BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ - Bölüm 9 | Karanlıkta Oku
Ana Sayfa KARANLIKTAOKU
SERİ • 9 / 84 BÖLÜM 11 dk okuma 16,733

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ 9. Bölüm

◀ Önceki Sonraki ▶

Rüyamda horoz ötüyordu. Gözlerimi açtığımda, horozun sesi hâlâ geliyordu. Demek ki rüya değildi. Hemen telefona uzandım; saate baktım: 08.37. Köyde bir kez uyandı mı, tekrar uyumak zordu. İnsan uykusunu hemen açıyordu. Mecburen kalktım. Pencereleri açıp evi havalandırdım. Lojmana doğru baktım; Ömer hocanın arabası gelmişti ama evde hiçbir hareket yoktu. Kapı da pencere de kapalıydı. Çayı ocağa koydum. Annemin yaptığı patates kavurmasını çok severdim; küp küp doğranırdı, ezme değil. Canım ondan çekti. Sonra aklıma bir fikir geldi. Çayın suyunu biraz fazla koydum, patatesleri doğradım. Çay suyu kaynayınca kahvaltılık patates kavurması yapmaya başladım. İlçeden gelirken kasaptan sucuk almıştım, Yasin tavsiye etmişti. Onları da dilimleyip tavaya attım, biraz su döktüm. Sucuk kendi yağını bırakınca mis gibi bir koku yayıldı. Sucuklar ve patates kavurması hazırdı.

Dolaptan öğrencilerden birinin getirdiği bazlamayı çıkarıp ısıttım. Sonra telefonla Ömer hocayı aradım. Üç dört kez çaldıktan sonra Aynur abla açtı. Aynur abla: Günaydın Bayram, Ömer uyuyor. Hayırdır inşallah?

Ben: Günaydın abla hayır hayır. Kahvaltı hazırladım, bugün bendesiniz. Ömer hocayı ve çocukları uyandır, gelin. Aynur abla: Ben de kahvaltıya başlayacaktım tam, demek ki kaynanam seviyormuş.

Ben: Sevmez mi abla, seni sevmeyen ölsün! (Gülerek) Aynur abla: Sıpa yaa! (Gülerek) Tamam, Ömer’i kaldırıp geliyoruz. Bir şey lazım mı gelirken?

Ben: Yok abla, siz gelin yeter. Her şeyi hazırladım sayılır. Aynur abla: Tamam canım On dakika içinde her şey hazırdı. Domates ve salatalıkları dilimledim, çatal bıçakları yerleştirdim. Eski radyomu açtım; TRT Radyosu’nda “Düşler Sokağı” çalıyordu. O sırada kapı çaldı. Ömer hoca, Aynur abla ve çocuklar gelmişti.

Masayı görünce Ömer Hoca gülerek takıldı "— Ooo hocam, böyle yaparsan bizim hanımlar da bizden aynısını ister!" Aynur abla da gülerek, “Ömer, en son ne zaman kahvaltı hazırladın hatırlamıyorum bile!” dedi. Sofraya oturduk, çocuklar kahvaltılarını yapıp dışarı koştular. Biz de çay, sohbet, muhabbet derken zaman nasıl geçti anlamadık. Öğle olmuştu. Öğle namazından önce mevlit vardı. Saat 12 gibi hazırlanıp Ömer hocayla mevlide gittik. Aynur abla, Gülşah ve Fatoş abla da birlikte gelmişti. Mevlitten sonra yemek dağıtıldı, dua edildi; merhum Kepçe Osman için. Mevlit biterken Behiye abla ve oğlu Ferhat’ı gördük, öğrencim Osmancan’ın babası oluyor. Benim yaşlarımda gösteriyordu ama muhtemelen birkaç yaş büyüktü. İlk kez tanışıyordum. Yanlarına uğrayıp başsağlığı diledim. Her şey bitince Ömer Hoca, Rahmi Hoca ve ben Rahmi hocanın evine geçtik. Rahmi hoca daha önce benim şu an oturduğum evde oturuyormuş.

Yeni evi caminin hemen birkaç metre yanında. “Camii yanı olunca tembelleştim” diyordu gülerek. Rahmi Hoca’nın karısı çay demlemiş, yanına da poğaça ve kurabiye yapmışlardı. Aynur Abla’yla Fatoş Abla da geldi. Rahmi Hoca, Fatoş Abla’nın kocası Kasım’ı sordu. Fatoş Abla, “Kamyoncu o, İran’a gitti,” dedi. “İki hafta sonra gelecek.” İçimden geçirdim ‘’Demek ki bu kadın bu yüzden bu kadar kuduruk. Kocası başında olmayınca, düzenli sikeni yok tabii’’ Biz bahçedeki masada otururken kadınlar içeride muhabbet ediyordu. Gülşah Hanım çay doldururken bana anlamlı bir bakış attı; belli ki Fatoş Abla, dün yaşanan bazı sohbetleri ona aktarmıştı. Arada kadınlara zahmet olmasın diye çayları tazelemeye gidince Gülşah Hanım’ın hoşuna gitmiş olacak ki gülümseyerek ‘’Alışkın değilim ben böyle’’ dedi. Ardından esprili bir tonla ekledi,’’ Aynur Abla öve öve bitiremedi seni, çok becerikliymişsin çeşit çeşit kahvaltılar falan, herkes çok beğenmiş.

Sen buradan gitmeden başını bağlamak lazım, yabancıya kaptırmayalım.” Gülşah Hanım içeri çıkınca, Ömer Hoca bana dönüp gülerek: “Aman Hocam kadınlara bakma sen, acele etme. Büyük söz dinle; otuzundan önce evlenme, diye öğüt verdi. Rahmi Hoca da hafif gülümseyerek ve ciddiyetle başını sallayıp Ömer Hoca’yı onayladı. Biraz oturduktan sonra Rahmi Hocanın bilgisayarını açtık. Bana birkaç şey sordu, ardından bilgisayarda bulunan oyunları gösterdi: FIFA 2010, Mortal Kombat ve daha birçok ufak tefek oyun vardı. “Bir ara bende bulunan oyunları sana kurayım hocam,” dedim. “Çok iyi olur, ben de oyun arıyordum,” diye cevap verdi. Bir süre sonra Aynur abla kalkalım diye haber gönderince kalktık ve eve doğru yol aldık. Yolda Behiye Ablanın oğlu Ferhat ve kızı Nergis’le karşılaştık. Ellerinde birkaç paket vardı. Birini bana, diğerini Aynur Abla’ya verdiler; Behiye Abla göndermiş.

Ferhat: Hocam, eğer müsaitseniz akşam yemeğe bekliyoruz.

Ben: Başınız kalabalıktır, zahmet vermeyelim.

Ferhat: Mevlit bitti, zahmet verecek bir şey yok. Ben yarın şehre dönüyorum, gitmeden oturmuş oluruz. Osmancan da isminizi çok anıyor, o da çok ister gelmenizi.

Ben: Madem öyle, olur, geleyim. Akşam 7 gibi gelsem uygun mu?

Ferhat: Uygun hocam, bekliyoruz inşallah. Eve geçtiğimde Ömer Hoca okula gitmiş, bilgisayardan bazı işleri halledeceğini söylemişti. Aynur Abla ise turşuluk salatalık getirmiş, turşu hazırlayacağını belirterek evine yöneldi. Avluda köyün çocukları top oynuyordu, onlar beni de çağırdılar. Aralarında bazılarını daha önce görmemiştim; ilçede okuyorlarmış, hafta sonları köye geliyorlarmış. Onlarla biraz top oynadım. Bu sırada Aynur Abla elinde turşu bidonu ile dışarı çıktı Aynur Abla: “Bayram, şu leğeni dışarı getirir misin?” diye seslendi.

İçeri girdim, leğenin içinde salatalık, biber ve sarımsak vardı. İstediği yere götürdüm. Aynur Abla turşu yapma işine koyulmuştu; işiyle oldukça meşguldü. Ben çocuklarla oyuna geri döndüm, arada turşu hazırlığını yapan Aynur Abla’ya da gözüm kayıyordu. Hem oyun oynuyor hem de Aynur ablayla ilgileniyordum. Aynur abla üzerine siyah bluz giymiş, kollarını da yarısına kadar çekmişti. Bluzun altında bir şey yoktu, memelerinin hatları belli oluyordu. Altına da üzeri çiçek desenleriyle dolu, koyu renk bir şalvar giymişti. Şalvar bol, rahat görünse de kalça kısmı üzerine tam oturmuş, götünün arasına kaçmıştı. Beni mi deniyordu diyeceğim ama hiç öyle bir hali de yoktu işiyle ilgileniyordu. Salatalıkları bidona koymak için eğilip kalkınca götü kabak gibi çıkıyordu. Zayıf kadındı ama götü aksine dolgun, şekilli ve hoş görünüyordu. Çaktırmadan kesmeye devam ettim.

Çocuklarla oynadığım oyunda tüm konsantrasyonum bozulmuştu. İşin kötüsü önümdeki kabarıklık iyice belli oluyordu. Sikimi çaktırmadan belimle pantolon kemerinin araya sıkıştırdım. Biraz daha çocuklarla oyuna devam ettikten sonra ‘’siz devam edin ben gidiyorum’’ diyerek ayrıldım. Aynur ablanım yanına gittim, turşu bidonun başında eğilmiş salatalıkları içine diziyordu.

Ben: Abla, ben eve geçiyorum. Yapacağım bir şey var mı? Aynur Abla birden irkildi, elini göğsüne koydu.

Ben: “Kusura bakma abla.” Aynur Abla: Yok canım, ne kusuru… Dalmışım. Sen evine geç, bir şey yok şimdilik. Sağ olasın. Ömer’e söylerim bir iş olursa.

Ben: Tamam abla, kolay gelsin. Aynur ablanın yanından ayrılınca hızlıca eve geçtim. Hemen pantolon tişörtü çıkarttım don atlet yatağın üstüne uzandım. Aynur ablanın götü düşünerek bir posta attım. Boşalınca içime yine pişmanlık çökmüştü.

Ömer hocadan utanıyordum. ‘’Amına koyum senin gibi adamın’’ diye sövdüm kendime. Dışarı plastik bidonlara su koymuştum. Sıcaktan ısınmışlar. Hemen bir ikisini aldım duş aldım. Üzerimi giyinmiştim ki kapı çaldı. Koşarak kapıyı açtım Aynur abla gelmişti. Elinde Behiye’nin gönderdiği paket vardı Aynur abla: bunları bahçede unutmuş gitmişsin Ben: aklımdan çıkmış abla ya çocuklarla oynarken unutmuşum Aynur abla: (beni süzer gibi baktı) dolaba atta bozulmasın Ben: tamam abla. Bende terledim biraz duş almıştım (kadın beni süzünce açıklama yapmak zorunda hissetmiştim. Seni düşünerek 31 patlattım diyemezdim) Aynur Abla, “İyi yapmışsın, tutmayayım seni. Hadi görüşürüz,” diyerek ayrıldı. Ben de yemekleri dolaba koydum. Saat 7’ye hâlâ zaman vardı, bilgisayarı açıp birkaç bölüm Spartacus izledim. 7’ye on kala dışarı çıktım ve Behiye Abla’nın evine doğru yürümeye başladım.

Evleri köyün girişindeydi; geniş bir avlusu ve üç katlı villa gibi bir ev. En üst kat terastı. Avluda iki traktör, bir römork ve çeşitli tarım malzemeleri duruyordu. Kepçe Osman’ın anlatıldığı gibi varlıklı olduğu belliydi. Eve yaklaşınca Osmancan “Öğretmenimmm!” diye koşarak önüme geldi. “Biz de sizi bekliyorduk. Babam, babaannem, hepsi yukarıda,” dedi. Osmancan’la birlikte üst kata çıktık. Behiye Abla, oğlu Ferhat, kucağında küçük bir çocukla Ferhat’ın karısı, Behiye’nin aynı köyden evlenip ilçede yaşayan kızı Kübra ve onun eşi Ahmet oradaydı. (Diğer kızı Büşra başka şehirde yaşadığı için mevlitten sonra dönmüştü.) Ferhat’ın iki kız kardeşi vardı, erkek kardeşi yokmuş. Hiç beklemeden sofraya geçtik, yemek yedik. Ferhat kafa bir çocuktu; köyde şimdiye kadar gördüğüm yaşıma yakın tek kişiydi. Ablasının kocası Ahmet biraz fırlamaya benziyordu; yemekten sonra bir bahane bulup kalktı.

Ferhat, ablasına “İçiyor mu hâlâ?” diye sordu (alkolü ima ederek). Ablası başıyla “Evet” anlamında onayladı. Ferhat babasından çok hoşlanmadığı belliydi. “Ablalarımı da kendisi gibi adamlara verdi,” diye yakındı. “Ailede bir Osmancan’ı severdi babam, diğerleri çok çekti elinden. Çok aksi adamdı. Ben de kavga gürültü dayanamadım; hanımı, küçük çocuğu alıp şehre gittim,” dedi. “Osmancan ilk erkek torun, hem de annemle babamın elinde büyüdü, o yüzden biraz kıymetli oldu. Biz gidince o burada babaannesiyle ve dedesiyle kaldı. Köyü de çok seviyor, şimdi de gelmek istemiyor. Annem de yalnız kalmaz hem, Kübra ablam da ilçe de arada geliyor kalıyor annemin yanında, birlikte yoldaş olurlar,” diye devam etti. Yemekten sonra helva ve tatlı ikram edildi; havadan sudan konuştuk. Bir ara Ferhat kalkıp babasının telefonunu getirdi.

Ferhat: Hocam, bu babamın telefonuydu.

Annemin telefonu eski. Annemin hattını buna taksak olur mu? Ben pek anlamam, siz bilirsiniz.

Ben: Hallederiz Ferhat ama önce telefonu sıfırlamak gerek. Bu modellerde girişte e-Posta hesabı isteniyor. Behiye Abla’nın e-Posta hesabı var mı?

Ferhat: Yok hocam, ne gezsin… Benim bile yok.

Behiye Abla: Zor mu almak o dediğin hesabı hocam?

Ben: Yok abla, çok basit. Bilgisayar varsa iki dakikada hallederim.

Behiye Abla: Osmancan’ın vardı, dedesi almıştı. Aşağıda duruyor.

Ben: İnternet var mı?

Osmancan: Var öğretmenim.

Behiye Abla: Var var, Osmancan isteyince Telekomcuları çağırıp yaptırdı. Birlikte Osmancan’ın odasına geçtik. Bilgisayarını açtık; LCD ekranlı, güzel bir masaüstüydü. Ekranın üstüne kamera takılıydı, bir büyük iki küçük hoparlörü vardı — belli ki paraya kıyılmıştı. Bilgisayarı açtım, telefonun şarj kablosunu istedim, onunla bilgisayara bağladım.

“Telefonda bayağı resim var, onları da buraya kaydedeyim, sonra telefonu sıfırlarız,” dedim. Ferhat, “Sil hocam, resim mesim lazım değil,” dese de sonradan kararında vazgeçip ‘’neyse kalsın hocam Osmancan’ın falan da çok resmi vardır’’ diyerek silinmesine gönlü razı gelmedi. O sırada kapı çaldı; başka misafirler gelmişti. Osmancan dışında herkes yeni gelenlerin yanına çıktı. Ben de telefonun içindeki resimlerin olduğu klasörü açtım. Osmancan başka bir işle uğraşıyordu. Kimse olmayınca meraktan birkaç fotoğrafa baktım: içki masasında Muhtar Ali Dayı’yla otururken çekilmiş bol bol kareler vardı, Osmancan’la birlikte çekilmiş olanlar da… Sonra bir fotoğraf gördüm mutfakta önde Osmancan arkada Behiye ablanın arkası dönük altında eşofman kalçaları belli oluyor. Şeytan aklıma girdi hemen. Hızlıca diğer resimlere göz attım Behiye ablanın olduğu resimlerde vardı.

Cebimdeki USB flaşı çıkardım, kasaya taktım ve resimleri çaktırmadan kopyaladım. O sırada aileden gelen misafirler yeniden yanıma gelince, resimleri bilgisayarın D sürücüsüne attım ama kimseye göstermedim. Telefonu sıfırlayıp yeni açtığım e-Posta adresiyle kurulumu yaptım; SIM karttaki numaraları telefona aktardım ve telefonu Behiye Abla’ya verdim. Telefonda kullanabileceği, işine yarayacak şeyleri kısaca gösterdim.

Behiye Abla: Hocam, eline sağlık. Sağ olasın. Seni bunu yaptırmak için çağırmış gibi olduk, kusura bakma.

Ben: Est abla, olur mu, ben severim böyle işlerle uğraşmayı. Yapacağım bir şey olursa söyleyin, hiç çekinmeyin.

Ferhat: Allah razı olsun hocam. Annem rahatsız etmez sizi artık bir şey olursa.

Ben: Tabii her zaman. Biraz daha oturup müsaade istedim. Ferhat “Ben arabayla bırakayım,” dedi ve dışarı çıktı. Giderken Behiye Abla zorla bir paket hazırlayıp elime tutuşturdu.

Eve gelince Ferhat’la tokalaşıp ayrıldım; telefon numaralarımızı alıp “Görüşürüz” diyerek eve döndüm. Vakit kaybetmeden bilgisayarın başına geçtim. USB’yi taktım; resimleri açtım. Sırayla bakıyordum. Behiye Abla’nın olmadığı resimleri sildim. Kepçe Osman karısını Osmancan’la uyurken çekmiş Behiye'nin altında beyaz renk pijama götü sıktırmış kabak gibi belli oluyor, bir resimde Behiye Osmancan’ı yıkıyor altındaki elbiseyi baldırlarına kadar çekmiş, üstünde sadece atlet var eğilmiş memeler ortada, bir resimde Kepçe Osman yatak odasında aynanın karşısında kendini çekmiş ama aynadan Behiye altında kırmızı külotla kırmızı sütyen elinde elbisesini kafasından geçirmek üzereyken görünüyor. Vay mk dedim. Hemen malafatı çıkarıp Behiye’nin resimleri slayt moduna aldım 2 posta atmıştım. Resimlerine bu kadar azdıysam gerçek haline ne yapardım kim bilir.

Behiye iyice aklımı karıştırmıştı. İster istemez oda kadın dışından belli etmese içinden çok şey yaşamak istiyordur. Kadın kocadan çok çekmişti, şimdi kafası biraz rahattı. Yoksa ben mi kuruntu yapıyorum? Yoksa gerçekten de ince ince bana bakıyor muydu, göz süzüyordu mu? Her yüzüne gülen kadın için kesin verecek diye düşünen erkek psikolojisine mi gitmiştim lan yoksa. Dün Aynur, Fatoş, Behiye ile yaptığımız muhabbet aklıma geldi; belden aşağı şakalaşmalar falan… En iyisi bir yoklayayım, bir şekilde niyetimi belli edeyim, ne çıkar diyordum içimden*. “Yanlış anlaşıldım”* der kıvırırım da… Osmancan bu konuda işime yarardı; koca evde kadın ve torunundan başka kimse yoktu. Bu düşüncelerle yatağa geçtim. Rüyamda Behiye domalmış turşu bidonunu dolduruyordu. Kepçe osmandan elinde telefon karısının götünün resimlerini çekiyordu gülerek. Yav sen ölmedin mi mk adamı siktir git!!

Bu bölümü değerlendir veya profil arşivine kaydet (Bölüm: #9):
☕

Bu hikayeyi beğendiniz mi?

Sitemiz reklamsız ve ücretsizdir. Sunucu masraflarını karşılamamıza destek olmak isterseniz bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz.

☕ Destek Ol

Şunları da Okuyabilirsin

Rastgele Seçki