Sevgili Kaynatasızlar 33. Bölüm 6 Part olarak paylaşılacaktır. İyi okumalar
- -------------------------
Bir söğüt gölgesi, kuş sesleri, Aynurla oturmuş akan çayın hemen biraz kıyısındaki taşların üstüne hayal kuruyoruz.
Ben: Seni çok severim be Aynurum.
Aynur: Ben de seni.
Ben: Niyetim seni mesut etmek, rahat yaşatmak. İsterim bir evimiz olsun.
Aynur: Arabamız da... Hem de Mercedes.
Ben: Tabi! Yok deve... Bir de vapurumuz olsun istersen.
Aynur: Su koy verme be Baryam... Mademki ayal kuruyoruz... Bırak her bir şeyimiz olsun.
Ben: Olmuşken harbiden olsun be. Alayım sana bir Murat 131... Yazayım arka tamponuna Aynurum diye.
Aynur: Heh.! Öbür tampona da yaz, komşular çatlasın diye hee Ben: Sitero bi de teyip anadınmı.
Aynur: Arkaya da iki kırlet, ellerimle ürerim dantelaları.
Ben: Gezdireyim sana bütün Avrupa'yı.
Aynur: Avrupa yaa?
Ben: Tabii yaa. Edirne, Çorlu, Tekirdağ, Keşan dolaşalım bütün Avrupa'yı anasını satayım.
Aynur: Bende satayım be!
Ben: (Gözlerimin içi parlayarak) sen yeter ki benim yanımda dur, gölgem ol, nefesim ol! Geri kalan her şey vız gelir, tırıs gider Aynurum!
Aynur: (İç çekerek, uzaklara bakıyor) Ah be Baryam... Ne güzel ayaller kuruyoz be! Fıstık yeşili bir Murat 131... Yan camlara da şöyle en afillisinden, gipürlü, boncuklu perdeler taktırdık mıydı... Paşalar gibi süzülürüz!
Ben: Durmayalım be Aynur’um, valla billa durmayalım daha fazla! Dayanamıyom artık, içim içime sığmıyor, kalbim yerinden fırlayacak! Alsam elime koca bir buket çiçek, yanına da iki kutu şöyle bol fındıklısından, taze mi taze lokum... Gelsek kapınıza, diz çöksek, istesem seni anandan! Hadi be kaynana, ver şu dünya güzelini bana desem... Evlenir misin be benimle? Şanımız yürüsün, düğünümüz yedi düvelde konuşulsun!
Aynur: Anam ayatta izin vermez be Baryam! Fakir fukara takımı der.
Ben: (elinde çevirdiği çöpü yere atar) O zaman kaçırayım seni!
Atarım 131’in bagajına, hoş sığmazsın oraya, arka koltuğuna atarım seni, egzozu patlatır, tozu dumana katarım!
Aynur: Kaçayım kaçmasınada babam ağır hasta. Ona dayanamam! Hem anam koydu kafaya verecek beni Kahramana!
Ben: Kahraman mı? Abe o herifin her bir huyu ayrı bir dert be! Yalan dolan onda, kumar onda, karı kız davası onda! İçkiyi su gibi içer o sübelek, sabahları baş ağrısından köpeklere bile selam vermez! Çok üzer seni, ömrünü çürütür, seni soldurur be Aynurum!
Aynur: Bilirim... Çocukluktan beri gözü bende ayının. Alacam seni der durur. Bindirecem siyah Kartal’a, camları film kaplı, akşama kadar gelinlikle şehir turu attıracam, herkese nispet yapacam diye hava atar.
Ben: (Aynur'un ellerini sıkarak) Sen ona varırsan... Ben ölürüm be Aynur. Mezarıma gelip bir Fatiha bile okumazsın, o herif bırakmaz seni. Toprağın altında bile ters dönerim, huzur bulamam.
Aynur: (Gözyaşları içinde) Ben de yaşayamam, ben de ölürüm be Baryam! Kıyarım canıma daha iyi, senden başkasının tırnağı dokunsa bana haram olsun!
Bayram: Söz mü be Aynur'um?
Aynur: Söz be Baryam! Söz! 10 YIL SONRA Bayram’ın mezar taşı. Üzerinde "Yalan Dünyanın Çilesini Çeken Bayram" yazıyor. Aynur, üzerinde eski, delik deşik bir hırka, kucağında ağlayan bir bebek, karnı burnunda, bir eliyle de belini tutarak mezarın başında durmaktadır.
Aynur: (Fısıldayarak, ağlamaklı ve bitkin) Baryam... Be Baryam... Bak gene geldim. Sözümü tutamadım be, nefesim yetmedi. Bak, çekiyom şimdi elin oğlunun cezasını. O meymenetsiz Kahraman var ya... Üstüme tam üç tane kuma getirdi! Ev değil, mübarek toplu konut idaresi! Sabahları hangi işe koşacağımı şaşırıyom. (Bebek ağlar, Aynur pışpışlar) Aynur: Sus be çocuk, baban gibi zırlama! Baryam, inanır mısın o hayal ettiğimiz 131 bile olmadı.
Kahraman o siyah Kartal’ı kumarda kaybetti, şimdi bizi sepetli motorda taşıyo. Karnımdaki beşinci mi, altıncı mı sayamadım artık... Herifoğlu her gece zil zurna sarhoş, kapının anahtarını bulamayıp camı çerçeveyi indiriyo. (Derin bir iç çeker, mezar taşına dokunur) Aynur: Dinlemedim seni, anam dedim, babam dedim, kendimi yaktım. Şimdi o fıstık yeşili araba yerine, her gün kara önlükle bulaşık yıkıyom. Çok pişmanım be Baryam! Ben hâlâ arabalara bakınca arkalarını okuyom… Belki “Aynurum” yazan çıkar diye… Ama yok be… Bizim yazımız başka türlü yazılmış… (Sessizce ağlar) Keşke… O gün gerçekten kaçsaydım seninle… …. Hadi gelin köyümüze geri dönelim Fadime’nin düğününde halay çekelim… 21 Mart 2012 Çarşamba 07:00 Aynur ablayla küslük bana hiç yaramadı anasını satayım. Güya ondan uzaklaşacaktım ama kendimi iyice onunla kafayı bozmuş halde buldum.
Rüyalarım panayır yerine döndü; birinde çatır çatır sevişiyoruz, diğerinde Kahraman'a kaptırıyorum. Boşuna dememişler "duvarı nem, yiğidi am yıkar" diye... Gerçi şunun şurasında okulların kapanmasına ne kaldı ki? 80 gün, sonra baba kaçar! Aynur abla mevzusu bir şekilde hallolur da, Suna temelli gitti be... Benimse elimden hiçbir şey gelmedi. Kuşum Aydın gibi arkasından bakıp "Uzaklara uçma kuşum, uçup da gitme vurulursun" diye mırıldanmaktan başka bir bok yiyemedim. Dün gece o yüklükteki son sevişmemiz... Evet, asla unutmayacağım, aramızda nefis bir anı olarak kalacak ama aynı zamanda Suna’yı kaybettiğimin de ıslak imzasıydı. İçimi burkan, sızlatan ama bir o kadar da güzel bir anı işte. Her şey olup bittiğinde, kaybedilenlere yanmak yerine yaşanan güzel anlara sevinmek en doğrusu derler ya; ben de öyle yapmalıydım. Tabi yapabilirsem! Kalktım, üzerimi giyinirken üst üste iki kere hapşırdım.
Hassiktir, şifayı kaptık sanırım! Dün Suna’yla oynaştığımız yüklük serindi; o kadar terden, aksiyondan sonra soğuğu yiyince üşüttüm herhalde. Burnum da akmaya başladı. Tam da kış bitti, bahar geldi derken olacak iş mi bu şimdi? Valla hayatım tam dizi gibi oldu anasını satayım. Çocukken sanırdım ki birileri insanları gizli gizli çekip televizyonda yayınlıyor; şu an resmen o moddayım. Biri benim bu yaşadıklarımı dizi yapsa, izleyici hadi lan oradan, bu kadar da saçmalanmaz der kapatır. Ama gel gör ki ben bu saçmalıkları teker teker, canlı canlı yaşıyorum. Bende mi bir cenabetlik var anlamadım ki? Şu işin sırası önce baş, sonra sağ, sonra sol omuz değil miydi? Gusülde sırayı mı karıştırıyorum nedir, bilen biri Allah rızası için sevabına yazsın şuraya! Neyse, hazırlandım çıktım evden. Okula adımımı atar atmaz o tanıdık ses karşıladı beni: Kiraz ablanın mutfaktan gelen şen kahkahaları.
Kafayı uzatıp selam verdim; Ömer hocayla çökmüşler masaya, çayın demini almasını bekliyorlar. “Gel bir çay iç” dediler ama “Hocam sağ olun, ben sınıfa geçeyim, grip gibiyim size de bulaşmasın” diyerek uzadım. Yerime oturur oturmaz Cavidan’ın günaydın mesajına baktım. Dün Suna’yla cima ederken aramış, konuşamamıştık. Neyse ki akşam arayıp gönlünü almıştım. Gece resim atmış, saçını kızıla boyamış, “yakıştı mı?” diye sormuş. Fotoğraf boydan çekilmiş tabii, gözüm hemen yan dönmüş taytlı götüne kaydı. Saçına doğru dürüst bakmadan “fevkaledenin fevkinde” yazıp yolladım. Böyle bir götü olan kadına kellik bile yakışırdı bence, kızıl mı yakışmayacak? Havalar ısındığı için veletler de iyice gevşedi; ders zili çalana kadar kapı önünde hayta hayta koşturuyorlar. Ben telefonda Cavidan’a mesaj döşerken dışarıdan bir bağrış çağrış koptu. Kızlı erkekli bir güruh, en önde de bizim haylaz Yakup, paldır küldür içeri daldılar.
Her kafadan bir ses çıkıyor, kimin ne dediği belli değil. Hepsini bir susturup aralarından birine sözü verdim. Olay tam tahmin ettiğim gibi okula yeni kaydolan şu fırlama Şenol... Çocukların hepsiyle sırayla papaz olmuş, en son Yakup buna diklenince de önlüğünü boydan boya yırtmış. Bunlar bana hararetli hararetli olayı anlatırken Şenol pişkin pişkin sınıfa girdi. Çağırdım yanıma, "Doğru mu bunlar?" dedim. "Doğru" dedi, bir de dalga geçer gibi "Bunların hepsi concon zaten" diye ekledi. Tepem attı tabii. "Bir daha bu kelimeyi duymayacağım" diye gürledim, herkesten özür dilemesini istedim. Ters ters bakıp "Dilemezsem ne olur?" dedi piç kurusu. "Dilemezsen bundan sonra sana teneffüs yasak; millet dışarıda koştururken sen sıradan kalkmadan burada oturacaksın" deyince gözleri fal taşı gibi açıldı. Hemen klasik savunmaya geçti: "Anneme söylerim!"
"İstediğin kişiye söyle, kararım kesin; hadi seni bekliyoruz" dedim. Bir süre sustu, herhalde vazgeçerim sandı ama ben geri adım atmayınca mırıl mırıl bir şeyler geveledi. "Duyulmuyor, daha yüksek sesle!" dedim. "Özür dilerim" dedi. "Öyle olmaz, Arkadaşlar hepinizden özür dilerim diyeceksin" dedim. Dediğimi paşa paşa yaptı, cümle biter bitmez de kuyruğu kıstırıp yerine oturdu. Çocukları yerlerine oturturken eve koşup iğne iplik aldım geldim. Yakup’un önlüğünü çıkarıp dikmeye başladım. O sırada Ömer Hoca geldi, gürültü duymuş diye bakmaya gelmiş. Telefonla konuşuyormuş, “önemli bi şey yok hocam, hallettik” dedim. Elinde önlüğü görünce güldü, “hiç eline yakışmıyor” dedi, “kolay gelsin” deyip çıktı. Anlaşılan doğruca Kiraz abla’ya gitmiş. Kiraz abla da geldi hemen, laf etmeden elinden önlüğü kaptı, bir sıraya oturup 2 dakikada dikti, "Al bakalım öğretmenim" deyip gitti.
Sabahki kavga dövüşten sonra Şenol’un hiç kimseyle konuşmadan kendi halinde oturmasına üzüldüm. Zaman geçince kaynaşır diye beklerken çocuk herkesle teker teker papaz olmuştu. Nasıl bir anası varsa denk gelince soracağım artık, nasıl çocuk yetiştiriyorsun diye. Hareketleri beni bazen sinir etse de o çocuktu sonuçta, ben asıl suçu madem babası yok o zaman anasına bulurum. 1. Teneffüsten sonra dayanamadım, yanına gittim Şenol’un. Tamam ders falan şeyinde değil de, hiç değilse iyi kötü ortama ısınsın, benimle arası düzelsin istiyorum. “Geçen sefer sana verdiğimiz göreve devam ediyoruz” dedim sessizce. “Sınıfta kimin morali bozuk izleyip, son dersten önce bana rapor eder misin? Kimsenin bilmesine gerek yok, bu bizim gizli operasyonumuz.” Cevap vermedi. Kafasını diğer tarafa çevirdi. Öğlene kadar teklifimle çok ilgilenmiyor gibiydi, bu sefer olmadı sanırım diye düşünürken, öğleden sonraki derslerde sırayla öğrencileri tek tek süzmeye başladı.
Akşam son dersten önce bana iki kişinin ismini verdi: Güldane ve Soner. Teneffüste ikisiyle de gizlice konuştum. Soner güvercinlerinden bir tanesini hafta sonu uçururken atmaca kapmış, bu yüzden mutsuzdu. Güldane de aslında beni de üzen bir sebepten dolayı üzgündü: Teyzesi evlenip evden gideceği için canı sıkkındı. Son derste Şenol’a gizlice bir kâğıt verdim: “Bugün Güldane ve Soner’i fark etmen harikaydı, gözünden de hiçbir şey kaçmıyor. Gizli operasyonumuz başarıyla devam ediyor, teşekkürler ortak.” Okurken gizlice izledim. Okuyunca dudaklarını bastırarak gülmesini engellemeye çalıştı. Yavaş yavaş olacaktı sanırım. Sınıfta bütün çocuklara defter dağıtmış, herkese hikaye yazma görevi vermiştim; belirli aralıklarla tekrarladığımız rutinimizdi. Öğlene kadar sınıftan çıkmadan oturdum, herkesin yazdıklarını okudum. Öğle yemeği için eve giderken Aynur abla sınıfın kapısına dayandı.
Görünce anlamıştım. “Öğle yemeğine bekliyorum seni” dedi. “Ben eve geçeyim” diyecek oldum, Aynur abla sanki aramızda hiçbir şey yokmuş, eski zamanlardaki gibi iyiymişiz gibi yaparak “Bayram konuşturma beni, gözlerim kıpkırmızı olmuş, nane limon kaynattım, Kiraz söyledi grip olmuşsun dedi. Yemekten sonra iç, kendine gel, benim canımı sıkma, sonra konuşmayacaksan yine konuşma” dedi. Tam bir şey diyecekken bombayı patlattı “Hem Ömer de soruyor, Bayram hiç gelip gitmiyor, siz küs falan mısınız? Diye. Neyse ki ilçede şu kızla mı ne buluşmuşsun (ismini hatırlamak için düşüdü) Cavidan… Cavidan’la buluşmuşsun, herhalde kız meselesi yüzünden yüz vermiyor bize dedim de durumu kurtardım. Böyle yaparsan adam iyice şüphelenir, haberin olsun!" "Peki" dedim, Uzatmanın anlamı yoktu, haklıydı Aynur abla. Aynur abla önce ben arkada yürüyorduk. O esnada telefonum acı acı çalmaya başladı.
Çıkardım baktım, ekranda "Fadime Abla" yazıyor. Önümden yürüyen Aynur abla durup ters ters dikildi başıma "Ben gidiyorum, telefon konuşman bitince uzatmadan gel. Kız arkadaşınla sonra ilgilenirsin!" deyip arkasını dönüp gitti. Fadime abla aradığını söylemedim tabii. Canıma minnet, millet hem lafa gelince kendine birini bul diyor, bulunca da beğenmiyor. E ebesinin amı yani. Telefonu açar açmaz Fadime abla, “N’apıyon anası gozel?” diye girdi mevzuya. “Annemin güzel olduğunu nereden biliyorsun?” dedim. Güldü, “Güzel olmasa baban almazdı,” dedi. Fadime abla konuşurken arkadan kamyon, iş makinası sesleri geliyordu; Kaymakam’ın ziyarette söz verdiği muhtarlık yeri ve kadınlar için yapılacak kültür evinin malzemeleri gelmiş. Muhtarlık yeri için köy odasının altında yıllardır çivi dahi çakılmadan kapısı kilitli duran, eskiden atların, katırların bağlandığı o ahır temizlenip elden geçirilerek yapılacakmış.
İki odalı bir yer olacakmış. Kadınlar için yapılacak yer ise eski değirmenin yakınındaki hazine arazisindeymiş; kağıt kürek işlerini halletmişler, kepçeler düzlüyor, bir aya kalmadan bitecekmiş. Fadime abla bunları kısaca anlattıktan sonra sadede geldi: “Akşam köy odasındaki erkeklerin toplantısını konuştum, erteledik. Perşembe yapacaklar. Bu akşam biz kadınlarla toplanacağız. Biz içerideyken sen Kahraman’ın kaldığı yere rahat rahat girersin,” dedi. “Anahtar?” dedim. “Bende var, Mıstık’la ulaştırırım sana,” dedi. Yalnız Kahraman bayadır Çarşamba akşamları geliyordu köye; “Kapıda biri gözcülük mü yapsa?” dedim ama Fadime abla o meseleyi de halletmiş. Ağzını aramış, ne zaman geliyorsun diye sorunca Kahraman “Perşembe sabah” demiş. Bu harika bir haberdi. Biraz daha lafladıktan sonra kolay gelsin deyip kapattım, Aynur ablalara geçtim. Telefon konuşması biraz uzadığı için Aynur ablanın suratı mahkeme duvarı gibi asıktı.
Yemek sırasında onu daha da sinir etmek için bombayı ortaya bıraktım “Cavidan’ın selamı var!” Sadece Ömer Hoca “Aleykümselam” derken Aynur abla ile Kiraz abla sessiz kaldılar. Ömer hoca, “Güzel kız, yakışıyorsunuz bence,” dedi muhabbet olsun diye. Aynur abla, “Ben pek yakıştıramadım,” diye atladı hemen. Kiraz abla da, “Bence de,” diyerek kumasını destekledi; sonra bana dönüp “Kendin bilirsin tabii hocam, bana laf düşmez,” dedi özür diler gibi. Anlatacağımdan değil, amacım Aynur abla sinir olsun. Devam ettim “Yeni yeni huyunu suyunu öğreniyorum. Ne sever ne sevmez, nelerden hoşlanır… Sonra kız istemede kaç gram altın istiyorlar falan, onu da yeni yeni öğreniyorum.” Söylediklerim Ömer Hoca’yı güldürdü ama Aynur abla birden öksürmeye başladı. Kiraz abla hemen su uzattı, sırtına birkaç kere vurdu. Öksürük geçince Aynur abla sordu: “Kaç gram istiyorlarmış?” Meraktan değil, tamamen sinirden sorduğu belliydi.
“Normalde 200 grammış,” dedim, “ama Cavidan bir evin bir kızı olduğu için 300-400 de olabilirmiş.” Bunu duyunca Aynur abla hiç yapmayacağı bir şey yapıp, “Niye, onunki altından mıymış?” diye çıkıştı. Bir şey diyemedim, Ömer Hoca lafı karıştırdı “Önemli olan sizin anlaşmanız, siz anlaştıktan sonra gerisi teferruat.” Aynur abla hatırlatır gibi “400 gramlık teferruat… Mısır prensesi sanki bana,” diye mırıldandı. Ömer hoca baktı muhabbet sıkıntıya gidiyor, konuyu tamamen değiştirdi “Sabaha göre daha iyisin hocam, rengin falan kendine gelmiş,” dedi bana laf atarak. Sonra yemek bitene kadar konuşmadık. Yemekten sonra onlar çay içerken Aynur abla bana nane limon hazırlamış. Okula gidince dışarıda ağacın dibine çömelmiş beni bekleyen Mıstık’ı gördüm. Fadime ablanın gönderdiği Kahraman'ın kaldığı misafirhanenin yedek anahtarını uzattı. “Teşekkür ederim Mıstık,” dedim.
Laf olsun diye “Çay içer misin?” diye sordum “Hocam sabah akşam kazanın yanındayım, ben kendi yapmadığım çayı içmem hem,” diyerek raconu koydu. Sonra yanaşıp sordu “Cumartesi akşam işin var mı?” Ben: Neden?
Mıstık: Halamın kızının nişanı var.
Ben: Hayırlı olsun.
Mıstık: Sende gelsene, yemekli hem de.( belki kabul ederim diye yemekle tavlamaya çalışıyor) Ben: Teşekkürler Mıstık Mıstık: Nişanı olanın küçüğü var Pakize, onu gösterecem sana. Kırma beni.
Ben: Mıstık, cumartesi işim var.
Mıstık: Pakize en güzelleri, bi kere gör Allah’ın adını verdim bak.
Ben: Mıstık bu muhabbeti bir daha açarsan seni üzerim.
Mıstık: Tamam hoca sen bilin. Derdim eniştemin malları yabancıya gitmesin ama sen bilin. Eyvallah deyip ayrıldı yanımdan. Mıstık daha önceden de söylemiştim, esmer hatta epesmer bi çocuk. Allah günah yazmasın, biraz da çirkin. Ne zaman görsem Sezercik filmlerindeki Çitlenbik’i hatırlatıyor.
Koy Cennet Mahallesi’ne roman olarak oynasın, hiç sırıtmaz. Halasının kızları da kendisi gibiyse Allah sahibine bağışlasın, ben hiç almayım. Bugün öğleden sonra Aynur ablanın okul ziyaretleri devam etti. Teneffüste yanıma gelip telefonla ilgili bi şey sordu. İçimden, "Tamam, gönlümü almaya, muhabbet açmaya çalışıyorsun ama bana o lafları ettiğin günden bugüne ne değişti?" diyordum kendi kendime. Hem ağzına geleni sayıp hem de hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışması beni daha çok üzüyordu ve o bunun farkında bile değildi. Anlaşılan, o böyle davrandıkça benim bir gün inadı bırakıp eski Bayram gibi davranmaya başlayacağımı sanıyordu. "Çok beklersin," dedim kendi kendime. Ben de onu gıcık etmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordum. Hadi bakalım göreceğiz; hem böyle kaçak dövüşmek bir yerden sonra hoşuma da gitmişti. Yine mesafeli tavrımı sürdürerek sorduğu şeyi halledip telefonu uzattım.
Bugün üzerine siyah pantolon, onun üzerine de düğmeleri baştan aşağı açık siyah bir gömlek giymişti. Gömleğin altında ise beyaz bir tişört vardı. Üstündeki tişört göğüslerine tam yapışmış haldeydi ve belli ki üzerinde sütyen izi falan yoktu; dümdüz. Bakmamak için inat etsem de gözlerim bana ihanet edip hızlıca bir iki kere kaydı, sonra hemen başka yere döndü. Gömleğin önü tam göğüs uçlarının üzerine denk geldiği için o istediğim net görüntüyü tam yakalayamadım ama olsun, aklımda kaldı. Akşam okul sonrası eve geldiğimde Fadime abla tekrardan aradı. "Yanına uğrayacaktım ama fırsat bulamadım," dedi. Saat 7'de köy odasında toplanacaklarını, müsait olan bayanların geleceğini söyledi: "Sen de gelsen, bize bilgisayar getirip bağlasan da ondan müzik açıp dinlesek otururken... Kızlar rahat rahat, kimse yokken oynamak istiyorlar," dedi. "Olur abla, hallederim," dedim.
Odada zaten ses sistemi vardı; bağlantı kablosunu bağla, nasıl müzik açılacağını göster, oldu bitti. Saat 7 olunca laptopu çantaya atıp köy odasının yolunu tuttum. Giderken yanıma içinde tornavida, pense gibi aletlerin olduğu küçük el çantasını; ufak çekiç ve feneri de aldım. Plana göre; ben misafirhaneye girmeden hemen önce Fadime abla köy odasının sigortasını indirecekti. Aynı hatta oldukları için misafirhanenin elektriği de cart diye kesilecekti. Eğer Kahraman’ın kaldığı yerde kamera kaydı çeken bir cihaz falan varsa, elektrik kesildiği için hepsi devre dışı kalacaktı. Sonrası artık biraz nasip, biraz şans... Elimde malzemelerle saat 19:15 gibi köy odasına vardım. İçeride beklediğimden çok daha fazla kadın vardı, sanki bütün köyün kadınları toplanmış gibi. Ben kapıdan girince kadınların laf atmaları, kikir kikir gülüşmeleri bir anda arttı.
Hiç oyalanmadan bilgisayarı açıp ses sistemine bağlamaya koyuldum. O esnada başıma 8-10 tane kadın toplandı, beni izliyorlar... Kendimi kafeste sergilenen hayvan gibi hissettim bir an. Ergenliğe ilk girdiğim zamanlar, gece uyumadan önce kurduğum bir fantezi vardı; sadece kadınların yaşadığı bir adaya düşüyor, oradaki kadınlara sırayla… Neyse, şu anki ortam o hayalimin gerçeğe vurmuş yansımasıydı resmen. Ben işimi yaparken Fadime abla başımdaki kalabalığı dağıttı "Adamı yiyecek gibi başına toplanmışınız gızlar, açılın da bir nefes alsın Bayram hoca!" dedi. Sonra yanında 19-20 yaşlarında duran bir kızı işaret ederek; "Hocam bu Ebru. Sen Ebru’ya nasıl türkü açılır falan fıstık bilmesi gereken ne varsa göster, o halletsin," dedi. Ben de Fadime ablanın dediğini yaptım. Ebru’ya şarkı nasıl bulunur, nasıl açılır, ses ayarı nasıl yapılır diye kısaca anlattım.
Güzel bi kızdı, kısa boylu, beyaz tenli, bakışları yarı utangaç yarı ilgili. “Kardeşimin de bilgisayarı var, ondan müzik dinliyorum,” dedi işim bitince. “Onun dışında çok anlamam, bi şey olursa istersen numaranı söyle, arar sorarım.” Aslında söylediği gayet makuldu, tam olur diyecekken gripten dolayı üst üste iki kere hapşırdım. Tam o sırada yanımıza gelmiş bizi dinleyen Aynur abla bölüm sonu canavarı gibi atladı: “Çok yaşa!” dedi, sonra Ebru’ya dönüp “Bende numarası var, bi sıkıntı olursa ararız,” diye olayı kestirip attı. Sonra bana: “Bayram senin işin bittiyse çıkabilirsin.” dedi. Çıkarken elime kadınların getirdiği poğaça ve böreklerden bir tabak tutuşturup beni dışarı postaladılar. Fadime abla arkamdan gelip bir çay getirdi, "Burada ye, yer arama," diyerek odanın önünde bulunan iki kamelyadan birini gösterdi. Ben poğaçaları gömerker o da yanımda sigarasını içti.
Saat sekize yirmi vardı. Vakit gelince elimde anahtarla misafirhanenin kapısına yürüdim. Fadime abla da aynı anda odanın ara koridorundaki sigortaya gitti. Işıklar birden kesilince içeriden, hani yabancı taraftarların gol kaçınca verdiği o toplu "aaaaaaa" tepkisi gibi bir ses yükseldi. Hemen misafirhanenin kapısını açıp kendimi içeri attım. Kapıyı arkadan kilitleyip anahtarı cebime attım. Yanıma aldığım el fenerini açtım, daha önce geldiğim misafirhanenin içine girdim. Fadime abla “En fazla 15 dakika oyalarım, ona göre dikkat et” demişti. Normalde şu kapıdan içeri girene kadar sıfır olan heyecanım birden tavan yaptı. Nihayetinde bildiğin hırsızlık yapıyordum. Yakalanırsam halimi düşünemiyorum. Köyün kadınları sikilmesin diye yaşadıklarıma bak mk. Kendim sikilecek olsam bu kadar uğraşmam, kader der razı olurum. Misafirhaneye girince doğruca Kahraman’ın kaldığı odaya gittim.
4 kapılı dolap, çift kişilik yatak, tek kişilik yatak, komodin. Tüm malzeme bu. Hızlıca bakabileceğim her yere baktım. Sonra sırayla oturma odası, banyo, mutfak, tuvalet… Ama yok. El fenerinin ince ışığıyla her yeri tek tek taradım. Dolap kapaklarını yavaşça açtım, çekmeceleri karıştırdım, yatağın altını, mutfak dolaplarını, banyonun küçük rafını, hatta tencere ve tavaların içini bile tek tek aradım. Yok amına koyum. Ne bi hafıza kartı ne kamera ne tek bi fotoğraf. Hiçbir şey. Kolumdaki klasik casio saate hızlıca bir bakış attım; Fadime abla "On beş dakika sonra açarım" demişti, on dakikası çoktan gitmişti. Ortalığı fazla dağıtmadan, sessiz ve seri şekilde her deliğe bakmıştım ama sonuç koca bir sıfırdı. Yorgunluk ve hayal kırıklığıyla kendimi üçlü koltuğa bıraktım. İçimden, "Yavşak Kahraman hiçbir şey bırakmamış burada, belli ki amele gibi her gidiş gelişinde yanında taşıyor arşivi," diye söyleniyordum.
Üstelik ortalıkta gizli kamera falan da görünürde yoktu. Tam o anda, tekli koltuğun hemen yanında duran eski takım sandığı gözüme takıldı. Tornavida, pense falan konulan plastik siyah-Turuncu kapaklı bir takım sandığı. Yarı karanlıkta bile dikkat çekiyordu. Kalktım, kapağını yavaşça açtım. Kapağı açtığımda karşısına çıkan manzara beklediğim şeyler değildi. İçinde bir sürü şeffaf şişe sıralanmıştı. Üzerlerinde Latince yazılar vardı; ne olduğunu tam anlayamadım ama içimdeki ses “Bu işler hiç hayırlı değil” diyordu. Acaba işinden dolayı kullandığı ilaçlar desem şimdiye kadar kimseye bir şey verdiğini görmedim. Reçete yazıyor. Şişelerin olduğu kartonu şöyle bir havaya kaldırınca kutunun altında bambaşka bir dünya çıktı ortaya. Siyah deri kırbaç, çeşitli boylarda takma penisler, metal kelepçeler, kalın ipler, göz bantları, anal plug’lar, kremler, jeller, prezervatifler…
“Vay amına koyayım…” diye fısıldadım, nutkum tutuldu. Hemen telefonu çıkardım; önce şişeleri etiketleriyle beraber net bir şekilde fotoğrafladım. Sonra sandığın içindeki o iğrenç seks oyuncaklarını tek tek kareledim. Sandığın en dibinde ise beyaz, dümdüz bir dosya duruyordu. "Bakalım bunda nasıl bir bokluk var," diyerek dosyayı elime aldım. Yapıştırılma zahmetine bile girilmemiş kapağını aralayıp içindekileri önüme döktüm; 20’ye yakın fotoğraf her yere saçıldı. O fotoğrafları gördüğüm an beynimden vurulmuşa döndüm. Kahraman ve Cavidan... Ama bunlar öyle normal hatıra fotoğrafı falan değildi. Porno dergisinden fırlamış gibi, Kahraman ve Cavidan’a ait sikiş sokuş fotoğraflarıydı bunlar. Kahraman, Cavidan’ı her pozisyonda, her açıdan, çatır çatır sikerken tek tek çekmiş. Ulan hayatım dizi değil, resmen gerilim filmi setine döndü amına koyayım!
Daha bir saat önce Cavidan’la telefonda konuşmuş, ilçede buluşma planları yapmıştık. Şimdi ise Kahraman’la çekilmiş o sikiş sokuş fotoğrafları elimde... Hayal kırıklığı, şaşkınlık ve öfke birbirine girdi, bir an donup kaldım. Kenimi toparlayınca ilk işim, bu fotoğrafları da telefonuma tek tek çekmek oldu. Hepsini bitirince büyük bir dikkatle dosyayı eski haline getirdim, şişeleri, oyuncakları yerlerine yerleştirdim. Sandığın kapağını kapattım, sanki hiç açılmamış gibi düzelttim. Saate son bir bakış attım; tam on üç dakika geçmişti. Sadece iki dakikacığım kalmıştı! Birden karanlığın içinden gelen çıt sesiyle irkildim. Karanlığın içinden birdenbire üzerime doğrultulmuş parlak bir el feneri ışığı geldi. Gözlerim kamaştı, elimle yüzümü kapatmaya çalıştım ama geç kalmıştım. Kapı eşiğinde, kim olduğunu seçemediğim bir kadın, el fenerini yüzüme sabitlemiş, şaşkınlıkla bana bakıyordu.
İşte şimdi yarrağı yedin Bayram, dedim içimden. “Bayram hoca…” dedi karşımdaki kadın. Beni tanımıştı anasını satayım! İyice tüy dikmiştik olayın üzerine. “Ben… Kahraman’ı ben bekliyorum buraya,” diye bütün Türkçe kurallarına aykırı bir cümle kurdum korkudan. Korkuyla karışık tuhaf bir heyecan vardı içimde. “Siz… Siz kimsiniz?” diye sordum kibarlığı elden bırakmayarak. Kadın bir an sessiz kaldı. Sonra hafifçe gerildiğini hissettim. “Şimdi anlarız,” dedi soğuk bir sesle. Elinde başka bir ışık parladı. Telefonunu çıkarmıştı. Ekranın mavimsi yansıması çenesine vurdu. Birini arayacaktı, belliydi. Panikle yerimden fırladım. “Dur!” Elini tuttum, telefonu kapmaya çalıştım. Kadın direndi, kolunu çekti. Telefon elinden kayıp yere düştü. İkimiz de aynı anda yere eğildik. O an sanki aksiyon filmi çekiyorduk; iki katil aynı silahı kapmaya çalışıyor, önce davranan diğerini vuracaktı.
Ben üstteydim, kadın altta. Kollarım omuzlarını bastırırken o bacaklarını oynatıp kurtulmaya çalışıyordu. Telefon tam önümüzde, halının üstünde kayıyordu. İkimiz de bir yandan boğuşuyor, bir yandan eliyle telefonu kapmaya çabalıyorduk. Normalde kadını halı gibi çırpmam lazım ama orospu atmaca gibiydi, güç farkını kullanamıyordum bir türlü. “Bırak Bayram Hoca!” diye mırıldandı kadın. Kafasını yana çevirmiş, başındaki çember kaymış, saçları yüzüne yapışmıştı. “Bırak diyorum!” Tam o sırada yüzünü daha net gördüm. “Zehra…” Zehra. Kahraman’ın “siktim, istersen videosunu göstereyim” diye övündüğü kadın. Cevher’in konağında kocasıyla birlikte çalışan, toplasan üç kere anca karşılaştığım kadın. “Zehra…” dedim fısıltıyla. “Zehra bak… İnadı bırak. Sana söyleyeceklerimi iyi dinle.” Kollarını daha sıkı tuttum kaçmasın diye. Can havliyle bana “Senin bu yaptığını jandarmaya haber verirsem ne yapacaksın merak ediyorum,” dedi tehditkâr bir sesle.
“Gerçi jandarmaya gerek kalmadan kocan seni öldürmezse tabii.” “Beni dinle,” dedim sesimi iyice alçaltarak. “Senin Kahraman’la yattığını kocana söylerim.” Zehra’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. “İftira atma!” diye bağırdı. “Yalan söylüyorsun!” “Ne iftirası lan? Kahraman bana görüntüyü izletti!” “Yalanın batsın bide hoca olacaksın hırsız köpek yalancı gavat!” diye ağzına geleni sıraladı. Birden ellerimden kurtuldu. Yerdeki telefonu kapıp ayağının tabanını kafama basıp itti, ayağa kalkmaya çalıştı. Ben de onunla birlikte kalktım, kolundan yakaladım. Bir hamlede kucaklayıp kaldırdım ve üçlü koltuğun üstüne fırlattım. Koltuk gıcırdadı, minderler ezildi. Zehra sırtüstü düştü, nefes nefese kaldı. Cebimdeki telefon titremeye başladı. Birisi arıyordu. Ama o an bakacak halde değildim. Zehra koltukta debelenirken ben de üstüne eğildim, elindeki telefonu kapmaya çalıştım.
O da direniyordu. Kollarımla göğsünü bastırdım, o da elleriyle yüzüme vurmaya, tırnaklarını geçirmeye çalışıyordu. Tam bir sokak kavgası gibiydik; nefes nefese, ter içinde, birbirimize küfürler savurarak. Birden yüzümüze şiddetli bir ışık vurdu. İkimiz de aynı anda donduk. Başımızı kaldırdık. Karşı duvardaki televizyon kendi kendine açılmıştı. Fadime abla elektiriği açmıştı demek ki. Ekran parlak mavi bir multimedya menüsüyle doluydu. Sanki biri kumandayı eline almış gibi, üst üste tıklamalar yapılıyordu. Klasörler, alt klasörler… Derken dosyalar hızla sağa kaymaya başladı. En son klasöre gelince ekranda iki klasör kaldı. Birinde “ZEHRA” yazıyordu. Yanındakinde “ZAHİDE”. Olaylar iyice sapa sardı amına koyayım, resmen bir bataklığın içine düştük! Zehra’nın kalçasının tam altında televizyon kumandasını fark ettim; üzerine oturduğu için tuşlar basılı kalmış, menü o yüzden sona kadar kaymıştı.
Uzanıp kumandayı altından çektim. Az önce altımda canavar gibi çırpınan o kadın gitmiş, yerine ekrana kilitlenmiş, rengi atmış bir cenaze gelmişti. Kendi ismini klasörde görmek kadını şoka sokmuştu. Nefes nefese, “Bak gördün mü?” dedim, “Bana inanmıyordun! Herif bana videonu izletti, herkese yayacak diyorum sana!” Zehra’nın gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu; daha çok dehşete düşmüş bir hali vardı. “Bu ne oluyor şimdi?” diye sordu boş boş bakarak. Az önce söylediklerimi şoktan idrak edememişti herhalde. “Ne olacak?” dedim yavaşça, “Sana dediğim şey işte. Sen Kahraman’la birlikteyken o herif sizi kayda almış. Bana da izletti şerefsiz.” Zehra’nın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. “Kimseye göstermiyorum demişti…” diye fısıldadı kendi kendine. Sonra birden öfkeyle patladı: “Vay şerefsiz!” Artık direnmiyordu; elindeki telefonu yavaşça avucuma bıraktı.
Koltukta doğrulup sırtını yasladı ama gözleri hâlâ ekrandaki ismine kilitliydi. Benimse gözüm yanındaki diğer klasöre takıldı: “ZAHİDE”. Köyden tanıdığım bir isim değildi. Zehra kendi kendine, “Vay orospu… Kancık…” diye mırıldanmaya başladı. Kendisine demediği belliydi, hemen sordum: “Zahide kim?” Zehra’nın dudakları titredi, boğuk bir sesle cevap verdi: “Abimin karısı…” Vay amına koyayım, Kahraman sülaleyi sıradan geçirmiş resmen! “Odanın içinde başka kamera varsa ayvayı yedik,” dedim Zehra’ya. “Elektrikler geldi, kayıt yapıyordur şimdi, yerini bulalım.” Kalkmaya yeltenirken Zehra kolumdan tuttu, “Yok kamera falan,” dedi. “Onları köye gelince koyuyor, giderken götürüyor. Dün temizlik yaptım, olsa görürdüm.” Emin olup olmadığını sordum, kafa salladı. Köşedeki kitaplığın üstündeki radyoyu ve yatak odasındaki aynanın üstünde duran o delikli kutuyu işaret etti “Oralara koyuyor, boşuna bakma şu an yoktur.”
“Peki madem dün temizlik yaptın, bugün niye geldin?” diye sordum. “Niye olacak? Kahraman aradı, 8’de buradayım gel dedi.” Yani resmen sikilmeye gelmişti hatun... “Evli barklı kadınsın, kocan takip etse ne yapacaksın?” dedim, ters ters bakıp “Sana ne, seni ne ilgilendirir?” diye çıkıştı. Sustum, cevap vermedim. Saate baktım, 8’e çeyrek var. “Tamam, daha 15 dakikamız var,” dedim ama Zehra telefonun ekranını gözüme soktu. Kahraman mesaj atmış “Ben geldim sayılır, sen?” Anasını satayım, bir kere de şu işimiz doğru düzgün gitse şaşarım! Hemen olduğum yerden kalkıp TV’nin arkasına baktım. TV’nin arkasına takılı harici harddiski gördüm. USB’yle bağlanmış, duvara monte edilen bağlantı demirinin üzerine konulmuş duruyor. Usb’yi çekip TV’den çıkardım, diski elime aldım. Normal taşınabilir hard disk değil, masaüstü ya da laptoplara takılan harddiskleri USB bağlantılı disk kutusuna koyarak harici diske dönüştürülmüş.
İlgili olanlar bilir. Bende kullanmıştım. Kullanmadığım harddiskleri bu şekilde harici harddisk gibi kullanabiliyorum ya da yedek alırken daha hızlı yedek alabiliyorum. Tek kötü yanı kocaman, 3.5 inç boyutunda devasa bir disk. Burada görünce mutlu oldum yeminle. Yanımda beni izleyen Zehra hemen elimdeki diske sarıldı. “Sen bunu alırsan Kahraman benden bilir” dedi. “Almayacam merak etme” dedim. Aslında Kahraman’ın gelmeyeceğinden emin olsam eve götürür, yedeklerini alınca getirir geri bırakırdım ama vakit yoktu. Aklıma ilk geleni yaptım. Yanımda getirdiğim çantamdan en küçük tornavidayla harici diskin kapağını söktüm, içine yerleştirilmiş diskin bağlantılarını söküp çıkardım. İçine koyacak ağır bir şey bulmam gerekti, ne koyabilirim diye düşünürken gayri ihtiyari etrafıma bakındım. Zehra “Neye bakıyorsun?” diye sordu. Boş disk kutusunu gösterip “İçine bir şey koyalım, ağırlık yapsın, içinden disklerin alındığını anlamasın” dedim.
Zehra da benim gibi etrafına baktı, çalışma masasının yanında 2 çekmeceli dolabın yanına gitti, çekmeceleri karıştırdı. Daha sonra yanıma gelip elinde tuttuğu asma kilidi gösterdi. “Bu olur mu?” dedi. “Olmaz mı, çok iyi olur” dedim. İçine soktum, gevşek olmuştu, hemen masadan biraz peçete alıp kilide doladım ve boş disk kutusuna sıkıştırdım. Kapağını vidalayıp elimle yokladım, içini açıp bakmazsa anlaması mümkün değil. Hemen TV’nin arkasına aldığım gibi takıp yerleştirdim. Tam o sırada dış kapıdan "tık" diye o uğursuz anahtar sesi geldi... Yakalandık amına koyayım! Etrafıma baktım, saklanacak yer arıyorum ama doğru düzgün yer yok. Dış kapıdan bu esnada Kahraman’ın sesi geldi ama içeri girmemişti, birisiyle bağıra bağıra konuşuyor gibiydi, sonra sesi kesildi. Zehra elimden tutup beni mutfağa götürdü. Mutfağın en köşesinde tavanı gösterdi “Buradan tavan arasına giriliyor, hadi!” dedi, “kazık gibi dikilme, oyalanmadan çık hemen ben de buraları toparlayayım, dağınıklığı görürse şüphelenir” dedi.
Bir sandalye çektim, üstüne çıkıp kapağı ittim. Kapak menteşeliymiş, yana doğru açıldı. İki yanından tutunup kendimi yukarı çekmeye çalışıyorum ama olmuyor. Bir dene iki dene bir türlü kendimi yukarı çekemedim, kollarımda derman da kalmadı. Bacaklarım kısa kalıyor, boyum yetmiyor; hay sikeyim böyle şansı! Zehra geldi, "Hadi ne duruyorsun?" diye kızdı beni hala sandalyede görünce. "Keyfimden durmuyorum herhalde, boyum yetmiyor amına koyayım!" dedim. Zehra bir an güldü halime, sonra ellerini kenetleyip basamak yaptı. "Bas şuraya, hızlı çık!" dedi. Dediğini yaptım. Zehra’nın ellerini basamak olarak kullanarak kendimi tavana açılan kapaktan yukarı attım. Bacaklarım aşağıda kalmıştı. Zehra alttan sandalyeye çıktı, beni önce götümden sonra bacaklarımdan itekleyerek içeri soktu. Sonunda tavana çıkmıştım. Aşağıda bekleyen Zehra’ya baktım: “Ben nasıl ineceğim peki?” dedim.
“Ben hallederim” dedi. “Ne zaman?” dedim. “Bilmiyorum, Kahraman’ın gönlü ne zaman hoş olur da beni gönderirse” dedi. “Ya sabaha kadar tutarsa?” dedim. “Tutmaz, öyle huyu yok. İt dölü boşalınca yunanmışız gibi davranıyor, hemen postalıyor yanından” dedi. Sonra “Bana numaranı söyle, ben ararım seni” deyip elinde telefon bana baktı. Numaramı söyledim. “Tamam, hadi kapat kapağı” dedi. Benim kapağı kapatmamla Kahraman’ın içeri girmesi bir olmuştu. Devam Edecek