıraladı “Bak sen şu orospu çocuğuna!” Kiraz’a geçti hemen “Kiraz’a ne demeli? Kız dur yapma etme desene salak kızım! Hiç sesini çıkarmıyo, işine devam ediyo hala. Bak kara cahil misin? Adam bildiğin elliyo seni, ben kocama elletmem kendimi bu kadar, çek elini derim!”
Ben: Abla Kiraz ablayı tehdit etmiş, o yüzden sesini çıkaramamış Fadime abla: Ne tehdidi, doktor ibnesi mi tehdit etmiş? Fadime abla: Evet abla, Ben: Nurettin abi içerdeyken ben kocanı kurtarırım diye kandırmış, sonra ilişkiye girmeye zorlamış. Fadime abla: Olay sadece bu kadarla kalmıyor yani! Doktor Kiraz’ı sikmiş öylemi?
Ben: Açık açık sormadım ama vaziyet öyle Fadime abla: Eh be salak kızım hiç mi aklın yok? Doktor kocanı ne diye kurtaracak, aklın alıyo mu?
Ben: Abla haklısın da denize düşen yılana sarılmış kadın, inanmış ne yapsın?” dedim. Fadime abla bir gözü hâlâ görüntülerde, elime fareyi alıp diğer videoları açtım. Doktorun bir kadını soyduğu sonra da memesini ellediği, başka bir kadını sütyeni üzerinden yine aynı şekilde göğüslerini ellediği yerleri gösterdim sırayla. Fadime abla her izlediğinde birer küfür gönderdi doktora “Bak sen şu bebek yüzlü şeytana…”
Görüntülerde Kahraman’a müsaade eden, güle oynaya kendine dokunduran kadınlara da ayrı bir kızdı “Köyün karısı da dünden hazırmış altına yatmaya!” Sinirlendi, evin içinde dolandı sakinleşmek için bir süre Fadime abla. Yerine oturunca “Abla, bu adam bunları çekiyorsa kesin elinde başka kayıtlar vardır” dedim. (Kahramanın bana izlettiği kayıtlardan bahsetmedim tabii.) Fadime abla: Gidelim jandarmaya verelim, Jandarma komutanı baba adam muhabbetimiz var. Muhtar seçildikten sonra gelmişti buraya, bir sorunun olursa gerekirse doğruca beni ara demişti.
Ben: Abla şimdi jandarmaya gideriz ama bu görüntülere bakarak kimse taciz etti demez, çünkü zor kullanma yok. Bizim Kiraz ablayı falan bağladığı görüntüleri bulmamız lazım. Şimdi jandarmaya verdik bu sefer de bir şey çıkmazsa ne yapacağız? Kahraman kendi ağzıyla demiş Kiraz ablaya eğer birine ötersen bu videoları yayarım demiş.
Fadime abla: Yakalanınca yapamaz işte.
Ben: Bilemiyorum abla… Başka birisi varsa bunları bilen, intikam almak için internete falan yükletirse o zaman olay dahada büyür gider. Bunu çekecek kadar gözü kararmış adam her haltı yer, Fadime abla: Ne yapalım o zaman?
Ben: Sessizce kendimiz halletmeye çalışalım önce, olmazsa o zaman düşünürüz jandarma polis. Bunun kaldığı misafirhaneye gizlice girip bakabilsem keşke, belki içeride diğer kayıtları yada başka bir şey buluruz, o zaman işimiz daha kolay olur. Fadime abla: Misafirhanenin yedek anahtarı bende var ama bildiğim kadarıyla bu gece oraya temizliğe gidilecek, bugün olmaz. Yarın da yanındaki köy odasında erkekler toplanacak. (Bir eliyle başı ağrımış gibi alnını ovdu) Dur bakalım, bir çaresine bakarım ben. Sen benden haber bekle, Ben: Tamam, Daha sonra ben geçeyim deyip ayaklandı Fadime abla.
Evden çıkmadan aklıma geldi, kahvede malum görüntüleri silerken Fadime ablanın çıplak kahvede gezerken kısa videosunu telefonun kamerasıyla çekmiştim, onu gösterdim telefondan. Ben kızar mı acaba diye düşünüyordum ama aksine görüntüleri izleyen Fadime abla “Puu! Allah cezanı vermesin. Bu ne lan böyle, (Telefonu yaklaştırıp iyice baktı) ulan çok kilolu çıkmışım!” dedi. “Şu halime bak götüm falan kocaman çıkmış” diye hayıflandı. “Ne ara aldın bunu sen?” diye sordu. Bende Rıza abiyi karıştırmadan korucunun gece kahvenin civarında birilerini gördüğünü, o görüntülere bakarken fırsat bulunca bu görüntüyü telefonla çektiğimi sonrada sildiğimi anlattım kısaca. “Silme de dursun telefonunda, arada bakarsın Fadime ablana” dedi gülerek. Vedalaşıp arabasına atlayıp gitti. Kendimi koltuğa bıraktım Fadime abla gidince. Tüm gün okulda, kahvede, bilgisayar başında oturdum ama sanki dünyanın yükünü taşımışım gibi yorgun hissediyorum kendimi.
Canım hiçbir şey yapmak istemiyor; karnım aç ama kalkıp bir lokma yemek hazırlamaya bile mecalim yoktu. Öylece uzandığım koltukta, uyumak istiyorum sadece. Gözlerim daldı yattığım yerde. Tam uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken telefonun sesiyle sıçradım. Yabancı bir numara arıyor... Doğrusu, bir süredir yabancı numaralar beni ürkütür. Sanki yabancı bir erkek arayacak da, "Benim karıma, kızıma şöyle böyle yapmışsın, gel ulan buraya!" diyecek diye ödüm kopuyor. Elim istemeyerek, titreyerek cevapla tuşuna gitti.
Ben: Alo... Efendim?
Ses: Merhaba Bayram.
Ben: Merhaba... Kusura bakmayın, çıkaramadım tam?
Yasemin: Ben Yasemin. Hafta sonu bana vurmuştun ya, unuttun mu yoksa?
Ben: (Kısa bir sessizlik) Sana mı vurmuştum?
Yasemin: (Kıkırdayarak) Evet, hani arkadaşınla gelip lambayı değiştirmiştiniz sonra da o Yasemin.
Ben: Hah! Şimdi oldu. Merhaba Yasemin Hanım, nasılsınız?
(kaza öylemi anlatılır gözünü seveyim) Yasemin: İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?
Ben: Ben de iyiyim, teşekkürler. Arabanın lambasında bir sorun yok değil mi? Gözüm arkada kaldı, bir daha patlamasın o?
Yasemin: Yok yok, lamba sorunsuz çalışıyor. Sorun yok yani... Aslında ben sadece öylesine aradım seni. Arabayla falan alakası yok.
Ben: Gerçekten mi? Sesinizi duydum, inan mutlu oldum. Başta tanıyamadığım için tekrar kusura bakmayın, numaranız kayıtlı değildi bende.
Yasemin: Estağfurullah, olur mu öyle şey? Normal tanıyamamanız. Pat diye aradım, umarım rahatsız etmemişimdir?
Ben: Yok, imkânsız. Hiçbir işim yok şu an. Hem olsa da sizinle konuşurken işim beni rahatsız etmiş olur Yasemin: (Hafifçe gülerek) Teşekkür ederim. Aslında ararken çok kararsız kaldım, yanlış anlaşılır mıyım diye... Ama anlayışına güvenerek aradım yine de.
Ben: Çok iyi yapmışsınız.
Doğrusu siz de benim aklımdan geçtiniz ama ben sizin kadar cesur değilim. Birkaç kez mesaj yazıp sildim, yanlış anlar mı diye sonra vazgeçtim hep.
Yasemin: O zaman iyi ki aramışım. Yoksa böyle böyle birbirimizi aramadan, unutup gidecektik.
Ben: Valla unutturmazdım ben kendimi de işte... İlk adımı hanımefendiden beklemek bizim centilmenliğimize sığmazdı aslında, sınıfta kaldım bu sefer.
Yasemin: Sınıfta kalmadın canım, lamba tamirinden geçmiştin zaten. Şimdi sözlüye kalkmış gibi düşün.
Ben: Eyvah, sözlüde heyecan yaparım ben.
Yasemin: (Gülerek) Hiç de öyle heyecanlı bir sesin gelmiyor ama... Gayet kendinden emin bir öğrenci gibisin.
Ben: Valla dışarıdan öyle duyuluyor olabilir ama içerideki durumu bir bilseniz... Sözlüde ne soracaksınız ona göre hazırlanayım?
Yasemin: Hmm, henüz karar vermedim. Belki Neden bu kadar çekingendin de mesajı atamadın?
Diye başlarım, belki de bu tamir işleri dışında başka hobilerin var mı? Diye devam ederim.
Ben: Zor yerden sordunuz. Mesaj meselesi tamamen teknik bir arıza; malum, bizim köyde telefonlar pek çekmiyor diye sıyrılayım işin içinden. Hobilerime gelince... Bozuk lambaları tamir etmek, yanlış anlaşılan trafik kazalarını düzeltmek ve telefonun başında Acaba arar mı? Diye beklemek diyebiliriz.
Yasemin: (Büyük bir kahkaha attı) İlahi Bayram! Sen hep böyle hazırcevap mısın? Araba kazasından bu kadar eğlenceli bir muhabbet çıkarabilen tek insansın herhalde.
Ben: Eee, arayan siz olunca kazanın bile bir tadı oluyor demek ki. Yalnız Yasemin Hanım, bu sözlü böyle telefon başında bitmez. Hoca öğrenciyi görmeli, gözünün içine bakmalı ki kopya çekip çekmediğini anlasın. Müfredata uygunsa, bu sözlüyü bir akşam çayı eşliğinde yüz yüze mi yapsak?
Yasemin: (Sesindeki gülümseme iyice belirginleşti) Bak sen...
Hemen fırsatçılığa çevirdin durumu. Ama kabul etmeliyim ki, teklifin fena değil. Öğretmen olarak bir değerlendirmem lazım tabii.
Ben: Değerlendirin tabii, acelemiz yok. Ben hazır kıta bekliyorum.
Yasemin: Tamam tamam, ikna ettin beni. Madem bu kadar heveslisin, hafta sonu bir akşam sözlünün devamını yerinde yaparız. Ama uyarayım, sorularım zordur!
Ben: Benim de kopya yöntemlerim yaratıcıdır, anlaşırız bir şekilde! Bir süre daha bu şekilde muhabbet ettikten sonra “görüşürüz” diyerek telefonu kapattık. Kahraman’a yanaşayım derken ablasıyla muhabbet kurmuştum ama içimde bir huzursuzluk vardı. Yanlış mı yapıyordum acaba? Neyse, akışa bırakayım, olmadı Kahraman mevzusuna ablasını hiç karıştırmam diye düşündüm. Yine de buluşma sözünü kapmıştık ayak üstü. Amacım manita yapmak olsa, uğraşsam beceremem; ama önce Cavidan hemşire, şimdi de Kahraman’ın ablası Yasemin...
Etki-Tepki yasası bende tam teşekküllü işliyordu. Ben gönülsüz davrandıkça onlar peşimden koşuyordu. Tecrübe dedikleri şey böyle bir şeydi demek ki; bunu da bir kenara not ettim. Uykum da kaçmıştı. "Kalkıp şu karnımı doyurayım” dedim ama ayağa kalkar kalkmaz telefon tekrar acı acı çaldı. Arayan Suna’ydı. Açtım. Ben daha "Efendim" demeden, "Kimle konuşuyorsun kaç saattir? Arıyorum arıyorum meşgulsün!" diye çıkıştı. Sesi bildiğin barut gibiydi. "Arkadaşımla” dedim istifimi bozmadan. "Hangi arkadaşın o?" dedi, dedektif gibi sorguya çekti hemen. "Sen tanımazsın; Somali’de sondaj işinde çalışan bir arkadaşım var, memlekete gelmiş, o aradı. Onunla lafladık biraz” dedim. Böyle konularda gereksiz ayrıntı vermek, yalan söylerken muazzam bir kalkan görevi görüyor; kesinlikle tavsiye ederim. Suna hemen yelkenleri suya indirdi. "Tamam” dedi sesi yumuşayarak, "Görüşmemiz lazım."
"Görüşelim” dedim. "Ama hemen görüşmemiz lazım!" diye bastırdı. "Olur, ben müsaittim” deyince talimatları sıralamaya başladı "Ben büyük babamlara gidiyorum, yemek götüreceğim. Oraya gel hızlıca." Sonra evin adresini tarif etti; arabayı nereye park edeceğimi, gelince nerede bekleyeceğimi, beni hangi kapıdan içeri alacağını tek tek anlattı. Zehir gibi kızdı şu Suna... Başkasıyla evlenecek olmasına bir kez daha içten içe üzüldüm. Üzerimi değiştirip hızlıca evden çıktım. Suna’nın tarifine göre babaannesiyle dedesi, Behiye ablaların evine yakın bir yerde oturuyordu. Tam Suna’nın tarif ettiği gibi arabayı kuytu bir yere park ettim. Şansıma etrafta in cin top oynuyordu. Dikenli tellerle çevrili, bahçesinde derme çatma bir garajı ve içinde soluk kırmızı bir Universal traktörü olan o tek katlı evin yanına varmıştım. Etrafı kolaçan ederken İsmail abinin beyaz Kartal’ını gördüm; Suna arabayla gelmişti.
Telefondan anlaştığımız gibi Suna’yı çaldırıp kapattım. İki dakika geçmeden Suna, bahçeye açılan tahta kapının önünde belirdi. Yanına vardığımda, kolumdan tuttuğu gibi beni traktörün bulunduğu garajın yanındaki tavuk kümesine soktu. Yerde su bidonları, buğday dolu tenekeler... Besbelli Suna tavukların yemini suyunu veriyordu. Kapıyı arkamızdan hızlıca yanıma geldi.. "Kolay gelsin” dedim yalandan bir gülümsemeyle ama laf ağzımda kaldı. Suna birden ellerini yumruk yapıp göğsüme iki sert darbe indirdi. "Sen ne şerefsiz ne adi bir köpekmişsin ya!" diye başlayıp ağzına geleni saymaya başladı. "Allah belanı versin!" diye haydırdı. Şok oldum; saydığı bedduaların birisi tutsa ağzım götüme döner. "Sus, bağırma!" diyerek kollarından tutmaya çalıştım ama dinlemedi. Elimden kaçıp gelişigüzel birkaç tane daha vurdu. Kafama gözüme nereme gelirse salladı ellerini.
Baktım durmayacak; iki elini sıkıca kavrayıp sırtı göğsüme gelecek şekilde arkasından yapıştım. Kurtulmaya çalıştı ama bırakmadım. Kafasını çevirip yüzüme bir tükürdü, tam kaşıma geldi. "Kız delirdin mi Suna?" dedim. "Siktir git, bir de soruyorsun utanmadan!" dedi; ayağıyla apış arama tekme atmaya çalıştı, son anda bacaklarımı açıp kurtardım. Atmaca gibiydi; eli dursa ayağı durmuyordu. Kümesteki tavuklar korkudan bir köşeye sinmiş bizi izliyordu; hatta bir tanesinin korkudan götünde yarım çıkmış yumurtayla kaçtığını gördüm. "Suna, bunun için mi çağırdın beni?" dedim. "Evleneceğin yetmedi, bir de döverek mi canını yakayım dedin?" Bu lafım üzerine çabalamayı bıraktı. "Suç bastırma! Senin yaptığına ne demeli?" dedi. "Kız, ne yapmışım ben? Söyle de bileyim” dedim. "Ablam anlattı bana; görüştüğün biri varmış, yazın nişan düğün olacakmış!" Kollarını bıraktım, bana döndü.
Gözleri kan çanağına dönmüştü; en son gördüğümden beri iyice zayıflamıştı ama güzelliğinden bir şey kaybetmemişti. Bu hali içimi acıttı. "Yalan” dedim. "Nah yalan!" dedi Suna eliyle hareket çekti. "İsmail enişteme de sordum, ablam yalan söylüyordur diye ama o da doğru dedi. Kızla uzun süredir görüşüyormuşsun bir de! Beni kandırdın yani... O güzel sözler, Kimse yok hayatımda demeler falan hep numaraymış Bayram hoca!" "Ya bir dinlesene” dedim ama fayda etmedi. "Benim zaten seninle evlenmek gibi bir umudum yoktu” dedi sesi titreyerek. "Annen baban, evlenmemiş oğluna dul birini layık görmez; sen söylemedin ama ben bilirim. O yüzden hiç umutlanmadım ama sana inanmıştım gerçekten... Beni sevdiğini düşünmüştüm. Messenger’dan mesaj attım kaç gün önce, hala görmedin; bugün aradım kaç kere, sürekli meşgul çaldı. Ablamdan duyacağıma senden duysaydım keşke..." Gözlerinden yaşlar akıyordu.
"Bitti mi?" dedim. "Bitti” dedi sesi titreyerek. "Şimdi beni dinle”. Bana baktı. "Ablanla İsmail eniştenin sana söyledikleri doğru; hepsini ben söyledim. Ama benim onlara söylediklerimin hepsi yalandı” dedim. Suna inanmaz gözlerle bana baktı. "Vallahi de yalandı, billahi de yalandı. Gerçekten birisi olsa o kadar yan yana geldik; hiçbir kere bile senin yanında arayıp sormaz mıydı, mesaj atmaz mıydı bir düşünsene..." Telefonu uzattım “Al bak, mesajlarıma, aramalarıma, neye istersen bak.” (Alırsa yarrağı yedim diye içimden geçirdim.) Hiçbir şey söylemedi Suna. Risk alarak damardan girmiştim ama işe yaradı. Devam ettim “Cuma senin nişanın olacakmış, okula gelip beni de çağırdılar. Ablan ayak üstü bi dünya laf soktu bana, Damadımız şöyle de böyle de, Suna daha iyisini bulamaz da diye neler neler saydı. Bildiğin bana nispet yaptı. Bende dayanamadım, yalan söyledim.
Ben seni istemeye geldiklerini Güldane’den öğrendiğim günden beri neler yaşadım hiç bilmiyorsun. MSN’yi niye açmıyorsun diye bağırıp çağırıyorsun. Niye açayım? Sadece seninle konuşuyorum. Eğer gönlü olmazsa Suna zaten istemez demek ki, onun da gönlü var dedim kendi kendime. Karşısına çıkıp kafasını karıştırmayım diye açmaya elim gitmedi’’ Biraz duraksayıp ekledim, ‘’Ben senin mutlu olmanı senden çok isterim, sen bana ister inan ister inanma, laf olsun diye demiyorum. Annem babam seni istemez diye bir şey yok ama benim işim gücüm belli değil. Öğretmenlik haziranda bitiyor, puanım iyi ama atanır mıyım, atanırsam nereye atanacağım belli değil. Neye güvenerek beni bekle diyecektim, gel evlenelim diyecektim sana? Yoksa evlenip boşanmışsın yemin ediyorum gözümde senin değerini düşürmüyor.” Suna’nın yüzü yumuşadı sözlerimi duyunca. Gözleri hâlâ nemli ama öfke yerini bir şaşkınlığa bırakmıştı.
“Hem bana bağırıp çağırıyorsun ama evlenip giden sen oluyorsun, ortada kalan ben oluyorum, hatırlatırım” dedim hafif sitemle. Sunanın yüzü düştü. ''Başımın etini yediler, annem bunun için evi bırakıp buraya geldi. Ayılıp bayılıyor her gün iki gözü iki çeşme ağladı kabul edeyim diye. Kızıyorum ama anne işte ne diyeyim mecbur kaldım bir yerde. Çocukla görüşürüm ama kabul edeceğim garantisi vermiyorum dedim ikna oldular'' "Çocuk kafana yattı yani, nişan falan yapacağınıza göre” dedim içimdeki son sitemi de bırakarak. Suna, "Yalan yok; Gelsin, yalandan görüşeyim, postalarım diyordum ama içim ısındı biraz” dedi. "Dürüst, illa evlenelim demedi. İlk görüşmemizde, sen annenin ablanın zoruyla kabul etme; mutlu olacağımıza inanıyorsan kabul et dedi bana. İnsan şimdiki hayatından daha mutlu olmayacaksa neden evlensin ki dedi. Çok güzel konuştu. Hem okul konusunda da çok anlayışlıydı.
Olurda evlenirsek seve seve okumana destek veririm dedi. Hiç beklediğim gibi çıkmadı. Zaten bir tanesinden dilim yanmış. Hayır deyip göndersem ne olacak ki 2 gün sonra başka birini bulup getirecekler karşıma. O da kim bilir nasıl birisi çıkacak Allah bilir. Olur dedim. Ama gönlüm olduğu için değil uygun olduğu için olur dedim. Gönlümde hâlâ sen varsın.” Bana söyleyecek bir söz kalmamıştı. İstese “zorla evleniyorum” yalanının arkasına sığınabilirdi ama yapmadı. Açık açık evleneceği kişiyi beğendiğini itiraf etmişti. Dürüstlüğü yine devreye girmişti. İçimdeki son öfke kırıntıları da eridi. "Tamam o zaman, aramızdaki yanlış anlaşılmaları hallettiğimize göre güzelce vedalaşabiliriz” dedim. Elimi uzattım. "Benden yana hakkım varsa helal olsun." Suna havadaki elime baktı. "Zifiri karanlıkta bir ışık görürsün de içindeki tüm korkuyu alır ya, ufacık bir ışık parçası...
Sen de benim için o ışık gibi oldun, biliyor musun? Var mı bilmiyorum ama benim de hakkım helal olsun sana. Yalnız ben böyle bir vedalaşma istemiyorum” dedi. "Biraz daha mı dövmek istiyorsun yani?" dedim gülerek. “Yaaa kusura bakma vallahi, çok özür dilerim” deyip boynuma sarıldı. Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Elini alnıma götürdü, parmaklarında kan vardı. Suna’nın eseri olmalıydı. Suna kızardı birden, "Çok özür dilerim gerçekten, kendimi kaybettim birden." dedi utanarak. "Elinde ağırmış, Allah kocana yardım etsin” dedim gülerek. Omzuma vurdu; "Dayak az geldi sanırım!" deyince, "Tamam tamam, sustum” dedim, elimle ağzımın fermuarını kapatır hareketi yaptım. "Yardım et şunları halledelim” dedi. Hızlıca birlikte tavukların sularını ve yemlerini doldurduk. Boş kapları yerine koyup kümesten çıktık. Suna elimden tuttu, etrafı gözetleyerek evin giriş kapısına götürdü.
"Bekle burada” dedi. İçeri girdi, 30 saniye sonra geldi, "Gel” dedi sessizce. "Nereye gidiyoruz?" dedim. "Görürsün birazdan” dedi. "Ne yapıyor bu deli kız?" diye geçirdim içimden ama elimi tutan Suna’yı takip ediyordum diğer yandan. Kapalı bir kapının önünden geçerken birbiriyle konuşan kadın ve erkek sesleri duydum. Suna bana dönerek, "Anneannemle dedem” dedi. Hiç konuşmadan beni evin en dipteki yüklüğüne çekti. Küçük, loş bir odaydı; raflar dolu, eski eşyalar, battaniye, yorgan yığınları, toz kokusu. Yan odadan sonuna kadar açılmış televizyonun sesi geliyordu, sonra dedesinin bağırması duyuldu, “Avraatt, filmin başladı, gel otur” dedi dedesi. Ebe de “Geliyom geliyom” diye cevap verdi. Sesleri net duyuluyordu. Suna kapıyı yavaşça kapattı, ama kilitlemedi. Bana döndü, gözleri pasparlak “Burası… Burada sevişelim. Son gecemiz bu.” “Ya duyarlarsa bizi?” diye fısıldadım.
Kulakları ağır işitiyor, duymazlar. Hem en sevdikleri program başladı, hayatta kalkmazlar başından.” Oturacak yer yoktu. Ne sedir, ne koltuk. Sadece ayak üstü. Suna eteğini beline sıyırdı, külotunu tek hamlede indirdi. Ben fermuarımı açtım, sikim zaten taş gibiydi. Suna ellerini raflara dayadı, götünü hafifçe geri itti. Arkasına geçtim, sikimi am dudaklarına dayadım. Başta sadece sürtündüm, sonra yavaşça girdim. Islaklığı hemen sardı, sıcak, kaygan. Suna’nın bir eli geriye uzanmış belimin üzerindeydi iter gibi, ağzıyla da yönlendiriyor diğer taraftan ‘’ yavaş… Yavaş’’ diyerek. Sikim amında tamamen kaybolunca Suna’nın nefesi kesildi, başını öne eğdi. “Of… Bayram… Öyle kal biraz …” diye fısıldadı, sesi titrek. Dişisine kitlemiş köpek gibi bekledim bir süre, iki elimde Sunanın kalçasına yapışmış vaziyette. Daha sonra başladım gidip gelmeye.
Yavaş ama her seferinde en derine. Amı her sokuşta hafifçe şapırdıyordu, ıslaklık iç bacaklarına kadar inmeye başlamıştı. Ayakta uzun süre git gel zordu, sikim amından fırladı bir ara, hemen elimle yakalayıp Sunanın amına baktım yarı karanlıkta el yordamıyla amını bulup soktum tekrar. Benden önce Suna başladı git gele. Suna’nın kalçaları geriye doğru gelip gidiyordu, amındaki sikimi çıkartmadan ritmi tutturmaya çalıştı. Bir ara kendini kontrol edemedi, elini koyduğu raftan eski teneke kutu devrildi, büyük bir şangırtı koptu birden…İşin kötüsü boş oda sesi dahada yüksek çıkarttı, vidalar yere saçıldı. Ebe’nin sesi geldi hemen “Sunaaa! Neyi devirdin gızııımm?” Suna panikle kapıya sıçradı, eliyle kimse içeri gelmesin diye tuttu sıkıca. Ben hemen kapının arkasına saklandım. Sanki birisi beni görüyormuş gibi ellerimle sikimi kapattım refleks olarak.
Suna nefes nefese, ama sesini düzeltmeye çalışarak cevap verdi “Hiçbir şey nine… Eski bir kutu devrildi. Süpürüyorum burayı, toz olmasın diye…” Ebe kapıya yaklaştı, tok tok vurdu “Aç kızım, ne süpürüyorsun gece vakti? Yardım edeyim.” Suna kapıyı biraz araladı. Ninesi kafasını uzattı aralıktan. Suna kapıyı göğsüyle bastırırken “Nine… Kutu devrildi… Toz kalktı… Hiç gelme içeri, yayılır eve…ben toparlayıp geleceğim yanınıza” Ebe “Tamam kızım… Dikkat et.” Kapı kapandı. Suna bana döndü, gözleri nemli, yanakları al al “Hadi… Devam…” Suna bu sefer elini duvara dayayıp eğilebildiği kadar eğildi. O mükemmel amcığı karşımdaydı. Dayanamadım diz çöktüm, başladım amını yalamaya. Bacaklarını, kalçasını okşuyordum bir taraftan da. İnlemeye başlamıştı Suna. Amının ulaşabildiğim her yerini emdim. Am dudaklarını, klitorisini, iç dudaklarını. Dilimi sokuyordum ta içine.
İyice sulanmıştı amı. Çenem, ağzım, burnum amının suyuna bulandı. Bir an cebimdeki telefon çalmaya başladı. Sesi kapatmamışım. Hay mk. Hızlıca cebimin üstünden yan tuşlardan birine basıp sesi kapattım. Ucuz yırtmıştım. Telefon titremeye devam etti. Sonunda durmuştu. Sunanın bacakları zevkten daha da açıldı. ''sok şunu… Sik beni artık… Bekletme…" dedi omzunun üstünden dönerek. Ama ben amını yalamaya doyamamıştım. Bir taraftan parmağımı sokarken amının deliğine, bir taraftan da yalıyordum. En sonunda artık tamam dedim ve doğruldum. Ayağa kalktım, dizlerimi kırarak sikimi hafif kıllı amının dudaklarının arasına bastırdım. Bir iki kere gir çık yaptıktan sonra hızlandım. Amını sikerken balon ağzı gibi duran göt deliğini baş parmağımla parmakladım, kalçalarını avuçladım. Kalçası sımsıkıydı ve o kadar küçüktü ki avuçlarımda kayboluyordu... Ben hızlandıkça Suna’nın inlemeside aynı tempoda hızlandı; dudaklarından kısık, boğuk "Hımm…
Evet… Böyle…” sesleri dökülüyordu. Bacakları titremeye başladı. Amı kasıldı, sikimi mengene gibi sıktı. Duvara dayadığı ellerinden birini sesini bastırmak için ağzına götürdü. ‘’Boşaldın mı?’’ diye sordum. ‘’Hı hı’’ dedi Suna sadece. Ben devam ettim amında gidip gelmeye. “Geliyorum… Bende geliyorum şimdi …” dedim dişlerimi sıkarak. “boşal… Boşal… Amıma boşal…” dedi Suna, Birkaç hamle daha, sonra titreyerek amına boşaldım dediği gibi. Ayakta zor duruyordum. İyice kökledim sikimi Sunanın amına. Uzun uzun fışkırdım içine. Suna da kasıldı, inledi, uzun, boğuk bir inleme “Offf… İçimde… Boşalıyorsun… Hissediyorum… Ohh… Sıcak sıcak doluyor…” Sikimi yavaşça çıkardım. Amı bir an boşlukta kaldı, ıslak ıslak açıldı, döllerim hafifçe sızdı. Suna hemen elini arkaya attı, parmaklarıyla am dudaklarını araladı, sikimi tutup tekrar kendine yerleştirdi. “Çıkarma…
Durma Bayram… Küçülmeden yine sok…” İçine boşaldığım için her harekette o hafif “fort… Fort…” sesi gelmeye başladı. Döllerimle karışmış ıslaklık, sikimin her giriş çıkışında köpürür gibi ses çıkarıyordu. Küçülmeye başlamıştım ama o ses, o yapışkan, kaygan “fort fort fort” ritmi devam etti. Sikimi Sunanın amından her çekişimde döller dışarı sızıyor, sonra tekrar soktuğumda geri itiliyordu. Tamamen çıktığımda, sikim bembeyaz bir tabakayla kaplanmış, yapış yapış parlıyordu. Ucundan sızan o ince iplik, Suna’nın kalçasına ağır ağır damlayıp süzüldü. Suna döndü, yüzü kıpkırmızı, ter içinde “Bir kereyle mi bitecek… Bu son gece?” dedi. Sarıldı bana, vücudu yanıyordu. Oda sarılınca yüklüğün serin olduğunu fark ettim. Suna benden ayrılıp kapıyı araladı ebesiyle dedesini dinledi. O esnada sikimi avuçlayıp kalkması için oynamaya başladım. Suna kapıdan ayrılıp geri dönünce gözü aşağıya sikime kaydı.
Suna gülümsedi, o utangaç, ama azgın gülümsemesi. Diz çöktü önümde. Sikimi eline aldı, başını okşadı, sonra dudaklarını yaklaştırdı. Önce dilini ucunda gezdirdi, tadına baktı – döllerim ve kendi amının suyu karışımı. Sonra ağzına aldı, yavaşça emmeye başladı. (Kısık, boğuk bir mırıltıyla, dudaklarını ayırmadan) "Mmm... Tadı... Çok fena..."diye mırıldandı, ağzı dolu halde. Dilini başın etrafında döndürdü, taşaklarıma indi, yaladı, sonra tekrar yukarı çıktı. Emmeye devam ettikçe vıcık vıcık, şapırtılı sesler çıkıyordu. Bir eliyle sikimin kökünü sıktı, diğer eliyle taşaklarımı okşadı. Suna başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı, ağzından çıkardı bir an, iyice büyümüş sikimi salladı. Son kez Bayram... Son kez iyice sik beni..." Tekrar emmeye başladı, bu sefer daha derin aldı, boğazına kadar. Öğürdü hafifçe, ama bırakmadı. Dilini alt tarafta gezdirdi, emmeye devam etti.
Sikim damar damar kabardı, tekrar dimdik oldu – birkaç dakika içinde tamamen sertleşti. Suna çıkardı, elini ağzının kenarına sildi, gülümsedi (Nefes nefese, elinin tersiyle dudağını silerek) "Bak... Nasıl da dikildi hemen... Tamam, hazır artık. Hadi... Gir içime, bekletme daha fazla..." Suna ayağa kalktı, bBeni kendine çekti, dudaklarıma yapıştı. Ayak üstü öpüştük, ellerim eteğinin altında kalçalarını yoğuruyordu. Kalktı, eteğini tekrar sıyırdı. Ben de kucağıma aldım onu. Bacaklarını belime doladı, sırtını duvara yasladım, yüklüğün köşesindeki duvara, eski rafların dibine. Sikimi tuttu, kendi eliyle amının dudaklarına dayadı. Yavaşça aşağı indi, sikimin başı girerken ikimiz de aynı anda nefesimizi tuttuk. “Of… Böyle… Kucağında… İyi…” diye mırıldandı Suna. Başını omzuma yasladı, kollarını boynuma sardı, kendini iyice bıraktı. Başladım hafifçe yukarı aşağı hareket etmeye, kucağımda, ağırlığını hissederek.
Ellerimle kalçasını avuçladım sıkıca. Gücüm tükenene kadar kucağımda sikecektim. Hafif olması işimi kolaylaştırdı. Çok geçmeden Suna’nın nefesi kulağımın dibinde hızlandı, "Bayram... Tam orası... Öylece dur, sakın kıpırdama... Bi' saniye... Of, çok derin..." Bir süre öyle kaldık, sadece hafifçe sallanıyordum. Suna’nın amı ritmik kasılıyordu, sanki sikimi emiyordu. Ben de kalçalarını avuçladım, parmaklarım etine gömüldü, hafifçe kaldırıp indirdim onu. “Off… Bayram… Kucağında böyle… Sanki hiç bitmesin…” diye fısıldadı, dudakları kulağıma değdi. Biraz hızlandım. Kucağımda zıplamaya başladı. Her inişte memeleri hırkasının altında göğsüme çarptı, nefeslerimiz birbirine karıştı. Islak şapırtılar yükseldi, yüklüğün loşluğunda yankılandı. Suna’nın tırnakları sırtıma geçti, hafifçe çizdi “Geliyorum gibi… Ama durma… Devam… Kucağında kalayım…” Bir süre daha öyle devam ettik.
Sunanın bacakları belimde daha sıkı sarıldı, kalçaları kendi başına hareket etmeye başladı. Ben de destek verdim, aşağıdan yukarı itiyordum. Yorulmuştum. Yavaşça indirdim yere. Dizlerim titredi biraz. Raftan eski, kalın kilimi çektim, tozunu silkeleyip yere serdim. Sırt üstü uzandım, sikim havaya dikili, damarları kabarmış. Suna üstüme çıktı, kucağıma oturdu. Önce sikimi tuttu, amına dayadı, yavaşça oturdu. Dengesini sağlayınca hızlanarak birkaç kez zıpladı, yukarı aşağı, kalçaları göğsüme çarpıyordu. Memeleri sallanıyordu, hırkasının düğmeleri açılmıştı, meme uçları sertleşmiş halde görünüyordu. Suna ellerini göğsüme koydu, kendini dengeledi: “Of… Böyle… Üstünde… Daha derin giriyor…” Hareketleri hızlandı biraz. Kalçalarını daireler çizerek oynatıyor, sikimi her yönden hissettiriyordu. Islak şapırtılar boş odanın etkisiyle dahada duyulur oldu, amının suyu kasıklarıma damlıyordu.
Nefesi hızlandı, amı kasılmaya başladı, sikimi ritmik sıkıyordu. “Bayrammm… Durma… Hadi…” Bacakları titremeye başladı, kalçaları daha sert inip kalktı. Ben kalçalarını avuçladım, aşağıdan destek verdim. “Gel… Boşal üstüme…” dedim boğukça. Suna birden gerildi, nefesi kesildi. Başını geriye attı, çemberi omzuna düşmüştü. Sikime oturdu kaldı, gözleri kapandı. Amı sımsıkı kasıldı, tüm vücudu titredi. “Of… Ohh… Geliyorum… İçim yanıyor…” diye inledi, sesi boğuk ve kesik. Ellerimle kalçalarını havaya kaldırdım, alttan amına son sürat girip çıkmaya başladım. Suna uzun, boğuk bir inlemeyle dudağını ısırdı, sesini bastırmaya çalıştı. Titremesi dalga dalga yayıldı, sonra yavaş yavaş gevşedi, başı göğsüme düştü. Orgazmı dalga dalga geldi, amı sikimi sıktı sıktı sıktı. Ben dişlerimi sıktım, boşalmamak için kendimi zor tuttum. İçimde biriken o baskıyı bastırdım, sadece derin derin nefes aldım.
Suna’nın kasılmaları yavaşlayınca üstümde kaldı, nefes nefese, başı göğsüme yaslı. “Off… Çok iyiydi… İçim titriyor hâlâ…” diye fısıldadı, kalçalarını hafifçe oynatarak hissetti. Sikim hâlâ içindeydi, sert, zonkluyor ama boşalmamıştım. Birkaç saniye öyle kaldıktan sonra yavaşça kalktı. Sikim amından çıkınca ıslak ıslak parladı, boşalmamıştım ama Suna’nın suyuyla kayganlaşmıştı. Suna diz çöktü, sikimi eline aldı, başını okşadı, sonra ağzına aldı. Birkaç kez emdi sonra ağzından çıkardı, tükürükledi avucuna, sikimi sıvazladı. “Hadi… Götümden devam edelim…” sesi yorgun ama istekli Suna ayağa kalktı, kucağıma oturdu tekrar. Sikimi tuttu, göt deliğine dayadı, yavaşça oturmaya başladı. Başı girerken yüzü buruştu, nefesi kesildi “Aah… Sen hareket etme sakın…” diyerek beni uyardı. Kendi elleriyle kalçalarını açtı, yavaş yavaş köküne kadar oturdu. Götü sikimi sımsıkı sardı, sıcacık ve dapdardı.
Suna inledi “şimdi sen dur… Ben hareket edeyim…” Yukarı aşağı inmeye başladı. Her inişte kalçaları kasıklarıma çarptı, hafif şap sesi çıkıyordu. Bir ara hızlandı, tam o sırada götünden küçük bir pırt kaçtı istemeden. Suna dondu, yüzü kıpkırmızı “Ay… Kusura bakma … Utandım… Dur… Allahım…” Ama ben kalçalarını tuttum, aşağı bastırdım “Durma… Devam… Güzel… Bırak utanıyorsun diye kesme…” Suna utançla titredi ama devam etti. Yavaşça tekrar inip kalkmaya başladı “Manyaksın… Ama… Sik götümü… Hadi…” Hızlandık. Suna ellerini göğsüme koydu, kalçalarını sertçe indirip kaldırıyordu. Götü her seferinde sikimi daha kolay aldı. Ben aşağıdan destek verdim. Sikim götünün derinliğinde zonkluyordu. Dişlerimi sıktım, kalçalarını daha sert tuttum “Geliyorum.. Yüzüne boşalayım mı?’’ diye sordum Suna cevap vermedi kucağımdan kalktı hemen bacaklarımın arasında diz çöktü, elleriyle düğmeleri açılmış elbisesinden memelerini dışarı çıkarttı.
Sikime avuçlayıp 31 çekmeye başladı ‘’gel.. Boşal… Yüzüme… Memelerime… Hadi…” dedi. Dayanamadım. ‘’Geliyor’’ dedim. Suna hemen eğildi, ağzını açtı. İlk fışkırtma alnına, ikincisi dudaklarına, üçüncüsü memelerinin üstüne geldi. Sıcak sıcak aktı, Suna parmaklarıyla yaydı, tadına baktı. Daha sonra doğrulup ellerini dizine koydu bana baktı. Yüzünde döllerim, saçı dağılmış, elbisesi kırışmış, dağılmış bir haldeydi. Ama benim için bu görüntü Picasso tablosundan daha değerliydi. Keşke şu halinin fotoğrafını alabilsem. Ama söyleyemedim. Suna yüzünü eteğine sildi. Yanıma gelip uzandı. İkimiz de yığıldık kilimin üstüne. Suna başını göğsüme yasladı, nefes nefese. ‘’Bu sondu… Unutulmayacak bir son oldu.” Ben de saçlarını okşadım “Unutulmaz… Asla.” Bir süre öyle kaldık. Sonra sessizce toparlandık. Suna eteğini indirdi, yüzünü sildi. Kapıyı araladı, dışarı baktı – ebe hâlâ televizyonun başındaydı.
Elimi okşadı son kez, fısıldadı “Git artık… Ama beni unutma.” “Unutmam” dedim. “Asla.” Kapıdan çıktım. Gece soğuktu, ama içim aksine yanıyordu. O yüklük, o sesler, o son sevişme… Hayatımın en unutulmayacak gecesi olarak kaldı. Arabaya bindiğimde ilk iş telefonu çıkarıp bakmak oldu. Arayan kişi Cavidan’dı. Senin de sıran gelecek dedim kendi kendime. Senin de amına koyacağım merak etme. Tuhaf bir rahatlama vardı üzerimde. Sanki Suna’yla o vedayı o şekilde yapmasak, içimde hep bir şeyler eksik kalacaktı. Telefonu aux kablosuyla teybe bağladım, sesini sona kadar açtım. Eve gidene kadar, o karanlık yollarda tek bir türkü döndü durdu hoparlörlerde, sanki benim için yazılmış gibi: "Şafak söktü yine Sunam uyanmaz!" 20 Mart 2012 Salı 20:07