BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 77 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 77 / 84 BÖLÜM 28 dk okuma 16,737

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 77. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Zehra’ya sarıldığım gibi dudaklarına yapıştım. Kafamda plan yapmadığım için olay birden bire böyle gelişmişti. Zehra önce dudaklarını kaçırmak istedi, ama kollarım vücudunu çoktan sarmış, onu kendime çekmiştim ve vücutlarımız birbirine yapışmıştı. İlk kez bu kadar yakından bakıyordum ona. Zehra, kapalı giyiminin verdiği sadeliğin içinde esmer tenli, orta güzellikte bir kadındı. İlk bakışta aklı baştan alan bir güzelliği yoktu belki ama yüzündeki canlılık onu olduğundan daha güzel gösteriyordu. Boyu neredeyse bana yakın, zayıf ama güçlü bir bedeni vardı. Yakından bakıldığında birkaç küçük ben ya da belli belirsiz izler olan ne ince ne de dolgun sayılacak yüzü, yüzüne yakışan hafif kemerli burnu sahipti. Açık renk eşarbın içinde daha da belirginleşen teniyle dikkat çeken bir hali vardı. Asıl dikkat çeken ise gözleriydi; hep uyanık, heyecan dolu, çakmak çakmak bakan o gözlerinde hem merak hem de hafif bir kurnazlık seziliyordu.

Dudak kenarındaki belli belirsiz kıvrım ona sanki birazdan gülecekmiş gibi bir ifade veriyordu. Dudaklarımız ayrıldı. Gözlerime baktı, gözlerinde hem korku hem de bariz bir istek vardı. Elimi çenesine koyarak başını hafifçe kaldırdım ve boynuna öpücük kondurmaya başladım. Nefesi hızlandı, elleri sırtımda geziniyordu, tırnakları hafifçe batıyordu. Ayaklarına basıp onu yavaşça duvara yasladım. Sırtı soğuk sıvaya değince tüyleri diken diken oldu, küçük bir ürperti geçti üzerinden, bunu gözlerinden gördüm. Hırkasının altındaki penyesini yavaşça kaldırdım, memeleri ortaya çıktı; sütyeni yoktu, göğüsleri kocaman ve diriydi. Avuçlarıma aldım, başparmaklarımla uçlarını okşadım, sonra eğilip birini ağzıma aldım. Dilimle daireler çizerek emmeye başladım. Zehra başını geriye yasladı, inceden bir “Hmm…” kaçırdı dudaklarından. Ellerimi kalçasının üstüne atıp eteğinin üzerinden götünü sıkmaya başladım.

Eteğini yanlardan yukarı çekerek ucunu baldırlarına kadar getirdim ve elim eteğin altına kaydı, bacağın iç kısmında yavaşça gezindi. Altında külot yoktu parmaklarım doğruca amına teas etmişti. “Sen kilotsuz mu geziyorsun?” dedim şaşkınlıkla. “Gelmeden donumla sütyenimi anamlar daçıkardım,” dedi arsız bir gülümsemeyle. “Arayınca bildim niye gel dediğini zaten.” “Niye gel demişim?” diye sordum, gözlerimin içine bakarken. “Yarak yemek için,” dedi fısıldayarak, sesi titriyordu. Amının üstündeki ellerimi okşar gibi amının üzerine bastırdım, ileri geri oynattım, çok yavaş, çok nazik. Zehra’nın dizleri titredi, başını geriye attı, dudaklarını ısırdı. Zehranın amı iyice ıslanmış ve zevkten iyice kabarmıştı; sıcaklığı parmaklarıma yayılıyordu. Parmaklarım am dudaklarının etrafında gezinirken başparmağımı yavaşça ıslak amına soktum. Zehra ayaklarının ucuna yükseldi, başını eğdi ve "Ohh, çok güzel!" diye inledi.

Parmağımı yavaşça sokup çıkarmaya başladığımda Zehra zevkten kalçasını oynatıyordu. Zehra daha fazla dayanamadı. Ellerimden kurtulup eşofmanımı elleriyle aşağıya sıyırdı, boxerıma uzandı. Deli Yürek logolu boxerımı aşağıya sıyırmadan yazıyı gördü, “Deli yarak’’ diye okudum ilke görünce dedi gülerek. Sonra boxerımı aşağı çekti, kazık gibi yarağımı serbest bıraktı. Gözleri parladı, elini uzatıp sıvazladı, başını okşadı. Beni iterek mutfaktaki sandalyeye oturttu. Eteğini sıyırıp bir ayağıyla mutfağın içine gelişigüzel fırlattı, bacaklarını hafifçe araladı, ayaklarını iki yanımdaki boşluğa koyarak sikimin üstüne oturdu. Ama hemen hızlı başlamadı. Yavaşça indi, yarağımı içine aldı, gözlerime bakıyordu. Her santimde nefesini tuttu, ben de gözlerimi ondan ayırmadım. Tam oturduğunda ikimiz de bir an durduk, sadece birbirimizin gözlerinde kaldık.

Dudaklarını ısırdı ve kalçasını sikim içindeyken sağa sola oynattı. Önce yavaşça, yukarı aşağı hareketlerle sikimin üzerinde zıplamaya başladı. Taşaklarım Zehra'nın kasıklarına yapıştığında, inceden, “Aağıhhh!” diye inledi. Ama ritmi aceleye getirmedi; kucağımda ağır ağır gidip gelmeye başladı. Her girişte gözlerime bakıyordu… ‘’Sikin çok sıcak!" diye inledi ve "sik beni Bayram!" diyerek beni çıldırttı. “Artık seni bırakmam Bayram,” dedi boynuma sarıldı. Sandalyeme yaslanmış, bu mükemmel manzarayı izlerken, Zehra temposunu buldu. "Ihh, ıhh, ohh, çok güzel!" diye inleyerek, sikimi amının her kıvrımında hissederek üzerimde zıplıyordu. Ellerim açık duran göt yanaklarını okşuyor, sıkıyor, bırakıyordu. Her hamlesi sikimi daha derine çekiyor, amının ıslaklığı bacaklarıma yayılıyordu. Başındaki eşarbını çıkardım, saçlarını okşayıp tekrar dudaklarına yumuldum.

Adeta vakumluyordum. Zehra da çok istekliydi; dudaklarımdan boynuma öpüyor, adeta yalıyordu. Ellerimle yüzümü tutup, “Nasıl iyimi böyle!” dedi. Kafamı salladım, “Çok iyi” dedim. Sandalyedeki ritmi iyice hızlandırdım, ellerim kalçalarını sıkıca kavramış, onu yukarı aşağı indirip kaldırıyordum. Zehra’nın inlemeleri mutfağı dolduruyordu. Taşaklarım kalçalarına çarpıp şak şak sesler çıkarıyordu. İnlemeleri yükseldi, elleri sırtımı tırmalıyordu. Bir süre sonra “Yoruldum ben artık!” diyerek üstüme yığıldı. Sikimi amından yavaşça çıkardım, onu sandalyeden indirdim. Mutfak masasına ellerini dayadı, ben arkasına geçtim. Kalçası çok sıkıydı; elimle belinden tutup kendime çektim, biraz daha domalttım. Bacaklarını aralayınca amı ortaya çıktı. Yarrağımın zonklayan başını dudakları arasına bir iki sürtüp, gözlerime bakmasını bekledim. O da başını çevirip bana baktı, dudakları aralıktı.

Tek hamlede köküne kadar girdim. Zehra masaya yapıştı, “Ahhh siktir!” diye inledi. Arkadan sert sert vurmaya başladım, her darbede kalçaları titriyor, masanın ayakları yere sürtünüyordu. Elimle saçlarını kavrayıp başını hafifçe geriye çektim, diğer elimle kalçasına şaplak attım. Zehra zevkten kudurmuş gibiydi, “Daha sert… Daha sert Bayram!” diye bağırıyordu. Ritmi iyice artırdım, taşaklarım kalçalarına çarpıp şak şak sesler çıkarıyordu. Birkaç dakika sonra dayanamadım, “Geliyorum!” diye homurdandım. Amından çıkıp çıkmamak konusunda kararsız kaldım, devam ettim ve amına boşaldım. Sıcak döllerim Zehra’nın içine dolarken titredim, birkaç kez daha vurdum ve içinden çıktım. Zehra hâlâ nefes nefese masaya yaslanmıştı. Boşalmamıştı, gözleri hâlâ yanıyordu. “Daha bitmedi… Ben boşalmadım,” dedi kısık sesle, arkasını dönüp bana baktı. Gülümsedim, hâlâ kazık gibi olan sikimi tuttum.

“Tamam,” dedim. Yüzünü bana çevirip, bu sefer bacaklarından birini belime doladım. Tek hamlede amına tekrar girdim. Zehra’nın inlemeleri yeniden yükseldi. Hızlı hızlı gidip gelmeye başladım, klitorisini parmaklarımla okşarken bir yandan da penyesinin altından memelerini sıkıyordum. Hızla git gel yapmaya devam ettim. Döllerimden vıcık vıcık olan amında sikim yanıyordu. Zehra’nın nefesi hızlandı, bacakları titremeye başladı. “Oluyorrr… Devam et bırakma oluyorrr!” diye bağırdı, Amı kasılıp gevşedi, bütün vücudu sarsıldı, inlemeleri uzun ve boğuk çıktı. Boşalırken adeta içime çekti beni. Bir süre öyle kaldık, ikimiz de nefes nefese. Zehra yavaşça gülümsedi, “Şimdi oldu,” dedi fısıldayarak. Ben de alnına bir öpücük kondurdum. İkimiz de nefes nefese kaldık. Alnımı sırtına yasladım, saçlarını okşadım. Zehra yavaşça doğruldu, döndü, dudaklarıma yumuldu.

Bu sefer öpücük sert değildi; yumuşak, uzun ve ıslaktı. Mutfak masasının üstünden peçete ve ıslak mendille ayak üstü temizlendik. Zehra yerden eteğini alıp bacaklarına geçirdi. Ben sana yemek hazırlayıp gideyim lavabo nerde diye sordu. Lavabonun yerini gösterdim, gitti işini bitirince geri geldi ne yemek istersin diye sordu. Ben çorba yeter dedim. Hangi çorbayı sevdiğimi sordu mercimek ve ezogelin dedim. Mısır unuyla tereyağı var mı diye sordu var dedim. Tavuk suyunu sordu, annem tenbihleyince boz torbasına doldurup buzluğa atmıştım çok iyi sana cennet çorbası yapayım dedi. O kadar günahtan sonra cennete giremeyeceğiz bari çorbasını içelim dedim güldü. 15 dakika içinde çorba ocakta pişer hale gelmişti. Bana ne zaman altını kapatacağımı tarif etti ‘’ben gideyim artık’’dedi. Kapıya doğru yönelmişti. Tam eşikte durup bana son bir bakış attı, gülümsedi.

Senden bir şey isteyecem dedi kapının önünde durup. Söyle dedim. Eğer Kahramanın koynuna aldığı diğer karılar kim öğrenirsen bana diyiver dedi. Tamam dedim. “Hadi görüşürüz Bayram” dedi yumuşak bir sesle. Kapıdan çıkmadan etrafa baktı sonra kapıyı arkasından çekip gitti. Keşke Kahraman mı daha iyi sikiyor ben mi diye sorsaydım gitmeden. Tüh! Arkasından baktım ortalıkta görünmüyordu. Zehra’nın tarifine göre çorba kaynamaya başlayınca birkaç dakika daha bekleyip altını kapattım. Üzeri için tereyağı ve biberi zaten hazırlayıp tezgâha bırakmıştı; mis gibi kokusu evi sardı. Hazır su ısınmışken hemen bir duşa girdim. Banyodan çıktığımda telefonun çaldığını gördüm; Kahraman’ın ablası Yasemin aramış. Bir an duraksadım, acaba Kahraman’la olan kavgayı duydu da onun için mi aradı diye geçirdim içimden. Hemen geri döndüm. Sesi gayet normal geliyordu; ben yanından ayrıldıktan sonra uyumuş, yeni uyanmış.

Kalkar kalkmaz da bugünkü yardımlarım için teşekkür etmek için aramış beni. Anlaşılan o meşhur kavgadan henüz haberi yoktu. Kapatmadan önce, "Eğer Kahraman benimle ilgili bir şey söylerse ya da seni ablamla görüşmeyeceksin diye sıkıştırırsa falan sakın kulak asma," dedi. O an anladım ki, haberi olsa bile kardeşi için üzülmek bir yana, muhtemelen sevinecekti bile. Telefonu kapattıktan sonra Facebook’a girdim. Çevri içi olan arkadaşlarla laflarken Cavidan’dan mesaj geldi "Naber esas oğlan?" yazmış. O zamanlar çevrim içi görülme derdi falan yok, rahatız. Cevap yazmadım ama arkasından hemen bir fotoğraf patlattı "Yeni sütyenim nasıl?" Biliyorum, şimdi tek bir kelime yazsam iş yine dönüp dolaşıp sekse gidecekti ama Zehra ile olan o fırtınalı sevişmeden sonra hiç gözüm kesmedi. Dermanım kalmamıştı. Benden cevap gelmeyince Cavidan birkaç kez telefondan çaldırıp kapattı, belli ki beni yokluyordu ama oralı bile olmadım.

Doğruca yatağa girip kafayı vurdum yattım. * Cumaları sever... Neyse, ne zaman bu cümleyi kullansam bir bokluk oluyor. Her tarafım tutulmuş yatakta. Kafam çarşamba pazarı gibi. Kalkar kalkmaz bilgisayara takılı diskteki dosyaların şifrelerini açmak için uğraştım, sonuç yine sıfır. Bu işin sonu Zehra’nın dediği gibi diski kırmaya doğru gidiyordu. Sabah kafamda Kahraman’la dün yaşadığımız kavganın ayrıntılarını düşünürken aklıma birden Kahraman’a ablasıyla yaptığım kazanın tesadüf olduğunu, ablasını öncesinde tanımadığımı söylediğim yalanı gelmişti. Ben mal gibi Yasemin’i bana o gün kafede otururken Cavidan’ın gösterdiği kısmını unutmuştum. Cavidan bunu Kahraman’a kesin söylemiştir. Bu yüzden bana inanmıyor Kahraman haklı olarak. Aklıma gelseydi “Cavidan bana gösterdi ama öyle bakıp geçtim, hiç dikkat etmedim” falan derdim. Ama iş işten geçmişti.

Sabah evden çıkmadan Cavidan’a mesaj attım. Gece sızıp kaldığım için özür diledim, "Önemli değil," dedi. İşe hazırlanıyormuş; siyah pantolon, beyaz fırfırlı gömlek ve yeşil ceketiyle bir fotoğraf attı, nasıl olmuşum diye sordu. "Çuval giysen yakışır" diye takıldım, "Abartma," diye yazdı. Kolay gelsin, iyi çalışmalar faslından sonra kapatıp okula geçtim. Bugün Cuma namazından sonra kaymakam köye gelecekti, muhtarlık yeri ve kadınlar için kültür evinin inşaatı için temel atma töreni vardı. Okula girer girmez Kahraman’la burun buruna geldim. "Hay mına koyayım," dedim içimden, tam yanından sıvışacaktım ki o pişkin pişkin seslendi: Kahraman: Günaydın hocam. Kafamı kaldırdım, yüzüne baktım. Burnu şişmiş, üstünde yara bandı vardı. Ama Kahraman’ın yüzü gülüyordu.

Ben: Günaydın (oğuk bir şekilde) Kahraman: Nasılsın hocam?

Ben: İyi sen?

Kahraman: (İki elini yumruk yapıp boksör gibi hareketler yaparak...) Görüyorsun işte, nasıl olalım?

"Geçmiş olsun," deyip sınıfa geçtim. Adamdaki rahatlığa bak ya! Ders başlamadan önce Kiraz abla sınıfa geldi, sessizce: Kiraz abla: Kahraman’ı gördün mü?

Ben: Gördüm? Kiraz abla: Nolmuş burnuna patlıcan gibi şişmiş, sana söylemiştir Ben: Ben yaptım abla. İnanamadı söylediğime, güldü ‘’Dalganın sırası değil, sende bilmiyon ozaman’’ deyince ‘’bir yere çarpmış’’ dedim artık. Kiraz abla elini oh dergibi göğsüne getirip aşağı indirdi bir iki kere ‘’Oh olsun, iyi olmuş, biraz daha sert çarpsaymış keşke’’ deyip ayrıldı yanımdan. Öğleden sonra Cuma namazından sonra Kaymakam’la birlikte yapılacak yerlerin temel atma töreni yapıldı. Kahraman “kaza geçirdim, bu halde gelmeyeyim” demiş Ömer hocaya, törene katılmadı. Tören esnasında Kaymakam bana takılmayı ihmal etmedi "Seneye devam mı?" diye sordu. "Nasip efendim," dedim. Numarasını verdi, "Seviyorlar seni, kalmak istersen Ağustos sonuna kadar haber et, ben yardımcı olurum" dedi.

Teşekkür ederek kartını aldım cüzdanıma koydum. Tören bitmeye yakın bir boşlukta Rahmi hoca yanıma geldi: Rahmi hoca: Akşam bir işin var mı?

Ben: Yok hocam. Pes mi oynayacağız? Rahmi hoca: Yok başka bir şey.

Ben: Ne ki hocam? Rahmi hoca: Akşam öğreneceksin, acele etme. Gece 11 gibi caminin önünde ol, sıkı giyin. Rahmi hoca normalde çok gizemli adam değildir, neyse söyler. Böyle gizemli konuşunca içime bir korku girdi. Aklıma direkt Kahraman-Gülşah abla mevzusu gelmişti. Acaba öğrendi falan mı? Kahraman’a mı bir şey yapacak? Fikirleri kafada dönüp duruyordu. Durduk yere strese girmiştim. O gün öğleden sonra Aynur ablayı bahçede çamaşır asarken gördüm. Yanına gidip kolay gelsin deyip ayaküstü lafladık biraz. Aslında bir ara acaba dün olanları, Kahraman seni iddia konusu yaptı falan diyerek ne var ne yok hepsini anlatsam mı diye düşündüm ama Aynur abla yine bana inanmaz, “sen abartıyorsun” falan derse tekrar aramız bozulur diyerek cesaret edip hiç konuyu açmadım.

Okula geçerken akşam yemeğine çağırdı beni. Kahraman’ı sordum, o yok sadece seni çağırıyorum dedi. Akşam Aynur ablaların evindeydim. Ortam sıcak, aile tablosu tam... Aynur ablayla küsken özlemiştim bu oturmaları. Ömer Hoca, Aynur abla ve çocuklar... Yemekten sonra Ömer hoca ve çocuklar masanın etrafına oturdular. Ağah’a LED devre projesi mi ne vermişler, onu yapmak için çalışıyorlar. Masaya piller, kablolar, ledler yayılmıştı. Ömer Hoca bir süre uğraştı ama beceremeyip kalkınca iş bize düştü. Aynur ablayla dip dibe oturduk devrelere bakıyoruz. Bir ara Aynur abla: Aynur abla: Çok terledim diyerek üstündeki kazağı çıkarıp geldi. O eğildikçe V yaka tişörtünden memeleri ortaya çıkıyor, kolu koluma değiyor, omzuma yaslanıyordu. Ben kaçmaya çalıştıkça o daha da yaklaşıyordu. Bizimki pantolonun içinde zonklamaya, kıpırdanmaya başladı; utancımdan yerin dibine girdim.

Bacaklarımı çapraz yapıp gizlemeye çalışıyorum ama nafile! Ledleri denemek için prize takmak lazım, priz de tam arkamda! Bu halde ayağa kalkarsam yarrağı yedik, her şey meydanda kalacak. Zaten mimliyim, bir de bu olursa biterim! Kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. Bir şey düşünmeliyim, bir şey düşünmeliyim "Kırmızı, sarı ve yeşil LED ışıklar 1960'lardan beri yaygın olsa da, mavi LED'ler 1990'lara kadar yoktu..." Yok, yemedi! Başka başka… "V yaka tişörtler 1900’lerde Amerikalı bahriyelilerin göğüs kılları görünmesin diye tasarlanmıştır..." Amına koyayım böyle işin, bu da işe yaramadı!

Aynur Abla: (Sabırsızca) Bayram hadi, prize tak da deneyelim! Yerimden kıpırdayamadım. "Abla... Şey..." diye kekeledim. Aynur abla elini omzuma koydu, gülerek "Hadi kalksana Bayram, ne oldu?" dedi. Zorla kalktım. Eşofmanın altında kalkmış sikim tam masanın üzerine denk gelmişti – hani “çıkardı masaya koydum” derler ya, aynısı mk.

Utancımdan prizi göremedim bile, elimle yoklaya yoklaya buldum. Neyse ki Ömer Hoca ve çocuklar TV izliyor, bizimle hiç ilgilenmiyorlar. Prizi taktım, LED’ler yandı. Kırmızı, sarı, yeşil yanıp sönmeye başladı. Aynur ablaya baktım, o da sanki sikime doğru bakıyor gibi geldi – ya da bana mı öyle geldi? Sonra elindeki anahtara bastı, LED’lerin yanma şeklini değiştirdi. Aynur abla sevinçle, "Çalıştı!" dedi. Hemen prizi çekip yerime oturdum, bacaklarımı iyice çapraz yaptım. Aynur abla ‘’Eline sağlık Bayram’’ dedi gülümseyerek, gözlerimin içine baktı. Kafamı kaldırıp bakamıyordum utancımdan. Bir süre sessizlik oldu, yalandan ledlere falan bakıyorum.

Ben: Yok olmaz abla, memeyle... Iıı, şey telle saralım da kablosu dağılmasın, diğer parçalara zarar vermez, Sıçtım, sıvıyorum! Ulan Bayram, dervişin fikri neyse zikri odur hesabı, kendi ipimi kendim çekiyordum.

Aynur abla durdu, kaşlarını hafifçe kaldırdı. Bir an ikimiz de sustuk.

Aynur Abla: (Gülümseyerek) Tamam, tele saralım madem, iyi olur. Sonra Ömer Hoca’yı çağırdı, "Bakın nasıl olmuş, TV'nin oraya takın da deneyin," dedi. Ömer Hoca benim arkamdaki prizi gösterip, "İki dakika şurada deneyelim," deyince Aynur abla hemen araya girdi: "Boş ver orayı, Bayram yoruldu, kaldırma çocuğu yerinden." deyip gönderdi yanımızdan. Aynur abla hiçbir şey olmamış gibi konuşuyordu. Elini elimin üstüne koydu. Aynur abla: Seni de yorduk akşam akşam, sanki iş yaptırmaya çağırmış gibi olduk Ben: Estağfurullah abla ya o nasıl laf. Hem iş yaptırmaya da çağır nolacak Aynur abla: Sağolasın. Seninle oturmak iyi geliyor Bayram, stres atıyorum dedi yumuşak bir sesle. Göz göze geldik, sanki bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. "Aramız iyi değil mi?" diye sordu.

Ben: İyi.

Aynur abla: İnanayım mı dedi?

Ben: Valla ya… Aynur abla: Kırgınlık yok değil mi, muhabbetimiz aynı?

Ben: Aynı Aynur abla: Seviyorsun beni?

Ben: Evet. Aynur abla: Ne kadar?

Ben: Iııı.. İzzet Altınmese’nin beni kadar.

Aynur Abla: (Kahkahayı patlatarak) "Eşşek ya!" Biraz daha oturduktan sonra, saat on gibi müsaade isteyip eve geçtim. Rahmi Hoca akşam boyu hiç arayıp sormayınca, içimden "Herhalde iptal oldu" diye geçirdim. Kendi kendime kaşınmayayım, sormayayım dedim ama bir yandan da hazırlandım, evde bekliyorum. Saat tam 10:30’da telefon çaldı; Rahmi Hoca... "Hani neredesin?" dedi. Evde olduğumu, unutmadığımı söyleyince 11’de caminin önünde buluşmak üzere sözleştik. On kala evden çıktım. Caminin önüne vardığımda Rahmi Hoca dış kapıda beni bekliyordu. Selam sabah faslından sonra "Hocam ne yapacağız?" diye sordum ama adamda bir ciddiyet var ki sorma...

"Birazdan anlarsın," dedi geçti. İçime bir korku saplandı, var bir bokluk ama soramıyorum da. Caminin yanındaki yoldan sapıp evlerin arasından mezarlığa doğru yürümeye başladık. O sırada karanlıkta iki karartı belirdi; kendi aralarında konuşarak bize yaklaşıyorlardı. Omuzlarındaki kazma kürekleri seçince beynimden aşağı kaynar sular döküldü. "Tamam," dedim, "Rahmi Hoca kesin Kahraman’ı öldürdü, şimdi birlikte gömeceğiz. Başka açıklaması yok!" Adamlar yaklaşıp selam verince ikisini de tanıdım: Biri ne zaman görse sikiş sokuş muhabbeti açan Hüsnü Abi, diğeri de inşaatçı Gültekin. Rahmi Hoca "Bu kazma kürekler çok değil mi?" diye sorunca, Hüsnü Abi "Yok hocam, iki kişi daha geliyor, ancak yeter," dedi. Yavaş yavaş mezarlığa doğru yürürken Hüsnü Abi sürekli saatine bakıp söyleniyordu. Dayanamayıp sordum "Abi biz nereye gidiyoruz?" Hüsnü abi: Rahmi hoca anlatmadı mı sana?

Ben: Yok abi anlatmadı. Hüsnü abi: Mal bulmaya gidiyoruz aslanım.

Ben: Mal derken abi? Hüsnü abi: Hazine. Hay amına koyum ya. Bende Kahraman’ı gömeceğiz diye bekliyorum. Hüsnü abiyle birlikte dört kişi köyün arazisinde bir mezar yeri bulmuşlar. Kaya mezarı. Adamlardan birisi söz de bu işin kurdu, gelirken “hoca getirin burada büyük mezar var ama korunuyor olabilir” deyince onlarda Rahmi hocaya söylemişler. O da “Bayram gelirse gelirim” diye şart koşmuş. Bende böyle dâhil oldum. Rahmi Hoca’ya yanaşıp "Hocam niye gerilim yaratıyorsun, baştan söylesene!" diye çıkıştım. "İyi olmuş, benim anlatmam doğru olmazdı, ben bu işin ortağı değilim mübarek" demez mi... Allahım yarabbim, bu nasıl mantıktır? Sordum ne zaman biter bu iş diye ‘’Sabaha kadar sürebilir’’ dedi Rahmi Hoca. Hüsnü abilere duyurmadan Rahmi hocayı ikna etmeye çalışıyorum dönelim diye ama Rahmi Hoca "Gidelim, değişiklik olur," diyor.

Sanki deniz kenarına hava almaya gidiyoruz mk! Benim korktuğumu düşünmüş ‘’Korkuyorsun falan korkma, ben daha öncede gittim, heyecan oluyor’’ diye anlatıyor bana. En son baktım vazgeçmeyecek Gülşah Abla’yı bahane ettim "Hocam gece vakti, yenge evde tek başına korkmaz mı?" dedim. "Yok be, Gülşah’ı tanımadın mı? Ben korkarım o korkmaz. Hem Rasim abiler dibimizde, Kahraman da hemen karşıda; benim içim rahat," dedi. Ulan içimden "Oldu olacak Kahraman’ı ara da bizim evde kal de bari" diyorum sinirimden. Tamam hocam dedim mecbur. Gözümün önünden Kahraman’ın Zehra’yı bağlayıp sikmesi, üstüne de işemesi geldi. Kahpenin evladı, öyle sikilir mi bir kadın? Nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak demişler, şu ibnenin yaptığına bak. Beynim hızlı bir montajla aynı sahneyi Gülşah abla için canlandırdı kafamda… Lan ben Gülşah ablayı hani olmaz da diyelim oldu sikecek olsam streç filmle kaplarım terim kadına bulaşmasın diye, Kahraman üstüne…

Allah’ım sen aklıma mukayyet ol… Biz dağ tepe hazine ararken asıl hazineyi Kahraman bulacaktı amına koyum. Evlat acısı gibi koydu bana ama gıkımı çıkaramıyorum. O sırada önce bir araba sesi duyduk. Lan bakıyorum bakıyorum ses var görüntü yok. Yanımıza 5 metre falan yaklaşınca anca görebildim, ışıkları kapatmış eski bir Transporter geldi, yanımızda durdu. Meğer jandarma falan arada devriye atıyormuş, görünmeyelim diye ışıkları kapatıp gelmişler. Yolu kapalı ışık Transporter’de gideceğiz. Arabadan iki adam indi. Hüsnü abi’nin dediği gibi. Biri yine köyün adamıymış Mustafa diye bir adam. Diğeri de şivesinden anladığım kadarıyla doğulu bir adam. Serçe Memed diyorlar. Karanlıkta adamlar hem sigara tüttürüyor hem de konuşuyoruz ama adamların yüzünü görmedim hala. Hüsnü abi yanına getirdiği büyük 5 lt su bidonu boyutunda bir ışıkla uğraşıyor, birden açınca ortalık aydınlanıverdi.

Transporter’le gelen adamları o zaman görebildim. Şöyle anlatayım, Allah günah yazmasın ama mübalağasız söylüyorum, sonradan gelen iki kişinin de tipten 10 yıl yatarları var. Kendi yaşadığım yerde falan bu mezar kazma hazine arama işleri çok olmuştur. Ha ben hiç gitmedim ama muhabbetini çok dinledim. Bu işte yakalanırsan sıkıntı. Götü kurtarman zor. Gündüz vakti yakalansan hadi ağaç dikiyoruz, su arıyoruz falan der yırtarsın ama gece vakti bahanen yok. Ben normalde ilk başta jandarma kazarken yakalarsa diye korkuyordum ama bu adamları görünce yürürken bile yakalansak suçtu benim gözümde. Meskul mahalde yürümekten içerideyiz adamların bu tipiyle. Kesin! Neyse birer sigara içtiler, sonra atladık Transporter’a gidiyoruz. Işıklar kapalı tabi, Allah’a emanet gidiyoruz. Süren adam geçtiğimiz yerleri avucumun içi gibi biliyor: Şoför: Gözümü bağlayın giderim.

Arabayı sürerken de tarif ediyor: Şoför: Bak şurda pınar var, şurda kayalık var, şimdi solumuzda uçurum var falan. Böyle deyince camdan baktım, yarım metre yanımız gerçekten uçurum mk, aklım gitti, uçsak parçamızı bulamazlar. Sonradan gelen iki adamdan konuşuyorlar sürekli. Serçe Memed dedikleri anlatıyor sürekli. Adamda laf çok. Falanca zaman falanca köyde bilmem bi kasa altın bulduk Roma zamanında kalmış, üstünde haç işareti vardı, aracı olacak adam dolandırdı bizi, bilmem filanca zaman bi kazı yaptık Çıplak, kilolu bir adam heykeli bulduk. Heykeldeki adamın siki neredeyse kendi boyu kadardı. Zamanının krallarından birinin tasviriymiş ve heykel de som altından yapılmış. Tam satmaya giderken polis tuttu bizi baktık başımız yanacak müzeye teslim etmeye gidiyoruz dedik öyle yırttık, elimize bi kaç kuruş verip gönderdiler. Adamda ne hikayeler var, sabaha kadar anlatsa dinlerim, çok sardı beni.

Yalansa da doğruysa da. Sonra adam bir zaman anlatmaktan sıkıldı, bana döndü: Serçe Memed: Bremi sen nerelisin ne iş yapıyon?

Ben: Abi ben buralı değilim köyde öğretmenlik yapıyorum.

Serçe Memed: Vay babam vay… Belli ki sen eyi egitim almışsan, bele kibar kibar konuşursan ha! Sen bu tiple ne karı gız götürmüşsündür kimbilir… Hele o şirin dilinle kimleri telef etmiysen, kimlerin ocağına incir ağacı dikmiysen! 2 dakika beni övdü adam, ben utandım. 25 yıllık ömrümde eski manitalar bile beni bu kadar övmemişti mk. Hayatımda aldığım en güzel övgülerden birisini doğulu demir ustasından almıştım. Adama anında ısındı içim, gözüme yakışıklı geldi birden, verse ağzıma alacam mk o derece.

Ben: Sağol abi.

Serçe Memed: Benim hiç gız arkadaşım olmadı ha, para bulursan bana da gız arkadaşının arkadaşlarından birini ayarlasan.

Ben: Olur abi inşallah Serçe Memed: Eyvallah babam.

Sonra Hüsnü abi daldı lafa ‘’Parayı bulursan burda durma git Rusya’ya Belarus’a, orada karı ne demekmiş gör’’ dedi. Sonra başladı sikiş sokuş muhabbetlerini anlatmaya. Hem anlatıyor hem de ‘’Aklımı sikeyim geldik bok yemeye geldik buralara’’ diyerek dizini dövüyordu. Arabadakilerden birisi Rahmi hocaya ‘’Keşke doktoru da getirseydin hocam, doktorda lazım olurdu bakarsın’’ dedi Rahmi Hoca: Aklıma geldi ama size sormadan teklif etmek istemedim Hüsnü abi: Boş ver hocam o zübbenin gelmediği iyi olmuş Arabadakiler: Niye noldu? Hüsnü abi: Nolmuşumu var adam köyde karıların memelerini ellemiş hastalık bahanesine, bizim karıda elletmiş hasta mıyım bak diye.

Gültekin: Yav adam doktor, karılarda bu kanser falan oluyormuş onun için ellemiştir, hemen pireyi deve yapma. Hüsnü abi: Lan bırak gece vakti adamın yanına giren karıları anlatıyor herkes, kim bilir ne boklar yiyor vallahi kaymakam gelsin diyecem al bunu burdan diyecem köyün ahlakını bozacak diyecem.

Rahmi hoca: Sakin ol mübarek, yaptığın yalnış. Hüsnü abi: Öyle deme hocam karı bana dokundurmuyor gitmiş doktora elletmiş duydum sinirim depeme çıktı valla. Hadi onu sağlık için diye yaladık yuttuk ya bu yanına girip çıkan karıları ne yapacağız? Rahmi hoca: Bu konuda şeriat hukuku zina olduğuna emin olmak için 4 erkeğin şahit olmasını şart koşuyor, 4 erkek yoksa zaninin suçunu bizzat itiraf etmesi gerekiyor ancak öyle zina ispatlanabiliyor. Bizim burada yapacağımız gıybete girer buda Müslümana yakışmaz. Böyle deyince Hüsnü abi olayı uzatmadı daha fazla. Ah be Rahmi hocam dedim içimden, çok iyi adamsın ama çok bahtsız adamsın. Sen burada Kahraman’ı aklarken o köyde belki de karını paklıyordu… Yazık ki çok yazık. Neyse 1 saat kadar yol gittik böyle arabayla. Normal hızla gitsek belki yarım saatte falan varırız ama ışık yakmadan gittiğimiz için 1 saat sürdü.

Sonunda, geldik dedi adamlar. İndik arabadan. Bir tane dağ var başka bi sik yok ortada. Gözünün alabileceğine düzlük. Kısacası dımdızlak ortadayız. Allahtan dağın yamacını kazacakmışız yoksa gelen olursa görülmememiz imkânsız. Bi yerden sonra araba gitmediği için 1-2 km kadar yol yürümek zorunda kaldık. Elimizde alet edevat kazma kürek, benle Rahmi hocada yüklendik yükleri. Neyse vardık sonunda koca koca kayaların oldu yere, burası dediler. Serçe Memed’in elinde fotoğraflar vardı; arada ışık açıp onlara bakıyor, sonra etrafı süzüyordu. Herkesin elinde değişik değişik, benim anlamadığım alet edevat; Gültekin Abi’de dedektör... Ben elim cebimde sik gibi peşlerinden gidiyorum sadece. Neyse bunlar kendi aralarında konuşup dağıldılar, bi tane kaya arıyorlar. Yarım saat falan sonra biri 100 metre öteden seslendi “Gelin!” diye. Oraya gittik apar topar.

Serçe Memed baktı kayaya, anlatıyor: Serçe Memed: Tamam, ilk gayayı bulmişik. Bu gayanın altında işaret olmalı. Eğer doğruysa üçgen gibi üç tane gaya olacak, üçü de işaretli olacak. Nerden biliyorsun falan dediler adama.

Serçe Memed: biz daha evvel okumuşuğ, kitabına bakmışığ da öyle gelmişiğ! Bilmeseg, anlamasag bu dağın başına geder niye geleh Kazma küreğe asıldılar. Kaz Allah kaz... Arada onlar yorulunca ben de daldım küreğe. Rahmi Hoca hiç karışmıyor, bir kenara çekilmiş, dudakları kıpır kıpır dua okuyordu. Abartısız bir saat kazdık, kayanın altına tünel gibi girdik. İçeriden börtü böcek, akrep ne ararsan fışkırdı. Bir ara iri bir engerek fırladı; kürekle vurup indirdim. Herkes bir an dondu ama Serçe Memed "Devam!" deyince işe döndük İlk kayanın altında sahiden işaret vardı; kırmızımsı, solmuş bir boya. Biraz daha kazınca dört tane gözyaşı şişesi çıktı.

Biri kırıktı, diğerleri sağlam; ışıkta gökkuşağı gibi parlıyorlardı. "Kırık olan para etmez," deyip dönüşte bana verdiler. Hâlâ evde vitrinde durur, baktıkça o geceyi hatırlar gülerim. İkinci kayayı ararken herkes dağıldı. Ben yorgunluktan çökmüş otururken öteden bir feryat koptu "İkinciyi de bulduk!" Yine haldır haldır gittik. Adamlar harıl harıl kazıyor... Susadım, bir su içip kenara çekildim. O sırada çişim geldi, bir yere çömelip işimi hallettim. Ellerim su toplamış, sızlıyor; "Ulan Bayram, ne işin var burada gece vakti?" diye dertlenirken iki adım attım, ayağım bir şeye takıldı. Suyu alıp Serçe Abi'ye seslendim; "Şu arkadaki taş üçüncü kaya olmasın?" Geldi baktı, "Bremi kaya bu, buldun!" deyince bir gülme tuttu beni. Serçe abi Noldu babam? Diye sordu ben gülünce. "Biraz önce üstünde oturuyordum, öyle fark ettim yoksa arayıp duracaktık!" deyince Serçe Memed coştu "Gelin gelin!

Hele çabuk olun, bahtsızlığımız gırıldı! Vallah üçünci gayayı da bizim hoca buldi, gurban olayım o okumuş canına!" Herkes toplandı. Hakikaten üçüncü kayaymış amına koyum. Ama bi problem var: Üç kaya, üçgen gibi. Her köşede biri, aradaki alan yaklaşık 30-40 metre kare. Asıl hazine tam ortada sözde ama koca alan kim bilir nerede. Her neyse ben kimseyi siklemeyip kazmayı kaptım, kendi bulduğum kayayı kazmaya başladım. Baya girdim altına ama yine yoruldum amına koyim. Kazdım kazdım... Birden altından kürek sapı gibi yılan çıktı! Yemin ediyorum tıslıyor, sokmaya çalışıyor. Geriye doğru atlayışım var, görmeniz lazım. Tırstım resmen. Çocukluktan beri aklım gider yılandan. Yalandan korkmam yılandan korktuğum kadar. Aldılar kazmayı küreği, pert ettiler yılanı orada. Rahat 2 metre vardı koduğumun yılanı. Attırdılar oradan ama benim bi gözüm hâlâ onda “Acaba tekrar atlar mı, canlanır mı?”

Bir ara duruldum, fark ettim vıcık vıcık ter olmuşum, şakır şakır akıyor suratımdan. Öyle kaptırmışım ki kendimi. Bu arada ikinci kayanın dibinden bir şey çıkmamış. Benle Hüsnü Abi üçüncü kayayı kazıyoruz, diğerleri üç kayanın tam ortasını hesaplayıp orayı kazacak. Yarım saat geçti, Mustafa abi etrafı kolaçan ederken yakında bir taşın üstünde at nalı, çivi falan şekiller gördü. Millet nasıl sevindi ama öyle böyle değil! “Yahu Hüsnü Abi neden böyle kafayı yediler?” dedim. Hüsnü abi ‘’At nalı hazinenin yerini belli eder, çivi sayısı, büyüklüğü filan gömü olduğunu gösterir’’ dedi. Ulan öyle deyince biz de sevindik tabi “Köşeyi döndük, bize de verirler herhalde bunlar!” diye seviniyorum içimden. Serçe Memed fotoğraflara bakıyor, sonra buldukları işaretlere bakıyor dedi mal tam ortada değil. Dedektörü açtı, sinyal aldı ‘’Tam ortası kazılmayacak, iki büyük taşın arasında!’’

İki kayanın arasına denk gelen bir yeri işaretledi. Yanlarında getirdikleri uzun şişi (3 metre civarında ince demir, ucu sivri) toprağa sapladı, nerdeyse 2 metre girdi, sonra bir şeye denk gelince durdu. Şişi sokup çıkarıyorlar, alttan tok tok ses geliyor.

Serçe Memed: Yalpuk!

Ben: O ne abi?

Serçe Memed: Mezarın kapağı, altında boşluk var, tok tok sesi ondan, mal kapağın altında. Tabi biz orada uğaşırken, Hüsnü abi ‘’Laaaannn!’’ diye bağırdı. Arkama döndüm, 15 metre ötede Hüsnü Abi elinde bir şeyi kaldırmış bize sallıyor. 15 metreyi bir sıçrayışta kapattım, amına koyayım sanki kıçımda yay var. Herkes toplandı. Hüsnü abinin elinde büyük bir tas gibi bir şey var. Hüsnü abi: Altın bu kesin. Serçe Memed aldı eline tası, ışığı tuttu. Rahmi Hocada yanımızda bakıyor, dudaklar kımıl kımıl. Hüsnü Abi sabırsızlandı: Hüsnü abi heyecanla ‘’Altın demi’’ dedi.

Serçe Memed elinde bıçakla asın üzerini kazır gibi yaptı “Değil” dedi. Herkesin moral bozuldu. Bende yakınına gidip baktım, üzerinde civcivli tavuklu kabartmalı, rengi atmış bir tas. Ama para eder yine de dedi Serçe Memed. Torbaya attılar. Biz son yere geçerken Hüsnü ‘’ben biraz daha kazayım burayı’’ diye tutturdu. ‘’Bulduk ya daha niye kazıyon?’’ dedi diğer adamlar. Hüsnü abi ‘’Belki takımsa falan geri kalanı da bulurum’’ diyor. Yav sanki karacadan yemek takımı arıyoruz takımsa falan diyor. Zorla ikna edip çıkarttılar kazdığı yerden. Saat neredeyse 5 olmuştu, ortalık aydınlanıyordu. En son Serçe Memed’in işaretlediği yeri kazıyoruz artık hepimiz. Doğruysa asıl hazine burada çıkacak. 1 saat kadar kazınca demir şişin tok tok ses verdiği kapağa ulaştık. Taştan, bembeyaz bir kapak. Kapağın üstünde ilk bulduğumuz kayadaki gibi kırmızımsı bir işaret vardı; yıllar içinde enteresan bir renge bürünmüş, paslı kırmızı-Kahve karışımı.

Kapağı kaldırınca altında bizim tasla aynı renkte, kocaman bir küp çıktı. Köyden indim şehire filmini herkes bilir, Kemal Sunal Zeki Alasya falan küpün içinde altın buluyorlar. O film geldi aklıma. Birden böyle küp görünce inanamadım. Küp dediğim de ufak bir şey değil içine girsem belime gelir o derece. Herkes sevinçle birbirine sarıldı, oynayanlar. Hüsnü abi ağzıyla zurna çalıyor, Serçe Memed abiyle ikimiz el ele tutuştuk halay çekiyoruz. Bir taraftan da lan diyorum inşallah rüya değildir bu falan. Yorulana kadar sevindik hepimiz. Bir tek Rahmi Hoca sakin duruyor aramızda. Sonra herkes birden duruldu. Dediler küpü çıkaralım.

Serçe Memed: Durun, dışarı çıkarmayın hemen! Oksijenli havaya karışırsa patlar! 15 dakika başında bekledik, küp bize bakıyor, biz küpe. Kocaman küp, küçük bir şey değil. İki kişi iki ucundan tutup kaldırdı, ağırdı mk, içi dolu belli.

Kenara koyduk. Rahmi Hoca’ya sordular: ‘’Var mı hocam bir sahibi falan?’’ diye Rahmi hoca vermedi sadece yok der gibi kaşlarını kaldırdı dua okumaya devam etti. Serçe Memed geldi, bizde etrafına toplandık. Küpün ağzı beyaz bir şeyle sıvanıp kapatılmış. Küpün üzerinde değişik değişik şekiller var, açık kırmızı beyazımsı bir renkte küp. Serçe Memed eline çekici aldı, küpün kapağa bi vurdu, üstündeki beyaz kireç gibi şey parçalanıp düştü. Fener tuttular, içinde un gibi bir toz...

Ben: Lan bu ne?

Biri: Altın tozu! Beyaz-Gri... Altın tozu beyaz mı olur mk? Diyorum içimden. Sonra ellerini daldırdılar içinde falan mı saklı acaba diye epey bir karıştırdılar ama sadece toz var başka bir şey yok küpte. Hüsnü Abi dayanamadı tozu aldı eline, diline götürdü. Ben eline yapıştım birden.

Ben: Abi ya zehir falansa? Hüsnü abi: Amına koyum en fazla ölürüm, karıdan kurtulurum hiç değilse.

Adama bak, karıdan o kadar bıkmış ki ölüm daha cazip geliyor. Hüsnü abi tozu ağzında gezdirdi, anlamadı bir daha aldı tozdan götürdü ağzına. Sanki filmlerde eroin testiyapan adamlar gibi. Herkes ona bakıyor. Sonra tükürdü: Hüsnü abi: Şarap mayası bu! Önceden bağlarımız vardı, iyi bilirim şarabı. Şarap mayası bu! Vay anasını avradını gelmişini geçmişini... Herkes olduğu yere çöktü. Amına koyum olmayan yorgunluk geldi o an. Ellerime baktım, su toplamış, sızlıyor iyice. Serçe Memed Abi birden ayağa kalktı, ellerini açtı, ‘’Ya Rabbi gurban olduğum! Biz ne günah işledik, ne halt ettik ki şu Müslüman gullarına şarap mayasını reva görmüşsen haaa!’’ dedi sitemle, sonra hemen yumuşadı ‘’Sen affet Allah’ım, affet ya Rabbi...’’ Saat 6’ya geliyordu. Ağır ağır toplandık, kazdığımız yerleri hızlıca tekrar doldurup üstünü ayaklarımızla çiğnedik. Bulduğumuz malzemelerle getirdiklerimizi yüklenip arabaya taşıdık.

Hava aydınlanmıştı baya. Herkes yorgunluktan ölüyor bu arada. Arabanın içinde çıt çıkmıyor. Moraller bozuktu. O an tam önümde oturan Serçe Memed’in sırtına vurdum: Ben: Abi sana neden Serçe diyorlar?

Serçe Memed: Bremi adım Serçe’de ondan Ben: Nasıl adın Serçe dedim merakla. Elini cebine götürdü, kimliği çıkardı cüzdandan sonra bana uzattı. İsminde Serçe Memed yazıyordu gerçekten. Ben lakabı sanmıştım adamın. Bir yaşıma daha girdim.

Ben: Abi neden Serçe Memed dedim.

Serçe Memed: Vay babam, hele dinle... Ben daha dünyaya gözümü açmadan, babam rahmetli gitmiş Yılmaz Güney’in Aç Kurtlar diye filmine gitmiş ha! Orada Çirkin Kral’ın adı Serçe Memed’miş. Babamın öyle hoşuna gitmiş, öyle gönlüne düşmüş ki; ben doğduğum gün koşmuş nüfusa, orada memura diller dökmüş, allem etmiş kallem etmiş, adımı Serçe Memed yazdırmış. Vay arkadaş olaya gel. Hayatta kaç kere Serçe isminde birisiyle karşılaşacaktım ki.

Köye gidene kadar konuşmadım başka. Köye gidince hava neredeyse aydınlanmıştı. Herkes sırayla birbirine sarılıp helalleşti. Göz yaşı şişelerinden kırık olanı bana verdiler. Hatıra olsun dediler. Rahmi hoca “ben sabah namazı kılıp öyle geçeyim” diyerek doğruca camiye geçti. Bende yavaş yavaş yürüyerek evin yolunu tuttum. Eve girince üzerimi değiştirip doğruca yatağa attım kendimi. O kadar yorgunluğa rağmen saat 7’yi geçtiği halde uyku tutmamıştı beni. Vay mk böyle işin. Serçe Memed abi geldi aklıma. Filden isim koymuşlar. Uyumak için yatakta döneleyip dururken aklıma bir şey geldi o an. Tabi lan mk neden olmasın dedim kendi kendime. Kahraman’ın kaldığı misafirhanedeki poster! Kalktım yataktan, bilgisayarı açtım, neydi lan filmin ismi, 3-4 kere denemede buldum: Peeping Tom! Filmdeki oyuncularının isimleri not ettim. En çok da Mark Lewis ismi dikkatimi çekmişti.

Feysi açtım, Cavidan’ın arkadaşlarına bakarken buna benzer bir isim görmüştüm. Arkadaşlarına tek tek bakarak Mark Lewis ismini buldum. Kahraman ibnesiydi bu. Gözlüksüz hali. Bir şey hatırlayınca devamı çorap söküğü gibi geliyordu gerçekten. Hemen diski açıp şifre olarak MARK LEWIS yazdım, tak açıldı dosyalar. İşte bu mk dedim kendi kendime. Aynur ablanın klasörü açtım, 3 tane video vardı içinde. Kalbim küt küt atıyordu. İnşallah şifreyi çözdüğüme pişman olmam. En baştaki videoyu tıkladım, açıldı. Sağlık ocağının içiydi. Kahraman’la Aynur abla ayakta bir şey konuşuyordu. Sonra Kahraman eline silikon tabancasını aldı, çeşmeye yaklaştılar birlikte. Vay mk şu meşhur benim onları bastım diye düşündüğüm silikon olayının videosuydu. Bunu da kaydetmiş ibne Kahraman. Video’ya kitlenmiş bakarken birden kapı çaldı. Saate baktım 7:30 anca. Hemen videoyu kapattım, kapıya gittim.

Açtım, karşımda Deli Ethem duruyordu. Elinde tuttuğu çantayı bana uzattı, hiç bir şey demeden döndü gitti. Çantayı görünce tanıdım. Kahraman’ın çantasıydı. Eve girip çantanın içini açtım. Bi dünya evrak kağıt kürek vardı içinde. Ön ceplere baktım, içinde bi dünya SD kartlar buldum. En öndeki kâğıtlardan bir tanesinde Yasemin ismini görünce merak ettim, çıkardım baktım. Yasemin’in taşınmazlar için Kahraman verdiği süresiz alış satış vekaletnamesiydi. Çantanın dibinde de Kahraman’ın neredeyse çocukluk halinin olduğu bir resim olan nüfus cüzdanı duruyordu. Bizim Kahraman meğer çakma Kahraman’mış. Şimdi siktim belanı Kahraman dedim içimden, şimdi siktim belanı! 24 Mart 2012 Cumartesi 07:41

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #77):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki